Posts Tagged ‘AKP’

AKP Model Türkiye İnsanı

Friday, May 20th, 2011

AKP’nin yarattığı insan modeli üzerine biraz düşünmeli. Çünkü, bu modele göre şekillenen bir gelecek var karşımızda. Kadrolaşma veyahut devlet kurumlarının ele geçirilmesinden bahsetmiyorum. İktidarın insan modeli, iktidarın belirlediği hedeflere yürüyebilen, “eski”nin yanında sivrilen bir garip “yeni”nin yüzü olan ve iktidar ile seçmeni arasındaki boşluğu dolduran ve bu ilişkiyi sağlam, iktidara olan inancı ise diri tutan bir varoluş tarzıdır. Bu insan modelinin başarıları, hayalkırıklıkları, heyecanları ve hezeyanları AKP iktidarının kendisinden daha uzun süreyle gözümüzün önünde olacaktır.

Öncelikle, bu insan modeli, iktidarın ilk yıllarındaki mağdur halk imgesinin üzerine oturtulmuş ve sonraki yıllarda ise bahsedilen halk -kendi deyimleriyle “millet”- bu insan modelinin kafasındaki imgeye uygun biçimde soyutlanmış ve varlığı muğlaklaştırılmış bir biçeme dönüşmüştür. Bu dönüşüm süresince ise, bu imgeye uyan insanların sayısı gitgide artmış ve iktidarı çevreleyen model insan kuşağının dışında, ne iktidarın kendisine somut olarak ulaşabilen ne de iktidarın diğer talipleri tarafından somut olarak ulaşılabilen soyut bir kitle oluşmuştur. Bu kitlenin genişlemesinde iktidar saflarında yükselmek için modelleşen ve iktidar modelinin köşelerini yumuşatmak için yükselen insanların payı büyüktür. Çünkü bu insan modelinin temas ettiği kitlelerin, dışarıda kalan insanlara karşı gösterdiği “öfkeli hoşgörü” dışarıdaki insanların da bu model ile uzlaşmasına ve uyuşmasına neden olmuştur. Kitlenin öfkelenmesi, iktidarın çalışmalarına alkış tutmayan veya alkış tutsa da diğer talepleri karşılanmadığı için sesini yükselten dışarıdakilerin sayılarının artmasına rast gelir. Daha da dışarıdakiler ise, iktidar yıllandıkça ve bu kitle genişledikçe kendilerine yöneltilen alaycı öfkenin sunduğu tek seçeneğe yönelmeye eğilimli olmuşlardır. Modern patron yobaz işçiye, modern işçi de yobaz patrona benzemiştir. Böylece kitlenin ekonomik olarak sınıflandırılması gereksizleşmiştir. Kitlenin sıkılığını güvence altına almak içinse, iktidar ve onun model insanı ilk görev olarak bu kitlenin kendilerine aitliğini tescil ve devam ettirmeyi seçmiştir. Bu aitliğe düşkünlük, Başbakan’dan başlayan bir “Benim vekilim / bakanım / valim / belediye başkanım” silsilesi ile tanımlanabilir. Oysa ki, demokrasilerde özgürlüklerin sağlanması ve sağlamlaşması için sorumluluk, aitlikten daha önde gelmelidir. İktidar ve kitle arasında köprü görevi gören, model insanın aitliği ise yıllardır vurgulandığı gibi, kıymeti ve kerameti kendinden menkul bir “Büyük Türkiye” hedefi ile açıklanmaktadır. Yani aslında iktidar, yönlendirebileceği bir kitleye sahip olmuşken, bir yandan da kendi değerleri ile çakışmayan, iktidar onaylı model insanın dünya sahnesinde yükselişinin önünü açtığını da iddia edebiliyor.

AKP’nin modelleştirdiği insan, iş bitirmekten bahseder, had bildirmekten bahseder ve kendi mizah ve ahlak anlayışı dışındaki anlayış ve anlatışları elinin tersiyle iter. Herhangi bir alanda evrensel değerleri anlayabilecek ve eleştirebilecek kapasitede olsa dahi, tüm bu kavrayışını AKP’liliğini kanıtlamak için bir ölçü olarak kullanır. Bu anlamda, gerçekçi olursak, kendini büyük hedefine adamışlık görüntüsü verir. Model insanın yükselmesi ve dünya çapında sesini duyurması için birinci koşul bu adanmışlıktır. Zira, bu ara durak sayesinde, iktidara aitlik görüntüsünü arkaplana itebilmektedir. Ve fakat, tüm bu adanmışlık ortaya gülünç durumlar çıkarır. Bunun da bir yol ve çaresi bulunmuştur. Model insan ve onun önlenemez yükselişi, demokrasinin araç-gereç olarak görüldüğü ülkelerde mizah konusu yapılamadığı içindir ki, bu model insanın vasatlığı ile belirlenen bir mizah çizgisi ortaya çıkar. Bu modellenmiş mizahın hedefi ve kapsamı dışında kalanlar ise, -eğer var idiyse- eskide kalmış politik taşlama ve yerginin yenilenmesinde rol alamadıklarından, zararsız bir mizah türüne sığınırlar. Cesurca ve zekice yapılan mizahın gözler önünden çekilmesi ile akıl ile üretilmiş kinayeler, fıkralar ve anlatıların yerini seviyesi oldukça düşük kikirdeme seansları alır.

