Archive for the ‘Türkiye’ Category

Yıkanmış Bir Beyin İle Heykel Yıkmak

Tuesday, April 26th, 2011

İnsanlık Anıtı yıkılırken “Allahüekber” diye bağıran işçiye, yıktığının aslında insanlığın barışa açık tarafı olduğunu anlatmanın kısa yolu yok. O işçi muhtemelen o yıkımı yaparken ne bu yıkım emrini verenlerin insanlığın hangi yönüne nasıl katkılar yaptığını düşünüyor ne de kullandığı makinenin de yıktığı heykel gibi insan yaratıcılığının eseri olduğunu biliyor. İnsan cesareti ve yaratıcılığı, insanın kalbinde ve beyninde durdukça, dinin lanetleyici ve ezberci kalıplarının karşısına çıkaracak nice eserler olacaktır. Zira barış umudu, hükümetlerde ve hükümetlerin koltuklarında değil, cesur insanlarda ve toprakta yeşerir.

Bir de o işçi arkadaş bilsin ki, o duyarsız bağırışı, bugünlerde gittikçe artan memleket özlemi ile esrik kaldığım ve hasta düştüğüm zamanlarda, akşamın gelişini pencereden göremeyince, veyahut futbolun çekiciliğinden saati unuttuğum anlarda akşamın gelişini gözüm ile ayırdedemeyince, -çağrısına kulak asmak herkesin kendi meselesi elbette- bir yerlerden bet sesli ya da davudî sesli bir müezzin “Allahüekber” diye başlasa da akşam olduğunu anlasam dediğime pişman etti beni. Anladım ki, uzakta bir yerlerde gerçekten akşam oluyor, karanlık basıyor.

Çocuk Bayramı

Saturday, April 23rd, 2011

Zekasını doğru şekilde, bizzat kendisini ve tüm çevresini mutlu ederek kullanabilen insan yaratamama kabiliyetsizliğimizin amansız eleme sürecinin yaratıcıları, henüz gelir seviyesi, cinsiyet ve torpil eleklerine varmadan adayları eleyebilmenin yolunu çoktan buldu: Çocuklar kendi karmaşalarında ya da oluşturulan sunî karmaşalarda öldürülüyor. Öldürülmeyenlerin ise devam eden “turlarda” umutları öldürülüyor. Neyin umudu olacak, elbette insana ve doğaya zarar vermeden mutlu bir yaşam umudu. Ülkenin batısında veya doğusunda nicedir çocuklar kafalarına okulun demir kapısı, tuvaletin lavabosu ve güvenlik güçlerinin sis bombası düşerek öldürülüyorlar. Eminim ki o kapı, Avrupa’nın en büyük okul kapısıdır. Eminim ki o lavabo, Türk sanayicisinin çok önemli bir kalkınma hamlesidir. Eminim ki o bomba, yüzde yüz Türk yapımıdır. Daha hayat yolunun başındaki bir bedeni söndürmek ya da o bedenin kurduğu hayalleri erteletmek gibi ağır suçlar gözümüzün önünde cereyan ederken, ne kendime ne de başkalarına dünyanın çocuklara armağan edilmiş ilk bayramını anlatasım, bu bayramdan bahsedesim gelmiyor.

Bir yandan da saçları jöleli ve güzel tokalı çocuklar, tüm bunlara duyarsız kalan büyüklerin koltuklarını paylaşamıyor. Çocukların mahalle sınırları içersinde bile birbirlerinden farklılaştığı bu ülke benim ülkem mi?

Benim de çılgın projelerim var.

