Posts Tagged ‘Can Dündar’

Hrant Dink, Hizbullah ve TOKİ

Sunday, January 16th, 2011

Ülkeme uzaktan bakıyorum, daha doğrusu uzaktaki manzaranın bağlantı hızına mağlup olmamış taraflarına bakıyorum. Başka da bir çarem yok, ben oralarda doğdum, büyüdüm ve hayal kurdum, görmezden gelmek mümkün değil. Her ne kadar sabahları uyanınca beynimde anadilimi öldürüyorsam da, memleketten tamamen göçmenin bir yolunu bulamadım, bence bulan da yalan söyler. Eksik kalan ve kalacak “oralılığımı”, hasretlik telefon konuşmalarını ve tebrik kartlarını saymazsam gündem oluşturan haberler ile iyileştiriyorum. Bu haber bombardımanının yanında “Hayat sana güzel!” iması ile konuşan arkadaşların anlattıkları var bir de. Bunların hepsi birleşince veyahut dönem dönem çekilmez hale gelince, dünyaya ait olma iddiam nasıl da komik kalıyor. Çünkü gidesim geliyor, konuşasım geliyor ve harekete geçesim geliyor. İşte o zamanlarda dünya umurumda değil, ille de Türkiye oluyor kafamın içindeki. Eh tabi, göçmenliğin verdiği utangaçlığım bazılarının benim konuşma hakkımı elimden almalarına neden olabilir. Hariçten gazel okumak mı derlerdi? Öyle bir durumdur bu. Fakat dahilden okunan gazellerin de iç açıcı olmadığını ve buralardan bakıldığında sakil durduğunu söylemeliyim. Ellere anlatırken “İşte benim ülkem!” diye övünmenin yerini, değil ellere kendine bile anlatamadığın bir manzara, kendi kendine yanıt veremediğin bir soru alıyor: “Bu mu benim ülkem?”

Son günlerde de Türkiye’den böylesine iğrenç bir manzara oluşturan haberler geldi. Televizyon dizisini protesto eden cahilleri, yasaklanmasını kolaylaştırıcı açıklamalarda bulunan siyasetçiyi ve itaat isteği ile ortaya çıkan Osmanlı Hanedanı’nın olsa olsa uzaktan sayılabilecek dereceden akrabası kadını bu manzaraya katmıyorum bile. Zira onlar uzun zamandır ülkemizin vazgeçilmez temsilcileri, aile yapımızın yılmaz ahlak bekçileri ve milletimizin baş edilemez kamuoyu temsilcileri oldular ya da yapıldılar. Fakat örneğin, Wikileaks kadar “cool” durmasa da, aynı konu hakkında bundan önce yayınladığı kitabı ile davalık olan Nedim Şener’in yeni kitabında ortaya çıkardığı bazı belgeler, dökümler ve tutanaklar benim daha çok ilgimi çekiyor. Kitaptan bahseden haberde dahi henüz sonuçlanamayan Dink Suikastı üzerine sarsıcı noktalar açıklanıyor. Anlaşılıyor ki, sadece bir bebekten katil yaratılmamış, bir katil el bebek gül bebek yetiştirilmiş, göreve hazırlanmış ve görev sonrası ortadan bir kahraman gibi kaldırılacağı sırada bu teşkilata ancak müdahale edilebilmiş. Ve tüm bunlar ortadayken, raflarda kitap olarak yerini almışken, hâlâ Dink’in adını kardeşlik ile ananlara Ermeni diyerek -kendilerince- küfretmeye yeltenenler ifade özgürlüğünden yararlanabiliyor. Öte yandan Hrant Dink aramızda değil, bizler de eskisinden daha özgür ve cesur değiliz. Bu manzaraya katmadığım diğer bir konuda “Ucube Heykel” konusudur. Ben uzaktan olsa dahi anlayabildim ki, vatanımızın bayındır edilecek köşelere neyin yakışıp yakışmadığı sorusuna tek ve biricik doğru yanıtı yönetenler ve oluşturdukları takımlar verir. Öyle değil mi ki, “Orada tarihi eser bile yok” denerek göz göre göre kumlara ve baraj sularına gömülen Allianoi daha dün can verdi. Fakat örneğin, tartışılan heykelin dikileceği yer kadar gürültü koparmasa da, Can Dündar geçtiğimiz günlerde Hizbullahçı kadroların nasıl elden çıkarıldığını ve nasıl göz önünden kaçırıldığını yazdı. Hani oturup da bana özel bir mektup ile yazmadı bunları, yurdun her köşesine dağıtılan bir gazetede günlük köşesinde yazdı. Ve belki de bu hamle ile yönetimdekiler, iktidarın devamlı kin kustuğu ve hedef gösterdiği yargıdaki Alevi kadrolaşmanın tamamen bitirildiğini, üstelik Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde insan haklarını ve özgürlükleri savunan kişi ve kurumların karşısına İslam haklarını ve pişman olmadan insan katletme özgürlüğünü savunanların çıkarılacağını göstermiş oldular. Manzara daha da çirkinleşiyor değil mi? Ama durun, bu manzaraya alkol ve tütün piyasasını düzenlemek yerine alkol tüketen ve tütün içen vatandaşı düzenleyen kurumu da katmıyorum. Onun yerine manzaraya dün gece -ilk defa bu kadar cesaret ile gözümüzün içine bakarak- ülkeyi yeniden nasıl fethetmeye odaklandıklarını ve karşılarındaki insan ister bir spor klübünün başkanı olsun isterse de gecekonduda yaşayan bir gariban olsun fark etmeksizin onu ne kadar acz içinde gördüklerini anlatan TOKİ Başkanı’nı ve devamında gelişen olayları alalım. Alalım almasına da söz o konuya gelince her şey para mevzusunda kilitlenmiyor mu? Kemalizm’i sadece kültür devrimleri ile sınırlı kalarak iktisadi bir atılıma vakıf olamadığı için eleştirenlerin, Tayyibizm’i sadece para ve finans temelli kalkınma ve atılım gerçekleştirirken bile insan sevgisinden ve kültürden ne kadar uzağa düştüğünü söyleyemediklerini görebilen yok mu? Gerçek anlamda spor yapmayan bir halkın spor klüplerinin içine düştüğü ekonomik sıkıntıları aşabilmelerinin tek yolunun ne yazık ki bu iktidar ile iyi geçinmek olduğunu görebilen yok mu? İşte böyle bir manzara içinde yuhlanan bir Başbakan, ona bağlı çalışan ve gözünü kör eden bir ihtiras ile konuşan bürokrat ve olayların ardından kendi taraftarını ofsayta düşüren bir spor klübü başkanı şu videoda konuşan Barış adlı vatandaş kadar konuşulmaya değer mi?