Model insanın bir diğer görevi ise, iktidar tarafından yenilendiğini iddia ettiği ülkeyi önce muğlaklaşan kitleye ve sonra da dış dünyaya anlatmaktır. Aslında olmayan bir devrimin coşkusu ile anlattıkları ne yazık ki yeni bir şey içermez. Zira, devrim kılıfına soktukları icraatlerin içindeki iktidar sahipleri gerçekte devrimci olmaktan ürktükleri gibi, kısa yoldan da statükocu oluvermişlerdir. Yaşlanan iktidarın böylesine sırıtan açıklarını, eskiye alenen küfrederek kapatırlar. Öfkeli bir hoşgörü ile tahammül ettiklerinin arasında “eski” yoktur. Her seçim arefesinde ilene ilene tutulacak yeri de kalmamıştır “eski”nin. Bu nedenle AKP’nin sunduğu insan modelinin en çok övülen yanı yeni olmasıdır. Fakat dünyanın herhangi bir köşesindeki gelişmeyi kendine yoran, ülke içersindeki iktidar hamlelerini illa ki demokrasinin olmazsa olmazı sayan ve birey olarak kendisinin iktidara bağımlılığını en büyük erdem bilen bir yeni insan… Bu yeni varoluşun, birkaç yol kazası dışında, tüm hataları ile birlikte ifşa edilememesi ise topun daha çok iktidar -elbette ki Başbakan Erdoğan- ve soyutlaşan halkın sahasında dolaşması nedeniyledir. Bu durum, AKP karşıtlığını Erdoğan ve fikir arkadaşları karşıtlığına, hatta AKP seçmeni karşıtlığına kadar varacak şekilde, indirgemiştir. Böyle bir model ile yeniden tanımlanmış halk, medya ve dış dünya ilişkileri kuran bir iktidarın karşısında durmak için kendi insanına söver hale gelmek ve seçilmişlere saygı duymaz hale gelmek karşıtlar için bir çıkmaz sokaktır. Nitekim öne sürülen model insan, bu haldeki muhalifi alaycı bir biçimde kamuoyu önünde afişe etmektedir.

Ülkenin şimdiki gündemini ve geleceğini etkileyen asıl güç, AKP’nin geçmiş yıllardaki merkez sağ, milliyetçi ve İslamcı gençlikten devşirdiği ve soyut kavramlardan somut sonuçlar elde edecek biçimde yetiştirdiği bu Türkiye insanıdır. Kökleri ne doğuda ne de batıdadır. Bilakis kökleri ülkenin çatışmalı tarihinden yara almadan kişisel güveni ve güleryüzü ile sıyrılan nesildedir. Bu modele göre yetiştirilmiş insan, sabır ve sinsilik arasında gidip gelen bir bekleme süreci sonrasında, artık diğerlerine “Susun!” diyebilecek konuma ulaşmış bir yerdedir. Artık Anadolu ve Trakya’nın şehirleri onun kafası ve ellerinin imkan verdiği ölçüde gelişiyor. Taşranın insanları ona uyuyor, onunla öfkeleniyor. Artık İstanbul, onun kafası ve ellerinin heyecan duyduğu çılgınlıklara yem oluyor. Yoksul insanların onun yanında diyecek sözü kalmıyor. Artık Türkiye, onun kafasının algılayıp, ellerinin dokunduğu ölçüde tarif ve tatmin ediliyor. Fakat gelecek, bu modele uysa da uymasa da yeni bir “yeni” yaratacak. İşte o “yeni”nin kimin modeli ve yetiştirmesi olacağından çok, evrensel olup olmayacağı önemlidir.

Hrant Dink, Hizbullah ve TOKİ

Sunday, January 16th, 2011

Ülkeme uzaktan bakıyorum, daha doğrusu uzaktaki manzaranın bağlantı hızına mağlup olmamış taraflarına bakıyorum. Başka da bir çarem yok, ben oralarda doğdum, büyüdüm ve hayal kurdum, görmezden gelmek mümkün değil. Her ne kadar sabahları uyanınca beynimde anadilimi öldürüyorsam da, memleketten tamamen göçmenin bir yolunu bulamadım, bence bulan da yalan söyler. Eksik kalan ve kalacak “oralılığımı”, hasretlik telefon konuşmalarını ve tebrik kartlarını saymazsam gündem oluşturan haberler ile iyileştiriyorum. Bu haber bombardımanının yanında “Hayat sana güzel!” iması ile konuşan arkadaşların anlattıkları var bir de. Bunların hepsi birleşince veyahut dönem dönem çekilmez hale gelince, dünyaya ait olma iddiam nasıl da komik kalıyor. Çünkü gidesim geliyor, konuşasım geliyor ve harekete geçesim geliyor. İşte o zamanlarda dünya umurumda değil, ille de Türkiye oluyor kafamın içindeki. Eh tabi, göçmenliğin verdiği utangaçlığım bazılarının benim konuşma hakkımı elimden almalarına neden olabilir. Hariçten gazel okumak mı derlerdi? Öyle bir durumdur bu. Fakat dahilden okunan gazellerin de iç açıcı olmadığını ve buralardan bakıldığında sakil durduğunu söylemeliyim. Ellere anlatırken “İşte benim ülkem!” diye övünmenin yerini, değil ellere kendine bile anlatamadığın bir manzara, kendi kendine yanıt veremediğin bir soru alıyor: “Bu mu benim ülkem?”

