Posts Tagged ‘chp’

CHP

Thursday, December 23rd, 2010

Yıllar önce, çocukluğuma denk düşen bir yerel seçimde bağımsız aday olan genç bir esnafın fotokopi ile çoğaltılmış posterlerinin samimiyetine ve diğerlerinden farklı oluşuna duyduğum yakınlığın, seçim sonrası büyükler konuşurken belli ki kendince Don Kişotvari bir kavgaya girişen bu adayın ala ala sadece bir oy alabildiğini ve o bir oyun da annesinden geldiğini duyunca seçmen ile aday arasındaki ilişkiden başkaca bir şey olduğunu anlamıştım. Seçim kampanyası için kullandığı fotokopi bütçesi ile el ve göz emeğim sınıf gazetesinden ne kadar çoğaltabileceğime ve elde edebileceğim tiraja dair bana hayaller kurduran kararlı adayın benimle kurduğu ilişki de ne fanatizme varan bir destek bağımlılığına ne de açgözlülüğe dayanan bir menfaatçiliğe benziyordu. Bu ilişki yalnız sergilenen bir emeğin yarattığı ümit yayma becerisiydi. Kendi oyunu dahi geçerli olacak şekilde atamayan bu çalışkan ama şaşkın aday, politikadan daha farklı işlere soyunsa belki de emeklerinin karşılığını alacak ve “seçmen” olarak gördüğü insanların kendisi ile seçim sonrası dalga geçmesini önlemiş olacaktı. Her şeye rağmen, bir ihtimal benim gibi onlarca saf ve bilindik politikacı-seçmen ilişkisine ve onun gerektirdiği ön kabullere o kadar da kanalize olmamış insanı etkileyen bir emek ortaya koymuştu. Bu anım o adayın ismini hatırlayamacak kadar eski günlerde kaldığı için şu an bu kararlı adamın siyasi kariyerinin akıbetini öğrenemedim. Ancak seçmen ile kurduğu yeni ilişki ve küçük hatalara açıklığı bakımından benzerlik gösterdiği bir başka adam şu an Türkiye’de önemli işler yapıyor: Kemal Kılıçdaroğlu.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin son aylarda geçirdiği değişim süreci, kimileri için sadece gömleğin manşet düğmelerini değiştirmekten ibaret kimileri için ise başlı başına bir değişim dalgasının öncüsü. Bu iki görüşe de destek olacak savlar ve kanıtlar bulunabilir. Fakat başta söylenmelidir ki, uzun yıllar sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisine lokomotif görevi görecek bir önder seçtiği ve ona hareket alanı sağlamak için yer açtığıdır. Basit bir benzetmeyle, CHP’nde artık atlar arabanın doğru yerine koşulmuştur. Kemal Kılıçdaroğlu atmaya başladığı adımlar ile söylemlerinin altını doldurmaya başladı. Bu adımların ardındaki düşünce Türkiye’de iktidara gelmese dahi, sosyal demokrasi ile Cumhuriyet Halk Partisi’ni tekrar kaynaştırmayı başarırsa kendisine Türkiye demokrasisinde yaşam alanı bulur. Yeni seçilen öndere ve bu düşünce rüzgarına verilen hareket alanının genişliği aslında desteğini aldığı delegelerin salt en kısa zamanda iktidar olma ihtirası ile mi yoksa gerçekten partide ve ülkede devrime kapı aralamak için mi oy verdiğinin yanıtı ile anlaşılacak. Şu anlık ortaya çıkan görüntü, sosyal demokrat düşüncenin partinin geçmişten kalan üyeleri tarafından kerhen kabul edildiğini gösteriyor. Tabî ki örgütlerdeki yenilenme ile bu inat aşılabilir. Kılıçdaroğlu’nun insanlar ile kurduğu güvene dayalı ilişki, ona elbette Adalet ve Kalkınma Partisi’ne karşı daha önce yapılamayan ve yapılmayan bir tarzda muhalefet yaparken yardımcı olacak. Yalnızca AKP karşıtlığı temelli bir atılımın iş yapmayacağı da çok aşikar. Zira ülkede yaşayan insanların çoğu düzen değiştirmekten ve alışılmışı terk etmekten kaçınmak olarak özetlenebilecek ve ırsi olan bir huya sahip. Bu insanlara yeni hayaller kurdurmak için de yeni tasarılar ve emekler ortaya koymak gereklidir. Ekonomik hareketliliğin her emekçiye refah getirmesi, özgürlüklerin her bireyin hayat çizgisinde devamlı olarak güvence altına alınması, doğanın insan karşısında korunması ve ülkenin her köşesine söz söyleme ve gelişme hakkı sağlanması gibi hedeflere varmak için gerçekçi tasarılar ile halka ulaşmak bunun tek yoludur.

