Posts Tagged ‘yaşam’

Annem

Sunday, May 9th, 2010

Bugün Anneler Günü. Bundan bir 5 yıl kadar önce, Babalar Günü sıralarında annem için yazdığım bir yazı vardı. Biraz isyankar, biraz da iç acıtan bir yazıydı. Annem ile paylaşmadım o yazıyı. Ya da paylaştım hatırlamıyorum, duyguların getirisi hesaplamakta çok başarılı değilimdir zaten. Şu günlerde ben gurbete çıkalı oluyor bir 7 ay kadar. Sözlerim belirsiz olsa da, içimden gelen ses 7 yıl da olacak diyor, 17 yıl da olacak diyor. Bu süreçte neler kaybedilir, göce yüke neler katılır neler katılamaz çok iyi öğrendiğim için, artık vagonlarımdan boşalan yolcuların ve yüklerin yerlerine yenilerini almak gibi bir derdim yok. Nasıl hafifledikçe hızlanırsa bir tren, sürtünmesiz bir dünyada yaşıyormuşcasına makinist lokomotifi uçurursa, işte öyle bir süreçteyim artık. Uğradığım, öğrendiğim ve zaman geçirdiğim istasyonlar var, fakat derdim değil herbirinde sırtıma yeni yükler almak. Değiştim.

Bu yazdıklarımın, öğrendiklerimin annem ile ve bugün ile ne ilgisi var? Çünkü ben 8-9 yıl kadar önce babamı sildim. Unuttum gitti. Yok öyle birisi benim için. Belki kardeşlerim unutmamışlardır. Kimselere herhangi bir şeyin baskısını yapma hakkım yok. Fakat annem ile birlikte ben de sildim gitti o adamı. Bu kadar net. Kendime kızdığım zamanlar, “Babanı da sevmezdim zaten lan it” diyorum ve yontmaya çalışıyorum yanlışımı. Ancak onun yanlışları orada kalacak ve çekilen sıkıntılar, anlaşılmayan fedakarlıklar, susulan kızgınlıklar yaşamı benim için daha da kolaylaştıracak. Bu netliğe varırken, belki de ilk defa cesareti annemde gördüğüm için bu kadar sevdim, belki de sıfırdan başlamayı, yalnız kalınsa da yaşanabileceğini annemden öğrendiğim için bu kadar kolay kurtuldum.

Annem her zaman için daha iyisine layıktır, benim daha iyime, hayatın daha iyisine, iklimin daha güzeline, dostun daha merdine, sağlığın daha iyisine… 20 yaşımdayken ne yazdıysam burada, ihtimal çok kişisel, ihtimal çok duygusal, lakin ne hissetmişsem o yaşımda, dökmüşüm yazıya.

“Sizin hiç babanız öldü mü…? Benim bir kere öldü, kör oldum..”

Kör değilim, olmadım hiç. İçlenmedim Cemal Süreya kadar. Başka bünyelerde başka hayatlara nefes verdiğimizdendir belki. Otursak anlatsam ona, zorluğunda hemfikir olsak, ama yokluğunda bir babanın-kötü bir babanın- hemfikir olmasak… Ayrı yazılıp yazılmadığı belli olmayan bir kelime gibi duyguları insanların, nüanslar köprüler de kurabilir, köprüleri de yaktırabilir.

Babam ölmedi hiç ama annem yaşadı benimle, bizimle. Beraber taşıdık, beraber inceldi sesimiz, beraber yükseldi isyanımız ve beraber yeşerdi umutlarımız. Bu nedenle biliyorum anne nasıl sevilir.

Annenizi seviyorsunuz elinizde başka seçenek kalmayınca, hele anneniz öğretmense, hele anneniz ders kitapları bir elinde size sarılmayı, sıcacık, becerebiliyorsa, hele sizde ağlama hissi uyandırıyorsa her babalar günü, annenizi seviyorsunuz.

Annenizi çok seviyorsunuz kör olmamanız için emekler harcanıyorsa, hele gece uyuyamadığınız zaman konan öpücük “anne” öpücüğü ise, hele tüm acıları soğan doğrarken boşaltan kadın artık omzunuzda da ağlayabiliyorsa, hele güveniyorsa size, içi gülüyorsa gözlerinin karşıdan el salladığınızda, annenizi çok seviyorsunuz.