Son günlerde de Türkiye’den böylesine iğrenç bir manzara oluşturan haberler geldi. Televizyon dizisini protesto eden cahilleri, yasaklanmasını kolaylaştırıcı açıklamalarda bulunan siyasetçiyi ve itaat isteği ile ortaya çıkan Osmanlı Hanedanı’nın olsa olsa uzaktan sayılabilecek dereceden akrabası kadını bu manzaraya katmıyorum bile. Zira onlar uzun zamandır ülkemizin vazgeçilmez temsilcileri, aile yapımızın yılmaz ahlak bekçileri ve milletimizin baş edilemez kamuoyu temsilcileri oldular ya da yapıldılar. Fakat örneğin, Wikileaks kadar “cool” durmasa da, aynı konu hakkında bundan önce yayınladığı kitabı ile davalık olan Nedim Şener’in yeni kitabında ortaya çıkardığı bazı belgeler, dökümler ve tutanaklar benim daha çok ilgimi çekiyor. Kitaptan bahseden haberde dahi henüz sonuçlanamayan Dink Suikastı üzerine sarsıcı noktalar açıklanıyor. Anlaşılıyor ki, sadece bir bebekten katil yaratılmamış, bir katil el bebek gül bebek yetiştirilmiş, göreve hazırlanmış ve görev sonrası ortadan bir kahraman gibi kaldırılacağı sırada bu teşkilata ancak müdahale edilebilmiş. Ve tüm bunlar ortadayken, raflarda kitap olarak yerini almışken, hâlâ Dink’in adını kardeşlik ile ananlara Ermeni diyerek -kendilerince- küfretmeye yeltenenler ifade özgürlüğünden yararlanabiliyor. Öte yandan Hrant Dink aramızda değil, bizler de eskisinden daha özgür ve cesur değiliz. Bu manzaraya katmadığım diğer bir konuda “Ucube Heykel” konusudur. Ben uzaktan olsa dahi anlayabildim ki, vatanımızın bayındır edilecek köşelere neyin yakışıp yakışmadığı sorusuna tek ve biricik doğru yanıtı yönetenler ve oluşturdukları takımlar verir. Öyle değil mi ki, “Orada tarihi eser bile yok” denerek göz göre göre kumlara ve baraj sularına gömülen Allianoi daha dün can verdi. Fakat örneğin, tartışılan heykelin dikileceği yer kadar gürültü koparmasa da, Can Dündar geçtiğimiz günlerde Hizbullahçı kadroların nasıl elden çıkarıldığını ve nasıl göz önünden kaçırıldığını yazdı. Hani oturup da bana özel bir mektup ile yazmadı bunları, yurdun her köşesine dağıtılan bir gazetede günlük köşesinde yazdı. Ve belki de bu hamle ile yönetimdekiler, iktidarın devamlı kin kustuğu ve hedef gösterdiği yargıdaki Alevi kadrolaşmanın tamamen bitirildiğini, üstelik Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde insan haklarını ve özgürlükleri savunan kişi ve kurumların karşısına İslam haklarını ve pişman olmadan insan katletme özgürlüğünü savunanların çıkarılacağını göstermiş oldular. Manzara daha da çirkinleşiyor değil mi? Ama durun, bu manzaraya alkol ve tütün piyasasını düzenlemek yerine alkol tüketen ve tütün içen vatandaşı düzenleyen kurumu da katmıyorum. Onun yerine manzaraya dün gece -ilk defa bu kadar cesaret ile gözümüzün içine bakarak- ülkeyi yeniden nasıl fethetmeye odaklandıklarını ve karşılarındaki insan ister bir spor klübünün başkanı olsun isterse de gecekonduda yaşayan bir gariban olsun fark etmeksizin onu ne kadar acz içinde gördüklerini anlatan TOKİ Başkanı’nı ve devamında gelişen olayları alalım. Alalım almasına da söz o konuya gelince her şey para mevzusunda kilitlenmiyor mu? Kemalizm’i sadece kültür devrimleri ile sınırlı kalarak iktisadi bir atılıma vakıf olamadığı için eleştirenlerin, Tayyibizm’i sadece para ve finans temelli kalkınma ve atılım gerçekleştirirken bile insan sevgisinden ve kültürden ne kadar uzağa düştüğünü söyleyemediklerini görebilen yok mu? Gerçek anlamda spor yapmayan bir halkın spor klüplerinin içine düştüğü ekonomik sıkıntıları aşabilmelerinin tek yolunun ne yazık ki bu iktidar ile iyi geçinmek olduğunu görebilen yok mu? İşte böyle bir manzara içinde yuhlanan bir Başbakan, ona bağlı çalışan ve gözünü kör eden bir ihtiras ile konuşan bürokrat ve olayların ardından kendi taraftarını ofsayta düşüren bir spor klübü başkanı şu videoda konuşan Barış adlı vatandaş kadar konuşulmaya değer mi?

Ah işte ben göçmenim, uzaktakiyim, bazılarına göre memleketten kaçanım. Varsın biz öyle olalım da, bu manzara içinde olup da bunun farkına varmayan sizler, kendinizden ne kadar kaçacaksınız?

Güzel İzmir Güzel Türkiye: Kendimizi mi Kandırıyoruz?

Sunday, December 26th, 2010

Aynı zamanda http://10numarablog.blogspot.com/2010/12/guzel-izmir-guzel-turkiye-kendimizi-mi.html adresinde de yayınlanmıştır.

Hüseyin Çelik İzmir hakkında bazı sözler etti. Bu sözlerin ajanslar tarafından haberleştirilmesini takiben açıklamaların sahibine tepkiler yağdı. Bu tepkilerin çoğunun İzmir güzellemelerinden oluşmasının yetersizliği bir tarafa, o toplantı sırasında Hüseyin Çelik’e verilen tepkinin bilinmezliği de Türkiye’deki tartışma kültürünün vasatlığını gösteriyor. Türkiye’deki tartışmalar genelde şöyle oluyor: Birileri kâh yetkili ve bilgili kâh yetkisiz ve bilgisiz olsun herhangi bir konu hakkında açıklamalarda bulunuyor, hemen ardından bu açıklamaların ilgi çeken yanları haberleştirilip servis ediliyor, anlama kaygısı güdülmeden de bilindik yanıtlar bilindik ölçütler ile dolaşıma sokuluyor ve nihayet dolaşımda popülerleşmiş ve sloganlaşmış sözler de diğer tartışmalarda kullanılan cümleler gibi söz çöplüğüne gönderiliyor. Sonrası ise unutkanlık.

