Archive for the ‘Türkiye’ Category

Bir Yıl Olmuş

Tuesday, May 18th, 2010

Ölümler üzerinden 1 yıl geçer, 10 yıl geçer, 50 yıl geçer hatta daha fazlası geçer, muhasebesi geride kalan ömürlere sığmasa da. Her yıl bir öncekine bir eklendikçe daha çok durulur, daha çok boşlanır hayat. Ancak bazı ölümler vardır, değil 1 yıl, üzerinden 1 gün geçmeden daha hızlı koşturmak, daha fazla biraraya gelmek gerekir. Çünkü o ölümün üzerinden henüz bir yıl geçmeden, “Neden Kürtlere burs veriyor? PKK’lı yetiştiriyor.” diyenler, Kürt Açılımı’nda ön saflara geçerler yalan gözyaşlarıyla, çünkü o ölümün üzerine daha 365 gün serpilmeden, onun “Türkiye’nin kanı canı” dediği YİBO’ların birinde akılalmaz bir olay -henüz duyulmayanların arasından- görünür olur ve çözüm için “YİBO’lar kapatılsın” demeye başlarlar, çünkü o ölümün üzerinden bir takvim yılı bile geçmeden demokrasi için edilen kavga daha da büyür, cepheler belirsiz, çünkü o ölüm daha bir yıl eskimeden onun insan hakları anlatılsın diye uğraştığı kahvehaneler etnik ve sınıfsal çatışmanın ana sahneleri oluverir. Türkiye bir yıl daha eskir.

Eğitim için, sağlık için, bilim için feda ettiği yaşamının iyimser bahçesine girme şansına erişenler, onunla iki cümlecik dahi olsa konuşabilenler ve azim ile yönlendirdiği çalışma yoldaşları arasında yer aldığım için mutluyum. Huzur içinde uyu Türkan Hoca.

“Bana düşen bütün görevleri yerine getirdim, ölüme de hazırım.”

Türkan Saylan

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Yürüyedur Gandhi Kemal!

Monday, May 17th, 2010

Baykal’ın kafasındaki planın şu yönde olduğunu yazmıştım. Kılıçdaoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’na aday gösterildiği günden itibaren yaşadığı ve gördüğü olayların kendisini getirdiği noktayı artık kabullenmiştir. Çağlayan Mitingi’nde konuşturulmayan bir adaydan, sabrederek hakkında umutla konuşulan bir adaya dönüşmüştür. Seçilirse insanlara “Sen yaparsın!” değil, “Biz yapabiliriz!” dedirtecektir.

Bu yürüyüşünü destekliyorum. Kurultaydan sonra daha uzun bir yazı gelecektir.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

St. Pauli ist die einzige Möglichkeit!

Monday, May 17th, 2010

100. Yıl bir spor kulübü için neden önemlidir? Bir kalemde üç ya da dört adet neden sayabilirim; Şehrin ya da semtin gençleri 100 yıldır bir araya gelip yarışmalarda ve karşılaşmalarda semtin adını duyurdukları ve gücünü temsil ettikleri için önemlidir. Geçtiğimiz yüzyılın rekabet ve estetik anlayışına göre kendilerini destekleyenlerin yüzünü kara çıkartmadıkları için önemlidir. O topluluğa yeni katılan bireylere aidiyet ve devamlılık duygusu hissettirdiği için önemlidir. Hele bu yüzyıllar bir şehrin ve semtin kimliğinde önemli yer tutmuşsa bu gelenekten bihaber ve başarıya odaklı uzak kitlelerin manasız desteklerine çok da gereksinim duymadan, işte o 100 yıl bir gurur nedenidir. Bu yüzden 3 Büyükler’den semtine biraz daha sadık kalanının yani Beşiktaş’ın yüzüncü yılı daha anlamlıdır benim gözümde. İzmir’de 2012′de Karşıyaka ile başlayacak olan yüzüncü yıllar daha sıcaktır ve daha oralıdır, dışarıdan bakınca. Trabzon’un, Bursa’nın ve diğer gelenek sahibi şehir takımlarının -kesinlikle belediye takımları değil- 100. yılları da öyle gelecektir gözüme. Daha bir sahip çıkılmış, daha bir “Biz 100 yıldır buradayız” diyen kutlamalar ve gurur yürüyüşleri olacaktır. Zira burada da Bayvera ve hatta Almanya’nın tekil silahşörlüğüne soyunmuş bir Bayern Münih’in 10 yıl önceki 100. yılından ziyade, Hamburg içinde “Unut Hamburg’u, Burası St. Pauli” diyen devrimci semt St. Pauli’nin öyküsü daha önemlidir benim gözümde. Sanayi devlerinin, para babalarının ve Arap şeyhlerinin reklam, transfer ve doğrudan hissedarlık ile emek ve birliktelik dolu bu 10, 50, 100 ve daha uzun yıllara el koyması ya da sulanması bu yüzden çirkinleştiriyor sporu ve geleneği. Sporun doğasında olan fiziksel güç farkına eklenen -daha doğrusu direkt üzerine abanan- ekonomik güç farkı o semtte büyüyen bir çocuğun renk aşkını kirletmekten başka bir işe yaramıyor, küçük ve güzel cümleler kurulmadan gelir-gider tablosunun üst ve alt satırları renk aşkından farklı bir biçimde çirkin bir kümelenme sevdası yaratıyor. Tüm bu ekonomik çizelgeler, spor aşkının “AŞ”leşmesi, birileri dünyayı durdursa ve bize “Ne yapıyorsunuz?” diye sorsa, sporun sevinçli ve saf kaynağından uzaklaşmanın hezeyanı ile yanıt verememize yol açacak gibime geliyor.