Annenizi daha bir seviyorsunuz bütün olumsuzlukların, çilelerin beraber yaşanması, çekilmesi gerektiğini size onun öğrettiğini anladığınız zaman, hele o ergenlik sıkıntınızda tüm o inandığınız utanma gerekliliğine rağmen, ateşin sizi yaktığı o dönem hani, gece yalnız kalmanızı bekleyip sıkıntınızı açmanızı beklediğinde ve cep harçlığınız yokken “cüzdanı evde bıraktım” numarası yapmayasınız diye arkadaşından borç aldığında bunca yıllık hoca’nım, annenizi daha bir seviyorsunuz..

Annenizi hep seviyorsunuz etrafınızda saygı duyulan kadınlardan olduğunu anladığınız zaman ve çalışmaktan yılmamak gerektiğini sizi şaşırtarak size gösterdiği için, hele ilk 23 Nisan şiiriniz gibi dönem projenizi de önemsiyorsa, çay gece saat 10′da demlenmiş, çekinerek tıklanan kapıdan kocaman gülen bir yüz, sıcacık çayı önünüze yumuşakça bırakıverip ve bir el yavaşça -fakat içten- sırtınızı sıvazlayıp yine gülümseyerek çıkmışsa, dışardan bir ses “Bırakın onu o ders çalışıyor…” diyorsa, hele eski albümleri karıştırdığınızda o olmak için çok şeyler verebileceğiniz konserdeyse yine o gülen yüz, fotoğraflardaki genç kadının elinde tuttuğu kitap geçenlerde bitirdiğiniz klasikse ve bu yüzden anlayabiliyorsa dilinizi, annenizi hep seviyorsunuz.

Annenizi sevmemek için bir neden bulamıyorsunuz 20 yılda eskimeyen bir “o” ise, babanız unutulup gitmişse ve çekilen bıçak derinizi deşmeden içinizi deştiyse, “Böylesi olmaz olsunlar” çoksa hayatınızda, ağrıyan dişin çaresi “tek” değilse, uykusuz gecenin saatleri acıtarak geçiyorsa hala, “Ben yapmadım miki yaptı!” diyebileceğiniz insan sadece oysa, annenizse, sizi doğuran, büyüten, olduran ve yaşatan yani, uykuya dalabileceğiniz yeri çok iyi biliyorsunuzdur ve dedim ya annenizi sevmemek için bir neden bulamıyorsunuz bu çağ yangınında..

“Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”

Olur olmadık zamanlarda çok ağladım, işte yine de anlaştık Cemal Süreya ile…

Annemin “babalar günü” kutlu olsun..!

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Emekten Konuşalım

Thursday, February 18th, 2010

Dahfer Youssef – Suraj

Sen de yemekten hemen sonra masaya tatlı gelmesini bekleyenlerden misin? Öylesindir bir ihtimal, ama şunun yanıtını kimden alabilirim; yemeğe çok tuz ektiğim için mi müptela misali tatlı bekliyorum sonradan, yoksa aksine tatlı isteyebilmek için mi yemeğe çok tuz ekiyorum? Yanıtsız kalacaksa kalsın, elbet birisinin diğerinden çoktur zararı. Perhizlere mecbur hasta bir bünye, beynine hükmetmeye çalışırken, açlıklara mecbur yarı ölü yarı diri bir bünye, nefsine hükmetmeye çalışırken, ne önemi var neyi nasıl yediğimizin zararlarının? Fakat can çeker. Ve yine fakat can bilmezken emek ile öğün ilişkisini, domatesleri seçerek satın alan elin nasırı, rendenin acımasızca sıyırdığı parmağın kanayan derisi, -olur da emeğin verilmezse karşılığı- sofrada gelip boğaza duran yumru, emek ile öğün ilişkisini bilir. O yüzden nasıl çaresiz bir çocuk elmaşekerini dişlerse öyle benimseyerek dişlemeli canın ne çektiyse. Elmaşekeri kaçar senden, dişine denk düşmez, şekeri biten taraf ekşi elmanın kekremsi suyunu salarken canın sıkılır ve hepsi bitince bir çubuk ile kalakalırsın. Sonuçta demem o ki, o çubuğu dahi uçurtmaya çakacak yaşama sevinci olacak içinde. Sevinirken de öğreneceksin emeğin gücünü. Emeğinin kazandığını israf etmeden zevkini süreceksin, aşkın bile.

