Archive for the ‘Türkiye’ Category
Yumurta
Thursday, December 9th, 2010Öğrenciler, Başbakan’ı protesto etmek isteyip, silah yerine yumurtalara sarılınca “Memlekette öğrencilerden kaynaklı bir sorun var” yargısına hangi kafayla vardık bilmiyorum fakat velev ki öyle olsun, memleket daha güzel bir yer olmaz mıydı?
Bence, özgürlüğe ve eşitliğe doğacak bebeklere gebe genç kadınları ile (Anadolu’da) Vakit Gazetesi karikatürlerine sığmayan daha güzel bir Türkiye olurdu o vakit.
Facebook’a Profil Fotosu Koydum, Sattı Bana Çocukluğumu
Monday, December 6th, 2010Çizgi film karakterlerinin Facebook’ta profil resmi yapılması bundan 20-25 gün önce Almanya’da da modaydı. Facebook ortamını tamamen eğlence ve zaman öldürme mekanı olarak gören Alman vatandaşın buradan hareketle vereceği bir sosyal mesaj yoktu. İş Türkiye’ye sıçrayınca, işe hemen bir sosyal dayanışma boyutu eklendi. UNESCO (ne alakaysa), UNICEF, Çocuklara Şiddete Karşı Kampanya ve benzer cilalı sebepler havada uçuştu. Sonra birden bu işin arkasında çocuk istismarına yönelik insanların olduğu, çocukların kendilerine gelen arkadaşlık taleplerini daha kolay onaylaması için bir oyun kurgulandığı yayıldı. Olay, işte böyle dallandı budaklandı. Şimdi Türk genci bu ahlakî ikilemi çözme peşinde…
Türkiye’nin dünyayı biraz geriden takip etmesinin naifliğinden hoşlanmışımdır hep. Bu akımın Türkiye’ye geç ulaşması derdim değil, hatta aradaki yorum farkını görebilmek için de paha biçilmez bir fırsat. Fakat, çocuk istismarı ve çocuğa uygulanan şiddet gibi Türkiye’de ya da dünya üzerindeki herhangi bir ülkede henüz çözülememiş bir soruna yabancılaşarak çözüm bulmanın ya da çözümüne destek olduğunu sanmanın saçmalığına karşı diyecek sözüm var arkadaş. İlla ki, bir nedenden dolayı çocukluğunu hatırlamaya lütfetmek zaten başlı başına garip bir olayken, bir de bunu eylemsizlik aşılayan bir platformda çok ulvi bir nedenle yapıyormuş gibi görünmek gerçekten ikiyüzlülüktür. 18 yaşına kadar her bireyin çocuk olduğu kabulu ile hareket edersek, Türkiye’de ve dünyada çocuğa uygulanan şiddetin her çeşidini günlük hayattan ayırmak bu kadar imkansızken, taş atan çocukların davaları ortadayken, ülkenin her yerinde çocuklara cinsel taciz ve tecavüz devam ederken bu neyin konformistliğidir? Haa, çocuk çocukluktan kurtuldu diyelim, 19 yaşında genç bir kadın oldu, bir kaç aylık da hamile üstelik… İnsanlık hakkını kullanıp arkadaşlarıyla Başbakan’a karşı gösteriye gitti, yemediği cop, yemediği küfür kalmadığı gibi, üstelik bebesini de düşürdü. Yetmedi haberin altındaki yorumlarda üstüne yapışmayan yafta da kalmadı. Yani Türkiye’de çocuğa da gence de rahat yok. Yaklaşık 2 yıl önce, bu mesele üzerine Radikal’in “Genç” ekine bir şeyler yazıp göndermiştim. Aynen buradadır:
Onca hırgürün içinde, aslında ne de güzel doğuruyorduk. “En az üç tane, en az!” naraları ile tüm gücümüzle çoğalıyorduk. Türk’ün kökünü evvelden sağlamlaştırıp sokaklara, televizyonlara çıkıyorduk. Başkasının çocuklarını baş ağrısı olarak görüyorduk ya, bu işin üstesinden de geldik: Milletçe çocuklara -bilhassa kız çocuklarına- büyüklermiş gibi davranmaya karar verdik. İstisnasız, benim ya da senin, bizim ya da sizin… Fark gözetmeksizin tüm çocuklara ya bayramda silah ve bayrak, ya gösteride taş ve muz ya da kapı arkasında şeker ve tokat verdik. Kimi zaman köpekçe gururlanmasını, kimi zaman köçekçe oynaşmasını istedik, elbette kölemiz olarak. Bizden olanlar, bize yardım edecekleri gibi bizi kollayacaklardı da. Parolamız sinsi bir gülüş ve ezberlenen hamasi laflardı. Hamaset konusunda en temel çıkış noktalarımız din, gelenek ve milliyetçilikti. Tüm istediklerimizi yaptırıp üstüne arsızca konuşabiliyorduk. “En az üç!” parolası ile yayılan mikroplar gibi yayıldık. Çok çocuk, çok bela, çok zevk… Utanç, reklamsız bir sabah programı gibiydi artık, anlayacağınız ortalarda yoktu, kimse de ortaya çıksın istemiyordu. Böyle böyle ahlakın üzerine gittik. Kendi görüşümüzü millet prensibi yaptık. Hızlıca erkek olamayanı iteledik, ittiğimiz çukurlara küfür biledik, hızlıca kadın olamayanı odalara kitledik, pokemon gönderir gibi üstüne hazır kıta erkeklerden gönderdik. Oyun lafını çocuk lügatinden aldık, siyasete soktuk. Bizi eleştirenlere dış mihrakların oyunu dedik, bizi yargılayanlara şeytanın avukatı dedik. Taş kavramayan çocuklara gelecekte yer vermedik. Kavrayanlar -ah ne akıllı onlar!- yırtık donları ile bir iradenin yeni erkekleri onlar! Bayramda dik durmayanı haymatlos ilan ettik. Dik duranlar -ah ne uslu onlar!- karışık kafaları ile bir hareketin yeni erkekleri onlar! Ve kız çocukları, yeni erkeklerin istedikleri zaman uzatıp istedikleri zaman kısalttıkları sessiz gölgeler! Üzerlerine ise herkesler basıyor ve gariptir en çok anneleri susuyor.
“Çocuk pornosu, çocuk göstericiler, çocuk askerler, çocuk istismarı, çocuk deposu…” Bu küçük sözcüğe bu büyük ve ölümlü ve iğrenç ve hayasız sözcükleri kimler ekledi? Aynaya bak, suya bak, vitrinin kara camına bak Türkiye. Bak da kendini gör!
Wikileaks ve Türk Basını
Monday, December 6th, 2010Wikileaks’in gündem oluşturmaya devam ettiği şu günlerde beni en çok Türk Basını eğlendirdi. Komploculuk soslu haberleri, özentisiz çevirileri ve bir anda peydahlanan Assange sevdasını görünce ülkemizde araştırmacı gazeteciliğin öldüğüne/öldürüldüğüne tekrar ikna ettim kendimi. Şimdilerde ABD tarafından suçlanan bir askerin sızdırma cesareti olmasa ortaya dökülen kirli çamaşırları ne araştırmaya ne de araştıranlara ilgi göstermeye niyeti olmayan, Guardian’dan haber çevirmeyi haber yazmak zanneden ve “öyle bir şey yaptı ki…” şablonu ile Internet’in bilgi güvenliği ve güvenirliği hakkında hayatımıza kazandırdığı boyutları iplemeden yalnızca arama motoru iyileştirmesi ve reklam avcılığı ile Internet haberciliği yapan bir basından daha fazlası beklenemezdi tabî ki. Wikileaks’in daha önceki icraatlarını pas geçmiş olmalarını saymıyorum bile. Buna karşın, böylesi bir basına, Assange’ın TED sohbetinde çalan cep telefonunu bizlere izlettirdikleri için teşekkür de etmeliyiz belki(!). Kim bilir aslında hepsi paylaşım denen zıkkımın biraz daha profesyonelce (ülkemizde profesyonellik sadece maaş karşılığı yapılan iş anlamı taşır) yapılma kaygısıdır!? Yine de, temenni düzeyinde kalacağını bile bile, temenni ederdim ki tüm bu bilgiler ve notlar, iktidar