Ah işte ben göçmenim, uzaktakiyim, bazılarına göre memleketten kaçanım. Varsın biz öyle olalım da, bu manzara içinde olup da bunun farkına varmayan sizler, kendinizden ne kadar kaçacaksınız?

Benzetme ve Toplumlar

Saturday, March 13th, 2010

Bugün Can Dündar’ın Ermeni Soykırımı’nı tanıyan kararlar üzerine yazdığı yazıyı okudum. Anafikri konusunda herhangi bir itirazım yok; zira ben de elçilerin geri çağırılmasını doğru bulmuyorum. Benim yazıda takıldığım nokta, olayları benzetme ve kinaye ile göstermesi oldu.

Babasının bir cinayete karıştığı ortaya çıkınca arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen bir çocuğa benziyor Türkiye…
Hiç düşünmemiş bu cinayet üzerine…
Babasını reddetmiş, ama onun kusurunu sessizce üstlenmiş sanki; sonra da üstünü örtmüş.
Ama kurban yakınları işin peşini bırakmamış, kapı kapı gezip bütün mahalleye duyurmuşlar. Başlarına gelenler bilinsin, hesabı sorulsun istiyorlar.

Benim de geçtiğimiz günlerde aklıma bir tür benzetme gelmişti bu konuyla ilgili. Olayların tartışıldığı düzlem daha çok derdini anlatma, yaygara, telaş ve orantısız güç kullanımı olunca, belki anlatım bakımından yararı olur diye düşünmüştüm. Çok geçmeden kişisel acılara bölünen ve büyüyen bir olayın bu kadar kolay karikatürize ve basit şekilde temsil edilmesini doğru olmadığına kanaat getirdim. Yine de benzetme kapıları açılınca benzetmelerin sonunun gelmeyeceğini göstermek adına burada paylaşayım aklıma düşenleri:

Yolda tanımadığınız bir adam, çocuğunu size emanet eder ve kısa zamanda döneceğini, o dönesiye kadar ufaklığa göz kulak olmanızı ister. Adam gittikten sonra, çocuğun elinden sıkıca tutarsınız, derken, çocuk sıkılmaya başlar ve sizden ayrılıp özgürce koşup oynamak ister. Emanet olduğu için buna izin vermezsiniz. Ama çocuk sıkıca tuttuğu elinizin işaret parmağına bir anda dişlerini geçiriverir. O acıyla çocuğa okkalı iki tokat yapıştırıp, uslu durmasını -yüksek sesle- tembih edersiniz. Etraftakilerin ne diyeceği umurunuzda değildir, çünkü onların, sizin çocuğun babası olduğunuzu düşündüklerini zannedersiniz. Ancak etraftaki insanlar önce sessizce sizi onaylamayan bakışlar atarken, çocuk olanca gücüyle ağlamaya ve olayı etrafa duyurmaya başlar. Böylece insanların tepkileri büyür ve sizi ayıplamaya, çocuklara böyle davranılamayacağını hatırlatmaya ve hatta çocuk hakları diye birşey olduğunu, çocuğun polise dahi başvurabileceğini söylemeye başlarlar. Siz kem küm ederken, insanlar arasında bu olay yayılır ve çevredeki tüm gözler size döner. Çocukla ilişkinizi düzeltmek için birkaç hamle yaptığınızda, amcanızın oğlu çıkagelir ve bu çocuğun geçen yıl kendi çocuğunu dövdüğünü ve okuldaki dolabının yarısını işgal ettiğini söyler. Ve sorar: “Şimdi neden bu çocuğa şeker alma sözü veriyorsun?” Telaş büyür ve akabinde olaylar gelişir. Çocuğun babası 5 dakikaya gelecektir.

Benim benzetmem bu yöndeydi. Fakat sonra birebir benzetmenin ve ülke ile toplumları tek bir bedene indirgemenin pek yararı olmadığını düşündüm. Bir toplum içindeki farkındalık düzeyi ile yönlendirilmişlik düzeyi arasındaki oran bir insanın cisminde temsil edilebilecek bir oran değildir.

Gerçek zamanlı siyasetin hızı ve bağlantıları, elbette anında tepki ve yanıt verme gereksinimi doğurur. Kalıcı olacak olan gerçeklere dayalı ve planlı bir siyasetin halklar arasında köprüler kurarak, insanların farkındalık düzeyini arttırması ve gelecekte nesnel biçimde yazılacak bir tarihe olanak sunmasıdır.