Thursday, March 24th, 2011

Türk’ün su ve su yolları ile imtihanı tarih boyunca ilginç sonuçlar vermiştir. Bu imtihan devam etse dahi, evvelin yapılmamışları ve yapılamamışları her yeni devirde adeta bir güç gösterisine dönüşmüş, dereleri ıslah etmek, gölleri ve kuş cennetlerini kurutmak ve hatta denizi ve plajları bırakalım “halk”a “vatandaş”a bile barışçı bir mekan olarak belletmemek üzerine kurulu bir inşaat vinci haline gelmiştir. Devlet-i Âliye-i Osmâniyye zamanında Turan Ülkesi’ne İdil Nehri’nin üzerinden bağlanamamanın ya da Süveyş Kanalı’nı Mısır’ı İngiltere’ye teslim etmeden açamamanın verdiği tuhaf anakronik hayıflanma, şimdilerde ortaya atılan Anadolu’nun bağrını deşmek fikri uygulanamazsa mümkündür ki yıllar sonra bugünlere ve bugünlerin yöneticilerine yakılan ağıtlar ile devam eder. Geçmişte kaçırılmış bir fırsat olarak görülen bir fikre hayıflanmak normaldir, bu bahiste ise normal olmayan, ortaya atılan fikre aynı çağda karşı çıkmanın doğrudan yönetememe ve fikir üretememe olarak yaftalanmasıdır. Sözgelimi, ben de bir yönetici olsaydım, Anadolu’yu baştan başa ikiye yarmanın karşısında duracak kadar çılgın olmak yerine, ortaya bu fikre alternatif su yolları(!) atardım: Karadeniz’i sadece Akdeniz’e değil aynı zamanda Mezopotamya Havzası’na ve Van Gölü’ne de bağlar, dikine kesimiş Anadolu’yu bir de yatay olarak kesmek için de İzmir Körfezi’ni Van Gölü’ne eriştirirdim. Ufak atmanın yeri değil zira İstanbul’da iki yıl önce sel olmuş, betona kesmiş dere yatakları patlamış, suyu öldürerek gütme politikası lağımlara karışmışken bile sadece böyle bir projeyi yapabilme olasılığı dahi ülkedeki büyük çoğunluğa zevk veriyor. Yüksek teknik ve ileri teknoloji ile haşır neşir olmanın da bir onuru vardır. Biz bu onuru bilmiyoruz. Şehirlerimiz bir uçtan bir uca araba yollarına göre asfalta, mahallelerimiz gelir düzeyine göre apartman sitelerine ve doğamız vurdumduymazlığımız yüzünden çorak araziye boğulmasına rağmen daha da doymadan aynı yolda devam ediyoruz.

Internet’te yayınlanan bir belgeselde yönetenlerin suyun -ve dolayısıyla doğanın- kullanma hakkını yüklenici ortaklıklara satmalarına verilen yanıt aslında “su” ve çevresinde düşünülen projelerin karşı pozisyon alınması gereken yerdir. Fakat bu tepkiyi veren köylünün halk tarafından çılgın -kafayı yemiş manasında- ilan edilme olasılığı, su ve doğa üzerinden proje peydahlayan fikir babalarının çılgın -dahice fikirler üreten manasında- ilan edilip kutsanması olasılığı ile eşittir. Bu nedenle biraz cesur olmak gerekir.

Türkiye’nin Yasak Internet’i

Monday, March 7th, 2011

Eyleme geçmenin bazı kuralları vardır. Bunlardan birisi eyleme geçiren kanâatlerin ve eylemde kullanılan niteliklerin birbirlerine yakın düzeyde fakat kolayca çeşitlenebilir olması gerekliliğidir. Türk Internet kullanıcıları da belli aralıklarla “Trending Topic” olmak üzere eyleme geçiyorlar. Ortaya çıkan sonucun etkili ve ses getirici olması en büyük dileğimdir, amma velakin çoğu zaman katılımcıları aynılaştıran ve aynı zamanda omuzdaşlığa yakışmayacak düzeyde tekleştiren hareketler peydah oluyor. Geçtiğimiz hafta, para karşılığında yayın yapan bir kuruluşun aldırdığı mahkeme kararı ile blogspot.com alan adına erişim bir kez daha engellendiğinde oluşan eylem gruplarında da gözlemlediğim başka bir şey değildi. Savunma ve savlama çizgilerinin belirlenmesinden yaratılan dile kadar her noktaya itiraz edebilecek durumdayım. Çünkü bu yasağı düşünce ve ifade özgürlüğü sahasına indirgemeyi yanlış buluyorum. Çünkü bu yasak üzerinden şöhret ve takipçi kazanmayı yanlış buluyorum. Çünkü bu yasağı telif haklarına bağlarken YouTube yasağının sözkonusu görüntülerin telif haklarının satın alınması ile çözüldüğünü görmezden gelmeyi yanlış buluyorum. Çünkü bu yasağı ben hiç kâr amacı gütmeden eleştirirken, bloguna reklam alan ya da blogu sayesinde kitap çıkarmış Internet yazarının amacından emin olamıyorum. Para ile spor yayını yapan bir kuruluşun varlığı dahi bana anlamsız gelirken, bu anlamsız yapıda, o yapının içinden bakma mecburiyeti ile yorum yapmanın, eyleme geçmenin bir değeri yoktur. Türk mahkemeleri bu konuda uzmanlaşsa bile yani bir alt alan adı veya herhangi bir üyenin paylaştığı bir içerik için tüm alan adını engellememeyi öğrenseler bile, desteklediğin takımın maçını izlemek ve sevdiğin sporu takip etmek bu kadar reklama bulanabilir, bu kadar satılabilir ve bu kadar ihale edilebilir bir şey olmamalı. Aslına bakarsak bundan birkaç yıl önce WordPress ya da Blogger ağlarına erişim engellendiğinde eyleme geçmek için daha haklı sebepler vardı. O günlerden bu yana Türkiye ve Dünya -olumsuz yönde- çok değişti. Artık açgözlü aslanların tuzak sözlerine kanıp da verilecek kurbanlık öküz kalmadı. Bu nedenle, şimdiye kadar blogun düşünce içermese dahi, yasaklanıverince “Vay efendim düşünce özgürlüğü” diye yaygarayı basmak yerine, Internet’te yararlı içerik ürebilmenin ve paylaşabilmenin yollarını ara. Şimdiye kadar zorluk çıkarmasa dahi, servis sağlayıcın yasağı uygulayınca “DNS ayarlarımı değiştirmek istemiyorum” keyfiyetini öne sürmek yerine, Internet’te anonim ve özgürce gezinme özgürlüğünü elde etmenin yollarını ara. Aksi takdirde, aslanlar yine gelecekler, yine kurban isteyecekler. Vereceğin öküzlük adına bir kurban değil, özgürlük adına gerçekçi bir mücadele olsun.

