Archive for the ‘Varoş Genci’ Category

Derin Mesele – IV

Monday, May 11th, 2009

İçimde kendi şansını yaratan, hayatı gönyesiz anlamaya çalışan ve beyaz şahininin aküsü yakında kendi kendini tüketecek olan varoş genci, heyecanla adımladığı yolda iki kere boka bastı. İkisinde de tenezzül edip, basıp parçaladığı bok bütününe bakmadı. İkisinde de yeni traşlı olmanın verdiği yenilenme duygusu ve çevikliği ile ayakkabısının tabanına ve hafif kenarlarına bulaşan boku temizlemeye girişti. Yolda ayağını yere sürüyen, saçları jöleli ve gömleği kızıl bu genci görenler hafif yana kaykıldılar. Sürümeyle ayak tabanındaki sıcaklığın ve yapışıklığın azalmadığını hissedince yeni dökülmüş bir kaldırım betonunu sulayan bekçinin istemeden oluşturduğu su birikintilerine girdi. Herkes sudan, hortum hareketlerinden ve bekçinin istemeden de olsa oluşturup büyük olasılıkla azar yemesine yol açacak birikintilerden kaçarken, o inatla birikintilere ayak basıyor, hatta bunun için çeviklikle hopluyor zıplıyordu. Bokların beş adımlık ıslak kaldırımda temizlendiğinde emin olduğunda hiç eğilip de paçalarının halini görmedi. Çok da kötümserleşmeden, beyaz şahini unutarak ayağını yerden kesecek bir arabaya and içti, içinden.

Şahinini böyle arada unutarak arada da hatırlayıp içini kahrederek bir ay kadar daha geçti gitti işte. Günler uzamış ama amortisörler inadına kısa kalmıştı. Koltuk döşemeleri “yepisyeniydi”, değil sigara yanığı, oturma izi bile yoktu üzerlerinde, buz gibiydiler her zaman. Şahini ile kurduğu düşlere ters orantılı olarak, bu koltuklar da ne soğuktu ama… Yesyenilik, yepyenilik ve dahi yepisyenilik ne kadar baki? Hiç düşünmüyor, çünkü düşünse babasının galiz küfürler savurarak “Satacam!” dediği beyazını satıverir gibi geliyordu. “Ne kahpeyiz ha” dedi kendi kendine, “karın olsa topal düşse boşayacak mısın hemen, öyle mi icab eder?!”, babası ne anlar bu sevdadan. Herkes mahalleye binek otomobil sürerken, bu herif kahvede taş döşerdi. Ne var ki, onunki de hayat, sual etmemek lazım gelir.

Sokak ileride üçe ayrılıyor, sağ sol ve düz devam eden bir yol oluyor. Ötedeki bu küçük kavşak da semti belirgin biçimde yoksul, ortadirek ve varsıl diye üçe bölüyordu. Bizimkinin geldiği taraflar da bi’ biçim mahalle işte, karman çorman, kimi donsuz kimi altın dişli. Birazdan bu kavşaktan sağa dönecek, denize doğru giden sokakta daha derli toplu insanlar ile aynı yöne adımlar atacak. Burada kaynaşan ve ayrılan kaderleri de çok düşünmüyor, zira nicedir küstüğü milli piyango amorti verdi bu hafta. Hayatın devamı için bir ışık, rölantide çalışan motorun vitese takılma anı ve şans ile barışma…

Gecesine biraz daha değişik bir arkadaş çevresi ile devam edecek. “Görsünler bizi mahalledeki sümsükler, onlara mı kalmış bu delikanlı be!” diye içinden tekrarlıyor, farkında değil. Bütün gece de kafasında uğuldadı bu haykırış, ama anlamlandırsa o da bir mantık bulamayacak. Karşısında o geçen seferki tatlı kız, tatlı yiyen kız, tatlı tatlı tatlı yiyen kız… Adı, yok, henüz ne bana ne de ona söyledi. Laf arasında geçmiştir ama varoş gencinin başka bir şey istediği. Kız biraz yakınlasa, biraz ilgilense, biraz soru sorsa istiyor. Gece boyunca ağzını hafifleştirerek söylediği kelimeler de kafasında uğuldayan o haykırışa eklemleniyor, hiç bir şey oluyor, kendini anlatamıyor, siliniyor, yazılamıyor…

