İzmir Tiyatro Günleri
March 25th, 2009 by Durmus Cetin Akman27. İzmir Tiyatro Günleri başlıyor. Bilet bulabilirseniz buyrun gidin. Emrah Hoca, bilet kalmadığını iddia ediyor.
27. İzmir Tiyatro Günleri başlıyor. Bilet bulabilirseniz buyrun gidin. Emrah Hoca, bilet kalmadığını iddia ediyor.
Silikleşen bir geçmiş, olmamış bir bugün ve mutlaka güzel olacak diye şartlanılmış bir gelecek… Varoş gencinin, içimde ucuz bira içen varoş gencinin, tüm varlığı bunlar. Gurbetmiş gibi hissetmek istiyor, hiç uzaklardan gelmiş gibi durmayan bu aile bu isteğe yardımcı olamıyor elbette. O yollar hiç tepilip de gelinmemiş gibi davranılıyor ev içinde. Bu denize ait olma zorunluluğunu görüyor babasının evden çıkış hamlelerinde, sokağa adım atış şeklinde. “Buralı değilsek, değilizdir” diye kestirip atmak için sarılması gereken bir geçmişi olmalı insanın, varoş gencinin yok. Tüm kişisel tarihi arabulus saçlar ve sivri burunlu elden düşme ruganlardan oluşan bu ucuz biracı gencin sarılacağı bir “şey” de yok. Var olmak için yok olmak beklentisi gibi bir duygu içindeki. Şimdi oralıyım dese, buralı değil misin diyecekler, adı gibi biliyor. Ha bak, adı mesela, hiç uygun değil buralara. Adına sarılıyor kimi zaman, inceltmesinler ve kısaltmasınlar istiyor, ağız dolusu vurgu istiyor. Ama o da bir “şey” değil ki, eni konu bir isim işte. Hatta bir zaman çayocağında çalıştığı işmerkezindeki sigortacı bey ile aynıydı isimleri, ne fark etti mesela? O beyin elindeki, hayatındaki şeyler ile kendi şeysizliği arasında kurulmaması gereken bir bağ var, bunu biliyor, adı gibi. Ama çayocağını yakmak da az şey mi? O bey, iyi çay demi ne zaman alır bilir mi? Varoş gencinin de çok iyi bildiği yok fakat bu da bir şey işte. Ne yazık bu küçük hüneri, geçmişiyle alakalı değil, olmayan bugünü ile alakalı…
Fikiri bol bugünlerde, çayocağını neden bıraktı diye düşünüyor misal, sonra o iki cümlecik oynaş notuna neden “aşıkım” diye eklemedi, onu düşünüyor ve nihayet seçimleri düşünüyor. Var olan fikirleri ile cebelleşmekten bıkıp, çoğunlukla radyodan ganyan dinliyor. Atlara bindirmiş hayalleri, küle dönen sigarasına bir küfür basıyor. Yine boşa yandı meret…
Silgi çöplerinden yeni silgi yapar gibi hissediyor, yapmazsa enseye tokadı yiyecek. Ah ama o geçmişi bir bulabilse…
Aslını isterseniz, ideolojisiz kurumlara dönüşen partilerden önümüzdeki yerel seçimlere dair en gerçekçi propagandayı bence AKP yapıyor. İdeolojisiz, saf ve bütünleşmiş bir kitlenin iradesine göz kırpıyorlar. AKP’nin tüm halk buluşmalarında da alenen “ideolojiyi boşverin hizmete oy verin” çağrısı yapılıyor. Ve son günlerdeki seçim afişlerinde sloganlarının arkaplanındaki mantığı açığa çıkardılar : “Büyük düşündüm, hizmete oy verdim“. Bu çağrıların ve propagandanın mantığına göre, ideoloji yaratmak için düşünmek yerine, kesintisiz güç ve hizmet anlamına gelen istikrar için “büyük” düşünerek kısa yoldan “hizmete oy vermek” gerekli. Yerel seçimler için -zaten ideolojisizleşen bir ortamda- isabetli ama bir o kadar sakat bir mantık. İlla muhalif olmak için yazmıyorum ama kışla ve cami dışında siyaset yaptırılmayan bir neslin üreteceği ve galip getireceği mantık budur. Siyaseten görev almış bireylerin hizmet etmeyi bir lütuf olarak göstermelerinin yanlışlığı bir kenara, topyekün bir seçime zorlanmak bir toplum için faşizm habercisidir. Çünkü bu mantığa göre, Galataport gerçekleşseydi, orası “gıcır gıcır” olacaktı. Hizmetten anlaşılan da katıksızca sermayeleşen şehirler yaratmak, tıpkı forum adı altında pazarlanan suyumuz gibi… Kültürün gelecek içindeki önemi, geçmişin gelişen kültür içindeki izleri bir düşünce etrafında canlanmadığı için “gıcır gıcır” olan bir sahil şeridi daha büyük düşünmek olarak algılanıyor. Bunun da bu toplum yani bizler için hak edilmemiş bir son olduğunu söylemek zor. Velhasıl kelam, bu ülkenin Kültür Bakanı, Türkiye’nin kültürünün bakanıdır ve “Nazım Hikmet üzerinden para kazanmak” deyimini yaratmıştır.Çok geçmeden eski saflara geri dönüldü. Kalabalığı yöneten, kalabalığa karışan ve kalabalığı izleyen birbirlerinden habersizce aynı uykuyu uyuyacaklardı.