Aptallık Siyaseti

Friday, February 25th, 2011

Türkiye’de orta yere kazılmış adına “Aptallık” denen bir çukur var ve istisnasız her bir siyasi figür ya da kurum rakiplerini, karşıtlarını ve düşmanlarını bu çukura itmek için elinden geleni yapıyor. Bu çukur gerçekten de karar verme gücünden yoksun, diğer kişi ve kurumlara bağımlı, düşünce üretemeyen aptalların içine itildiği bir aptallık çukuru mudur yoksa çevresinde sergilenen itiş-kakışın ve hırgürün o tarafa bakanlar üzerinde aptallaştırıcı bir etkisi mi vardır belirsiz olduğu için bu çukur hakkında biraz konuşmak gerekir.

Öncelikle böyle bir çukurun varlığı Türkiye’de belirli bir haklar ve özgürlükler sözleşmesi olmadığının kanıtıdır. “Kaynaşmış bir halkız”, “Tek yürek olduk” gibi söylemlerin kullanılma sıklığına ters orantılı olarak derinlemesine bölünmüş bir toplumda, fazlalık ve ondalık kısım olarak gördüklerini bir yandaki basamağa yuvarlama ya da onları kimliğinden vazgeçerek saklanmaya zorlama ayrıcalığına sahip olan çoğunluk rolüne bir hayli rağbet olduğundan, bu rolün iktidar yükselişindeki ve iktidar noktasına varıştaki karşılığı “diğer” imgesini aptallık zaafını kullanarak yaratmak oluyor. Böyle bir imgenin yaratılmasında kullanılan yaftalamalar genellikle beceriksizlik, ciddiyetsizlik ve gülünçlük üçlemesinin karışımı şeklinde görülüyor. “Bunlar üç koyun güdemez”, “Kılavuzu böyle olanın…”, “Adamsan, başbakansan…” sözlerini ve cümlelerini duydukça bıyık altından gülen yandaşlar ve kitleler de adeta Türkiye’de aptallık çekişmesine giriş kartı olarak bellenmiş Aziz Nesin’in malum sözlerini ağızlarından düşürmüyor. O sözleri kullanmak için Aziz Nesin kadar donanımlı, üretken ve zeki olmak gerektiği kimsenin aklına gelmiyor tabî. Aslında bu çekişmenin bir tarafında eğitimli seçkinler, eğitimsiz yeni seçkinleri küçük görmeye teşne bir ruh haline bürünürken, diğer tarafında eğitimsiz ama son yıllarda dirilen ve yükselen işbilen kesimler, eğitimli ve düşüşe geçmiş endişeli kesimleri aşağılamaya hazır bir halde bekliyorlar. Yani Aziz Nesin’in sözlerini tekrar etmeden dahi, zaten birbirlerine karşı bilenmiş ve önyargılı kesimlerin, salı günleri parti grup toplantıları sırasında ve karşı tarafın her hatası sonrasında galeyana gelip tozu dumana katması sözkonusu. Kendine göre yontmadan ortak bir bayrama, sevince ve şenliğe teşrif etmeyen kesimlerin oluşturduğu toplumun bu iç bulandırıcı çekişmelerinde kaybolan zaman ve saygı ne yazık ki aptallıktan diğerini yaftalayarak kurtulduğunu sanan tek seferlik galibe de bir şey kazandırmıyor. Ülkenin gerçek sahibinin daha çok bağıran, daha çok işbilen, daha çok kara çalan olmadığını, aksine bir ülkenin gerçek sahibinin o ülkenin bizzat ürettiği ve yaşattığı birbirinden bağımsız zenginlikler olduğunu bilmek gerekir. Siyasi görüşü ve girdiği iktidar yarışı nedeniyle dönüşümlü olarak aptallık çukuruna itilen kesimlerin o çukurdan her bir kurtuluşlarında böylesi bir çukurun varlığına daha çok inandığı bir ülkede toplumun bu gereksiz hırgür karşısındaki tek tepkisinin öyle ya da böyle en azından aptallığın “başka”larına yakıştırılmasından duyulan bir memnuniyetten ibaret olması da kıssamızın acıklı hissesi. Onu da değiştirecek olan değişmek isterse toplumun kendisidir.