Şenlikli dakikalar masalardan kalkıyor, önce yollara, sonra sokaklara ve en son daha dar sokaklara bölünerek azalıyor şenlikleri. Ömrün peşinden düşmüş ve garip bir döngüyü besleyen dakikalar… Ama boka bassa da, cebinde amorti güvencesi, tık ediyor kafası, gidecek buralardan.

Derin Mesele – III

Thursday, April 9th, 2009

İçimde başkalarının nefretini şarkılara dönüştüren o garip adam, o varoş genci, o yalnız insan bu gece kendine biraz yabancı bir ortama girdi. Dönüş yolunda başkaları için hep yüzüne ışık vurdukça var olduğunu farketti. Sözgelimi, balkonda oturanlar, devriyeler ve sokak köpekleri sapa ya da arka bir sokakta, geç saatte sokak ışıkları yoldan geçenlerin üstüne vurdukça farkında oluyorlar başkalarının. Işıksızlıkta, yani karanlıkta hiçbir şeysin onlar için. Körebe oyunu gibi mesela. Hatta bu çok iyimser bir örnek oldu, ne güzeldir sevmek karanlığı dizesi gibi diyelim. Bu sokaklardan da üzerindeki şu frapan kıyafet, şu kendini belli eden gömlek olsa dahi belirsizce geçmek isterdi. Ne yazık böyle bir şey olamaz, her elli metreye dikilmiş insanı insana tedirgin biçimde yansıtan sokak ışıkları. Ya sigarasının yanışı, o hangi tarafını kimlere yansıtıyor? Geçelim bunları, bir kaç köşe dönecek ve evinin dar çıkmazına girecek yine. Annesi uyumamıştır, merakından değil, program tekrarlarından. Ama içgüdü ile soracak yine, “Kızlar var mıydı?“. Kızlar olsa bile yaşamının hangi noktasına koyacak onları, bunu bilemiyor. İşte bu sorunun cevap anında da bu bilinmezliğin yarattığı çelişki, sanki bir şeyler saklıyormuş gibi yapacak onu. Al sana bir sokak lambası daha! Kendinden fazla görünmek veyahut onu görmek istedikleri gibi görenler… Gerçi, kızların o ortamda olması ne getirecek ona? Burası da bir soru işareti, yeni insanlara ve bilhassa yeni karşıcinslere daha çok göstermeye çalışmak kendini, koca bir ağızla gülmek, gömlek manşetleri ile baş edememek, kadehi nasıl tutacağını bilememek ve hesabı tok bir sesle istemek… Ve dolabındaki en güzel parçaları geçirivermişken üstelik, üzerinde toplanan o aşağılayıcı bakış… Durup da iki laf söylemek ister içinden, “Siz hiç paranız yok diye, cüzdanı evde unutmuşum numarası yaptınız mı ortaokulda?“… Öff bea, yapış yapış arabesk! Yine… Kovmalı bu yargıları, bu tartma hastalığını kafasından. Ama öyle büyük cümleler kurarken , diğerleri ona acırmış gibi bakmasın ister. Bir de gecenin sonunda aynı tarafa giden yabancı insanlar, zoraki beraberler… Hep bir sokak ötede olduğunu söyler evinin, ha bir ha bir kaç, ne far etti şimdiye kadar?