Galeri için http://www.fcstpauli.com/galerie/galerie.php?menuid=2200&topmenu=186

Bahsettiğim St. Pauli’nin 100. yılında ise UNESCO Kültür Mirası’na girmiş bir semtin insanları geleneğe saygılı olarak dikkat çekici ve imrendirici etkinliklere imza atıyorlar. Tüm semtin sokaklarına yayılmış etkinliklerde, ırkçılığa karşı turnuvalar, NAZI’lere karşı gösteriler, bisiklet turu, film ve belgesel gösterimleri, kadınlara yönelik etkinlikler, paneller, özel maçlar ve çeşitli konserler geçtiğimiz haftadan başlayarak Eylül ortasına kadar devam edecek. Zaten hareketli bir semt olan Dammtor – Millerntor – Reeperbahn üçgeni bu etkinlikler ile dünyanın her köşesinden insanlara açık ve belki de “karakafalara” kesinlikle ters gözle bakmayan tek metropol alanında gerçekleşiyor. St. Pauli’nin 100. yılı için hazırlanan websitesine buradan erişebilirsiniz. İki gün önce oynanan FC St. Pauli Allstars – FC United of Manchester maçının en güzel olayı ise Klasnic‘in St. Pauli forması ile tekrar arz-ı endam eylemesiydi. Hamburg doğumlu bu göçmen çocuğu, St. Pauli’de parlayıp oradan dünya sahnesine açılmıştı. Klas adamdır bence. Geçtiğimiz yaz “transfermarkt.de” websitesinde yayımlanan röportajında “Henüz dönmek için erken” diyordu ancak bu maçla küçük bir prova yapmış oldu. Tabi St. Pauli’nin şimdiki Klasnic’i büyük ihtimal Deniz Naki’dir. Bu güçlü golcüyü önümüzdeki sene Bundesliga maçlarında takip edebilirsiniz.

Şimdi bu kadar anlattım, peki semtteki atmosfer nasıl? Geçtiğim cuma günü St. Pauli’deydim. Türkiye Başkonsolosluğu’nda halletmem gereken işler nedeniyle Dammtor’da inip, işleri hallettikten sonra semti bir kez daha gezme şansı buldum. Konsolosluk’ta yaşadıklarımı yazmama gerek yok sanırım, Türk işi sıra konuşmaları ve kavgaları, memleket havası almış oldum 20 metrekarelik bahçede. Dammtor’dan yürüyerek Schanze’ye oradan da Feldstrasse üzerinden Reeperbahn’a kadar yürüdük kapalı havada. Şehrin bu bölgesine sinmiş anarşizm ve St. Paulilik şampiyonluk sevinci (St. Pauli 100. yılında tekrar Bundesliga’ya dönmeyi başarmıştır) ile birleşince ortaya gündüz vaktinde dahi şenlikli bir semt çıkmış. Semtin 100. yılına sahip çıktığı Millerntor Stadyumu etrafındaki havadan ve taraftar mağazasındaki kalabalıktan belli oluyor. Yarınki Glasgow Celtic maçından önce de İskoçlar için bastırılan broşürden görüldüğü üzere sevincini basmakalıp benmerkezcilikten çıkarıp tüm dünya insanlarıyla kutlamaya hevesli bir semt ve kulüp olan St. Pauli, çok düşünmeden söyliyeyim, endüstriyel futbola karşı tek yoldur, yani başka deyişle, St. Pauli ist die einzige Möglichkeit!