Madem bu sözlerin İzmir arabeski yapılarak verilen yanıtlardan öte bir analizi yapılmadı, madem bu sözlerin sarf edildiği toplantıda verilen yanıtları haberleşmedi ya da o toplantıda yanıt verilmeye cesaret edilemedi ve madem bu sözler yaşamı öğrendiğim İzmir’i incitiyor o halde sözlere gelelim. Hüseyin Çelik’in İzmir üzerine sarf ettiği sözlerinin asıl tepki çeken kısmı şuydu: “Pırıl pırıl nur topu gibi bir çocuk ama burnu akmış kir pas içinde. Yüzünü, gözünü temizlediğiniz zaman güzelliği ortaya çıkar.”. Anlaşıldığı gibi Hüseyin Çelik’in zihninde İzmir bu haliyle sümüklü bir çocuk. Çelik’in fikirlerini çirkin sözlerle özetlemesi hoş değil. Fakat İzmir, okulun ince bıyıklı ve takıntılı müdürünün sabah sıralar halinde okula giren öğrenciler arasından azarlamak için çekip aldığı sümüklü bir çocuk ise bu iyiye bile işarettir denebilir. Sümüksüz çocuklar isteyen, tek tipe sıkıştırılmış ve kirlenmesi yasaklanmış çocukları öven bir okul müdürünün sümüklü çocuğu azarlaması, içinden o sümüklü çocuğun temizlenip paklansa ne kadar da diğer uslu ve zengin çocuklara benzeyeceğini geçirmesi sümüklü çocuğun sümüklerinin akmasının çaresi değil. Ancak unutmamak gerekli ki bu azar o çocuğun ne gözlerine işlemiş güzelliğini bozar ne de yakın çevresi tarafından biricikleştirilmesini engeller. Hatta sümüklü çocuk, eğer üstünü başını bilerek pislemediyse, diğer çocuklardan sümük farkıyla büyüktür, olgundur ve hayatı daha iyi bilendir. Ne yazık bu olgunluk ve bilgelik, çok sattığından olacak İzmir konulu köşe yazılarına kadar ulaşamıyor. Sümüklü çocuğun ailesi, sümüklü çocuğun kuytu kalan odasından iyice uzakta yaşadığından olacak verilen yanıtlar çoğunlukla beylik sözlerdi. Azarlama ayyuka çıkınca nağmeli yaygara basmak, sümüklü çocuğu diğer çocuklardan biraz daha yabancılaştırmak da sümüklü çocuğun sümüklerinin akmasının çaresi değil.

Tüm bunların yanında daha dikkat çekici bulduğum nokta Çelik’in açıklamalarındaki “temizleme” kısmıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’nin dört bir yanında kendi şehirlerini, kendi gençlerini, kendi üniversitelerini ve kendi girişimcilerini yaratmak istiyor. Bu tasarıların hayata geçirilmesi için oluşturulmuş ya da AKP düşüncesine göre yeniden işlev kazandırılmış araçlardan bir tanesi TOKİ’dir, bir başkası yeni YÖK ve ÖSYM’dir, diğerleri de yeniden yapılandırılan Diyanet’tir, yargı kurumlarıdır vesaire. TOKİ, toplu konut ile başlayan şehir düzleme ve düzenleme çalışmalarına, garibana bağlanan zorunlu kredi ve geri ödemelerinden olacak, diğer yapı ve yerleşke inşaları ile devam ediyor. Gözümde her kesime uygun projeler ile site yaşamını özendiren ve “öteki” vatandaşı uzaklaştıran bir kurumdur. “Temizleme” vurgusu, açıklamaların devamında gelen gecekondu sayısı ile bağlanıyor. İzmir’de kentsel dönüşümün tam olarak sağlanamadığı ve TOKİ projelerine rağbet olmadığı söylenmek isteniyor. “Burun akması” diye tabir edilen pisliğin bir kısmı İzmir’in gecekondu mahallelerinde yaşayan vatandaşlar olarak gösteriliyor. Çelik’e göre pisliğin diğer kısmı ise İzmir’de devamlı yargı kararları ile muhatap olan gökdelen projelerinden, yani aslında sayıları artık pek az kalan İzmirli çevrecilerden geliyor. Bu pisliğin(!) içinde irdelemek istediğim nokta, gecekondu tanımı. Gecekondu, iç göçe mecbur kalmış fakir vatandaşın sağlıksız koşullarda inşa ettiği yuvasıdır. Bu yuva, yıllar içinde sömürülen bir oy deposu, kiralanan bir rant kalemi ve ötekileşen bir semt olmuştur. Bu “oluş”, sadece gecekonduda oturan vatandaşın hüneri değildir. Beri yandan, İzmir’de gecekondu gibi dikilen binlerce apartman ve otel şehrin tarihi dokusunun canına okurken, İzmir’in gecekondularını TOKİ projelerine ilgi göstermediler diye sümük ilan etmek kadar, bu yanlış tanıma ve yargıya verilen yanıtlarda “Gecekonduları gerçek İzmirliler yapmadı, göçmenler yaptı” demek de o derece saçmalıktır. Zira Kordon evlerini, Körfez manzarasını bırakıp gitmeyen İzmirliler de Kordonboyu’na, Güzelyalı’ya ve Karşıyaka Yalısı’na apartmanları dikiverdiler. Örnek mi? Atatürk’ün evrenselliğini vurgulamak için sıklıkla başvurulan Yunan Bayrağı’nı yerden kaldırtma olayının vuku bulduğu köşkü yıkıp apartman dikenlere bakın. Dahası Kordon’da ayakta kalan tarihi köşklere bakın “Yunan Konsolosluğu”, “Alman Konsolosluğu Eski Binası” ve “Atatürk Müzesi”. Gerisi ne mi? Apartman ve Orduevi. Şimdi tekrar sormak gerekir: Gecekondu nedir ve kimler tarafından dikilir? Gökdelenlere ve İzmir’de boş kalan temel çukurlarına gelince, benim düşünceme göre bunların varlığı ve eksikliği bir şehrin ekonomik gelişmesinin doğrudan göstergesi olamaz. Şehirde oluşan potansiyelin doğru tasarılar ile kullanılması başka bir şey, oluşan ve oluşacak potansiyele bakmadan hayalet devler yaratmak başka bir şey. Kaldı ki, İzmir’in öncelikli sorunları şehir içi metro, liman ve kuzeydeki sanayi kentlerine olan otoyol bağlantısıdır.