Yağmur geri döndüğünde, 121 durağında yaklaşık 25 insan, 3 köpek ile durak kavgası yaptı. İnsanlar otobüslerle olay mahallinden uzaklaşırken, 3 köpek boş durakta başbaşa kaldı, bir süre daha ıslanmayacaklardı.
İki kişi iki ayrı yöne gitti, biri köpekleri aklına yazarak, diğeri onları bile görmeyerek…
İçimde bir türlü öldüremediğim Uğur Arslan tarzı aşık olmaya meyilli, işsiz güçsüz, okumasız yazmasız varoş genci şahin marka arabasının amortisörlerini kestirdiği için, arka panele yerleştirdiği wooferlar woof woof yaptıkça film çekilmiş camlara sahip arabanın yağ karteri yere çarpıyor. İşin kötüsü araba belediyenin yükselttiği ana caddeye çıkamıyor, gaz versen benzinden yiyor, karteri momentum noktasıymışçasına araba sallanıyor bir aşağı bir yukarı, hafif ön teker değebilse yere, olacak ama her defasında benzin ve yanmış lastik kokusu sarıyor arabanın beyazını. Arkadaşlarını çağırmış yardıma ama hiç biri kulak asmamış, babası ensesine vuruyor aklına geldikçe, annesi çay dolduruyor devamlı. Varoş genci, Alihan’ı severdi bir zamanlar, Karşıyaka Sahili’nde Atilla İlhan’ı gördü, şair öldükten çok zaman sonra. Şarkılardan çok şiirleri sever oldu. Arabeskin kötüsünü değil, çilenin şiirlerde, devrimin sözlerde saklandığını gördü. Ama işte bi’ yo’ sokağın köşesini dönse, “Mahur” dinletecek tüm mahalleye. Umut etmiyor değil, ama içinde kırılan birşeyler var, kırmak yerine kurmak gerektiği halde… Beyaz Şahin’i ve o, suçsuzlar aslında. Fazlalığın suçu var. Ah, ulan şu mühendisler biraz daha alçak yapsaydı şu şasiyi, şimdi şu yakışıklı araba fazladan kesilmiş amortisörleri yüzünden bu pis çıkmaza hapsolmazdı. Ya da şu belediyenin uyuz işçileri bu pis çıkmazı da düşünselerdi, bu gencin yere yakın arabası olamaz mıydı yani? Yalıdaki evlerin önündeki kaldırımları garaj girişlerinde düşük yapıyorlardı ya, bu varoş çıkmazına dönen yolu yirmi santim düşük yapamazlar mıydı?
Arkadaşları hakkında pek söylenmiyor. Onların cesaretsizliğinden o mesul değil çünkü. Keşfettiklerinden ötürü ondan soğuyanlar değil de, aynı mahallenin o güzel kızının ne düşündüğünü bilememek takılıyor daha çok kafasına. Başka mahalleler de gördü ama bu şahine bu kız yakışır. Bir de küçük kardeşi var bu afilinin, bayılıyor sık sık. Krizsiz, bağırışsız ve sakince bayılıyor küçük kız. Solacak gidecek buralarda, acımasız bir kuralın küçük bedende can bulması. Bu kara kaşlı kızın soluşu, başka evlerde ibret olacak. Belki biraz daha sevecek aileler çocuklarını. Her gün o uzun yürüyüşlerden sonra, kendi çıkmazlarını döndüğünde gözüne ilk önce beyaz şahin takılıyor, arabaya karşı durmayıp devam ederse kapıyı hafif araladığında -şanslıysa- içerdeki taşlıkta oynayan küçük kardeşi el sallıyor, gülerek. Şanslı değilse, annesinin kucağında baygın bir esmerlik… Araba çıksa şu çıkmazdan, önemli ya da önemsiz bakmaz götürür kardeşini hastaneye. Annesi önce uğraşıyor, tokatlıyor, su çarpıyor suratına küçüğün. Düzelme yoksa, önce babaya haber vermek için koşuyor varoş genci, ah bi’ de cep telefonu, hem ona hem babasına belki annesine de bi’ tane… Baba rica minnet Kahveci Mehmet’ten arabayı alabilirse, köşede iniyor, çıkmazı bir hızda koşup, küçüğü taşıyor arabaya. Mehmet vermezse, taksi çağrılacak. O da para…
Para lazım diye arada sırada satacak olur arabayı ama bahanesi hazır, sokaktan çıkmayan arabayı kim alır..? Belki bir yol bulunur ama eller gelip o beyazı çıkmazdan çıkardığında dayanamaz diye korkuyor. O ses sistemi, o film camlar, o parlak TOFAŞ, o kesik amortisörler…
(görsel : Fikret Kuşkan / fotoğraflayan Mehmet Turgut)
Şimdi bazılarını paylaşayım; -direkt kopyala yapıştır-
Bu aramalar arasına koyabileceğim bir tanesi de Şemikler Pazaryeri ile ilgili idi, pazaryeri açıldı buradan o arkadaşa bilgi vereyim. Görüldüğü gibi Google’a nasıl bağlandıysak, hayatımızın her alanında ona danışmadan bir adım atamıyoruz, mastürbasyon yapamıyoruz ve bilgi edinemiyoruz.