Haydülen!
Monday, April 12th, 2010Laz’a sormuşlar, “Zeybek oyununu nasıl bulursun?” diye, “Bu kadar düşünsem ben de oynarım” demiş.
Zeybek, düşünen adamların oyunudur.
Laz’a sormuşlar, “Zeybek oyununu nasıl bulursun?” diye, “Bu kadar düşünsem ben de oynarım” demiş.
Zeybek, düşünen adamların oyunudur.
Canım sıkılmış, oynamışım.
Okunan blog Trofolo, rakı Klüp Rakısı.
Her daim sert değil, Kordon Zeybeği gibi hafif de içerim rakıyı. Öyle büyük tantana etmeden, hemen elimin altındaki ya Yeni ya Tekirdağ ya da rakıların kralı Klüp Rakısı şişesinden az sulu bir rakı dökerim çay bardağına. Hafif kavramım budur, çay niyetine. Büyüklerim ya rakı içerken ya da zeybek oynarken kızarırdı, sonrası ya Kasap Havası ya da yaşlı ağlaması ki çok dokunur bana. Zeybekten hal tavır öğrenirsin ve rakıdan da bu hali yumuşatmayı öğrenirsin. Şimdilerde görüyorum ki bu iki konu da sulandırıldı. Yaş üzümler, zeybeklerin adını rakılara vermeler ve bilmeden içmeler, bilmeden oynamalar. 23 yıllık yaşantımda bu iki konuya öncelik verdiğim için bir kaç kelam etme hakkına sahibim diye düşünüyorum.
Öncelikle şunu öğrensin herkes, bir İzmir markası olan Efe Rakı çoğu rakıcıya hitap etmez. Çünkü mayalı bir tadı vardır. O alıştığımız mezeler ile hoş olmaz. Ama mayalı içki derken bahsettiklerimiz şarap ve bira olduğu için, daha önce rakı içmemişlere, içememişlere bir çare olabilir. Ben es geçerim, kimse de “sen İzmirli olarak neden Efe içmiyorsun?” diyemez ama diyor teresler… Gelelim yaş üzüm mevzusuna, ille tercih edilecekse Tekirdağ sürümü tercih edilmelidir ve sek içilmelidir. O çiğ ve hafif tat su ile daha da inceltilirse rakı içmemiş, rakı damlatmış olursunuz. Bu da cesaretsizin işidir. Bu rakı çeşitlendirme ve inceltme akımının sebebi tabi ki ürünün özelleşmesidir. Rakının daha çok tüketilmesi, daha çok göze hitab eden bir tasarıma sahip olması böyle sağlanıyor işte. Mey İçki’nin Teksaslılara satılan rakı bölümü bu alanda Efe’nin üreticisi Elda’nın pazara girmesi sonucu uyandı ve ürünleri yenileyip, çeşitlendirdi. Bu noktada içtiğim rakıyı değiştirmeyeceğimi bildiğimden, tek korkum rakıların kralı Klüp Rakısı’nın etiketinde yer alan resmin kaldırılması oldu, şükür ki hala beraberiz o etiketle. Piyasa rakılarında eskiler haricinde en çok beğendiğim Mercan rakısı idi, ama o da üretimden kalktı. Diğerleri boş uğraş gibi geliyor ama yine de emeklerine saygım var.