Sonuç olarak Çelik’in sözleri çirkin ve önyargılı. Fakat bu sözlerin bizi içine çektiği tartışma -atışma da denebilir- doğru tartışma değil. Şehirciliğin can çekiştiği bir ülkede, farklı şehir belediyelerinin ve kurumlarının çalışmalarını ve uygulamalarını ekonomik canlılık ve hükümete yakınlık ölçüleri ile değerlendirmek fuzuli bir ayrıştırıcılığa ve ihtiraslı bir yarıştırmacılığa hizmet eder. Kaç kentimizin kendine ait bir yaşama kültürü, tarihi alanı ve kendine has çağdaş mimarisi var? Her yıl en az orta büyüklükte bir Anadolu kenti kadar göç alan İstanbul’a bu kadar insanla birlikte katılan kültür ve yeni ifade biçimleri nelerdir? Tarih boyunca Akdeniz çanağında kurulan uygarlıklardan neredeyse eşit oranda nasibi almış İtalya ve Türkiye‘nin Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınan tarihi eserlerinin ve doğal güzelliklerinin arasındaki devasa fark neden bu kadar büyüktür? Yalnızca İzmir’in iki ucunda değil tüm Türkiye’de yaşanan doğa ve tarih katliamlarına karşı dünya çapında ses getiren bir eylem yapılmış mıdır? İzmir için ise, İzmir’de yaşayanlar ve İzmir’i çok sevenler olarak Bayraklı’da biçilen ormana ses çıkarabildik mi, “Allianoi yok” diyenlere doyurucu bir yanıt verebildik mi, Seferihisar’daki balık çiftlikleri durdurulabildi mi, Kültürpark’taki yeraltı otoparkının sonuçlarının takipçisi olabildik mi? Yoksa ola ola sadece köşe yazısı romantiği mi olduk?

CHP

Thursday, December 23rd, 2010

Yıllar önce, çocukluğuma denk düşen bir yerel seçimde bağımsız aday olan genç bir esnafın fotokopi ile çoğaltılmış posterlerinin samimiyetine ve diğerlerinden farklı oluşuna duyduğum yakınlığın, seçim sonrası büyükler konuşurken belli ki kendince Don Kişotvari bir kavgaya girişen bu adayın ala ala sadece bir oy alabildiğini ve o bir oyun da annesinden geldiğini duyunca seçmen ile aday arasındaki ilişkiden başkaca bir şey olduğunu anlamıştım. Seçim kampanyası için kullandığı fotokopi bütçesi ile el ve göz emeğim sınıf gazetesinden ne kadar çoğaltabileceğime ve elde edebileceğim tiraja dair bana hayaller kurduran kararlı adayın benimle kurduğu ilişki de ne fanatizme varan bir destek bağımlılığına ne de açgözlülüğe dayanan bir menfaatçiliğe benziyordu. Bu ilişki yalnız sergilenen bir emeğin yarattığı ümit yayma becerisiydi. Kendi oyunu dahi geçerli olacak şekilde atamayan bu çalışkan ama şaşkın aday, politikadan daha farklı işlere soyunsa belki de emeklerinin karşılığını alacak ve “seçmen” olarak gördüğü insanların kendisi ile seçim sonrası dalga geçmesini önlemiş olacaktı. Her şeye rağmen, bir ihtimal benim gibi onlarca saf ve bilindik politikacı-seçmen ilişkisine ve onun gerektirdiği ön kabullere o kadar da kanalize olmamış insanı etkileyen bir emek ortaya koymuştu. Bu anım o adayın ismini hatırlayamacak kadar eski günlerde kaldığı için şu an bu kararlı adamın siyasi kariyerinin akıbetini öğrenemedim. Ancak seçmen ile kurduğu yeni ilişki ve küçük hatalara açıklığı bakımından benzerlik gösterdiği bir başka adam şu an Türkiye’de önemli işler yapıyor: Kemal Kılıçdaroğlu.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin son aylarda geçirdiği değişim süreci, kimileri için sadece gömleğin manşet düğmelerini değiştirmekten ibaret kimileri için ise başlı başına bir değişim dalgasının öncüsü. Bu iki görüşe de destek olacak savlar ve kanıtlar bulunabilir. Fakat başta söylenmelidir ki, uzun yıllar sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisine lokomotif görevi görecek bir önder seçtiği ve ona hareket alanı sağlamak için yer açtığıdır. Basit bir benzetmeyle, CHP’nde artık atlar arabanın doğru yerine koşulmuştur. Kemal Kılıçdaroğlu atmaya başladığı adımlar ile söylemlerinin altını doldurmaya başladı. Bu adımların ardındaki düşünce Türkiye’de iktidara gelmese dahi, sosyal demokrasi ile Cumhuriyet Halk Partisi’ni tekrar kaynaştırmayı başarırsa kendisine Türkiye demokrasisinde yaşam alanı bulur. Yeni seçilen öndere ve bu düşünce rüzgarına verilen hareket alanının genişliği aslında desteğini aldığı delegelerin salt en kısa zamanda iktidar olma ihtirası ile mi yoksa gerçekten partide ve ülkede devrime kapı aralamak için mi oy verdiğinin yanıtı ile anlaşılacak. Şu anlık ortaya çıkan görüntü, sosyal demokrat düşüncenin partinin geçmişten kalan üyeleri tarafından kerhen kabul edildiğini gösteriyor. Tabî ki örgütlerdeki yenilenme ile bu inat aşılabilir. Kılıçdaroğlu’nun insanlar ile kurduğu güvene dayalı ilişki, ona elbette Adalet ve Kalkınma Partisi’ne karşı daha önce yapılamayan ve yapılmayan bir tarzda muhalefet yaparken yardımcı olacak. Yalnızca AKP karşıtlığı temelli bir atılımın iş yapmayacağı da çok aşikar. Zira ülkede yaşayan insanların çoğu düzen değiştirmekten ve alışılmışı terk etmekten kaçınmak olarak özetlenebilecek ve ırsi olan bir huya sahip. Bu insanlara yeni hayaller kurdurmak için de yeni tasarılar ve emekler ortaya koymak gereklidir. Ekonomik hareketliliğin her emekçiye refah getirmesi, özgürlüklerin her bireyin hayat çizgisinde devamlı olarak güvence altına alınması, doğanın insan karşısında korunması ve ülkenin her köşesine söz söyleme ve gelişme hakkı sağlanması gibi hedeflere varmak için gerçekçi tasarılar ile halka ulaşmak bunun tek yoludur.