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Lüfer

Wednesday, May 12th, 2010

İstanbullu’ların lüfer ile ilgili başlattıkları kampanyayı duymuştur sanıyorum herkes: “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın“. İlk duyduğumda kampanyanın İstanbul ile sınırlı kalan bakışaçısı itici gelmişti. Yani İzmirli bir yurttaş İstanbul hasret kalmasın diye, “Ege açıklarında lüfer avlamayın kardeşim!” mi diyecek, diye düşünmüştüm. Ötesi kampanya daha çok lüfer yeme amacı güttüğü için de garip gelmişti. Yanlış anlaşılabilir belki bu noktada, açık açık yazayım ben denizden babam çıksa yerim ve aynı zamanda duyarlılık sebebi ile et-balık ürünleri tüketmeyenlere de sözüm olamaz. Ancak bu ikisi arasında kalıp, “Biraz büyüsünler sonra yeriz” kıvamındaki düşünce olsa olsa Fikir Sahibi Damaklar’a ait olur. Zira damak zevkini efkar ile bulayınca ortaya ilk başta garipsenecek bir tutum çıkıyor.

Öte yandan Greenpeace üyesi bir arkadaşıma geçen yıl beni ziyarete geldiğinde Kordon’da balık yemeyi önerdiğimde, yasadışı avlanmaya ve balık çiftliklerine karşı olduğu için “Boşver, makarna yiyelim” demişti. Bu arkadaşa hak vermiştim, çünkü yediğimiz balıkların, taze ya da konserve, geldikleri ve geçtikleri üretim tesisleri tamamı ile delinen yasaların ve içine edilen doğanın göbeğinde etkinliğine devam eden yerler. Örneğin, yediğimiz ton balığı konservelerinin çoğunun da ağlara takılan ya da taktırılan yunuslar ve balinalar olma ihtimalinden bahseden bir insana karşı gelemezsiniz. Bu ihtimali duyduğumdan beri ALDI’de çiçekyağı içindeki ton balığı konservesinin neden 0,85 € olduğunu daha iyi kavramaya başladım. Tabi, koşullar yurt mutfağında balık halinden alacağım Sprotte’leri ızgara yapmama müsait değil, yağ içindeki ton balığından alabileceğim besin değeri ile ikame ediyorum deniz mahsulü tutkunu bünyemi.

Tekrar kampanyaya gelirsem, kampanyanın destekçilerinden Milliyet Cadde yazarı Mehveş Evin bugünkü yazısında şöyle demiş:

* Lüferin en önemli yataklarından biri Dikili’de. Bu bölgede avın yasaklanmak yerine teşvik edilmesi, balığın Ege’den Çanakkale yolu ile girişini tamamen kesecek.
* Yani lüfer dostları alt limiti 14’ten 20 cm yapmayı başarsa dahi, balık kalmayacağı için anlamı olmayacak! Bu da Bakan’ın iki dudağı arasında.

Ortaya şöyle bir durum çıkmış, “Egeliler suyumuzu bulandırmasın”. İyi güzel de, o küçücük Dikili’de kaç balıkçı teknesi dolu olduğu halde dönüyor denizden. Çoğu zaten çiftliklerden çekiyor malını. Ayrıca o bölgede sık anlatılan bir şeydir, sınır ihlali ile Yunan sularından balık çeken reislerin öyküleri. Yani yorganımızı İstanbul’un ayağına göre uzatırken, yatağın beri yanında açıkta kalan Ege’yi, Akdeniz’i ve diğer bölgeleri unutuyoruz. Her işimizin A’dan Z’ye bozuk olma durumu sözkonusu yine. İstanbullu fikir sahibi damak, yıldızlı şeflerinin yardımı ile yer tabi 20cm’i de 25cm’i de, fakat korkarım İstanbullu’nun doyan karnı çözüm olmaz balıkların kulaklarında çınlayan “Ağ var!” seslerine.

Greenpeace demişken, bugün akşamüstü okuldan dönerken, feribot iskelesinin karşısında Greenpeace’in Esperanza gemisini gördüm. Bu Cuma günü Kuzey’e doğru açılacaklarmış. Rotaları ve amaçları hakkında bilgi burada (bağlantı Almanca’dır). Özetle Kuzey Kutbu’ndaki iklim değişikliğinin etkilerini, okyanuslardaki asitleşme tehlikesini ve balık stoklarının kontrolsüzce sömürülmesini inceleyecekler. Fikir Sahibi Damaklar’a oradan selam gönderirler herhalde.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ulan bu yollar sanki Avrupa Birliği mi?

Wednesday, May 12th, 2010

Vatandaşa cart curt yok!

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Baykal’a Ne Olmuş?