ağzıyla söylenen “İsrail Komplosu” noktasına gelmeden, “Özür dilendi” tesellisine sarılıp aynaya sahici şekilde bakmaksızın çöplüğe atılmadan ve tüm dünyayı kapsayan genişlikte bir analiz ile didik didik edilmeden gündemden düşmesin. Fakat, basında çıkan “Yeniden Şahlanan Eski İmparatorluk” başlıklı, Batı ya da memleket kaynaklı haberlerde gösterildiğinin aksine, ortada şahlanan bir şey yok, zira çok az okuyoruz, okuduğumuzun da çok azını anlayabiliyoruz. Taş kafalılıktan değil, dil bilmediğimizden. Bunun da sebebi, önümüze gelen ile yetinmek, belki de önümüze gelecek olanı dahi bekleyecek sabra sahip olamamak. Oysa, alışveriş merkezi sayısı ile canlana canlana ancak yabancı marka okur yazarlığı canlanır. Yirmibirinci yüzyılın ilk on yılını geride bırakırken, Türkiye insanı daha çok dil bilmek ve daha çok okumak zorundadır. Sırf önündeki basın saçmalığını aşabilmek ve vasatın üstüne çıkabilmek için. Müttefiklerinin nükleer bombalarını barındırdığı söylenen bu ülkenin topraklarında büyüyenler, komplo düzeneklerine inanmaya meyilli kafalardan daha verimli kafalara geçiş yapmalılar. Zorla bir şey yaptıracak değilim de, kişisel ve sosyal basın kavramlarının artık iyice olgunlaştığı bir çağda, bizim de bu bilgi bombardımanında sığınaklara kaçmak yerine, algılama gücümüzle önemli bilgileri okuyabilme ve yorumlama hakkımıza sahip çıkmamız gerek. Hiçbir şey değilse bile, fikri hür, vicdanı hür, ifranı hür kılalım diye.
Haydarpaşa Garı
Wednesday, December 1st, 2010Aynı zamanda http://10numarablog.blogspot.com/2010/12/haydarpasa-gar.html adresinde de yayınlanmıştır.
RSS okuyucumda “Tarihi Gar Yanıyor” başlığını görünce, herhalde gelişmemiş ülkelerin herhangi birisinde içler acısı bir felaket daha yaşanıyor diye düşündüm. Öyle bir ülke ki bu ülkeye, sömürge yıllarından elinde kala kala ancak bir kaç tarihi eseri kalmış, insanlarının kuşaklar boyunca aynı şehrin aynı sokak ve binalarında farklı anılar biriktirme hakkı dahi vasatlık ve açgözlülük sayesinde yok edilmiş, çağdaşlık getirmek için öncelikle geçmiş ile olan bağları kesilmiş ve elbette eğitimsizlik ucuz iş gücü ve uysal kamuoyu sağladığı için baştacı edilmiş bir toprak parçasında eşitlik ve özgürlüğü boşverip yol alan, asfalta ve apartman dikmeye odaklanmış bir ihtiras tramvayı da denebilirdi. Büyük olasılıkla, egemen olduğu coğrafyaya en büyük haksızlıkları yine kendi hezeyanları ile yapan ve sahip olduğu geçmişe en büyük hainlikleri yapanlara son bir vatanseverlik sığınağı veren garip bir ülkeydi. Öyle ülkelerde çevreyi, doğayı ve kültür mirasını korumak, baraj bekleyen ovaların, altın bekleyen gerdanların ve rant bekleyen avuçların yanında çok entel işi olarak görülüyordu, zaten gelişmeyi ve değişmeyi de engelleyen bu çok konuşan entellerdi. Her şey böyleydi fakat öte yandan, bu ülkede insan yaşamı veya önem arzeden binalarda sırf önemli belgeleri kurtarmak için gerekli olan en basit önlemleri içeren bir yangın talimatı ve bir yangın uyarı sistemi de mi yoktu? Bunu sorgulamama gerek kalmadan, Internet benden hızlı davrandı ve bağlantı sayfası ekranımda açılıverdi: Haydarpaşa Garı yanıyordu.
Diyecek söz bulamadım.
