Archive for the ‘Türkiye’ Category

Velespit ve Toplumsal Dayanışma

Wednesday, August 25th, 2010

Bisikletimin sol pedalı sallanmaktaydı, son günlerde de pedal çevirmeyi engelleyecek hale gelmişti. Üstelik bir kaç küçük arızası daha vardı. Alet takımı sordum soruşturdum, gerekli olan aletleri bulamadım. Bu durumda bir tamirci bulmaktan başka yol kalmamıştı. İstikamet, kelime haznesi darlığı yüzünde Almanca’nın kastıracağı ve bundan emindim işlerin inanılmaz yavaşlıkta ilerleyeceği bir tamirciydi. Çocukluğumun yazlarında bahçenin girişine mini bisiklet atölyesi kurmaya götürecek kadar bu işlere yatkın olduğumdan olacak, tamirciye gitmek ağrıma gidiyordu. Zaten, hizmet sektörü gibi garip isimli ve acayip ödevleri olan bir sektörü barındırmayan bu memlekette iki vida sıkmak için istenecek para, beni buradan Hamburg’a -yolu yordamı bilindiğinde- en az dört defa götürecek paraya denk olacaktı, öyle de oldu ve bu yetmezmiş gibi “Bugün git yarın gel” denildi. Kaçar gibi uzaklaştım o kibirli ustanın 1200€’luk bisikletler de sattığı dükkanından. Derken, bir arkadaşın önerisi ile yakınlarda bulunan bir tamir atölyesinden haberim oldu. İnsanların randevusuz -bu memlekette randevusuz gelene insan muamelesi yapılmaz- gelebildiği, her türlü araç ve gereci teklifsiz kullanabildiği, gerekli yedek parçaları 1€ gibi oldukça sembolik rakamlara satın alabildiği ve bazı bazı takas dahi yapabildiği bir tamirci demek, benim için cennet demekti. Bisiklet kullanımının artması ve bu kültürün her bir birey tarafından öğrenilmesi amacıyla çeşitli kurslar da düzenlenen bu küçük atölyede bisiklet satışı -tabî ki ucuz- var, fakat bisiklet alışı yok. Bunun yerine sadece bağış olarak kabul ediliyor bisikletler, tamir edildikten sonra da satılıyorlar. Öğleden sonramı bu güzel mekanda harcayıp, bisikletimi tamir etmek ve gelip geçen yardımsever yoldaşlarla muhabbet etmek kadar olumlu bir tamir senaryosu olamazdı. Ters taktım, düz taktım, velespitin orasını burasını yamulttum ve imece usulü işletilen tamirhanede nihayet eski hızına kavuştu kerata. Bisiklet sevdamın şurada kalan birkaç haftalık sonbahar sıcaklarında da sürecek olması değil bahsetmek istediğim asıl mevzu. Mevzuubahis başkadır.

Şimdi, bizim ülkede halkın yardımlaşma geleneğinin hâlâ sürdüğü ve yoğun yaşanan ekonomik krizlerden ileri derecede etkilenmeden çıkmayı başaran ailelerin bu yardımlaşma geleneği sayesinde bunu başardıkları söylenir. Son yıllarda sadaka ve gösteriş ikilisine bulanan bu geleneğin artık lafta kaldığı bir gerçektir. Zira, bu tür gelenekler üzerinden yaftalanan Batı ülkeleri, eğer halkçılığı ve dayanışmayı içinde sindirmiş bir demokrasiden bahsediyorsak, toplumsal dayanışmanın ve ortak üretilen zenginliklerine sahip çıkma konusunda bizim gibi evinden çıkan üç dört parça eskiyi eskiciye leğen karşılığında saydıran ya da sokak başındaki spotçuya satan ülkenin çocuklarına söylenecek söz bırakmıyor. Bunun arkasındaki ilkeler, geri dönüşüm anlayışının ve tekniğinin, atık ürünlerin tekrar kullanıma kazandırılmasında olduğu kadar, toplumun ortak üretilen zenginliği eşit paylaşmasında da geçerli olmasına dayanmaktadır. Büyük yıkım yaşanan I. ve II. Dünya Savaşları’nın ardından enkazlar arasında çivi toplayan insanların öyküsü buralarda henüz canlılığını yitirmemiş. Mobilyaların ve elektronik ev eşyalarının atılmak ya da ille de para karşılığı satılmak yerine apartman girişlerine, sokak köşelerine ve çöp kutularının yanına istiflendiği, bit pazarlarının her şehirde şehrin kesinlikle ücra olmayan meydanlarından açıldığı ve kültür insanlarının sadece kültür mevzuları ile ilgilenmeyip imece usulü çalışan tamir atölyeleri açtığı bu ülkeden öğrenecek çok şey var. Ve elbette aksi yönde onların da bizden öğrenecekleri vardır. Eziklik duygusuna kapılmak yerine, geri dönüşüm ve toplumsal dayanışma ilkelerini inceleyip ülkemizde de bir an önce uygulamaya başlamak gerekir.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Anayasa Sorunumuz