Arabanın yenilenme sürecinin başladığı da ilan edildiğine göre, önümüzdeki seçimlere kadar yapılacak çalışmalarda göz önünde bulundurulması gereken artık Türkiye’nin ve insanlarının değiştiğidir. Yani arabaya ne kadar ustaca olursa olsun sadece pasta cila yetmez. Artık yeni koşullarda da güvenli ve süratli gidebilecek bir araba yola koyulmalıdır. Bunu da Kemal Kılıçdaroğlu ve etrafında örgütlediği insanlar başarmaya en yakın CHPlilerdir. Tek çekincem geçtiğimiz Şubat ayında “Sağa gidip oy isteyeceğiz” diyen Kılıçdaroğlu‘nun hangi söylemlerle sağa açılacağından emin olmama ihtimalidir. Teraziyi devirmeden bunu becerebilirse şimdiye kadar yaptığı önemli çıkışlar sonuç verecektir.

Anayasa Sorunumuz

Thursday, August 19th, 2010

Tarih boyunca hiç olmamış İsviçre Kralı’na (Kastedilen İsveç olmalı) kadar giden güzellemelere gerek duymadan 12 Eylül Halkoylaması hakkındaki görüşümü burada açıklamıştım. O zamanki tavrım, dört dörtlük olmayı geçtim, bana göre Türkiye’nin demokratikleşmesi önündeki engellerden en azından bir kaçına dahi temas etmeden hazırlanıp önümüze koyulan bu paketi derinlemesine incelemeksizin reddetmekti. Hâlâ bir seçmen olarak, devletin yasama ve yürütme gücünü elinde tutanlardan talep etme hakkımı “bir kerecik olsun” törpülemeye ve güdükleştirmeye açık değilim. Yasama ve yürütme gücünü elinde tutanların halktan haklı isteklerini erteleme gibi bir talebi de olamaz. Bu nedenle, “Yetmez Ama Evet” dediğimiz durumda, 12 Eylül Halkoylaması’nın ertesi günü hükümet ve devlet organları karşısında sesimizin daha gür çıkacağının bir güvencesi yokken, bir seçmen olarak desteğimi doğru bildiğimden yana koymayı seçiyorum. Bu da net bir “Hayır”dır.