Bir de bazen yürek oyun oynar sana. Hisseder misin bilmem sen de, karında başlayan sıkışmanın ciğerlerindeki havayı hapsettiği ve yüreği daha beter içe gömdüğü o özlem anını. Yüreğin başlattığıdır o aslında. Devr-i daim ederken kanı, canı bir nefes sigara çeker. Böyledir bu, bünyenin zabıtası yok ki kapı dışarı etsin yüreği. O anda etrafın sesinden soyutlanır, uzaklara düşer aklın, sorular gelir ardısıra… Anneni isterdin galiba en çok yanında olsun diye sen de. Babanı da isteyebilirsin tabi de, baba biraz karaciğerin mevzusu. Onu bir gece sarhoş olmak için tek başına içtiğinde hatırla. Ve yüreğin sigarasının dumanı tekmil efkar olur, şakaklarında beyaza döner. Aynaya dalarsın uzun uzun, beyazları kaybetmeye çalışırsın ışık ile… Oysa optik kahpeliktir, gel düşme peşine. Daha senin anane dediğine, Hayat Bilgisi kitabının neden anneanne dediğini anlayamadığın senelerde, yorganındaki pandaları da gözlerini tek tek aç-kapa yaparak kaybederdin. Heyecanını yürekte duyduğun bu ilüzyon kahpelikmiş işte. Ak saçlarla da bunu yapma, yol diyeceğim de yoldukça çoğalırlar, tıpkı yolun gidildikçe çoğaldığı gibi… Onlara da yüreğimin emeği de geç, yaşın olmuş artık genç denemeyecek kadar, bir oğlun olsun istiyorsun onunla konuşabilmek için, kucağına Homeros‘u bırakmak için heyecanlanıyorsun yaşı geldiğinde, işte madem öyle o zaman yaşamı emeğinle yaşadığını kabul et.

Sonra da şehirler var apansızca tükettiğimiz. Üzerinde insanlar yaşar, bir tanesi başkanları olur, birkaçı da vekilleri oluverir ve sonra devlet olduğu varsayılır. Neler var neler yok diye bilinmeden çok şeyler varsayılır şehirlerde. Her evde huzur olduğu, her duvarın her ayıbı örttüğü, her gece geç saate kadar yanan ışığın haylazlık olduğu varsayılır. Bunlara karşın yalnızları varsaymazlar. Oysa ne Lüzumsuz Adamlar vardı bu şehirlerde amma velakin bilmezler yalnız yaşamayanlar… Yalnızlar üzerine çok söz söyleyesim yok, ettiğim söz kendinden bahsetmek olacak, sevmem öylelerini.

Ve çile var. Mutfağın çilesi, ekmek kavgasının çilesi, özlemin çilesi, yalnızlığın çilesi… Sanıyorsun ki, tüm bu çileler içinde kendiyle savaşan bir insan, barış zamanında yaşadı, yaşıyor ve ölecek. Savaşın diplomasiye bağlandığı yerde, barış insanlara bağlanamıyor bu yüzden. Çünkü insan hep savaş halinde kendiyle. Kendi barışını istemiyor en çok. Yine de şunu diyeyim bak; insan birisini arıyor. Beraber alışverişe gitmek için, nasıl da pazarlık yapabildiğini gösterebilmek için, sırtının en erişilmez yerini sabunlatmak için, parayı bazen nasıl güce dönüştürebildiğini göstermek için, biriktirdiği onlarca gereksiz bilgiyi tartışmadan birisine kabul ettirebilmek, çevresindekilere vahşi flörtünün sonuçlarını gösterebilmek için ve ritimsiz dans edebilmek için birisini arıyor. Ben öyle birisini aramıyorum ya da ben birisini öyle aramıyorum ya da ben birisini aramıyorum. Ben hala kendimi arıyorum çilemi sormak için.

Anlamazlar çünkü dilimi bilmiyorlar.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)