*Ekmeği yiyeceksiniz, suyu da içeceksiniz. – Hititçe
Zeus’un evlatları, dün Atina’yı yıkıp yıkarken, iyi ki, dedim, şımarık tembellerin değil, her şeye rağmen çalışkan, sabırlı, inançlı insanların ülkesinde yaşıyorum.
Böyle buyurmuş Aslı Aydıntaşbaş 6 Mayıs tarihli yazısında. Daha önce yazacaktım ancak araya giren sınavlar nedeniyle şimdiye kaldı. Yazısını ilk okuduğum andan itibaren, karşı çıktığım noktaları tekrar tekrar düşündüm, çeşitli insanlara sordum, soruşturdum. Kendisi hangi kanallar ve yollar üzerinden Yunanistan’ı ve Avrupa’yı izliyor bilemiyorum. Benim yararlandığım kanallar ve insanlar genellikle bu krizin birinci dereceden etkilediği kesimlerdendi.
Öncelikle, Yunanistan ve Avrupa’ya karşı bir oholsunculuk durumu doğru değerlendirme olanağını ortadan kaldırdığı gibi, durumdan çıkartılması gereken dersleri de erteliyor ve zaman ile gündemin karadeliğinde unutulmaya mahkum ediyor. Kriz artık Yunan Krizi diye adlandırılamaz hale gelmiştir, tüm Avrupa’nın meselesi haline gelmiştir. Bu tip bir krizden önce de Avrupa’nın üretim gücü olan ülkelerin kamuoylarının Euro Bölgesi’ne bakışı olumsuzdu ve misal Alman Halkı DM’li günlerini özlemle yad eder durumdaydı. Şimdilerde bu krizin Avrupa siluetine aşağı ve yukarı yöne doğru tükürmeyi engelleyen birer sakal ve bıyık çiziverdiği bir gerçek. Yerel kamuoylarına anlatılmaya çalışılan yardım kararları ve Euro parabiriminin değerinin düşmesinin yaratacağı tehlikenin ayaksesleri, Avrupa kıtasında yankılanıyor şimdi.
Tüm bu kargaşa içersinde Anadolu insanına pay çıkarılacaksa, orada da biraz düşünmek gerekli. Kim bu Anadolu denen yarımadanın insanı? Kökeni hangi devre tarihleniyor? Hititler’in başlıkta alıntıladığım sözüne, “Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber!” diyebilmeyi kim başardı? Geometriciler, tıbbın yaratıcıları ve söylence anlatıcıları bu topraklarda yaşayıp ölürken, ne zamandan beri servet ortak kazançtan daha değerli oldu? Bu soruların yanıtlarını, ulus devlet bakışaçısının yanıltıcı ögelerinden kurtularak vermek gerekir. Biz, bizden kötü olanlar ve bizden iyi olanlar şeklinde gelişen bir algının yarattığı kendini beğendirme hezeyanlarının ve kendini yakıştırma sayıklamalarının sonu insanların biraraya gelmesi ile son bulacak. Çünkü devletlerin ve hükümetlerin yanlışları, öngörüsüzlüğü ve hantallığı herhangi bir bireyin ya da bir halkın daha iyi yaşam hakkını gasp ettiği sürece insanların sabrının bir sonu olacak.