Benim kişisel oyumdan öte, bu süreçte takip ettiğim iletişim kanallarından -Gazeteler, bildiriler, sosyal medya ağları ve TV programları- edindiğim izlenim ülkemiz adına olumsuz. Fikir bazında bölünmek, Baskın Oran’ın burada belirttiği gibi kamuoyu oluşturmanın ve demokratikleşmenin temel koşullarından birisidir. Ancak “Evet” ve “Hayır” seçeneklerinin yanında türeyen “Yetmez Ama Evet”, “Yetse de Yetmese de Hayır” ve “Ne Evet Ne de Hayır” seçeneklerinin halkı daha çok geren ve daha net biçimde bölen savlar ile seslendirilmesi, Anayasa Halkoylaması’nın demokrasimize yapacağı katkıyı baltalıyor ilk başta. Çünkü basit iki seçenekten ötesine geçmek için karşı tarafın kendilerine göre eksikliklerini ve hatalarını kullanarak daha çok yaftalama ve kendi seçimlerini yüceltme -adeta böyle bir tartışmaya lütfen tenezzül etmişçesine- yöntemlerini kullanıyorlar. Oysa, bu süreçte yaptıkları, korkutucu bir baskı gücünün toplumun tam da orta yerine kurulmasına hizmet ediyor. “Yetmez Ama Evet” derken “Hayır” diyen darbe yanlılarından olmadığının altını çizmek, “Yetse de Yetmese de Hayır” derken “Evet” diyen AKP kuyrukçularından olmadığına vurgu yapmak ve “Ne Evet Ne de Hayır” derken “Evet” ve “Hayır” diyenleri birbirlerini yiyen dikta heveslileri olarak betimlemek kamuoyu oluşum sürecini bir ötekileştirme sürecine dönüştürüyor. Halbuki, ülkenin çoğunluğu ne darbecidir ne kuyrukçudur ne de dikta meraklısıdır. Tabî ki burada bahsedilen “seslendirme” basitçe halkın içinde değil, basın-yayın yoluyla veyahut Taksim dolaylarında cereyan ediyor. Bu soyut cereyanın altında yatan gerekçe de elbette halkın talep etmeyen ve yönetilmek/yönlendirilmek isteyen bir topluluk olduğu genellemesidir. İki öncül ve nihai tavırdan farklılaşan bu üç tavrı savunmak kirli ya da yanlış bir iş değil. Sorun, tavırlar açıklanırken referans olarak ille de diğer tarafın köpüreceği ve aslında alakası olmadığını iddia ettiği noktaların kullanılmasıdır. “Evet” kampanyasının en büyük yürütücüsü AKP, “Yetmez Ama Evet” diyenlerin darbe karşıtlığı savını alarak kampanyasının merkezine yerleştirmişken, kendi önderinin yaptığı gaflar ile aslında “Yetmez Ama Evet” diyenlerin özgürlükçü ve eşitlikçi yanları ile uyum gösteremeyeceğini ilan ediyor. Heyhat, “Yetmez Ama Evet” diyenler bu gafların üzerine -belki de şimdilik- gitmiyor, bunun yerine darbeci söylemiyle karşı tarafa yükleniyor. Yoksa, Hrant Dink’i sanki bir kez daha alenen öldürmek için hazırlanmış o savunmayı hazırlayanların mahcubiyetlerinin yalancılığını ve aldatıcılığını “Önemli olan soy soy!” söyleminden anlamak için üstün bir zekaya sahip olmak gerekmiyor. Öte yandan, CHP’nin “Hayır” kampanyasının nasıl bir kampanya olduğunu, “Hayır” dedikten sonra ne vaadettiğini net bir biçimde açıklaması gereklidir. Aksi takdirde, “Yetse de Yetmese de Hayır” diyenlerin oyları uğruna, sahici bir demokratik birliktelik şansını öldürebilir. Henüz yeni sayılabilecek önderlerinin “Hayır” kampanyasını geleceğe yönelik olarak çok da açıklamaması, büyük olasılıkla parti içindeki güç dengeleri ile ilişkilidir. Ancak en kısa zamanda bu “Hayır”ın, tamamıyla demokratik ve özgürlükçü bir anayasa çalışmasının ilk adımı olduğunu belli etmesi ve de “Hayır”ın eskiye sabitlenmiş bir kaygının değil, yeniye yönelik gerçekçi bir umudun ürünü olduğunu anlatması elzemdir.