Annenin sorularını yanıtsız bırakmak en iyisi. Yaz kokan bir geceden sonra, kafada bu kadar soru varken, o beyaz şahin kapının önünde kesik amortisörler ile yatarken, bu ilgi boğuyor onu. Tıkılıp kaldı bu evde. İş yok, akıp giden bir hayat yok, gönlünce davranamıyor, seçim günü sandık sırasında bile kokan ağızları ile kavga eden bu insanlar mazlumluk üzerinden onda baskı kuruyor. Çok mu geç kalmıştır acaba okumaya sarılmak için? Ya da yine o işmerkezinde o eski çay ocağını ateşlemek için çok mu yabancılaşmıştır bu çıkmaz hayata?

Bitti yine bir gün, karanlığı aldatmayı başarmış insanlar, bugün bunu anladı varoş genci. Eski sokak lambalarının aydınlattığı o zor yokuşta aklında tavukgöğsünü küçük küçük kaşıklayarak yiyen kız vardı. Gözleri lacivert… Ama ah o gömleği giymeseydi, ah o sorular ve ah o ihbarcı ışıklar…

Derin Mesele – II

Tuesday, March 24th, 2009

Silikleşen bir geçmiş, olmamış bir bugün ve mutlaka güzel olacak diye şartlanılmış bir gelecek… Varoş gencinin, içimde ucuz bira içen varoş gencinin, tüm varlığı bunlar. Gurbetmiş gibi hissetmek istiyor, hiç uzaklardan gelmiş gibi durmayan bu aile bu isteğe yardımcı olamıyor elbette. O yollar hiç tepilip de gelinmemiş gibi davranılıyor ev içinde. Bu denize ait olma zorunluluğunu görüyor babasının evden çıkış hamlelerinde, sokağa adım atış şeklinde. “Buralı değilsek, değilizdir” diye kestirip atmak için sarılması gereken bir geçmişi olmalı insanın, varoş gencinin yok. Tüm kişisel tarihi arabulus saçlar ve sivri burunlu elden düşme ruganlardan oluşan bu ucuz biracı gencin sarılacağı bir “şey” de yok. Var olmak için yok olmak beklentisi gibi bir duygu içindeki. Şimdi oralıyım dese, buralı değil misin diyecekler, adı gibi biliyor. Ha bak, adı mesela, hiç uygun değil buralara. Adına sarılıyor kimi zaman, inceltmesinler ve kısaltmasınlar istiyor, ağız dolusu vurgu istiyor. Ama o da bir “şey” değil ki, eni konu bir isim işte. Hatta bir zaman çayocağında çalıştığı işmerkezindeki sigortacı bey ile aynıydı isimleri, ne fark etti mesela? O beyin elindeki, hayatındaki şeyler ile kendi şeysizliği arasında kurulmaması gereken bir bağ var, bunu biliyor, adı gibi. Ama çayocağını yakmak da az şey mi? O bey, iyi çay demi ne zaman alır bilir mi? Varoş gencinin de çok iyi bildiği yok fakat bu da bir şey işte. Ne yazık bu küçük hüneri, geçmişiyle alakalı değil, olmayan bugünü ile alakalı…

Fikiri bol bugünlerde, çayocağını neden bıraktı diye düşünüyor misal, sonra o iki cümlecik oynaş notuna neden “aşıkım” diye eklemedi, onu düşünüyor ve nihayet seçimleri düşünüyor. Var olan fikirleri ile cebelleşmekten bıkıp, çoğunlukla radyodan ganyan dinliyor. Atlara bindirmiş hayalleri, küle dönen sigarasına bir küfür basıyor. Yine boşa yandı meret…

Silgi çöplerinden yeni silgi yapar gibi hissediyor, yapmazsa enseye tokadı yiyecek. Ah ama o geçmişi bir bulabilse…