Monday, May 10th, 2010

Baykal’ın istifası beklenen bir durum değildi. Çoğunluk Baykalsızlık özlemi içinde yaşıyor olsa da, bu duruma hazırlıksız yakalanıldığı açıkça ortada. Benim bu kişisel yanlıştan sonra gelen istifadan anladığım “Mesajınızı aldım, kaldığımız yerden devam edeceğiz.”

Açalım, görüntülerin komplo olduğunun ileri sürülmesi, kesme-biçme-yapıştırma yapıldığı iması, Pennsylvania’ya gönderilen selam ve iki hafta sonraki Olağan Kurultay her birlikte, sunulan istifanın bir güç denemesi olduğunu akıllara getiriyor. Kurultay süreci sıklaştırılan saflar ile birlikte cadı ve hain avına çıkılacak, Baykal’ın arkasında bıraktığı güçlü ve katı hizip partinin seçimlere kadar yörüngesinden çıkmasına izin vermeyecek ve seçim arefesinde muhtemelen görüntülerin gerçekdışılığı kanıtlandığında sahneye tekrar Bay Baykal çıkacaktır.

“Hain” kim mi? Don Corleone’den alıntıyla,

“Listen, whoever comes to you with this Barzini meeting, he’s the traitor. Don’t forget that.”

diyebiliriz. Yani demem odur ki, genel başkanlığa ilk kim aday olursa, bu varanlarla bir ilgisi olabileceği düşünülecek. Ülkenin hain avcılığına yatkın genleri, bu işi de bir geridönüş destanına döndürmekte geç kalmayacaktır. CHP’ne hakim kafayapısı ve köşebaşlarını tutmuş insanlar değişmedikçe, partinin durumunda herhangi bir ilerleme olacağını da sanmıyorum.

Yukarıdaki resimden de görülebileceği gibi, Baykal öyle ya da böyle adından söz ettirdi. Geldiği nokta, “İktidar, kaldırma, don, yaş yetmiş” tarzı esprilerin öznesi olmak olsa da, o son zamanlarda yaratabileceği en büyük etkiyi yarattı. Temiz bir siyasetçinin oyunun kurallarını geç de olsa öğrenmeye başlamasının ayak sesleri, ihtimaller dahilinde daha güçlü olduğunu hissettirecek. Bunun da sol siyasete hiçbir yararı olmayacak.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ninda-an ezzateni watarra ekutteni*

Monday, May 10th, 2010

*Ekmeği yiyeceksiniz, suyu da içeceksiniz. – Hititçe

Zeus’un evlatları, dün Atina’yı yıkıp yıkarken, iyi ki, dedim, şımarık tembellerin değil, her şeye rağmen çalışkan, sabırlı, inançlı insanların ülkesinde yaşıyorum.

Böyle buyurmuş Aslı Aydıntaşbaş 6 Mayıs tarihli yazısında. Daha önce yazacaktım ancak araya giren sınavlar nedeniyle şimdiye kaldı. Yazısını ilk okuduğum andan itibaren, karşı çıktığım noktaları tekrar tekrar düşündüm, çeşitli insanlara sordum, soruşturdum. Kendisi hangi kanallar ve yollar üzerinden Yunanistan’ı ve Avrupa’yı izliyor bilemiyorum. Benim yararlandığım kanallar ve insanlar genellikle bu krizin birinci dereceden etkilediği kesimlerdendi.

Öncelikle, Yunanistan ve Avrupa’ya karşı bir oholsunculuk durumu doğru değerlendirme olanağını ortadan kaldırdığı gibi, durumdan çıkartılması gereken dersleri de erteliyor ve zaman ile gündemin karadeliğinde unutulmaya mahkum ediyor. Kriz artık Yunan Krizi diye adlandırılamaz hale gelmiştir, tüm Avrupa’nın meselesi haline gelmiştir. Bu tip bir krizden önce de Avrupa’nın üretim gücü olan ülkelerin kamuoylarının Euro Bölgesi’ne bakışı olumsuzdu ve misal Alman Halkı DM’li günlerini özlemle yad eder durumdaydı. Şimdilerde bu krizin Avrupa siluetine aşağı ve yukarı yöne doğru tükürmeyi engelleyen birer sakal ve bıyık çiziverdiği bir gerçek. Yerel kamuoylarına anlatılmaya çalışılan yardım kararları ve Euro parabiriminin değerinin düşmesinin yaratacağı tehlikenin ayaksesleri, Avrupa kıtasında yankılanıyor şimdi.