Arabanın yenilenme sürecinin başladığı da ilan edildiğine göre, önümüzdeki seçimlere kadar yapılacak çalışmalarda göz önünde bulundurulması gereken artık Türkiye’nin ve insanlarının değiştiğidir. Yani arabaya ne kadar ustaca olursa olsun sadece pasta cila yetmez. Artık yeni koşullarda da güvenli ve süratli gidebilecek bir araba yola koyulmalıdır. Bunu da Kemal Kılıçdaroğlu ve etrafında örgütlediği insanlar başarmaya en yakın CHPlilerdir. Tek çekincem geçtiğimiz Şubat ayında “Sağa gidip oy isteyeceğiz” diyen Kılıçdaroğlu‘nun hangi söylemlerle sağa açılacağından emin olmama ihtimalidir. Teraziyi devirmeden bunu becerebilirse şimdiye kadar yaptığı önemli çıkışlar sonuç verecektir.

Yumurta

Thursday, December 9th, 2010

Öğrenciler, Başbakan’ı protesto etmek isteyip, silah yerine yumurtalara sarılınca “Memlekette öğrencilerden kaynaklı bir sorun var” yargısına hangi kafayla vardık bilmiyorum fakat velev ki öyle olsun, memleket daha güzel bir yer olmaz mıydı?

Bence, özgürlüğe ve eşitliğe doğacak bebeklere gebe genç kadınları ile (Anadolu’da) Vakit Gazetesi karikatürlerine sığmayan daha güzel bir Türkiye olurdu o vakit.

Anayasa Sorunumuz

Thursday, August 19th, 2010

Tarih boyunca hiç olmamış İsviçre Kralı’na (Kastedilen İsveç olmalı) kadar giden güzellemelere gerek duymadan 12 Eylül Halkoylaması hakkındaki görüşümü burada açıklamıştım. O zamanki tavrım, dört dörtlük olmayı geçtim, bana göre Türkiye’nin demokratikleşmesi önündeki engellerden en azından bir kaçına dahi temas etmeden hazırlanıp önümüze koyulan bu paketi derinlemesine incelemeksizin reddetmekti. Hâlâ bir seçmen olarak, devletin yasama ve yürütme gücünü elinde tutanlardan talep etme hakkımı “bir kerecik olsun” törpülemeye ve güdükleştirmeye açık değilim. Yasama ve yürütme gücünü elinde tutanların halktan haklı isteklerini erteleme gibi bir talebi de olamaz. Bu nedenle, “Yetmez Ama Evet” dediğimiz durumda, 12 Eylül Halkoylaması’nın ertesi günü hükümet ve devlet organları karşısında sesimizin daha gür çıkacağının bir güvencesi yokken, bir seçmen olarak desteğimi doğru bildiğimden yana koymayı seçiyorum. Bu da net bir “Hayır”dır.

