Posts Tagged ‘Türkiye’

Ninda-an ezzateni watarra ekutteni*

Monday, May 10th, 2010

*Ekmeği yiyeceksiniz, suyu da içeceksiniz. – Hititçe

Zeus’un evlatları, dün Atina’yı yıkıp yıkarken, iyi ki, dedim, şımarık tembellerin değil, her şeye rağmen çalışkan, sabırlı, inançlı insanların ülkesinde yaşıyorum.

Böyle buyurmuş Aslı Aydıntaşbaş 6 Mayıs tarihli yazısında. Daha önce yazacaktım ancak araya giren sınavlar nedeniyle şimdiye kaldı. Yazısını ilk okuduğum andan itibaren, karşı çıktığım noktaları tekrar tekrar düşündüm, çeşitli insanlara sordum, soruşturdum. Kendisi hangi kanallar ve yollar üzerinden Yunanistan’ı ve Avrupa’yı izliyor bilemiyorum. Benim yararlandığım kanallar ve insanlar genellikle bu krizin birinci dereceden etkilediği kesimlerdendi.

Öncelikle, Yunanistan ve Avrupa’ya karşı bir oholsunculuk durumu doğru değerlendirme olanağını ortadan kaldırdığı gibi, durumdan çıkartılması gereken dersleri de erteliyor ve zaman ile gündemin karadeliğinde unutulmaya mahkum ediyor. Kriz artık Yunan Krizi diye adlandırılamaz hale gelmiştir, tüm Avrupa’nın meselesi haline gelmiştir. Bu tip bir krizden önce de Avrupa’nın üretim gücü olan ülkelerin kamuoylarının Euro Bölgesi’ne bakışı olumsuzdu ve misal Alman Halkı DM’li günlerini özlemle yad eder durumdaydı. Şimdilerde bu krizin Avrupa siluetine aşağı ve yukarı yöne doğru tükürmeyi engelleyen birer sakal ve bıyık çiziverdiği bir gerçek. Yerel kamuoylarına anlatılmaya çalışılan yardım kararları ve Euro parabiriminin değerinin düşmesinin yaratacağı tehlikenin ayaksesleri, Avrupa kıtasında yankılanıyor şimdi.

Tüm bu kargaşa içersinde Anadolu insanına pay çıkarılacaksa, orada da biraz düşünmek gerekli. Kim bu Anadolu denen yarımadanın insanı? Kökeni hangi devre tarihleniyor? Hititler’in başlıkta alıntıladığım sözüne, “Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber!” diyebilmeyi kim başardı? Geometriciler, tıbbın yaratıcıları ve söylence anlatıcıları bu topraklarda yaşayıp ölürken, ne zamandan beri servet ortak kazançtan daha değerli oldu? Bu soruların yanıtlarını, ulus devlet bakışaçısının yanıltıcı ögelerinden kurtularak vermek gerekir. Biz, bizden kötü olanlar ve bizden iyi olanlar şeklinde gelişen bir algının yarattığı kendini beğendirme hezeyanlarının ve kendini yakıştırma sayıklamalarının sonu insanların biraraya gelmesi ile son bulacak. Çünkü devletlerin ve hükümetlerin yanlışları, öngörüsüzlüğü ve hantallığı herhangi bir bireyin ya da bir halkın daha iyi yaşam hakkını gasp ettiği sürece insanların sabrının bir sonu olacak.

Avrupa Birliği’nin dayandığı üç sacayak, siyaset, ekonomi ve kültürdür diyebiliriz. Birliğin genişleme sürecinde gözönünde bulundurduğu ölçütler, birliğin geleceği açısından olduğu kadar, birliği oluşturan devletlerin halklarına anlatabilmesi için de önemlidir. Birliğin herhangi bir parçasının siyasi, ekonomik ve kültürel ölçütlerden herhangi birine uzak düşmesi, uyum sağlayamaması görünür olduğu zaman biriken öfke ve bıkkınlık duygusu kendini birliğin dönüm noktalarında aşırı bir biçimde gösteriyor. Siyaseten Avrupa Anayasası’nın reddedilme süreçleri, ekonomi alanında yaşanan son kriz ve kültürel yaşamda göç politikalarına karşı gelişen tepkiler bunlara en sıcak örnekler. AB’nin de elbette bunlara karşı geliştirdiği öncül ve güncel önlemler var. Yine de Avrupa genelindeki öğrenci ve staj hareketliliği, çok dilli programların ve projelerin desteklenmesi ve Avrupa vurgusu yapan yayınların desteklenmesi gibi önlemlerin çoğu bu tür adımlara sıcak ve yakın davranan bireyler tarafından anlaşılıp benimsense de durağan bir yaşam biçimini benimseyen kesimler tarafından Avrupa yaşam tarzına tehdit olarak değerlendiriliyor. Tüm bu olumlu adımların, şu günlerde beliren genel görünümü toparlayacak bir enerjiye sahip olmadığı, Avrupa’daki ulusal vurgunun keskinliği köreltmediği ve mevcut pazar yapısının hızlandırdığı Güney Avrupa’nın çöküşünü durduramadığı çok açık. Bununla birlikte, Avrupa’nın demokrasi ve eşitlik açısından kat ettiği yolun Yunanistan’daki gösteriler nedeniyle Aydıntaşbaş ve benzer düşünenler tarafından