Tüm bu kargaşa içersinde Anadolu insanına pay çıkarılacaksa, orada da biraz düşünmek gerekli. Kim bu Anadolu denen yarımadanın insanı? Kökeni hangi devre tarihleniyor? Hititler’in başlıkta alıntıladığım sözüne, “Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber!” diyebilmeyi kim başardı? Geometriciler, tıbbın yaratıcıları ve söylence anlatıcıları bu topraklarda yaşayıp ölürken, ne zamandan beri servet ortak kazançtan daha değerli oldu? Bu soruların yanıtlarını, ulus devlet bakışaçısının yanıltıcı ögelerinden kurtularak vermek gerekir. Biz, bizden kötü olanlar ve bizden iyi olanlar şeklinde gelişen bir algının yarattığı kendini beğendirme hezeyanlarının ve kendini yakıştırma sayıklamalarının sonu insanların biraraya gelmesi ile son bulacak. Çünkü devletlerin ve hükümetlerin yanlışları, öngörüsüzlüğü ve hantallığı herhangi bir bireyin ya da bir halkın daha iyi yaşam hakkını gasp ettiği sürece insanların sabrının bir sonu olacak.

Avrupa Birliği’nin dayandığı üç sacayak, siyaset, ekonomi ve kültürdür diyebiliriz. Birliğin genişleme sürecinde gözönünde bulundurduğu ölçütler, birliğin geleceği açısından olduğu kadar, birliği oluşturan devletlerin halklarına anlatabilmesi için de önemlidir. Birliğin herhangi bir parçasının siyasi, ekonomik ve kültürel ölçütlerden herhangi birine uzak düşmesi, uyum sağlayamaması görünür olduğu zaman biriken öfke ve bıkkınlık duygusu kendini birliğin dönüm noktalarında aşırı bir biçimde gösteriyor. Siyaseten Avrupa Anayasası’nın reddedilme süreçleri, ekonomi alanında yaşanan son kriz ve kültürel yaşamda göç politikalarına karşı gelişen tepkiler bunlara en sıcak örnekler. AB’nin de elbette bunlara karşı geliştirdiği öncül ve güncel önlemler var. Yine de Avrupa genelindeki öğrenci ve staj hareketliliği, çok dilli programların ve projelerin desteklenmesi ve Avrupa vurgusu yapan yayınların desteklenmesi gibi önlemlerin çoğu bu tür adımlara sıcak ve yakın davranan bireyler tarafından anlaşılıp benimsense de durağan bir yaşam biçimini benimseyen kesimler tarafından Avrupa yaşam tarzına tehdit olarak değerlendiriliyor. Tüm bu olumlu adımların, şu günlerde beliren genel görünümü toparlayacak bir enerjiye sahip olmadığı, Avrupa’daki ulusal vurgunun keskinliği köreltmediği ve mevcut pazar yapısının hızlandırdığı Güney Avrupa’nın çöküşünü durduramadığı çok açık. Bununla birlikte, Avrupa’nın demokrasi ve eşitlik açısından kat ettiği yolun Yunanistan’daki gösteriler nedeniyle Aydıntaşbaş ve benzer düşünenler tarafından

Ama Olympos’un sahte tanrıları gerçeklik duvarına toslayınca, bir anda çılgına dönüp “demokrasinin beşiği”ni Kırgısiztan’a çeviriverdiler.
O zaman hak ettikleri yer de Avrupa değil Orta Asya olmalı.

şeklinde değerlendirmesi, bu kazanımlardan birşey eksiltmiyor. Avrupa’nın demokrasisine karşı Hindistan ve Çin benzeri bir kalkınmayı savunmak için ya emek düşmanı ya da demokrasi düşmanı olmak gerekir. Zaten yazarın da belirttiği gibi, demokrasi onun için “Sıramızı bekleyip, sandığa gidip sessizce oyumuzu atıyoruz.” diye betimlenebilen sessiz bir dönence, gönül koyulan bir dostluk ya da ruhsal bir meditasyon. İşin aslı öyle değil tabi ki.

Anadolu’nun dersane parası yüzünden kendini asan öğrenci velileri, İstanbul’a göç etmek zorunda kalıp fazla mesai parası almadan kuzu gibi çalışan beyaz yakalı kavruk gençleri, sosyal güvencesi olmadan işten işe koşulan taşeron emekçileri ve atanamayan aç öğretmenleri var. Anadolu’nun sabrı değil sözkonusu olan, burada susmuş ve susturulmuş insanları çaresizlikleri var. Kimsenin “müslüman kalvinist” olmaya gönlü de yok hani, alıp buradan bir Amerikan WASP destanı yazalım. Yunanistan’ın nüfus olarak 7 katı -daha da katlamaya meyilli-, olan bir ülkenin halini Kayseri ile özetlemek kolaycılık kadar, yanıltıcılık da oluyor.