Hrant Dink, Hizbullah ve TOKİ

Sunday, January 16th, 2011

Ülkeme uzaktan bakıyorum, daha doğrusu uzaktaki manzaranın bağlantı hızına mağlup olmamış taraflarına bakıyorum. Başka da bir çarem yok, ben oralarda doğdum, büyüdüm ve hayal kurdum, görmezden gelmek mümkün değil. Her ne kadar sabahları uyanınca beynimde anadilimi öldürüyorsam da, memleketten tamamen göçmenin bir yolunu bulamadım, bence bulan da yalan söyler. Eksik kalan ve kalacak “oralılığımı”, hasretlik telefon konuşmalarını ve tebrik kartlarını saymazsam gündem oluşturan haberler ile iyileştiriyorum. Bu haber bombardımanının yanında “Hayat sana güzel!” iması ile konuşan arkadaşların anlattıkları var bir de. Bunların hepsi birleşince veyahut dönem dönem çekilmez hale gelince, dünyaya ait olma iddiam nasıl da komik kalıyor. Çünkü gidesim geliyor, konuşasım geliyor ve harekete geçesim geliyor. İşte o zamanlarda dünya umurumda değil, ille de Türkiye oluyor kafamın içindeki. Eh tabi, göçmenliğin verdiği utangaçlığım bazılarının benim konuşma hakkımı elimden almalarına neden olabilir. Hariçten gazel okumak mı derlerdi? Öyle bir durumdur bu. Fakat dahilden okunan gazellerin de iç açıcı olmadığını ve buralardan bakıldığında sakil durduğunu söylemeliyim. Ellere anlatırken “İşte benim ülkem!” diye övünmenin yerini, değil ellere kendine bile anlatamadığın bir manzara, kendi kendine yanıt veremediğin bir soru alıyor: “Bu mu benim ülkem?”

Son günlerde de Türkiye’den böylesine iğrenç bir manzara oluşturan haberler geldi. Televizyon dizisini protesto eden cahilleri, yasaklanmasını kolaylaştırıcı açıklamalarda bulunan siyasetçiyi ve itaat isteği ile ortaya çıkan Osmanlı Hanedanı’nın olsa olsa uzaktan sayılabilecek dereceden akrabası kadını bu manzaraya katmıyorum bile. Zira onlar uzun zamandır ülkemizin vazgeçilmez temsilcileri, aile yapımızın yılmaz ahlak bekçileri ve milletimizin baş edilemez kamuoyu temsilcileri oldular ya da yapıldılar. Fakat örneğin, Wikileaks kadar “cool” durmasa da, aynı konu hakkında bundan önce yayınladığı kitabı ile davalık olan Nedim Şener’in yeni kitabında ortaya çıkardığı bazı belgeler, dökümler ve tutanaklar benim daha çok ilgimi çekiyor. Kitaptan bahseden haberde dahi henüz sonuçlanamayan Dink Suikastı üzerine sarsıcı noktalar açıklanıyor. Anlaşılıyor ki, sadece bir bebekten katil yaratılmamış, bir katil el bebek gül bebek yetiştirilmiş, göreve hazırlanmış ve görev sonrası ortadan bir kahraman gibi kaldırılacağı sırada bu teşkilata ancak müdahale edilebilmiş. Ve tüm bunlar ortadayken, raflarda kitap olarak yerini almışken, hâlâ Dink’in adını kardeşlik ile ananlara Ermeni diyerek -kendilerince- küfretmeye yeltenenler ifade özgürlüğünden yararlanabiliyor. Öte yandan Hrant Dink aramızda değil, bizler de eskisinden daha özgür ve cesur değiliz. Bu manzaraya katmadığım diğer bir konuda “Ucube Heykel” konusudur. Ben uzaktan olsa dahi anlayabildim ki, vatanımızın bayındır edilecek köşelere neyin yakışıp yakışmadığı sorusuna tek ve biricik doğru yanıtı yönetenler ve oluşturdukları takımlar verir. Öyle değil mi ki, “Orada tarihi eser bile yok” denerek göz göre göre kumlara ve baraj sularına gömülen Allianoi daha dün can verdi. Fakat örneğin, tartışılan heykelin dikileceği yer kadar gürültü koparmasa da, Can Dündar geçtiğimiz günlerde Hizbullahçı kadroların nasıl elden çıkarıldığını ve nasıl göz önünden kaçırıldığını yazdı. Hani oturup da bana özel bir mektup ile yazmadı bunları, yurdun her köşesine dağıtılan bir gazetede günlük köşesinde yazdı. Ve belki de bu hamle ile yönetimdekiler, iktidarın devamlı kin kustuğu ve hedef gösterdiği yargıdaki Alevi kadrolaşmanın tamamen bitirildiğini, üstelik Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nde insan haklarını ve özgürlükleri savunan kişi ve kurumların karşısına İslam haklarını ve pişman olmadan insan katletme özgürlüğünü savunanların çıkarılacağını göstermiş oldular. Manzara daha da çirkinleşiyor değil mi? Ama durun, bu manzaraya alkol ve tütün piyasasını düzenlemek yerine alkol tüketen ve tütün içen vatandaşı düzenleyen kurumu da katmıyorum. Onun yerine manzaraya dün gece -ilk defa bu kadar cesaret ile gözümüzün içine bakarak- ülkeyi yeniden nasıl fethetmeye odaklandıklarını ve karşılarındaki insan ister bir spor klübünün başkanı olsun isterse de gecekonduda yaşayan bir gariban olsun fark etmeksizin onu ne kadar acz içinde gördüklerini anlatan TOKİ Başkanı’nı ve devamında gelişen olayları alalım. Alalım almasına da söz o konuya gelince her şey para mevzusunda kilitlenmiyor mu? Kemalizm’i sadece kültür devrimleri ile sınırlı kalarak iktisadi bir atılıma vakıf olamadığı için eleştirenlerin, Tayyibizm’i sadece para ve finans temelli kalkınma ve atılım gerçekleştirirken bile insan sevgisinden ve kültürden ne kadar uzağa düştüğünü söyleyemediklerini görebilen yok mu? Gerçek anlamda spor yapmayan bir halkın spor klüplerinin içine düştüğü ekonomik sıkıntıları aşabilmelerinin tek yolunun ne yazık ki bu iktidar ile iyi geçinmek olduğunu görebilen yok mu? İşte böyle bir manzara içinde yuhlanan bir Başbakan, ona bağlı çalışan ve gözünü kör eden bir ihtiras ile konuşan bürokrat ve olayların ardından kendi taraftarını ofsayta düşüren bir spor klübü başkanı şu videoda konuşan Barış adlı vatandaş kadar konuşulmaya değer mi?