Ama Olympos’un sahte tanrıları gerçeklik duvarına toslayınca, bir anda çılgına dönüp “demokrasinin beşiği”ni Kırgısiztan’a çeviriverdiler.
O zaman hak ettikleri yer de Avrupa değil Orta Asya olmalı.

şeklinde değerlendirmesi, bu kazanımlardan birşey eksiltmiyor. Avrupa’nın demokrasisine karşı Hindistan ve Çin benzeri bir kalkınmayı savunmak için ya emek düşmanı ya da demokrasi düşmanı olmak gerekir. Zaten yazarın da belirttiği gibi, demokrasi onun için “Sıramızı bekleyip, sandığa gidip sessizce oyumuzu atıyoruz.” diye betimlenebilen sessiz bir dönence, gönül koyulan bir dostluk ya da ruhsal bir meditasyon. İşin aslı öyle değil tabi ki.

Anadolu’nun dersane parası yüzünden kendini asan öğrenci velileri, İstanbul’a göç etmek zorunda kalıp fazla mesai parası almadan kuzu gibi çalışan beyaz yakalı kavruk gençleri, sosyal güvencesi olmadan işten işe koşulan taşeron emekçileri ve atanamayan aç öğretmenleri var. Anadolu’nun sabrı değil sözkonusu olan, burada susmuş ve susturulmuş insanları çaresizlikleri var. Kimsenin “müslüman kalvinist” olmaya gönlü de yok hani, alıp buradan bir Amerikan WASP destanı yazalım. Yunanistan’ın nüfus olarak 7 katı -daha da katlamaya meyilli-, olan bir ülkenin halini Kayseri ile özetlemek kolaycılık kadar, yanıltıcılık da oluyor.

Yunan Krizi’nden çıkarılacak ders, PASOK’un Soyvetçi ve Yunan Halkı’nın da şımarık olduğu değildir. Çıkarılacak ders, sırtını AB’ne dayayıp turizmin iç pazarı döndürmesini beklemenin ve yolsuzlukları yalan yanlış istatistikler ile örtbas etmenin acı sonuçlarıdır. Batı dünyasına karşı ezikliğimizin, ev ödevini başkalarından saklayarak hırsla yapıp ertesi gün öğretmene hışımla gösteren ilkokul öğrencisinden pek farkı yok. Her fırsatta Yunanistan’a basarak yükselmenin yolunu aramak da, dünyaya açılan bir ülkenin insanlarına yakışacak bir tavır değildir. Ama neyse ben “Fransızlar gibi dırdır, Yunanlılar gibi vıdı vıdı” yapmış olmayayım, zaten gerekirse 135 bin ölü daha verir Avrupa Birliği’ni bile alırız, Yunanistan’ı da Orta Asya’ya gönderiveririz.

Benzetme ve Toplumlar

Saturday, March 13th, 2010

Bugün Can Dündar’ın Ermeni Soykırımı’nı tanıyan kararlar üzerine yazdığı yazıyı okudum. Anafikri konusunda herhangi bir itirazım yok; zira ben de elçilerin geri çağırılmasını doğru bulmuyorum. Benim yazıda takıldığım nokta, olayları benzetme ve kinaye ile göstermesi oldu.

Babasının bir cinayete karıştığı ortaya çıkınca arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen bir çocuğa benziyor Türkiye…
Hiç düşünmemiş bu cinayet üzerine…
Babasını reddetmiş, ama onun kusurunu sessizce üstlenmiş sanki; sonra da üstünü örtmüş.
Ama kurban yakınları işin peşini bırakmamış, kapı kapı gezip bütün mahalleye duyurmuşlar. Başlarına gelenler bilinsin, hesabı sorulsun istiyorlar.