Yunan Krizi’nden çıkarılacak ders, PASOK’un Soyvetçi ve Yunan Halkı’nın da şımarık olduğu değildir. Çıkarılacak ders, sırtını AB’ne dayayıp turizmin iç pazarı döndürmesini beklemenin ve yolsuzlukları yalan yanlış istatistikler ile örtbas etmenin acı sonuçlarıdır. Batı dünyasına karşı ezikliğimizin, ev ödevini başkalarından saklayarak hırsla yapıp ertesi gün öğretmene hışımla gösteren ilkokul öğrencisinden pek farkı yok. Her fırsatta Yunanistan’a basarak yükselmenin yolunu aramak da, dünyaya açılan bir ülkenin insanlarına yakışacak bir tavır değildir. Ama neyse ben “Fransızlar gibi dırdır, Yunanlılar gibi vıdı vıdı” yapmış olmayayım, zaten gerekirse 135 bin ölü daha verir Avrupa Birliği’ni bile alırız, Yunanistan’ı da Orta Asya’ya gönderiveririz.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Türk Lisesi Konusu

Saturday, April 3rd, 2010

Almanya’da Türk Okulu (Lisesi) tartışması Recep Tayyip Erdoğan’ın nereden beslendiği anlaşılamayan çıkışı sonrasında alevlendi. Eğer, mütemadiyen halka soranların ve çoğunluk fikrinin en doğru, çoğunluk hakkının en makbul hak olduğunu düşünenlere, buralarda gerçekleşen bir okuyucu anketini söylersem konu doğrudan kapanır aslında. Bizdeki muadili Hürriyet – Posta olan Bild’in yaptığı ankete göre -şu anda- %86 oranında hayır/yanlış buluyorum görüşü çıkıyor. Tartışmanın gitmesi gereken yer olan Türkçe’nin eğitim sistemlerinde tanımlanması ve Türkçe öğrenme olanağı sağlanması hakkında da aynı oranlarda hayır/yanlış buluyorum görüşü çıkıyor. Yani buralarda da yakın zamanda bir Türk Açılımı gerçekleşmezse ve kamuoyu bireysel-toplumsal hakların eşit düzlemde tanımlanması konusunda hazırlanmazsa, olayın değerlendirildiği boyut integrasyon ve içe sindirme oluyor ve böyle olmaya da devam edecek. Gerçekten her yaştan Alman’ın kafasında “integrasyon” bir sorun olarak yer etmiş durumda ve neredeyse karşılaştığım her Alman konuyu bir şekilde buraya getirmektedir. Sözgelimi, Deutsche Bank’ın, bankaya yeni müşteri kazandıran müşterilere sunulan hediyeler arasında Türkiye Süper Ligi’nde yer alan Dört Büyükler’in formalarına da yer vermesi, birçok Alman’dan tepki çekiyor. Türk çocuklarının eğitim kurumlarına ilgisizliğinin en ürkütücü sonucu olarak ise suç ve şiddete yönelim olarak görülüyor. Birçok kişi -benden özür dileyerek- bu yönelimi birkaç örnek ile birlikte anlatıp, sonunda da eğitim-öğretimin önemine vurgu yapıyor. Ortada bir sorun olduğu kesin, ancak sorunun çözümü Türk Lisesi değildir bana göre. Zaten Başbakan’ın araya sıkıştırır gibi söyleyiverdiği bu isteğin belirli bir zemine oturduğu da muhtelif, amacı ise net söylendiği gibi Türkiye’deki Alman Liselerinin karşılığını yaratmak. Ne zeminsizliği ne de amacı uluslararası siyasetteki çözüm bulma yöntemine ve buradaki Türk toplumunun yararına uymuyor, umut da vermiyor.

Almanya’daki federal yapı itibarı ile eğitim gibi birçok konu da çoğunlukla ve yoğunlukla eyaletlerin yönetim organlarına bırakılmış ve kabinedeki bakanın görevi daha çok genel bir eşgüdüm sağlamak olarak belirlenmiş.