Ah işte ben göçmenim, uzaktakiyim, bazılarına göre memleketten kaçanım. Varsın biz öyle olalım da, bu manzara içinde olup da bunun farkına varmayan sizler, kendinizden ne kadar kaçacaksınız?

Dünyanın En Güzel Yeri

Saturday, January 1st, 2011

Yeni yılda burası artık o kadar uzak olmayacak.

“insan memleketini niye sever?
başka çaresi yoktur da ondan!
amma biz biliriz ki
bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir!
burayı seversen burası dünyanın en güzel yeridir,
amma dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir.”

Güzel İzmir Güzel Türkiye: Kendimizi mi Kandırıyoruz?

Sunday, December 26th, 2010

Aynı zamanda http://10numarablog.blogspot.com/2010/12/guzel-izmir-guzel-turkiye-kendimizi-mi.html adresinde de yayınlanmıştır.

Hüseyin Çelik İzmir hakkında bazı sözler etti. Bu sözlerin ajanslar tarafından haberleştirilmesini takiben açıklamaların sahibine tepkiler yağdı. Bu tepkilerin çoğunun İzmir güzellemelerinden oluşmasının yetersizliği bir tarafa, o toplantı sırasında Hüseyin Çelik’e verilen tepkinin bilinmezliği de Türkiye’deki tartışma kültürünün vasatlığını gösteriyor. Türkiye’deki tartışmalar genelde şöyle oluyor: Birileri kâh yetkili ve bilgili kâh yetkisiz ve bilgisiz olsun herhangi bir konu hakkında açıklamalarda bulunuyor, hemen ardından bu açıklamaların ilgi çeken yanları haberleştirilip servis ediliyor, anlama kaygısı güdülmeden de bilindik yanıtlar bilindik ölçütler ile dolaşıma sokuluyor ve nihayet dolaşımda popülerleşmiş ve sloganlaşmış sözler de diğer tartışmalarda kullanılan cümleler gibi söz çöplüğüne gönderiliyor. Sonrası ise unutkanlık.