Görüşümü ilk paylaştığımdan andan itibaren kamuoyuna açıklanan görüşler ve medyadan takip edebildiğim görüşler arasından herkesin yararlanabileceğini düşündüğüm bir kaç bağlantıyı da buraya koyuyorum. Bunlardan birincisi, Sırrı Süreyya Önder’in “Boykot” çizgisine dahil oluşunu BirGün gazetesinde gerekçelendirmesidir. İkinci olarak, 10 Aralık Hareketi’nin hazırladığı ve “Hayır” seçeneğini gerekçelendirdiği değerlendirmeyi paylaşmak isterim. Bu değerlendirmenin neredeyse tamamına katılıyorum. “Hayır” çizgisindeki bir diğer isim olan ve daha önce AİHM’de görev yapan Rıza Türmen’in yazılarını da ufuk açıcı birer kaynak olarak görüyorum. O yazılara buradan sırasıyla (1 2 3 4) ulaşabilirsiniz. Bunların dışında “Yetmez Ama Evet” çizgisindeki arkadaşların görüşlerini de bu adresten bulabilirsiniz. Süzme “Evet”çi AKP’lilerin görüşlerine ise son günlerde artan Irkçı söylemleri nedeniyle bu sayfada yer vermemeyi tercih ediyorum. Bir kişiliğe çamur atmak için “Babası Alevi-Kürt, annesi de Ermeni” gibi bir argümanı kullanan kafanın diğer söyledikleri benim için önemsizleşiyor.

Her bir görüşün saygı ve mantık çerçevesinde açıklandığı ve yayımlandığı bir Halkoylaması kampanya süreci yaşamak bu halkın en doğal hakkıydı. Ne yazık ki, siyasi olgunluğu yaratmak için bir kaç nesil daha beklememiz gerekecek. 13 Eylül sabahına içinde barındırdığı dostluklardan ve hoşgörü kültüründen hiçbir şey kaybetmemiş bir ülkede uyanmayı diliyorum.

Kılıçdaroğlu

Saturday, May 29th, 2010

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na seçilmesi, sadece, AKP iktidarının demokratik bir akışta son bulma olasılığını ufukta gösterdiği için dahi sevindirici bir gelişmedir. İnsanların iktidar gücünden yoksun kalma korkularını, yer edinmiş bir alışkanlığın son bulma endişelerini ve yarım kalacak tasarılarını bir kenara bırakırsak, ülkemizde bir askeri darbenin iktidarı devirme gücünü törpüleme ve belki de yok etme görevi, oburlaşan bir iktidarın değil, halkçı ve demokrat bir muhalefetin emekleriyle yükselen bir dayanışmaya düşmektedir. Kılıçdaroğlu’na düşen pay da, bu olasılığı gerçeğe çevirmek, partisine atfedilen tanımları ve çizgileri tamamıyla demokratik ve halktan yana bir tavır ile geçersiz kılmaktır. Ülkemiz tarihinde meydana gelen darbelerin içinden, kendine yakışanı seçmek ve onu yüceltmek gibi bir tavır değildir bu. “Utanç” sözcüğü ile bağdaştırdığı 27 Mayıs kadar diğer tüm darbeler ve müdahalelerin her birine sorgulanması ve araştırılması gereken birer süreç olarak bakabilen insanların, günümüz kutuplaşmış Türk insanı profilinden evrilmesinin önünü açmalıdır.