Benim kişisel oyumdan öte, bu süreçte takip ettiğim iletişim kanallarından -Gazeteler, bildiriler, sosyal medya ağları ve TV programları- edindiğim izlenim ülkemiz adına olumsuz. Fikir bazında bölünmek, Baskın Oran’ın burada belirttiği gibi kamuoyu oluşturmanın ve demokratikleşmenin temel koşullarından birisidir. Ancak “Evet” ve “Hayır” seçeneklerinin yanında türeyen “Yetmez Ama Evet”, “Yetse de Yetmese de Hayır” ve “Ne Evet Ne de Hayır” seçeneklerinin halkı daha çok geren ve daha net biçimde bölen savlar ile seslendirilmesi, Anayasa Halkoylaması’nın demokrasimize yapacağı katkıyı baltalıyor ilk başta. Çünkü basit iki seçenekten ötesine geçmek için karşı tarafın kendilerine göre eksikliklerini ve hatalarını kullanarak daha çok yaftalama ve kendi seçimlerini yüceltme -adeta böyle bir tartışmaya lütfen tenezzül etmişçesine- yöntemlerini kullanıyorlar. Oysa, bu süreçte yaptıkları, korkutucu bir baskı gücünün toplumun tam da orta yerine kurulmasına hizmet ediyor. “Yetmez Ama Evet” derken “Hayır” diyen darbe yanlılarından olmadığının altını çizmek, “Yetse de Yetmese de Hayır” derken “Evet” diyen AKP kuyrukçularından olmadığına vurgu yapmak ve “Ne Evet Ne de Hayır” derken “Evet” ve “Hayır” diyenleri birbirlerini yiyen dikta heveslileri olarak betimlemek kamuoyu oluşum sürecini bir ötekileştirme sürecine dönüştürüyor. Halbuki, ülkenin çoğunluğu ne darbecidir ne kuyrukçudur ne de dikta meraklısıdır. Tabî ki burada bahsedilen “seslendirme” basitçe halkın içinde değil, basın-yayın yoluyla veyahut Taksim dolaylarında cereyan ediyor. Bu soyut cereyanın altında yatan gerekçe de elbette halkın talep etmeyen ve yönetilmek/yönlendirilmek isteyen bir topluluk olduğu genellemesidir. İki öncül ve nihai tavırdan farklılaşan bu üç tavrı savunmak kirli ya da yanlış bir iş değil. Sorun, tavırlar açıklanırken referans olarak ille de diğer tarafın köpüreceği ve aslında alakası olmadığını iddia ettiği noktaların kullanılmasıdır. “Evet” kampanyasının en büyük yürütücüsü AKP, “Yetmez Ama Evet” diyenlerin darbe karşıtlığı savını alarak kampanyasının merkezine yerleştirmişken, kendi önderinin yaptığı gaflar ile aslında “Yetmez Ama Evet” diyenlerin özgürlükçü ve eşitlikçi yanları ile uyum gösteremeyeceğini ilan ediyor. Heyhat, “Yetmez Ama Evet” diyenler bu gafların üzerine -belki de şimdilik- gitmiyor, bunun yerine darbeci söylemiyle karşı tarafa yükleniyor. Yoksa, Hrant Dink’i sanki bir kez daha alenen öldürmek için hazırlanmış o savunmayı hazırlayanların mahcubiyetlerinin yalancılığını ve aldatıcılığını “Önemli olan soy soy!” söyleminden anlamak için üstün bir zekaya sahip olmak gerekmiyor. Öte yandan, CHP’nin “Hayır” kampanyasının nasıl bir kampanya olduğunu, “Hayır” dedikten sonra ne vaadettiğini net bir biçimde açıklaması gereklidir. Aksi takdirde, “Yetse de Yetmese de Hayır” diyenlerin oyları uğruna, sahici bir demokratik birliktelik şansını öldürebilir. Henüz yeni sayılabilecek önderlerinin “Hayır” kampanyasını geleceğe yönelik olarak çok da açıklamaması, büyük olasılıkla parti içindeki güç dengeleri ile ilişkilidir. Ancak en kısa zamanda bu “Hayır”ın, tamamıyla demokratik ve özgürlükçü bir anayasa çalışmasının ilk adımı olduğunu belli etmesi ve de “Hayır”ın eskiye sabitlenmiş bir kaygının değil, yeniye yönelik gerçekçi bir umudun ürünü olduğunu anlatması elzemdir.

Görüşümü ilk paylaştığımdan andan itibaren kamuoyuna açıklanan görüşler ve medyadan takip edebildiğim görüşler arasından herkesin yararlanabileceğini düşündüğüm bir kaç bağlantıyı da buraya koyuyorum. Bunlardan birincisi, Sırrı Süreyya Önder’in “Boykot” çizgisine dahil oluşunu BirGün gazetesinde gerekçelendirmesidir. İkinci olarak, 10 Aralık Hareketi’nin hazırladığı ve “Hayır” seçeneğini gerekçelendirdiği değerlendirmeyi paylaşmak isterim. Bu değerlendirmenin neredeyse tamamına katılıyorum. “Hayır” çizgisindeki bir diğer isim olan ve daha önce AİHM’de görev yapan Rıza Türmen’in yazılarını da ufuk açıcı birer kaynak olarak görüyorum. O yazılara buradan sırasıyla (1 2 3 4) ulaşabilirsiniz. Bunların dışında “Yetmez Ama Evet” çizgisindeki arkadaşların görüşlerini de bu adresten bulabilirsiniz. Süzme “Evet”çi AKP’lilerin görüşlerine ise son günlerde artan Irkçı söylemleri nedeniyle bu sayfada yer vermemeyi tercih ediyorum. Bir kişiliğe çamur atmak için “Babası Alevi-Kürt, annesi de Ermeni” gibi bir argümanı kullanan kafanın diğer söyledikleri benim için önemsizleşiyor.

Her bir görüşün saygı ve mantık çerçevesinde açıklandığı ve yayımlandığı bir Halkoylaması kampanya süreci yaşamak bu halkın en doğal hakkıydı. Ne yazık ki, siyasi olgunluğu yaratmak için bir kaç nesil daha beklememiz gerekecek. 13 Eylül sabahına içinde barındırdığı dostluklardan ve hoşgörü kültüründen hiçbir şey kaybetmemiş bir ülkede uyanmayı diliyorum.

Kılıçdaroğlu

Saturday, May 29th, 2010

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na seçilmesi, sadece, AKP iktidarının demokratik bir akışta son bulma olasılığını ufukta gösterdiği için dahi sevindirici bir gelişmedir. İnsanların iktidar gücünden yoksun kalma korkularını, yer edinmiş bir alışkanlığın son bulma endişelerini ve yarım kalacak tasarılarını bir kenara bırakırsak, ülkemizde bir askeri darbenin iktidarı devirme gücünü törpüleme ve belki de yok etme görevi, oburlaşan bir iktidarın değil, halkçı ve demokrat bir muhalefetin emekleriyle yükselen bir dayanışmaya düşmektedir. Kılıçdaroğlu’na düşen pay da, bu olasılığı gerçeğe çevirmek, partisine atfedilen tanımları ve çizgileri tamamıyla demokratik ve halktan yana bir tavır ile geçersiz kılmaktır. Ülkemiz tarihinde meydana gelen darbelerin içinden, kendine yakışanı seçmek ve onu yüceltmek gibi bir tavır değildir bu. “Utanç” sözcüğü ile bağdaştırdığı 27 Mayıs kadar diğer tüm darbeler ve müdahalelerin her birine sorgulanması ve araştırılması gereken birer süreç olarak bakabilen insanların, günümüz kutuplaşmış Türk insanı profilinden evrilmesinin önünü açmalıdır.