Thursday, August 19th, 2010

Tarih boyunca hiç olmamış İsviçre Kralı’na (Kastedilen İsveç olmalı) kadar giden güzellemelere gerek duymadan 12 Eylül Halkoylaması hakkındaki görüşümü burada açıklamıştım. O zamanki tavrım, dört dörtlük olmayı geçtim, bana göre Türkiye’nin demokratikleşmesi önündeki engellerden en azından bir kaçına dahi temas etmeden hazırlanıp önümüze koyulan bu paketi derinlemesine incelemeksizin reddetmekti. Hâlâ bir seçmen olarak, devletin yasama ve yürütme gücünü elinde tutanlardan talep etme hakkımı “bir kerecik olsun” törpülemeye ve güdükleştirmeye açık değilim. Yasama ve yürütme gücünü elinde tutanların halktan haklı isteklerini erteleme gibi bir talebi de olamaz. Bu nedenle, “Yetmez Ama Evet” dediğimiz durumda, 12 Eylül Halkoylaması’nın ertesi günü hükümet ve devlet organları karşısında sesimizin daha gür çıkacağının bir güvencesi yokken, bir seçmen olarak desteğimi doğru bildiğimden yana koymayı seçiyorum. Bu da net bir “Hayır”dır.

Benim kişisel oyumdan öte, bu süreçte takip ettiğim iletişim kanallarından -Gazeteler, bildiriler, sosyal medya ağları ve TV programları- edindiğim izlenim ülkemiz adına olumsuz. Fikir bazında bölünmek, Baskın Oran’ın burada belirttiği gibi kamuoyu oluşturmanın ve demokratikleşmenin temel koşullarından birisidir. Ancak “Evet” ve “Hayır” seçeneklerinin yanında türeyen “Yetmez Ama Evet”, “Yetse de Yetmese de Hayır” ve “Ne Evet Ne de Hayır” seçeneklerinin halkı daha çok geren ve daha net biçimde bölen savlar ile seslendirilmesi, Anayasa Halkoylaması’nın demokrasimize yapacağı katkıyı baltalıyor ilk başta. Çünkü basit iki seçenekten ötesine geçmek için karşı tarafın kendilerine göre eksikliklerini ve hatalarını kullanarak daha çok yaftalama ve kendi seçimlerini yüceltme -adeta böyle bir tartışmaya lütfen tenezzül etmişçesine- yöntemlerini kullanıyorlar. Oysa, bu süreçte yaptıkları, korkutucu bir baskı gücünün toplumun tam da orta yerine kurulmasına hizmet ediyor. “Yetmez Ama Evet” derken “Hayır” diyen darbe yanlılarından olmadığının altını çizmek, “Yetse de Yetmese de Hayır” derken “Evet” diyen AKP kuyrukçularından olmadığına vurgu yapmak ve “Ne Evet Ne de Hayır” derken “Evet” ve “Hayır” diyenleri birbirlerini yiyen dikta heveslileri olarak betimlemek kamuoyu oluşum sürecini bir ötekileştirme sürecine dönüştürüyor. Halbuki, ülkenin çoğunluğu ne darbecidir ne kuyrukçudur ne de dikta meraklısıdır. Tabî ki burada bahsedilen “seslendirme” basitçe halkın içinde değil, basın-yayın yoluyla veyahut Taksim dolaylarında cereyan ediyor. Bu soyut cereyanın altında yatan gerekçe de elbette halkın talep etmeyen ve yönetilmek/yönlendirilmek isteyen bir topluluk olduğu genellemesidir. İki öncül ve nihai tavırdan farklılaşan bu üç tavrı savunmak kirli ya da yanlış bir iş değil. Sorun, tavırlar açıklanırken referans olarak ille de diğer tarafın köpüreceği ve aslında alakası olmadığını iddia ettiği noktaların kullanılmasıdır. “Evet” kampanyasının en büyük yürütücüsü AKP, “Yetmez Ama Evet” diyenlerin darbe karşıtlığı savını alarak kampanyasının merkezine yerleştirmişken, kendi önderinin yaptığı gaflar ile aslında “Yetmez Ama Evet” diyenlerin özgürlükçü ve eşitlikçi yanları ile uyum gösteremeyeceğini ilan ediyor. Heyhat, “Yetmez Ama Evet” diyenler bu gafların üzerine -belki de şimdilik- gitmiyor, bunun yerine darbeci söylemiyle karşı tarafa yükleniyor. Yoksa, Hrant Dink’i sanki bir kez daha alenen öldürmek için hazırlanmış o savunmayı hazırlayanların mahcubiyetlerinin yalancılığını ve aldatıcılığını “Önemli olan soy soy!” söyleminden anlamak için üstün bir zekaya sahip olmak gerekmiyor. Öte yandan, CHP’nin “Hayır” kampanyasının nasıl bir kampanya olduğunu, “Hayır” dedikten sonra ne vaadettiğini net bir biçimde açıklaması gereklidir. Aksi takdirde, “Yetse de Yetmese de Hayır” diyenlerin oyları uğruna, sahici bir demokratik birliktelik şansını öldürebilir. Henüz yeni sayılabilecek önderlerinin “Hayır” kampanyasını geleceğe yönelik olarak çok da açıklamaması, büyük olasılıkla parti içindeki güç dengeleri ile ilişkilidir. Ancak en kısa zamanda bu “Hayır”ın, tamamıyla demokratik ve özgürlükçü bir anayasa çalışmasının ilk adımı olduğunu belli etmesi ve de “Hayır”ın eskiye sabitlenmiş bir kaygının değil, yeniye yönelik gerçekçi bir umudun ürünü olduğunu anlatması elzemdir.