Genel Başkanlık ve olası Başbakanlık süreçlerinde, kendisini bekleyen iki akut sendrom var. Birincisi, toplumsal bir anlaşmadan ziyade toplumsal bir itiş kakış ile arkasına geçenlerin Kılıçdaroğlu söylemini geliştirmeden, hem kendisini hem de destekleyenleri belirli bir söyleme zorlamasıdır. Özüne bakarsak, beklenen söylem özgürlükçü ve halkçı bir söylemdir, ancak kısa dönemde daha güçlü olan kesimler bu söylemlerin gelişmesini iktidar yürüyüşünü bahane ederek engelleyebilirler, saptırabilirler ve en kötüsü içini boşaltıp etkisizleştirebilirler. İkinci sendrom ise, İlhan Mansız sendorumudur. 2002 Dünya Kupası’nde bıkkınlık yaratan bir Şükür performansından sonra, sempatik görüntüsü ve ligde attığı goller ile Milli Takım’ın santrforu olmaya göz kırpan Mansız, Senegal’e attığı golü takiben Şükür’ün egemenliğini kırmaya çok yaklaşmış ancak etkileyici yıldızı ilerleyen yıllarda sönüvermiştir. Teşbihte hata olmaz, Şükür’ün Baykal’lığı ve Mansız’ın Kılıçdaroğlu’luğu önümüzdeki yıllarda daha net görülebilir ki ben bu sendromun gerçekleşme olasılığını Kılıçdaroğlu’nun kişiliği ve başarılı duruşunu göz önünde bulundurarak çok yüksek bulmuyorum. Kimbilir, bir ihtimal Kemal Kılıçdaroğlu bu tehditleri savuracak aşıları çoktan yaptırmıştır.

Kılıçdaroğlu’nu değerlendirenlere de değinmek gereklidir. Övücü sözlerle öne fırlayanlar, sessizce ve nötr şekilde etrafı gözleyenler, söylemleri solculuk açısından boş ve modası geçmiş olarak bulanlar, AKP gözüyle bakanlar ve CHP’den ümidi kestiği için hiç oralı olmayanlar… Bir anlamda Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi ile, Türkiye kamuoyu tekrar farklı sözlerle ve bakışaçılarıyla konuşmaya başladı, beyaz ve siyah yanına diğer renkler de eklendi. Tüm bunların münakaşası ve muhasebesi, en az bir sonraki seçimler kadar demokrasimizin gelişmesine yararı olan bir hamle olacaktır. Yeter ki, tartışmanın da yolunu yordamını bilelim.

İktidar, yeni ümitler ve yeni ufuklar ile değişmelidir. Bu değişim iktidarı elinde tutanın kendi içindeki devinimi halka yansıtması ile de olabilir, iktidar karşıtlarının devrimi müjdelemesi ile de olabilir. Temsili demokrasinin temeli düşünmek ve anlatmaktır. Yeni düşünceler üretmeyen ve anlatacak hiçbir şeyi kalmayan iktidar olamaz. Kılıçdaroğlu, gelişi nasıl olursa olsun, sosyal demokratların en yoğun olarak toplandığı ve diğer ulusalcı-merkezcil bireylerle kaynaştığı CHP’ne büyük umutlar getirmiştir. Bu umutlar ya sönecek ya da büyüyecekler, her biri kişiye özgün olmak üzere.

Yürüyedur Gandhi Kemal!

Monday, May 17th, 2010

Baykal’ın kafasındaki planın şu yönde olduğunu yazmıştım. Kılıçdaoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’na aday gösterildiği günden itibaren yaşadığı ve gördüğü olayların kendisini getirdiği noktayı artık kabullenmiştir. Çağlayan Mitingi’nde konuşturulmayan bir adaydan, sabrederek hakkında umutla konuşulan bir adaya dönüşmüştür. Seçilirse insanlara “Sen yaparsın!” değil, “Biz yapabiliriz!” dedirtecektir.

Bu yürüyüşünü destekliyorum. Kurultaydan sonra daha uzun bir yazı gelecektir.

Baykal’a Ne Olmuş?

Monday, May 10th, 2010

Baykal’ın istifası beklenen bir durum değildi. Çoğunluk Baykalsızlık özlemi içinde yaşıyor olsa da, bu duruma hazırlıksız yakalanıldığı açıkça ortada. Benim bu kişisel yanlıştan sonra gelen istifadan anladığım “Mesajınızı aldım, kaldığımız yerden devam edeceğiz.”