Durmuş Dedem, abimle benim sünnetimde. O gün yazıhanesine hırsız girdiği için düğüne geç kalmıştı ve üstünü dahi değiştirememişti.Rakı konusuna daha devam edeceğim ama biraz da Zeybek konusuna değineyim. Bu da İstanbullu (Rumeli ve Ege bağlantısı nedeniyle az da olsa hakları var) ve Orta Anadolulu gençlere albenili geliyor. Bir folklor takımında yer almak bu oyun için yeterli sanılıyor. Bu bölgeden insanların bu oyun hakkındaki güzellemeleri elbette önemli, medyada hakim olan Karadeniz ve Doğulu folklor ile taşra ögeleri belki de bu yolla dengelenecek. Ve fakat anlatmak istediğim az biraz bu oyunu da bulandırmalarıdır. Zeybek bağlama ile çalınmaz. Bu görüşe ben de katılıyorum. Bu alanda zurna, klarnet/gırnata ve davul olmazsa olmazdır. Gerçek oyun tadını onlar veriyor. Sonuçta İstanbul türküsü ya da Ankara seymeni icra etmiyoruz. Roman oyunları gibi vurmalar belli olmalıdır. Çünkü yavaş bir oyun gibi gelse de, özellikle Aydın’da çok sert figürler ile oynanır. Şimdi benim Harmandalı geçmişim dedemden gördüğüm ve sonra arkadaşlar ile mutabakata vardığım çizgilerdir. Zeybekleri ben doğaçlamaya yakın oynasam da bu tavır uydurulmuş kareografilerden daha namusludur. Bunu da Zorba okumadan ya da Ege’de düğünlere katılmadan anlayamazsınız. Harmandalı dışında önemli figürler içeren oyunlar Hantuman, Ötme Bülbül, Feraye ve Koca Arap’tır. Bu konuyu piyasalaşmamış hocalar çok iyi irdeler, gerisi ise yarışma ve TV peşindedir. Zeybeğin çalması da oynaması da özveri ister. Canım çektikçe oynarım ben. Bir gün Ankarada’yım, yıl 2007, aylardan Nisan. Bir üniversite buluşmasındayız. Fasıl yemeğinde sanatçılar hoşuma gitti ve klarnetçi ile konuşup anons akabinde Harmandalı istedim. Gereken görgü kurallarını da yerine getirdim. İstediğim anonstan sonra yavaşça sahneye yöneldim. Kendimi çok önemli bir iş yapar göstermiş miydim diye düşündüğümde sonuçta yerel dansımı yapıyorum, bence halim sıradandı. Derken biri Yozgatlı biri de Bolulu iki genç benden önce davranıp, okul figürleri ile oynadılar. Çekildim kenara, onlar bitirdiler, ben geçtim oynadım, içimden geldiği gibi. Bitince klarnetçi Remzi abi ile selamlaşıp, geçtim yerime oturdum. O gençler ile gözgöze gelip, üçlü de oynayabilirdik ama yapmadım bunu. Zira tahmin ettim ki onlar o ayakların dışına çıkamayacaklar, ben alkollüyüm tabi Zorba’ya, dedeme ve bizim oralara dalıp dalıp oynadım.
Rakı ve Zeybek konularında -bakmayın ahkam kestiğime- kendi halimdeyimdir. Ama ne zaman ki, biri bilmeden şöyle içilir, böyle oynanır deyince ona notunu kafamdan veriyorum: 0. Rakı yanında ne içilir sorusuna cevabım: Şalgam, kola ve soda ile içilmez. Zeytinyağını mezeden ya da salatadan alırsın, ayrandaki süt olayını da süzme yoğurt ya da peynirden alırsın. Yıllar geçtikçe gece içtiğim rakıları sek içmeye, gündüz içtiklerime ise çok az su katmayı adet edindim. Buz olayını da rakı mümkün mertebe soğuk oldukça bitirmeye karar verdim. Buz eridikçe rakıdaki yoğunluk değişir, gitgide sulanan rakı ilk tadı aratır. Zaten buz uzonun eşidir, rakının değil. Bu arada yaş üzüm içmekte ısrar edenler uzoya geçebilirler ama onun da geleneğini mahvetmesinler. Şimdi bir de rakı yanında ne dinleyelim sorunu var; istediğinizi dinleyin bence, herkes TSM ile fantazi müziği arasındaki farkı bilemez, bilmek zorunda da değil.