Madem bu sözlerin İzmir arabeski yapılarak verilen yanıtlardan öte bir analizi yapılmadı, madem bu sözlerin sarf edildiği toplantıda verilen yanıtları haberleşmedi ya da o toplantıda yanıt verilmeye cesaret edilemedi ve madem bu sözler yaşamı öğrendiğim İzmir’i incitiyor o halde sözlere gelelim. Hüseyin Çelik’in İzmir üzerine sarf ettiği sözlerinin asıl tepki çeken kısmı şuydu: “Pırıl pırıl nur topu gibi bir çocuk ama burnu akmış kir pas içinde. Yüzünü, gözünü temizlediğiniz zaman güzelliği ortaya çıkar.”. Anlaşıldığı gibi Hüseyin Çelik’in zihninde İzmir bu haliyle sümüklü bir çocuk. Çelik’in fikirlerini çirkin sözlerle özetlemesi hoş değil. Fakat İzmir, okulun ince bıyıklı ve takıntılı müdürünün sabah sıralar halinde okula giren öğrenciler arasından azarlamak için çekip aldığı sümüklü bir çocuk ise bu iyiye bile işarettir denebilir. Sümüksüz çocuklar isteyen, tek tipe sıkıştırılmış ve kirlenmesi yasaklanmış çocukları öven bir okul müdürünün sümüklü çocuğu azarlaması, içinden o sümüklü çocuğun temizlenip paklansa ne kadar da diğer uslu ve zengin çocuklara benzeyeceğini geçirmesi sümüklü çocuğun sümüklerinin akmasının çaresi değil. Ancak unutmamak gerekli ki bu azar o çocuğun ne gözlerine işlemiş güzelliğini bozar ne de yakın çevresi tarafından biricikleştirilmesini engeller. Hatta sümüklü çocuk, eğer üstünü başını bilerek pislemediyse, diğer çocuklardan sümük farkıyla büyüktür, olgundur ve hayatı daha iyi bilendir. Ne yazık bu olgunluk ve bilgelik, çok sattığından olacak İzmir konulu köşe yazılarına kadar ulaşamıyor. Sümüklü çocuğun ailesi, sümüklü çocuğun kuytu kalan odasından iyice uzakta yaşadığından olacak verilen yanıtlar çoğunlukla beylik sözlerdi. Azarlama ayyuka çıkınca nağmeli yaygara basmak, sümüklü çocuğu diğer çocuklardan biraz daha yabancılaştırmak da sümüklü çocuğun sümüklerinin akmasının çaresi değil.

Tüm bunların yanında daha dikkat çekici bulduğum nokta Çelik’in açıklamalarındaki “temizleme” kısmıdır. Adalet ve Kalkınma Partisi, Türkiye’nin dört bir yanında kendi şehirlerini, kendi gençlerini, kendi üniversitelerini ve kendi girişimcilerini yaratmak istiyor. Bu tasarıların hayata geçirilmesi için oluşturulmuş ya da AKP düşüncesine göre yeniden işlev kazandırılmış araçlardan bir tanesi TOKİ’dir, bir başkası yeni YÖK ve ÖSYM’dir, diğerleri de yeniden yapılandırılan Diyanet’tir, yargı kurumlarıdır vesaire. TOKİ, toplu konut ile başlayan şehir düzleme ve düzenleme çalışmalarına, garibana bağlanan zorunlu kredi ve geri ödemelerinden olacak, diğer yapı ve yerleşke inşaları ile devam ediyor. Gözümde her kesime uygun projeler ile site yaşamını özendiren ve “öteki” vatandaşı uzaklaştıran bir kurumdur. “Temizleme” vurgusu, açıklamaların devamında gelen gecekondu sayısı ile bağlanıyor. İzmir’de kentsel dönüşümün tam olarak sağlanamadığı ve TOKİ projelerine rağbet olmadığı söylenmek isteniyor. “Burun akması” diye tabir edilen pisliğin bir kısmı İzmir’in gecekondu mahallelerinde yaşayan vatandaşlar olarak gösteriliyor. Çelik’e göre pisliğin diğer kısmı ise İzmir’de devamlı yargı kararları ile muhatap olan gökdelen projelerinden, yani aslında sayıları artık pek az kalan İzmirli çevrecilerden geliyor. Bu pisliğin(!) içinde irdelemek istediğim nokta, gecekondu tanımı. Gecekondu, iç göçe mecbur kalmış fakir vatandaşın sağlıksız koşullarda inşa ettiği yuvasıdır. Bu yuva, yıllar içinde sömürülen bir oy deposu, kiralanan bir rant kalemi ve ötekileşen bir semt olmuştur. Bu “oluş”, sadece gecekonduda oturan vatandaşın hüneri değildir. Beri yandan, İzmir’de gecekondu gibi dikilen binlerce apartman ve otel şehrin tarihi dokusunun canına okurken, İzmir’in gecekondularını TOKİ projelerine ilgi göstermediler diye sümük ilan etmek kadar, bu yanlış tanıma ve yargıya verilen yanıtlarda “Gecekonduları gerçek İzmirliler yapmadı, göçmenler yaptı” demek de o derece saçmalıktır. Zira Kordon evlerini, Körfez manzarasını bırakıp gitmeyen İzmirliler de Kordonboyu’na, Güzelyalı’ya ve Karşıyaka Yalısı’na apartmanları dikiverdiler. Örnek mi? Atatürk’ün evrenselliğini vurgulamak için sıklıkla başvurulan Yunan Bayrağı’nı yerden kaldırtma olayının vuku bulduğu köşkü yıkıp apartman dikenlere bakın. Dahası Kordon’da ayakta kalan tarihi köşklere bakın “Yunan Konsolosluğu”, “Alman Konsolosluğu Eski Binası” ve “Atatürk Müzesi”. Gerisi ne mi? Apartman ve Orduevi. Şimdi tekrar sormak gerekir: Gecekondu nedir ve kimler tarafından dikilir? Gökdelenlere ve İzmir’de boş kalan temel çukurlarına gelince, benim düşünceme göre bunların varlığı ve eksikliği bir şehrin ekonomik gelişmesinin doğrudan göstergesi olamaz. Şehirde oluşan potansiyelin doğru tasarılar ile kullanılması başka bir şey, oluşan ve oluşacak potansiyele bakmadan hayalet devler yaratmak başka bir şey. Kaldı ki, İzmir’in öncelikli sorunları şehir içi metro, liman ve kuzeydeki sanayi kentlerine olan otoyol bağlantısıdır.