Eşitlik
Saturday, November 13th, 2010Almanca sınıfımda Norveç’ten Bangladeş’e kadar birçok ülkeden öğrenciler var. Ben jeopolitik olarak tam ortalarında duruyorum. Norveç’ten başlayıp, tüm İskandinavya üzerinden İtalya’ya inen, oradan Yunanistan üzerinden bana ulaşan, ardından Suriye’ye girip, Ermenistan’a uğrayan, devamında Rusya’dan Asya’nın güneylerine inen ve Hint altkıtasında sonlanan beşeri bir yolculuk. Geçtiğimiz yıl ve yine bu yıl bazı zamanlarda bu insan izlerine Meksika ve Çin’den de izler karışıyordu. Onlar, şimdilik bu atlasta yoklar. Alfabeyi, söyleyişleri ve kelimeleri kavrama hızı da elbette ülkelerle orantılı olarak farklılık gösteriyor. Latin kökenli sözcüklerde, Avrupa ve Avrupa’ya yakın ülkelerin avantajı varken, Çinli arkadaşlar sözgelimi “hormon” kelimesini dahi anlamakta zorluk çekmişlerdi. Aslında dört duvarın arasında dünyadaki en zor dillerden birisini öğrenmek için çaba gösteren bu insanların birbirlerinden farklılıkları, sadece dile hakim olma hızındaki farklılıklarından ibaret değil; sınıfta dağıtılan okuma yazılarında bahsedilen konulara olan yaklaşım farklılıkları da mevcut. Geçen hafta bir kelimeden çıkan tartışma da bunun kanıtıydı. Kelimemiz: “Schuhmacher”. Anlamı ayakkabı yapıcısı, ayakkabıcı, kunduracı. “Schuster” ile eş anlamlı. Ne var ki, bu kelimenin Almanca’da ünvanlara ve meslek adlarına eklenen -in eki ile üretilen kadın hali yok. Burada yatan mantığın ne olduğu üzerine çıkan tartışmada Ermeni bir arkadaşın (kadın) “Kadınlar her işte başarılı olamazlar zaten” özetli sözleri, sınıfı bir anda BM Genel Kurulu’na çevirdi. İskandinavyalı arkadaşların feminizme varan yanıtları ve Pakistanlı arkadaşın Recep Tayyip Erdoğan’a benzer şekilde “Tabiatımız gereği eşit olamayız” cümlesi arasında aslında iki tarafı da anlayabildiğimi hissettim. Ermeni kız, büyük olasılıkla erkeklerin daha çok göz önünde bulunduğu ve el üstünde tutulduğu Doğu’nun basit bir önermesi ile sorunsuz şekilde yaşıyordu. Ta ki, feminist mücadelenin büyük aşamalar kaydettiği İskandinavlar ile karşılaşıncaya kadar… İskandinav genç kadınlar ise belki de ancak büyükannelerinden duyabilecekleri bir önerme ile karşılaşınca ülkelerindeki kazanımların önemini ve değerini ilericiliğin bazen duyarsız olabilen ketumluğu ile dışavurdular. Derken, belki de yaşamında ilk defa bu kadar çok konuşan kadın gören Pakistanlı arkadaş, adeta tek referanstan hareketle yaratıcılık ile ilgili sözleri söyleyiverdi, çünkü ona bu tek referansın dünyadaki tüm sorunları çözebileceği öğretilmişti.
Ben bu tartışmanın hangi tarafındaydım? Annem kimi zaman geri adım atılsa da okutulmuş, yılların hoca’nımı… Kızkardeşim benimle aynı mesleği seçmiş, İstanbul’da yalnız yaşayan genç bir kadın… Arkadaşlarımın yarısı çeşitli mesleklere yönelmiş başarılı genç kadınlar… Öte yandan ülkemin yaşadığı türban, kızların okullaşması ve cinsiyet eşitsizliği tartışmaları… Fakat yaşadığım ülkede belediye otobüsü kullanan, erkeklerle birlikte futbol oynayan ve kendi yaşam çizgilerini belirleyebilen özgür kadınlar… Tüm bunlara karşın burada muhatap olduğum ülkemle ilgili gelişmişlik endeksi soruları… Tartışma sürüp giderken iki tarafa da aslında aşina olduğumu, bu iki sesi de ülkemde çoktan bir arada duyduğumu düşündüm. Belki Alman toprakları için bu kadar farklı düşüncelerin aynı odada yankılanması ilginç ve az rastlanır olabilirdi, oysa ben bu savları ülkemde neredeyse gündelik olarak duyabilmiştim. Bir tarafta kadınların haklı özgürlük mücadelesi, diğer yanda din referansı ile yaşamı düzenlemeye çalışan tutucular ve üçgenin üçüncü köşesinde ise tutucu ya da gerici erkeklerin yanında yer alan, onlara daha da cesaret veren diğer kadınlar…