Genel Başkanlık ve olası Başbakanlık süreçlerinde, kendisini bekleyen iki akut sendrom var. Birincisi, toplumsal bir anlaşmadan ziyade toplumsal bir itiş kakış ile arkasına geçenlerin Kılıçdaroğlu söylemini geliştirmeden, hem kendisini hem de destekleyenleri belirli bir söyleme zorlamasıdır. Özüne bakarsak, beklenen söylem özgürlükçü ve halkçı bir söylemdir, ancak kısa dönemde daha güçlü olan kesimler bu söylemlerin gelişmesini iktidar yürüyüşünü bahane ederek engelleyebilirler, saptırabilirler ve en kötüsü içini boşaltıp etkisizleştirebilirler. İkinci sendrom ise, İlhan Mansız sendorumudur. 2002 Dünya Kupası’nde bıkkınlık yaratan bir Şükür performansından sonra, sempatik görüntüsü ve ligde attığı goller ile Milli Takım’ın santrforu olmaya göz kırpan Mansız, Senegal’e attığı golü takiben Şükür’ün egemenliğini kırmaya çok yaklaşmış ancak etkileyici yıldızı ilerleyen yıllarda sönüvermiştir. Teşbihte hata olmaz, Şükür’ün Baykal’lığı ve Mansız’ın Kılıçdaroğlu’luğu önümüzdeki yıllarda daha net görülebilir ki ben bu sendromun gerçekleşme olasılığını Kılıçdaroğlu’nun kişiliği ve başarılı duruşunu göz önünde bulundurarak çok yüksek bulmuyorum. Kimbilir, bir ihtimal Kemal Kılıçdaroğlu bu tehditleri savuracak aşıları çoktan yaptırmıştır.

Kılıçdaroğlu’nu değerlendirenlere de değinmek gereklidir. Övücü sözlerle öne fırlayanlar, sessizce ve nötr şekilde etrafı gözleyenler, söylemleri solculuk açısından boş ve modası geçmiş olarak bulanlar, AKP gözüyle bakanlar ve CHP’den ümidi kestiği için hiç oralı olmayanlar… Bir anlamda Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi ile, Türkiye kamuoyu tekrar farklı sözlerle ve bakışaçılarıyla konuşmaya başladı, beyaz ve siyah yanına diğer renkler de eklendi. Tüm bunların münakaşası ve muhasebesi, en az bir sonraki seçimler kadar demokrasimizin gelişmesine yararı olan bir hamle olacaktır. Yeter ki, tartışmanın da yolunu yordamını bilelim.

İktidar, yeni ümitler ve yeni ufuklar ile değişmelidir. Bu değişim iktidarı elinde tutanın kendi içindeki devinimi halka yansıtması ile de olabilir, iktidar karşıtlarının devrimi müjdelemesi ile de olabilir. Temsili demokrasinin temeli düşünmek ve anlatmaktır. Yeni düşünceler üretmeyen ve anlatacak hiçbir şeyi kalmayan iktidar olamaz. Kılıçdaroğlu, gelişi nasıl olursa olsun, sosyal demokratların en yoğun olarak toplandığı ve diğer ulusalcı-merkezcil bireylerle kaynaştığı CHP’ne büyük umutlar getirmiştir. Bu umutlar ya sönecek ya da büyüyecekler, her biri kişiye özgün olmak üzere.

Akılım

Saturday, December 19th, 2009

Nihat Doğan bize bir şeyler anlatmaya çalışmış. Tam da kanalize olduğu siyasi kanadın bulamaç yapma yeteneği ile örtüşen bir şarkı çıkmış ortaya. Din kardeşliği referansı ile başlayan, sadece güzel sanatlar konusunda vazgeçilmezlik vurgusu yapan, lümpen bir dil kullanan ancak lümpenleri dahi ikna edemeyen, diğer ülkelerden kendine örnek bulmaya çalışan ve ağızlara bir parmak Mustafa Kemal Atatürk çalan açılımın kurtarıcısı olmak ve gündeme oturmak için yapıldığı dahi düşünülse, solcu ve ilerici müzik adamlarının sol kanat siyasetine verdiği desteği ve eser takviyesini göz önüne alınca, yapılan işi eleştirmiyorum. İnandığı ve inandırmak istediği buysa fikri yayma özgürlüğü, taraftar olma özgürlüğü ortada duruyor. Fakat Kürt Açılımı’nı çok farklı bir açıdan destekleyenlerin görmesi gereken de ortada duruyor. AKP’nin bu açılımı daha önce belirttiğim gibi, bölgesel etki dışında bir kaygı gütmüyor ve din kardeşliği dışında bir çıtaya basmıyor. Değişken dengeler ve temelsizlik de ülkedeki savrulmaları ateşliyor. Patrik’in açıklamaları üzerine gelen tepki dahi bunu kanıtlıyor. Oysa, Türkiye’de ne Türkler ne de Kürtler eşit olmak istemiyor, her iki ulus da baskın ve üstün ulus olmak istiyor. O zaman üstünlük derdinin ürettiği bir popüler kültür ürününe bakalım, Nihat Doğan söylüyor, 1071.

Link: Nihat Doğan 1071 Dinle - 1071 Albümü 2009