Sonuç olarak Çelik’in sözleri çirkin ve önyargılı. Fakat bu sözlerin bizi içine çektiği tartışma -atışma da denebilir- doğru tartışma değil. Şehirciliğin can çekiştiği bir ülkede, farklı şehir belediyelerinin ve kurumlarının çalışmalarını ve uygulamalarını ekonomik canlılık ve hükümete yakınlık ölçüleri ile değerlendirmek fuzuli bir ayrıştırıcılığa ve ihtiraslı bir yarıştırmacılığa hizmet eder. Kaç kentimizin kendine ait bir yaşama kültürü, tarihi alanı ve kendine has çağdaş mimarisi var? Her yıl en az orta büyüklükte bir Anadolu kenti kadar göç alan İstanbul’a bu kadar insanla birlikte katılan kültür ve yeni ifade biçimleri nelerdir? Tarih boyunca Akdeniz çanağında kurulan uygarlıklardan neredeyse eşit oranda nasibi almış İtalya ve Türkiye‘nin Unesco Dünya Mirası Listesi’ne alınan tarihi eserlerinin ve doğal güzelliklerinin arasındaki devasa fark neden bu kadar büyüktür? Yalnızca İzmir’in iki ucunda değil tüm Türkiye’de yaşanan doğa ve tarih katliamlarına karşı dünya çapında ses getiren bir eylem yapılmış mıdır? İzmir için ise, İzmir’de yaşayanlar ve İzmir’i çok sevenler olarak Bayraklı’da biçilen ormana ses çıkarabildik mi, “Allianoi yok” diyenlere doyurucu bir yanıt verebildik mi, Seferihisar’daki balık çiftlikleri durdurulabildi mi, Kültürpark’taki yeraltı otoparkının sonuçlarının takipçisi olabildik mi? Yoksa ola ola sadece köşe yazısı romantiği mi olduk?

Dünya’nın Tüm Darbecilerini Yargılayın

Friday, December 24th, 2010

Darbe suçtur. Üstelik anarşiyi ve sokak çatışmalarını bitirmek bahaneleri ile hafifleyebilecek bir suç da değildir. Darbe devrim değildir. Darbe yasal değildir, kendi katı ve yakıcı kurallarını uygular. Darbe bir halk hareketi değildir, ülkenin ve toplumun yönünü değiştirmek için tasarlanmıştır. Darbe ve öncül-ardıl tüm uygulamaları zaman aşımı ile yorumlanamaz. Darbeciler yargılanmalıdır ve cezalarını çekmelidirler. Tıpkı Arjantin’de olduğu gibi.

Her iki yılda bir Türkiye’nin Messi’sini çıkaran topraklar(!), Türkiye’in Videla’sı Kenan Evren’i mahkum edecek yargıçları da çıkarmıştır diye ümit ediyorum. Ümitsiz yaşanmıyor.