Feminist Hareket’e öneriler vermek ya da Feminist Hareket’in tarihi hakkında ahkam kesecek değilim. Benim dünya görüşümde kadın ve erkek eşittir. Sosyal olarak gelişen ve muhafaza edilmeye çalışılan farklılıkları, doğadan gelen farklılıklarmış gibi göstermek gerizekalılıktır. Kadınların bu özgürlük savaşımı için kuşakların geçmesini beklemek yerine, enerjilerini kuşaktan kuşağa geçirmeleri gerekmektedir. Toplumsal ve hukuksal olarak gelişmiş bir ülkede, ardıl kuşakların yaşam alanlarının ve alışkanlıklarının olumlu biçimde değişmesi beklenir. Ancak her bir kuşağın bu olumlulukları koruyacak ve benimseyecek cesarete sahip olması da gereklidir. İskandinav ülkelerinin sağlayabildikleri budur. Yine tartışma sonunda başbaşa konuştuğumuzda ülkelerinde bile politakaya erkeklerin egemen olduklarından dert yanmaları bunun göstergesidir. Dünya’nın başka bir köşesinde ise Batı’nın uygarlık seviyesini kendine hedef belirlemiş toplumlarda, bu hedefe erişme yolundaki en büyük engel kadın-erkek eşitsizliğidir. Bu üretilmiş ve uydurulmuş eşitsizliği, gerici tutumlar ile muhafaza etmeye çalışmanın getireceği sonuç açıktır: Kendine yeni yaşam referansları belirleyemeyen her toplum ve ülke gibi, bu ülkelerin de tarihin sayfalarında bir kargaşa ile ayak altından çekilen hasta adamlar olarak anılacağına şüphe yok. Fakat Türkiye bu öykünün neresinde?
Türkiye bu öykünün, benim de hissettiğim gibi, tam ortasında. Ülkenin büyük bölümü biliyor ki: Evet, olması gereken çağdaşlık Batı’dadır, fakat Doğu’nun önermeleri de hala geçerlidir. Buna karşın, son zamanlarda bu gelişmeye açık düşünce ikliminin havası bozuldu, özgür kadınların, erkeklerin cinsel ve psikolojik baskınlık isteklerine yanıt vermek zorunda olan azad edilmiş köleler olarak görülmesi gibi bir iğrençlik peydah oldu. Bunu pekiştiren bir diğer olumsuz nokta ise, kadınların özgürlük sorunlarının yalnızca erkekler tarafından konuşulması oldu. Yani, kısacası, kadınların sesleri duyulmaz, cisimleri ise erkeklerinin tercihlerine zıt gidemez oldu. Bu geriye gidiş, Batı’nın uygarlığını yakalama ülküsü ile kendine yabancılaşmış bir toplumun, devrim heyecanı geçince kendine oryantalist bir aynada bakmasından çok, Batı uygarlığı ile hiç ilgilenmemişlerin diğerlerine baskı ile birer rol biçmesinden kaynaklanıyor. Bunun çözümü ise, ülkenin hedefini ve eksenini ayarlamaktan ziyade, gerçeği ve doğruyu tekrar tekrar yüksek sesle ilan etmektir: “Her insan eşit doğar, eşit yaşar, eşit ölür.”
Atatürk
Wednesday, November 10th, 2010Benim Atatürk’üm, senin profil fotoğrafları albümünde yılda iki üç defa tutunduğun can yeleği değil. Bazen rakı masasında buluşuyoruz onunla, bazen de gurbetin soğuk havasını ısıtan sıcak devrimci aşklarda… Benim Atatürk’üm, senin tembel vücuduna attırdığın imzanın sahibi değil. Doğduğu günden beri şehir, okul ve isim değiştirmenin ansızınlığını ve her değişimden sonra gelen insanın acı yalnızlığını ciğerinde duyuyor da bana mısın demiyor. Değişime alışkın karakteri, bazen hüzünlü şarkılarda onu terk ediyor, elini tuttukları değişmesin istiyor bir tek. Benim Atatürk’ümün gözleri, senin savaşa aç, kana susamış, doyumsuz ve hoyrat gözlerin gibi bakmıyor. Barışın yaratıcılığını ve yaşatıcılığını benimsiyor, savaşanların halklar olmadığını biliyor. Benim Atatürk’üm, senin gibi devrim sözcüğünden korkmuyor. O yurt sevgisinden bahsedince yalan söylüyormuş gibi hissetmiyorum. Başarısızlık ve hata yapmanın en büyük felaket olmadığını da biliyor, çünkü bir idealin peşinden koşturmanın öğreticiliğinde geçirmiş ömrünü. Üstelik küfretmiyor, Türkçe’yi güzel konuşuyor ve şiir seviyor. Ondan çok şey öğrenirken, çoğunluktaki senden bir o kadar uzaklaşıyorum, yani bayağılıktan, vasatlıktan ve işeyaramazlıktan.