Avrupa Birliği’nin dayandığı üç sacayak, siyaset, ekonomi ve kültürdür diyebiliriz. Birliğin genişleme sürecinde gözönünde bulundurduğu ölçütler, birliğin geleceği açısından olduğu kadar, birliği oluşturan devletlerin halklarına anlatabilmesi için de önemlidir. Birliğin herhangi bir parçasının siyasi, ekonomik ve kültürel ölçütlerden herhangi birine uzak düşmesi, uyum sağlayamaması görünür olduğu zaman biriken öfke ve bıkkınlık duygusu kendini birliğin dönüm noktalarında aşırı bir biçimde gösteriyor. Siyaseten Avrupa Anayasası’nın reddedilme süreçleri, ekonomi alanında yaşanan son kriz ve kültürel yaşamda göç politikalarına karşı gelişen tepkiler bunlara en sıcak örnekler. AB’nin de elbette bunlara karşı geliştirdiği öncül ve güncel önlemler var. Yine de Avrupa genelindeki öğrenci ve staj hareketliliği, çok dilli programların ve projelerin desteklenmesi ve Avrupa vurgusu yapan yayınların desteklenmesi gibi önlemlerin çoğu bu tür adımlara sıcak ve yakın davranan bireyler tarafından anlaşılıp benimsense de durağan bir yaşam biçimini benimseyen kesimler tarafından Avrupa yaşam tarzına tehdit olarak değerlendiriliyor. Tüm bu olumlu adımların, şu günlerde beliren genel görünümü toparlayacak bir enerjiye sahip olmadığı, Avrupa’daki ulusal vurgunun keskinliği köreltmediği ve mevcut pazar yapısının hızlandırdığı Güney Avrupa’nın çöküşünü durduramadığı çok açık. Bununla birlikte, Avrupa’nın demokrasi ve eşitlik açısından kat ettiği yolun Yunanistan’daki gösteriler nedeniyle Aydıntaşbaş ve benzer düşünenler tarafından
Ama Olympos’un sahte tanrıları gerçeklik duvarına toslayınca, bir anda çılgına dönüp “demokrasinin beşiği”ni Kırgısiztan’a çeviriverdiler.
O zaman hak ettikleri yer de Avrupa değil Orta Asya olmalı.
şeklinde değerlendirmesi, bu kazanımlardan birşey eksiltmiyor. Avrupa’nın demokrasisine karşı Hindistan ve Çin benzeri bir kalkınmayı savunmak için ya emek düşmanı ya da demokrasi düşmanı olmak gerekir. Zaten yazarın da belirttiği gibi, demokrasi onun için “Sıramızı bekleyip, sandığa gidip sessizce oyumuzu atıyoruz.” diye betimlenebilen sessiz bir dönence, gönül koyulan bir dostluk ya da ruhsal bir meditasyon. İşin aslı öyle değil tabi ki.
Anadolu’nun dersane parası yüzünden kendini asan öğrenci velileri, İstanbul’a göç etmek zorunda kalıp fazla mesai parası almadan kuzu gibi çalışan beyaz yakalı kavruk gençleri, sosyal güvencesi olmadan işten işe koşulan taşeron emekçileri ve atanamayan aç öğretmenleri var. Anadolu’nun sabrı değil sözkonusu olan, burada susmuş ve susturulmuş insanları çaresizlikleri var. Kimsenin “müslüman kalvinist” olmaya gönlü de yok hani, alıp buradan bir Amerikan WASP destanı yazalım. Yunanistan’ın nüfus olarak 7 katı -daha da katlamaya meyilli-, olan bir ülkenin halini Kayseri ile özetlemek kolaycılık kadar, yanıltıcılık da oluyor.
Yunan Krizi’nden çıkarılacak ders, PASOK’un Soyvetçi ve Yunan Halkı’nın da şımarık olduğu değildir. Çıkarılacak ders, sırtını AB’ne dayayıp turizmin iç pazarı döndürmesini beklemenin ve yolsuzlukları yalan yanlış istatistikler ile örtbas etmenin acı sonuçlarıdır. Batı dünyasına karşı ezikliğimizin, ev ödevini başkalarından saklayarak hırsla yapıp ertesi gün öğretmene hışımla gösteren ilkokul öğrencisinden pek farkı yok. Her fırsatta Yunanistan’a basarak yükselmenin yolunu aramak da, dünyaya açılan bir ülkenin insanlarına yakışacak bir tavır değildir. Ama neyse ben “Fransızlar gibi dırdır, Yunanlılar gibi vıdı vıdı” yapmış olmayayım, zaten gerekirse 135 bin ölü daha verir Avrupa Birliği’ni bile alırız, Yunanistan’ı da Orta Asya’ya gönderiveririz.