Derin Mesele – I

Thursday, March 19th, 2009
İçimde bir türlü öldüremediğim Uğur Arslan tarzı aşık olmaya meyilli, işsiz güçsüz, okumasız yazmasız varoş genci şahin marka arabasının amortisörlerini kestirdiği için, arka panele yerleştirdiği wooferlar woof woof yaptıkça film çekilmiş camlara sahip arabanın yağ karteri yere çarpıyor. İşin kötüsü araba belediyenin yükselttiği ana caddeye çıkamıyor, gaz versen benzinden yiyor, karteri momentum noktasıymışçasına araba sallanıyor bir aşağı bir yukarı, hafif ön teker değebilse yere, olacak ama her defasında benzin ve yanmış lastik kokusu sarıyor arabanın beyazını. Arkadaşlarını çağırmış yardıma ama hiç biri kulak asmamış, babası ensesine vuruyor aklına geldikçe, annesi çay dolduruyor devamlı. Varoş genci, Alihan’ı severdi bir zamanlar, Karşıyaka Sahili’nde Atilla İlhan’ı gördü, şair öldükten çok zaman sonra. Şarkılardan çok şiirleri sever oldu. Arabeskin kötüsünü değil, çilenin şiirlerde, devrimin sözlerde saklandığını gördü. Ama işte bi’ yo’ sokağın köşesini dönse, “Mahur” dinletecek tüm mahalleye. Umut etmiyor değil, ama içinde kırılan birşeyler var, kırmak yerine kurmak gerektiği halde… Beyaz Şahin’i ve o, suçsuzlar aslında. Fazlalığın suçu var. Ah, ulan şu mühendisler biraz daha alçak yapsaydı şu şasiyi, şimdi şu yakışıklı araba fazladan kesilmiş amortisörleri yüzünden bu pis çıkmaza hapsolmazdı. Ya da şu belediyenin uyuz işçileri bu pis çıkmazı da düşünselerdi, bu gencin yere yakın arabası olamaz mıydı yani? Yalıdaki evlerin önündeki kaldırımları garaj girişlerinde düşük yapıyorlardı ya, bu varoş çıkmazına dönen yolu yirmi santim düşük yapamazlar mıydı?

Arkadaşları hakkında pek söylenmiyor. Onların cesaretsizliğinden o mesul değil çünkü. Keşfettiklerinden ötürü ondan soğuyanlar değil de, aynı mahallenin o güzel kızının ne düşündüğünü bilememek takılıyor daha çok kafasına. Başka mahalleler de gördü ama bu şahine bu kız yakışır. Bir de küçük kardeşi var bu afilinin, bayılıyor sık sık. Krizsiz, bağırışsız ve sakince bayılıyor küçük kız. Solacak gidecek buralarda, acımasız bir kuralın küçük bedende can bulması. Bu kara kaşlı kızın soluşu, başka evlerde ibret olacak. Belki biraz daha sevecek aileler çocuklarını. Her gün o uzun yürüyüşlerden sonra, kendi çıkmazlarını döndüğünde gözüne ilk önce beyaz şahin takılıyor, arabaya karşı durmayıp devam ederse kapıyı hafif araladığında -şanslıysa- içerdeki taşlıkta oynayan küçük kardeşi el sallıyor, gülerek. Şanslı değilse, annesinin kucağında baygın bir esmerlik… Araba çıksa şu çıkmazdan, önemli ya da önemsiz bakmaz götürür kardeşini hastaneye. Annesi önce uğraşıyor, tokatlıyor, su çarpıyor suratına küçüğün. Düzelme yoksa, önce babaya haber vermek için koşuyor varoş genci, ah bi’ de cep telefonu, hem ona hem babasına belki annesine de bi’ tane… Baba rica minnet Kahveci Mehmet’ten arabayı alabilirse, köşede iniyor, çıkmazı bir hızda koşup, küçüğü taşıyor arabaya. Mehmet vermezse, taksi çağrılacak. O da para…

Para lazım diye arada sırada satacak olur arabayı ama bahanesi hazır, sokaktan çıkmayan arabayı kim alır..? Belki bir yol bulunur ama eller gelip o beyazı çıkmazdan çıkardığında dayanamaz diye korkuyor. O ses sistemi, o film camlar, o parlak TOFAŞ, o kesik amortisörler…

(görsel : Fikret Kuşkan / fotoğraflayan Mehmet Turgut)