Ecevit!
Friday, November 5th, 2010Bir Zamanlar Internet
Thursday, November 4th, 2010Aynı zamanda http://10numarablog.blogspot.com/2010/11/bir-zamanlar-internet.html adresinde de yayınlanmıştır.
Ülkenin gündemindeki siyasi tartışmaların arasında bir cümle dikkatimi çekiyor: “Bizler, müzakere edilebilecek son kuşağız.”. Kürt Sorunu’na ilişkin, belli bir yaşın üzerindeki siyasetçiler ve temsilciler söylüyor bunu. Onların ardından gelen kuşağın yetişme tarzı ve iletişim hevesi bakımından kendi kuşaklarından oldukça farklı olduklarını vurguluyorlar. Maksadım siyasi konulardan bahsetmek değil. Tam tersine, bu cümleden hareketle siyasetin ötesine geçip, dünyadaki diğer canlıların aksine düşünce ve toplumsal yaşayış bakımından da hızla evrim geçiren insanoğlunun nesli tükenen kuşaklarındaki yerimizi 90′lı yılları yaşamış olanlar olarak ne kadar sağlamlaştırdığımızdan bahsetmek istiyorum. Hedef kitlem, Yıldız Tilbe’nin gözaltına alındığı sırada Delikanlım şarkısını bağıra bağıra söylemesini hatırlayanlardır. Karşıma alıp da konuşurmuş gibi şu anıları anlattıklarım, Türk Futbolu’nun 2002′de zirve yapan yükselişini, Sergen’in İzlanda’ya attığı golü de hatırlayacak kadar adım adım izleyebilmiş olanlardır. Ahmet Gümüş’ün Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu’nun bilmem ne tarih ve bilmem kaç sayılı kararı ile ders kitabı olarak okutulmasına onay verilen Türkçe 1-2-3-4-5 serilerindeki öyküleri, şiirleri ve alıştırmaları hatırlayanların bu yazıda elbette eskiye ait parçaları vardır. O yüzden bu insanlar, şimdilerde gitgide kaybolan bir kuşağın temsilcileridir. Sabredebilen, saygı duyabilen ve aslını esirgemeyen bir kuşağın temsilcileridir.
Bu kuşağın öyküsünü, Internet’in keşfine ya da aynı günlere denk gelen atari salonlarının ölümüne dek geriye götürebiliriz. Güzellik de buradadır; bu kuşak, bir şeyin en tepe noktasındaki heyecanlı sinerjiyi de -ve zaman içinde ölümündeki nostalji duygusu da dahil-, başlangıç anlarındaki keşif enerjisini de yaşamıştır. Öyle ki, bu öykünün kahramanları Michael Jackson’ın ve Madonna’nın olgun yaşlarına rastlamış, Panini Çıkartma Albümleri’nin en hakikisini Euro’96 sırasında adeta vücudunun bir uzvu gibi benimsemiş ve sokaklarda saklambaç oynayabilmiş son keratalardır. Bu kahramanların Internet ve Web’e toplu halde göç edişleri, “Türkiye’nin Internet Tarihi”dir bir yerde. (A)DSL öncesi – BBS sonrası devirlerin basit sayfalı ağ ve IRC tabanlı sohbet ile taçlanan günlerine dönmek için anılması gerekenler, “a s l?” sorusu kadar iç gıdıklayıcı, Mynet üzerinden eşe dosta e-kart atmak kadar vefalı, Napster arayüzü kadar karmaşık ve Geocities ile kişisel web sayfası yapmak kadar kibirli anılardır. Çevirmeli ağın telefon hattını meşgul, bilgisayar başındaki ergeni bahtiyar eden bağlantı sinyalinin verdiği yetkilere dayanarak kimi zaman “Age Of Empires” ile dünyaları telefon hatları üzerinden fetheden, kimi zaman da “Nefesnefese” gibi sitelerde gördüklerine inanamayan bu kuşağın dili şöyle söylerdi: “Internet’e girmek”. Sonraları bu tabir, misal “Facebook’a girmek” olarak değişti. En sonunda “girmek” sözcüğü Internet yapısı ve artan bant genişliği sayesinde silindi. Kuşağımızın bir nostaljisi olarak tozlu raflardaki yerini aldı.