Açalım, görüntülerin komplo olduğunun ileri sürülmesi, kesme-biçme-yapıştırma yapıldığı iması, Pennsylvania’ya gönderilen selam ve iki hafta sonraki Olağan Kurultay her birlikte, sunulan istifanın bir güç denemesi olduğunu akıllara getiriyor. Kurultay süreci sıklaştırılan saflar ile birlikte cadı ve hain avına çıkılacak, Baykal’ın arkasında bıraktığı güçlü ve katı hizip partinin seçimlere kadar yörüngesinden çıkmasına izin vermeyecek ve seçim arefesinde muhtemelen görüntülerin gerçekdışılığı kanıtlandığında sahneye tekrar Bay Baykal çıkacaktır.

“Hain” kim mi? Don Corleone’den alıntıyla,

“Listen, whoever comes to you with this Barzini meeting, he’s the traitor. Don’t forget that.”

diyebiliriz. Yani demem odur ki, genel başkanlığa ilk kim aday olursa, bu varanlarla bir ilgisi olabileceği düşünülecek. Ülkenin hain avcılığına yatkın genleri, bu işi de bir geridönüş destanına döndürmekte geç kalmayacaktır. CHP’ne hakim kafayapısı ve köşebaşlarını tutmuş insanlar değişmedikçe, partinin durumunda herhangi bir ilerleme olacağını da sanmıyorum.

Yukarıdaki resimden de görülebileceği gibi, Baykal öyle ya da böyle adından söz ettirdi. Geldiği nokta, “İktidar, kaldırma, don, yaş yetmiş” tarzı esprilerin öznesi olmak olsa da, o son zamanlarda yaratabileceği en büyük etkiyi yarattı. Temiz bir siyasetçinin oyunun kurallarını geç de olsa öğrenmeye başlamasının ayak sesleri, ihtimaller dahilinde daha güçlü olduğunu hissettirecek. Bunun da sol siyasete hiçbir yararı olmayacak.

Bu Kalb Solu Unutur Mu?

Saturday, February 13th, 2010

Türkiye’de CHP dışındaki sol öldü. Sol yok, sağımız güçlü bu yüzden sağa doğru gidiyoruz. Çünkü oy alacağız, kimden alacağız? Sol sokağı göremedi. Oturduk sıcak evlerimizde gazete okuduk. Ankara’da sosyolojik uçurumlar var. ‘Ankara’nın öbür tarafına gidelim’ dedik mi? Onlar bunu yapıyor, biz yapmıyoruz. Rahata alıştık, tatillere gidiyoruz”

“Seçime giderken, vatandaşlarımızdan bugüne kadarki oy alışkanlıklarını bir yana bırakarak, yeni bir gelecek kurmak üzere oy kullanmalarını isteyeceğim. CHP olarak bugüne kadar bize hiç oy vermemiş, sempati duymamış, destek vermemiş dahi olsa, tüm vatandaşlarımdan kendi kimliklerini, değerlerini koruyarak, ama Türkiye’nin derlenip toparlanması konusunda bizim görevlendirilmemize destek vermelerini, sahip çıkmalarını isteyeceğiz.”

CHP’nin “sağa gitme” ve “ödünç oy isteme” kararları hakkında biraz konuşmak isterim. Hemen kestirip atacak değilim, yani şunu yapmayacağım: “CHP zaten daha ne kadar sağa gidebilir ki?!”

Öncelikle partinin taban yapısı ve örgüt üyelerini ele almak gerekir. Kimdir bunlar? 2000′li yıllarda ne kadar değişmişlerdir? Partiden hangi yönde politikalar beklemişlerdir ya da partiyi hangi yönde politikalar geliştirmeye itmişlerdir? Hangi parti eylemlerinde içleri huzur dolu bir şekilde katılım göstermişlerdir?