Benim de geçtiğimiz günlerde aklıma bir tür benzetme gelmişti bu konuyla ilgili. Olayların tartışıldığı düzlem daha çok derdini anlatma, yaygara, telaş ve orantısız güç kullanımı olunca, belki anlatım bakımından yararı olur diye düşünmüştüm. Çok geçmeden kişisel acılara bölünen ve büyüyen bir olayın bu kadar kolay karikatürize ve basit şekilde temsil edilmesini doğru olmadığına kanaat getirdim. Yine de benzetme kapıları açılınca benzetmelerin sonunun gelmeyeceğini göstermek adına burada paylaşayım aklıma düşenleri:

Yolda tanımadığınız bir adam, çocuğunu size emanet eder ve kısa zamanda döneceğini, o dönesiye kadar ufaklığa göz kulak olmanızı ister. Adam gittikten sonra, çocuğun elinden sıkıca tutarsınız, derken, çocuk sıkılmaya başlar ve sizden ayrılıp özgürce koşup oynamak ister. Emanet olduğu için buna izin vermezsiniz. Ama çocuk sıkıca tuttuğu elinizin işaret parmağına bir anda dişlerini geçiriverir. O acıyla çocuğa okkalı iki tokat yapıştırıp, uslu durmasını -yüksek sesle- tembih edersiniz. Etraftakilerin ne diyeceği umurunuzda değildir, çünkü onların, sizin çocuğun babası olduğunuzu düşündüklerini zannedersiniz. Ancak etraftaki insanlar önce sessizce sizi onaylamayan bakışlar atarken, çocuk olanca gücüyle ağlamaya ve olayı etrafa duyurmaya başlar. Böylece insanların tepkileri büyür ve sizi ayıplamaya, çocuklara böyle davranılamayacağını hatırlatmaya ve hatta çocuk hakları diye birşey olduğunu, çocuğun polise dahi başvurabileceğini söylemeye başlarlar. Siz kem küm ederken, insanlar arasında bu olay yayılır ve çevredeki tüm gözler size döner. Çocukla ilişkinizi düzeltmek için birkaç hamle yaptığınızda, amcanızın oğlu çıkagelir ve bu çocuğun geçen yıl kendi çocuğunu dövdüğünü ve okuldaki dolabının yarısını işgal ettiğini söyler. Ve sorar: “Şimdi neden bu çocuğa şeker alma sözü veriyorsun?” Telaş büyür ve akabinde olaylar gelişir. Çocuğun babası 5 dakikaya gelecektir.

Benim benzetmem bu yöndeydi. Fakat sonra birebir benzetmenin ve ülke ile toplumları tek bir bedene indirgemenin pek yararı olmadığını düşündüm. Bir toplum içindeki farkındalık düzeyi ile yönlendirilmişlik düzeyi arasındaki oran bir insanın cisminde temsil edilebilecek bir oran değildir.

Gerçek zamanlı siyasetin hızı ve bağlantıları, elbette anında tepki ve yanıt verme gereksinimi doğurur. Kalıcı olacak olan gerçeklere dayalı ve planlı bir siyasetin halklar arasında köprüler kurarak, insanların farkındalık düzeyini arttırması ve gelecekte nesnel biçimde yazılacak bir tarihe olanak sunmasıdır.

Akılım

Saturday, December 19th, 2009

Nihat Doğan bize bir şeyler anlatmaya çalışmış. Tam da kanalize olduğu siyasi kanadın bulamaç yapma yeteneği ile örtüşen bir şarkı çıkmış ortaya. Din kardeşliği referansı ile başlayan, sadece güzel sanatlar konusunda vazgeçilmezlik vurgusu yapan, lümpen bir dil kullanan ancak lümpenleri dahi ikna edemeyen, diğer ülkelerden kendine örnek bulmaya çalışan ve ağızlara bir parmak Mustafa Kemal Atatürk çalan açılımın kurtarıcısı olmak ve gündeme oturmak için yapıldığı dahi düşünülse, solcu ve ilerici müzik adamlarının sol kanat siyasetine verdiği desteği ve eser takviyesini göz önüne alınca, yapılan işi eleştirmiyorum. İnandığı ve inandırmak istediği buysa fikri yayma özgürlüğü, taraftar olma özgürlüğü ortada duruyor. Fakat Kürt Açılımı’nı çok farklı bir açıdan destekleyenlerin görmesi gereken de ortada duruyor. AKP’nin bu açılımı daha önce belirttiğim gibi, bölgesel etki dışında bir kaygı gütmüyor ve din kardeşliği dışında bir çıtaya basmıyor. Değişken dengeler ve temelsizlik de ülkedeki savrulmaları ateşliyor. Patrik’in açıklamaları üzerine gelen tepki dahi bunu kanıtlıyor. Oysa, Türkiye’de ne Türkler ne de Kürtler eşit olmak istemiyor, her iki ulus da baskın ve üstün ulus olmak istiyor. O zaman üstünlük derdinin ürettiği bir popüler kültür ürününe bakalım, Nihat Doğan söylüyor, 1071.

Link: Nihat Doğan 1071 Dinle - 1071 Albümü 2009