Günümüzde ise, ağa girmek – çıkmak kavramları ortadan kalktığı gibi, ağlarda tanınır olmak önem kazandı. İşte, “Bizler bilinçli ya da bilinçsiz olarak Internet’te ünlü ve tanınır olmak istemeyen son kuşağız” diyebilmenin nirengi noktası burada duruyor. Çünkü, ağlar üzerinde popüler olmak başka bir şey, ağlar tarafından tanınır olmak başka bir şey. Yani, bir gün herkesin milyoner olamayacağı gibi, bir gün herkes de Internet ünlüsü olamayacak. Bunun farkında olmak önemlidir. Buradaki tanınırlık, “a s l?” sorusunun reklam ve veri avcılığı alanlarına uyarlanmış haline verilen yanıtlardır. Son yıllarda ağdaki kullanıcının yaşı, cinsiyeti ve yeryüzünde bulunduğu nokta fiber kablolar üzerinde akan milyon dolarların ana kaynağı durumuna geldi. Bu verileri toplama amacı ile herkese ünlü ve önemli muamelesi yapılan bir yer haline gelen Internet, göçmen kuşak için acı bir deneyim olmaktadır. Zira bu bilgilere hakim olma hedefiyle Google’ın adeta Internet’in bizzat kendisine dönüşme hamlelerine, artık yanıt veren bir kaç şirket daha var. Bunların başında Facebook (Facebook’a karşı federe bir sosyal ağ yapısı öneren gençlerin projesi diaspora* için buradan) geliyor. Ve bu rekabet, özgür ve bağımsız Internet düşünün üstüne kocaman bir çizik atıyor.
Uzun vadede yaşanan bir evrimin ve kısa vadede etki eden bir değişimin önünde durmak kâr etmez. Yasa koyucu ve uygulayıcı iradelerin Türkiye’de Internet’in yasaklanabilir bir mecmuadan daha ötesi olmadığını kabul ettirmesi çok zor olmadı. Bunun mücadelesi gerekli yerlerde gayet güzel şekilde veriliyor. Ancak, diğer yandan Türkiye’de Internet’in daha yaşanılabilir bir yer olması için de özgürlükçü ve farkındalık yaratan insanların çıkıp bir şeyler söylemeleri gerekiyor. Eğer bu söylemi, bu kuşak çıkaramazsa, diğer kuşakların bu söylemi yaratması pek ihtimal dahilinde değil. Belki de bizler, Internet’teki çöplük ve rantçılık olmasa da yaşayabilecek son kuşağız.
Canlı Bomba, Cansız Barış
Wednesday, November 3rd, 2010Taksim’de canlı bomba… Taksim’e o pazar sabahı yolu düşenlerden birisi de kız kardeşim olabilirdi, üniversite sıralarında tanıştığım dostlarımdan birisi olabilirdi İstanbul’daki staj deneyimlerimde hiç anlaşamadığım bir mesai arkadaşım olabilirdi veya polis aracındaki polislerden birisi akrabam olabilirdi. Her durumda ölüm bana da değmiş olabilirdi. Bu saldırı bir kaç anarşistin, vatan haininin ya da teröristin, diğer taraftan bakmaya çalışırsak bir kaç devrimcinin, halk kahramanının ya da özgürlük savaşçısının işi olabilirdi. Her durumda öldürme isteği, huzurlu bir pazar sabahını kana bulamış olurdu. Bunlarla birlikte bu eylem ve devamında gelecek eylemler de küresel bir komplonun, savaş tüccarlarının ve lobilerinin işi olabilirdi. Karmaşık, kirli ya da basit, sonucunda ölüm olurdu. Bombayı, kanı ve eylemi hangi söylem, düzlem ve denkleme oturtursanız oturtun, birileri ölüyor. Ve ölümün pazar sabahlarına dek sokulduğu bir toplum, barış için çözüm üretemiyor. Öldürmeden bir arada yaşamak isteyenlerin gitgide azaldığı bir ülkeye dönüşüyor Türkiye. Bizler ise, dışarıda “… ama Türkiye güvenlidir.” kandırmacasına kendimiz inanmadan yabancıları inandırmaya çalışıyoruz.
Bu kadar kin konuşmadan nasıl silinir?