Belediye nikah salonlarında yapılan panellere doluşmak yeterli olmuş mudur? Parti içi atama kavgalarına seyirci kalmak yeterli olmuş mudur? Herşeyi atama zincirinden beklemek doğru mudur? Partiye nasıl katkı sağlanmıştır? Bu sorular diğer tüm partilere de uyarlanabilir ve belki bir yeterlilik ölçütü oluşturulabilir. Ancak mevzubahis olarak CHP‘den devam edelim.

Sözgelimi, tabandan başlayan bir hareket olarak görülebilecek Cumhuriyet Mitingleri‘nde istenen ve kanıksanan merkez “sol” koalisyonunda hangi düşüncelerin dışlandığı bizlere CHP’nin oturduğu ray hakkında genel bir bilgi verebilir. Meydanlarda gösterilen “solculuk soslu ulusalcılık” ve bir koalisyon için talip olan “sol görünümlü” siyasi partilerin buluştuğu noktaların neredeyse hepsi varoşlara değil, belli bir seviyede eğitilmiş ama daha da bilinçlenmesi istenmeyen bir kesime hitap ediyordu. 2007 Genel Seçimi ile bu noktaların sol siyasete artı puan getirmediği görüldü, dahası bu noktaların gerçeklenmesi için partilere transfer edilen sağcı politikacılar ve partilerin sağ merkezli söylemleri kırılması güç bir kimlik yapısı yarattı -başta CHP için. O kimliğin dışına çıkmak örgütlerin karşılaştıkları eleştiriler sonucu kendilerine çekidüzen vermeye çalışmaları ve Kılıçdaroğlu faktörü ile mümkün görünmüştü. Oysa o kimlik bu olumlu faktörleri de belirli sınırlar içine çoktan hapsetmişti. En sonunda da “Dersim Katliamı” hezeyanı ile o kimliğe teslim olmuş bir CHP karşımıza çıktı. Mitingler dışında gelişen son yerel seçimler öncesi İstanbul’daki sosyal demokrat hareketlenmenin ise sönümlenmesine rağmen ilerde CHP’yi merkezcil kuvvet ile oturduğu yörüngeden çıkaracağını düşünüyorum. Ancak ileride, bayağı ileri bir tarihte

Politikalar bir parti için yaşam alanıdır. Politika ve söylem üretmeden bir siyasi partinin yaşaması düşünülemez, diğer yandan da tabanı ile yaşamsal bir bağ kurması beklenemez. Sosyal demokrat bir partinin yapması gerekenler, düşünce pratiği yapması gereken sahalar bellidir ve bu gereklilikler ile sahalardan yola çıkılarak çağdaş bir sosyal demokrat yapıya kavuşulabilir. Sağa yönelmek ve ödünç oy istemek tutarlı davranış biçimleri değildir. CHP sağa giderek, sesi kısılmışların sorunlarına nasıl çözüm bulacak? Tetikçileri belirsiz ve tetikçileri belirli ama teşkilat korumalı cinayetlerin mağdurlarını nasıl savunacak? Alevi Çalıştayı raporuna koca koca harflerle “Madımak Oteli’nin müze yapılması doğru değildir” yazılırken sağa gitmiş ve ceplerini ödünç oylarla doldurmuş bir CHP ne diyebilecek? Tekel işçilerinin direnişlerini sürdürdükleri çadırlar ve barakalar yıkılırken CHP sağda pozisyon alıp da hangi hakla direnişe destek verecek? Kürt Sorunu hakkında çekimser ve kinci tutumunu katılaştırarak sürdürecek mi? Sağcı partiler TBMM Genel Kurul Salonu‘nda kürsülerden türban için kavga ederken, peygamber-haçlılar gibi söylemler kullanılırken CHP sağa gidip de daha fazla nasıl kavgacı olacak? CHP’den gelen “Sol bitti” ilanı ile solda birşeyler yapmaya çalışan bağımsız hareketler ile nasıl iletişim kurulacak? Bu hareketlere “Bırakın bu işleri” mi denilecek?