Gelelim alkol ve meşkin kültürümüzde birleştiği meyhanelere… Bazı gençler görüyorum, meyhanenin ortasında uzunca bir masa rezerve edip rakı içmeye çalışıyorlar, sabit menüler ile. Bünye neyi çekerse o anda o olmalı masada. Dilde de arabesk olsa içim yanmaz ama meyil fantazi müziğe doğru görünüyor. Bu konuda ben ağzımın payını Foça’nın Ilıpınar köyünde, bir arkadaşın evinde annesinin sayesinde fasıl yapıyorken aldım. Dilediğim eser, “Pişman olur da bir gün dönersen bana geri“, sert şekilde reddedilince bu konulara kafa yormaya başladım. Frapanlık ve kalitesizlik kıyısından döndüm sanıyorum. Tabaktaki meze idaresini de izleyerek öğrendim. Şarap gibi değil, bira gibi değil, önce rakı yudumu sonra meze. Tersi katiyyen ritmi bozar ve üstelik sek değilse bardak fondip yapılmaz. Ve masadan kalkamayacak kadar sarhoş olmak ayıptır, sevdiğim gündüzden başlayıp gece yarısından sonra eve dimdik dönmektir.
Rakı, Zeybek, Alexis Zorbas, dedemgil ve görgü hakkında ne zamandır yazmak istiyordum. Bir tek atarak bu konulara tekrar geri döndüm. Mutluyum. Lakin bir de şu rakıyı, zeybeği ve roman havalarını sevseydi ecbeniler…
İzmir yazısı
Efeler yazısı
M. Senar ve Feraye yazısı
- Bu koca dağların sahibi kim?
- Erimiz!
- Yiğiti kim?
- Efemiz!
Topak buzlu bir tek rakı atmadan olmaz, masadan tüm alaya bakılmaz efe’ce…Artık klarnet mi, yoksa zurna mı olur, yandaşı davulu susturup inceden süzülerek yaklaştıkça adım adım erkekliğin türküsüne, tüm alay ağlayan ana gibi gelir güneş yanığı tene..Gözle görülmez, bakılmaz artık ilk nefeslerden itibaren, efeler belli eder kendini..
- Yiğit kime derler?
- Sözünde durana, efesiyle ölene!
- Korkak kime derler?
- Sözünden dönüp, aman diyene!
Çocuklar kendiliğince çekilir ana rıhtımlarına, gençler daha da durgunlaşır, hanımlar ağlamaya yakın dururlar..Ve eskiler, bir üzüm salkımı gibi yanında taşıdıkları hayat bilgisi ile, yücelecek, yüceltilecek erdemleri ve kısık seslerinin gürlenişleri ile “eski harmandalı”ya bir adım atarlar..Erkekçe ama sakince.. O dostun sözüne sadık, derdine er , gözüne o sevgilinin meftun , dirliğine eş..
- Varyemezlere acımalı mı, dayak mı haktır?
- Dayak haktır!
- Susuz derelerde kavak biter mi?
- Bitmez.
Ağlamaklı olurlar hafifçe, boldur yürekleri bu bedene..Boldur sevmeleri, taşmaları..O yüzden bu cennet köşesini yurt eylemişler, doğaya inanmışlar , inanışın en insancasını koymuşlar ortaya..Tek de oynanır bu zeybek , çokça da arkadaşça da..Yüz verirsin birbirine , yiğitliğin geçsin diye kardeşine..
- Bitkisiz diyarlarda duman tüter mi?
- Tütmez.
- Adem kuşağına bel bağlanır mı?
- Bağlanırsa ağlanır.
Kendinden bilirler beş karış toprağı, o toprağın verebileceklerini , yüz sürene gün doğurduğunu , el sürene zehir zıkkım eylediğini bu hayatı..Toprak gibidir yüzleri , yüzlerinin dumanı ise kuşakta taşınan tütünün dumanı, yakmadan tüter öylece , şen gelir gepegence.. İşini yalnız bırakmaz , el gücüne komaz yapabileceğini , ondandır ilk kurşunun Paşasız atılması, ondandır bu dağlar, bu derya, toprak çatlağı ellerinde ayadır , masaldır dilinde.. Herkes biraz zeybektir aha te burada..