Kaynak: Süddeutsche Zeitung

Geçtiğimiz aylarda ise Almanya’nın gündeminde “Schulreform – Okul Reformu” vardı. Bu reformun gerekliliği Alman gençlerinin geleceğinin daha sağlıklı bir şekilde belirlenmesi ve üniversite ile yüksekokullara olan ilginin arttırılması şeklinde açıklanıyordu. Her bir eyaletteki reformlar şu listede görülebilir. Ancak bu tartışmalar içinde dahi Türkçe’nin eğitim sisteminde yer alması çok desteklenen ve istenen bir görüş değildi. Böyle bir gündemden geçmiş bir ülkenin Kanzlerin‘ine, iki ülke arasında sıkışmış kalmış insanların sorunlarını doğru teşhis etmeden üstün körü bir tedavi sayılabilecek şekilde bir öneri sunmak bence biraz ciddiyetten uzak. Buradaki nesillerin kendi kimliklerini doğru tanımaları ve tanımlayabilmeleri, iki ülke arasında gerçek bir bağ oluşturabilmeleri ve nihayetinde her iki ülkede de yabancı algısı ile karşılanmalarını önleyebilecek bir güvene sahip olmaları için yardımcı olacak bir öneri değildir.

Açılacak birkaç Türk Lisesi, burada yaşayan tüm Türk çocuklarının Türkçe öğrenme zorluğunu gideremeyeceği gibi, Türkçe ağırlıklı eğitim yapan bir Türk Lisesi, Alman Lisesi’nin muadili olarak Alman Lisesi’nin Abitur olanağı sunmasına benzer biçimde büyük olasılıkla Türk Üniversiteleri’ne giriş hakkı sunacak ve belki de öğrencilerine yaz aylarında Türkiye’de dil kursu ve staj olanağı sunacak. Bu olanaklar mevcut durumda bile mümkünken, Türk okullaşması Alman Türkleri’ne bir yarar getirmeyecek. Biraz daha düşünüldüğünde de eğer kültür nüfuz alanı genişletilmek isteniyorsa, ülkenin imajına dair olan olumsuz görüşler ve Türkçe’nin kurumlar -Yunus Emre Enstitüsü gibi- aracılığıyla yayılmasının önündeki engeller kaldırılmalı ve hızla Avrupa’daki her bir insana hitap edecek şekilde örgütlenilmelidir. Daha özel sorunlar, daha derin analizler sonrasında çözüme kavuşturulmalıdır.

Karşılaştırılan ve dengeye getirilmek istenen kefeler aynı maddeden değildir. Azınlık hakları ile kültür nüfuz ögeleri birbirine denk getirilmek isteniyor. Oysa ki, bir gencin dahi yaşamını iyileştirmek, bir oy hesabından daha değerlidir.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Benzetme ve Toplumlar

Saturday, March 13th, 2010

Bugün Can Dündar’ın Ermeni Soykırımı’nı tanıyan kararlar üzerine yazdığı yazıyı okudum. Anafikri konusunda herhangi bir itirazım yok; zira ben de elçilerin geri çağırılmasını doğru bulmuyorum. Benim yazıda takıldığım nokta, olayları benzetme ve kinaye ile göstermesi oldu.

Babasının bir cinayete karıştığı ortaya çıkınca arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen bir çocuğa benziyor Türkiye…
Hiç düşünmemiş bu cinayet üzerine…
Babasını reddetmiş, ama onun kusurunu sessizce üstlenmiş sanki; sonra da üstünü örtmüş.
Ama kurban yakınları işin peşini bırakmamış, kapı kapı gezip bütün mahalleye duyurmuşlar. Başlarına gelenler bilinsin, hesabı sorulsun istiyorlar.

Benim de geçtiğimiz günlerde aklıma bir tür benzetme gelmişti bu konuyla ilgili. Olayların tartışıldığı düzlem daha çok derdini anlatma, yaygara, telaş ve orantısız güç kullanımı olunca, belki anlatım bakımından yararı olur diye düşünmüştüm. Çok geçmeden kişisel acılara bölünen ve büyüyen bir olayın bu kadar kolay karikatürize ve basit şekilde temsil edilmesini doğru olmadığına kanaat getirdim. Yine de benzetme kapıları açılınca benzetmelerin sonunun gelmeyeceğini göstermek adına burada paylaşayım aklıma düşenleri:

Yolda tanımadığınız bir adam, çocuğunu size emanet eder ve kısa zamanda döneceğini, o dönesiye kadar ufaklığa göz kulak olmanızı ister. Adam gittikten sonra, çocuğun elinden sıkıca tutarsınız, derken, çocuk sıkılmaya başlar ve sizden ayrılıp özgürce koşup oynamak ister. Emanet olduğu için buna izin vermezsiniz. Ama çocuk sıkıca tuttuğu elinizin işaret parmağına bir anda dişlerini geçiriverir. O acıyla çocuğa okkalı iki tokat yapıştırıp, uslu durmasını -yüksek sesle- tembih edersiniz. Etraftakilerin ne diyeceği umurunuzda değildir, çünkü onların, sizin çocuğun babası olduğunuzu düşündüklerini zannedersiniz. Ancak etraftaki insanlar önce sessizce sizi onaylamayan bakışlar atarken, çocuk olanca gücüyle ağlamaya ve olayı etrafa duyurmaya başlar. Böylece insanların tepkileri büyür ve sizi ayıplamaya, çocuklara böyle davranılamayacağını hatırlatmaya ve hatta çocuk hakları diye birşey olduğunu, çocuğun polise dahi başvurabileceğini söylemeye başlarlar. Siz kem küm ederken, insanlar arasında bu olay yayılır ve çevredeki tüm gözler size döner. Çocukla ilişkinizi düzeltmek için birkaç hamle yaptığınızda, amcanızın oğlu çıkagelir ve bu çocuğun geçen yıl kendi çocuğunu dövdüğünü ve okuldaki dolabının yarısını işgal ettiğini söyler. Ve sorar: “Şimdi neden bu çocuğa şeker alma sözü veriyorsun?” Telaş büyür ve akabinde olaylar gelişir. Çocuğun babası 5 dakikaya gelecektir.

Benim benzetmem bu yöndeydi. Fakat sonra birebir benzetmenin ve ülke ile toplumları tek bir bedene indirgemenin pek yararı olmadığını düşündüm. Bir toplum içindeki farkındalık düzeyi ile yönlendirilmişlik düzeyi arasındaki oran bir insanın cisminde temsil edilebilecek bir oran değildir.

Gerçek zamanlı siyasetin hızı ve bağlantıları, elbette anında tepki ve yanıt verme gereksinimi doğurur. Kalıcı olacak olan gerçeklere dayalı ve planlı bir siyasetin halklar arasında köprüler kurarak, insanların farkındalık düzeyini arttırması ve gelecekte nesnel biçimde yazılacak bir tarihe olanak sunmasıdır.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Katı ve İnsafsızdı Bu Aşkın Karşısında

Thursday, March 11th, 2010

Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın son dönemdeki açıklamalarının arkasındaki düşünce, kadın ve aileden sorumlu olmayı namus, diğerlerinedercilik ve dışakapalılık olarak algıladığı için Bakan’ın açıklamaları garibime gitmedi. Dizilerdeki sevişme sahnelerinden irrite olan bir kadının, sevişmeyi sadece yatak odasında evli erkek ve kadınca ifa edilen bir görev şeklinde algılaması ve bu denklem dışındaki ilişkilerin aşk ile, birbirine karşı sorumluluk ile ve bir tercih sonucu yaşanmasını hazmedememesi çok normaldir. Kendi çizgisinde bir sapma yaşadığını düşünmüyorum ancak özgürlüğün çizgisinde sapmalara yol açtığı kesindir. Hükümetin başka bir üyesinden düzeltme gelmiş olsa dahi, Aliye Kavaf’ın gelecekte de aynı çizgisini devam ettireceği açıktır. Neyse ki, ülkede dizi yapımcıları reklam alma ve yayında kalma korkusu ile okkalı bir yanıt veremiyorlar (!) ve neyse ki, ülkemizde eşcinsellerin güçlü bir medya etkisi yok (!). Yine de bu çıkışlara karşı gelenleri kutlamak gerekli. Geçtiğimiz günlerde FF”de paylaşılan bir site vardı, Eşcinsellik Tedavisi. Espri yollu, makara yollu veyahut gerçekten insanlara sirayet eden eşcinsellik korkusu toplumda bu boyutlara ulaşmışken, insanca iletişimde bulunmanın zahmetinden kaçmamak gerekli.

Bir de, bu tartışmalarda Batı’dan örnekler verildiğinde söylenen, “Batı’nın ahlaksızlığını almayalım” cümlesine itirazımız olmalı. Batı diye tabir edilen Avrupa Uygarlığı’nda yaşayan bir Doğulu olarak, bizim memlekette çok övünülen, Osmanlı zamanında kapılar kilitlenmeden, kepenkler inmeden mal mülk terk edebilme ahlakı şu an yaşadığım yerde mevcut. Ama gel gör ki, ne zaman Doğuluların yaşadığı bir yerde buluşma oluyor, birkaç ceket ve cüzdan iç ediliyor. Ne zaman, buluşmalara dışarıdan tanınmayan Doğulular geliyor, yurt odalarında cirit atılıyor. Ve ne zaman, Batılı bir kadın, bir birey olarak kendi hayatını istediği şekilde yaşadığını kanıtlıyor bizlere, bizler içimize işleyen o kodları silip atmaya yemin ediyoruz. Özgürlük ve çağdaşlık Batı’dan Nutella almayı gerektiyorsa dahi, gidip almak gerekli, her ne kadar fındıklar Türkiye’den gidiyor olsa da…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)