CHP’nin kendini “Ortanın Solu” olarak konumlandırması ve Ecevit’in 70′lerdeki İsveç sosyal demokrasi örnekleri ile şekillendirdiği mirası, evet üzerinden 80 Darbesi’nin geçmesi ile tarih olmuştur. Ancak darbe sonrası yaşanan SHP deneyimi gibi anlamsız şekilde düzenle özdeşleşme sonucu bu sefer de kendi kendini bitirmektedir ve hatta “Sol bitti” ilamı ile memleketin zar zor akan sol ırmaklarını da kirletmektedir.

Baykal‘ın ikinci yönetim döneminde neredeyse 10 yıldan fazla bir süre geçti ve o ulusalcı kimliğin çizdiği sınırlar kemikleşerek aşılması zor birer soruna dönüştü. Bu sınırları geçenler hatta bu sınırlar etrafında dolaşanlar “hain” ilan edilmeye başlandı. Bu elbette sol kültürde kabul edilebilecek bir yaklaşım değil. “CHP dışındaki sol öldü” demeden önce, CHP içindeki solun hala yaşayıp yaşamadığına bakmak gerekir bu durumda. Fakat ne yazık ki bu özeleştiriyi yapacaklar çok başka yerlerde geziniyorlar.

CHP son yerel seçimlerde İzmir‘de seçmenlerin yarısından fazla oyunu alarak belediye başkanlığını korumuştu. İzmir’in sosyal demokrat belediyeciliğe karşı bir beğeni ve takdiri olarak sunulabilecek bu başarı dahi salt AKP karşıtlığı ile gönendi, kutlandı ve belki gölgelendi. Bu rehavetin sonucunda da, belediye içersinde iş-başarı bağlamında süreklilikten ziyade, il ve ilçe örgütlerine kadar sıçrayan bir adamcılık kavgası başladı. Belediye hizmetleri ve projeleri aksadı, aksattırıldı. Nihai olarak elde mevcut olan bir başarı örneği kendi olumsuz kaderine terkedildi.

Bir siyasi parti kendini anlatmaktan yoksun olduğundan habersiz, ödünç oy istemeye ancak böyle bir ortamda çıkabilir. Zira varlığından emin olunan oyların elden gittiği açık bir şekilde görülmekte. Bu ödünç oy istemenin mantığı “Az bir oyumuz olsa tek başımıza iktidarız” kılıfı ile sunulsa da, bu açıktır. AKP iktidarını Naziler‘in erke gelmesi ile özdeşleştiren coşmuş ulusalcılar, Naziler’e karşı duran siyasal yapıların gerçek solcu ve sosyal demokratlar olduğunu unutmuş durumdalar üstelik. Velhasılı kelam, ödünç ya da nakil oylar ve fikirler ile bugünkü konumuna gelmiş Cumhuriyet Halk Partisi‘nin bu hastalıklı yapıları bünyesinden atacağı yerde, yeterli görmeyip bu yapıların kaynağına ödünç oylar üzerinde göçmesi, iyimser olursak bir uyanışa yol açacak; kötümser olduğumuz halde ise memleket sonsuza kadar solu unutacak. Ben iyimser olup, o uyanışı harekete geçirme taraftarıyım. Halkın siyasi partilerin kimliğini benimsediği ve müdahaleci olduğu günlerin özleyicisi ve bekleyicisiyim. CHP seçmenlerinde de bu iyimserliği yaymak gerekir ve fakat iyimserlik için çalışmak gerekir, dur demek gerekir.

Küçük bir çocukken dedem benden kalbimin yerini elimle göstermemi isterdi. Elimle göstermem ile yetinmeyip de neresi orası tarif et deyince, ben sol mu orta mı olduğuna karar veremez, o gülerek “Oğlum kalb ortanın solundadır” derdi, siyasi düşüncesinin övüncü ile. Şimdi o kalbler solu unutur mu?