CHP

Thursday, December 23rd, 2010

Yıllar önce, çocukluğuma denk düşen bir yerel seçimde bağımsız aday olan genç bir esnafın fotokopi ile çoğaltılmış posterlerinin samimiyetine ve diğerlerinden farklı oluşuna duyduğum yakınlığın, seçim sonrası büyükler konuşurken belli ki kendince Don Kişotvari bir kavgaya girişen bu adayın ala ala sadece bir oy alabildiğini ve o bir oyun da annesinden geldiğini duyunca seçmen ile aday arasındaki ilişkiden başkaca bir şey olduğunu anlamıştım. Seçim kampanyası için kullandığı fotokopi bütçesi ile el ve göz emeğim sınıf gazetesinden ne kadar çoğaltabileceğime ve elde edebileceğim tiraja dair bana hayaller kurduran kararlı adayın benimle kurduğu ilişki de ne fanatizme varan bir destek bağımlılığına ne de açgözlülüğe dayanan bir menfaatçiliğe benziyordu. Bu ilişki yalnız sergilenen bir emeğin yarattığı ümit yayma becerisiydi. Kendi oyunu dahi geçerli olacak şekilde atamayan bu çalışkan ama şaşkın aday, politikadan daha farklı işlere soyunsa belki de emeklerinin karşılığını alacak ve “seçmen” olarak gördüğü insanların kendisi ile seçim sonrası dalga geçmesini önlemiş olacaktı. Her şeye rağmen, bir ihtimal benim gibi onlarca saf ve bilindik politikacı-seçmen ilişkisine ve onun gerektirdiği ön kabullere o kadar da kanalize olmamış insanı etkileyen bir emek ortaya koymuştu. Bu anım o adayın ismini hatırlayamacak kadar eski günlerde kaldığı için şu an bu kararlı adamın siyasi kariyerinin akıbetini öğrenemedim. Ancak seçmen ile kurduğu yeni ilişki ve küçük hatalara açıklığı bakımından benzerlik gösterdiği bir başka adam şu an Türkiye’de önemli işler yapıyor: Kemal Kılıçdaroğlu.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin son aylarda geçirdiği değişim süreci, kimileri için sadece gömleğin manşet düğmelerini değiştirmekten ibaret kimileri için ise başlı başına bir değişim dalgasının öncüsü. Bu iki görüşe de destek olacak savlar ve kanıtlar bulunabilir. Fakat başta söylenmelidir ki, uzun yıllar sonra Cumhuriyet Halk Partisi’nin kendisine lokomotif görevi görecek bir önder seçtiği ve ona hareket alanı sağlamak için yer açtığıdır. Basit bir benzetmeyle, CHP’nde artık atlar arabanın doğru yerine koşulmuştur. Kemal Kılıçdaroğlu atmaya başladığı adımlar ile söylemlerinin altını doldurmaya başladı. Bu adımların ardındaki düşünce Türkiye’de iktidara gelmese dahi, sosyal demokrasi ile Cumhuriyet Halk Partisi’ni tekrar kaynaştırmayı başarırsa kendisine Türkiye demokrasisinde yaşam alanı bulur. Yeni seçilen öndere ve bu düşünce rüzgarına verilen hareket alanının genişliği aslında desteğini aldığı delegelerin salt en kısa zamanda iktidar olma ihtirası ile mi yoksa gerçekten partide ve ülkede devrime kapı aralamak için mi oy verdiğinin yanıtı ile anlaşılacak. Şu anlık ortaya çıkan görüntü, sosyal demokrat düşüncenin partinin geçmişten kalan üyeleri tarafından kerhen kabul edildiğini gösteriyor. Tabî ki örgütlerdeki yenilenme ile bu inat aşılabilir. Kılıçdaroğlu’nun insanlar ile kurduğu güvene dayalı ilişki, ona elbette Adalet ve Kalkınma Partisi’ne karşı daha önce yapılamayan ve yapılmayan bir tarzda muhalefet yaparken yardımcı olacak. Yalnızca AKP karşıtlığı temelli bir atılımın iş yapmayacağı da çok aşikar. Zira ülkede yaşayan insanların çoğu düzen değiştirmekten ve alışılmışı terk etmekten kaçınmak olarak özetlenebilecek ve ırsi olan bir huya sahip. Bu insanlara yeni hayaller kurdurmak için de yeni tasarılar ve emekler ortaya koymak gereklidir. Ekonomik hareketliliğin her emekçiye refah getirmesi, özgürlüklerin her bireyin hayat çizgisinde devamlı olarak güvence altına alınması, doğanın insan karşısında korunması ve ülkenin her köşesine söz söyleme ve gelişme hakkı sağlanması gibi hedeflere varmak için gerçekçi tasarılar ile halka ulaşmak bunun tek yoludur.

Arabanın yenilenme sürecinin başladığı da ilan edildiğine göre, önümüzdeki seçimlere kadar yapılacak çalışmalarda göz önünde bulundurulması gereken artık Türkiye’nin ve insanlarının değiştiğidir. Yani arabaya ne kadar ustaca olursa olsun sadece pasta cila yetmez. Artık yeni koşullarda da güvenli ve süratli gidebilecek bir araba yola koyulmalıdır. Bunu da Kemal Kılıçdaroğlu ve etrafında örgütlediği insanlar başarmaya en yakın CHPlilerdir. Tek çekincem geçtiğimiz Şubat ayında “Sağa gidip oy isteyeceğiz” diyen Kılıçdaroğlu‘nun hangi söylemlerle sağa açılacağından emin olmama ihtimalidir. Teraziyi devirmeden bunu becerebilirse şimdiye kadar yaptığı önemli çıkışlar sonuç verecektir.