- Yiğitlerde ne yoktur?
- Merhamet yoktur.
- Şeytan’a bel bağlanır mı?
- Yardımcımızdır bağlanır!
Dost eyler zurnayla davulu , Muharrem’de merhamet eylemez kendine dahi..Seke seke geçer ağır ağıtları , kurşun ilmi yüreklerde gocunmadır artık , bütüne biattır eşme, Tanrı’ya değil..Eğilmez başlar gibi , bulutluysa da gökler, yoldaş dağlar , yollar kardeş..Zekanın yeşile yansıması , mor cepken belde yatağan , günün şenliğin ona adanması..Çaldırmazlar ki kıçıkırık klavye ile, org ile bu destanın türküsünü, “vur bre davulcu çınlasın gökler” , yaz güneşi gibi Şeytan’ın izdüşümü var bu bileklerde , kan damlasın, durmasın akacağı yerde.. Sığın kuytuya , şeytanın usuna , belli et hikmetini…
- Sözünde durmayan kahpe bacının kızanı olsun mu?
- Olsun!
- Şu dualı yatağan böğrüne batsın mı?
- Batsın!
- Doğru söylediğine “Nasuh Tövbesi” olsun mu?
- Olsun!
Olsun be, döne döne hakayık çıktı işte ortaya , meneviş meneviş bu kardeşlik , zeybeğin türküsü bize miras , sana altın varak ey Dünya…Tövbesi tokat gibi biter , duası tamamlanır zurnacı üflediğinde yüksekten , bilir ne ilk ne son bu nefes..Bir zaman sonra gene del’lenecek bu topraklar , bize verdiği sözden dönen toprağa ölüler batar , Şeyh Bedrettin , Torlak Kemal , Börklüce , Yörük Ali ve Çakırcalı töresine dünya barışı diyecekler , uslanmamanın usu, akan su oluverecek..Rakımız daha da susuz , sesimiz daha da gür çıkacak..
Sana ne mutlu Efem…!
hayatında da önemli bir yer tutan (bknz. kızının adı) bu zeybek , bir
kadınlığa , dişiliğe bu kadar uyabilir.
’92 senesinde yanılmıyorsam 70ini çoktan geçmiş olan Müzeyyen Senar ,
içtenliği ve hayata tutunuşuyla o günlerden kulağımıza bugünkü yaşam
(haşa!) kavgasını fısıldıyor gibi…
Geçen Mayıs ayında İFD‘nin hoş gösterisinde şu Türkiye’nin
oyunlarını yöre yöre izledik de akılda kalan , gene efelerdir diye
düşünüyorum.
Zeybeklik payesi , Türkmen-Yörük-Tahtacı kültürü , bugünlerde
kaybolmaya yüz tutmuş bu ışıltılar bize bağıra bağıra bir sır vermekte…
Ha sır iki kişi bilirse sır olmaktan çıkar diyorsanız , biz buna
başlıbaşına bir toplumsal öykü diyelim…
Meramımı ,Müzeyyen Senar’a bırakarak bağlayayım…
“..Görüyorum , kalktınız galiba oynamaya..”
not:
Zeybekliğin bu topraklarda bıraktığı etkiler için ..
“Zorba — nikos kazancakis” (Alexis Zorba’yı , santurunu (cura ile ses benzerliği şaşırtıcı) , dansı bir öykü anlatma işi olarak görüşünü ve
romanın Türkçe çığrılan İKİ KEKLİK BİR KAYADA(Balıkesir) zeybeği ile
bitmesini bir kenara not edelim)
“Zeybekler ile ilgili bir site“
“Halil Çokyürekli ,Basri Eğriboyun , Cengiz Özkan , Cemal Şenköylü
gibi yerel sanatçıların çalışma ve albümleri”