Görüşümü ilk paylaştığımdan andan itibaren kamuoyuna açıklanan görüşler ve medyadan takip edebildiğim görüşler arasından herkesin yararlanabileceğini düşündüğüm bir kaç bağlantıyı da buraya koyuyorum. Bunlardan birincisi, Sırrı Süreyya Önder’in “Boykot” çizgisine dahil oluşunu BirGün gazetesinde gerekçelendirmesidir. İkinci olarak, 10 Aralık Hareketi’nin hazırladığı ve “Hayır” seçeneğini gerekçelendirdiği değerlendirmeyi paylaşmak isterim. Bu değerlendirmenin neredeyse tamamına katılıyorum. “Hayır” çizgisindeki bir diğer isim olan ve daha önce AİHM’de görev yapan Rıza Türmen’in yazılarını da ufuk açıcı birer kaynak olarak görüyorum. O yazılara buradan sırasıyla (1 2 3 4) ulaşabilirsiniz. Bunların dışında “Yetmez Ama Evet” çizgisindeki arkadaşların görüşlerini de bu adresten bulabilirsiniz. Süzme “Evet”çi AKP’lilerin görüşlerine ise son günlerde artan Irkçı söylemleri nedeniyle bu sayfada yer vermemeyi tercih ediyorum. Bir kişiliğe çamur atmak için “Babası Alevi-Kürt, annesi de Ermeni” gibi bir argümanı kullanan kafanın diğer söyledikleri benim için önemsizleşiyor.

Her bir görüşün saygı ve mantık çerçevesinde açıklandığı ve yayımlandığı bir Halkoylaması kampanya süreci yaşamak bu halkın en doğal hakkıydı. Ne yazık ki, siyasi olgunluğu yaratmak için bir kaç nesil daha beklememiz gerekecek. 13 Eylül sabahına içinde barındırdığı dostluklardan ve hoşgörü kültüründen hiçbir şey kaybetmemiş bir ülkede uyanmayı diliyorum.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

@RT_Erdogan Âkif yerine Süreya okuyun.

Tuesday, July 20th, 2010

Başbakan, Alkol-Üzüm denklemi kurunca aklıma Cemal Süreya’nın şu dizeleri geldi:

damakta serçe gibi seken bir şarap şimdi
ustamın üzüme attığı enfes düğüm;
ve gözetimi altında çarkıfeleklerin
uzak buzulların soluğuna yatırılmış
binlerce saptan çekilen şu narin rakı
kumaşı çürütüyor lâcivert-beyaz hışmıyla,
nicedir içimde taşımakta olduğum
uçuk minerva’ya göktaşları gönderiyor;
bir çözülme dilimde sulardan yıldızlardan,
diyorum; nerede olursa olsun
bir ısırganı bile koynuna alıp yatabilir insan,

… (Sımsıcak, Çok Yakın, Kirli – Mayıs’68)

Kendisi de Âkif yerine Süreya okusun, sırf üzüme atılan enfes düğümleri anlayabilmek için.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Anayasa

Wednesday, July 14th, 2010

Bu Anayasa Paketi ile YÖK kalkıyor mu? Bu Anayasa Paketi ile üniversiteler özerkleşiyor mu? Bu Anayasa Paketi ile yerel yönetimlere daha fazla yetki veriliyor mu? Bu Anayasa Paketi ile Diyanet kalkıyor mu? Bu Anayasa Paketi ile Internet sansürünün önüne geçiliyor mu?

“Yetmez fakat Evet” yerine “Yetmeden Asla” demek gerekir.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ulusal Marşlar

Friday, July 9th, 2010

Ulusal marş konusu hep ilgimi çekmiştir. Kendi ülkemin ulusal marşıyla tanışmam ile başlayan bu ilgi, İstiklâl Marşı’nın hikayesi, günümüze ve benim dünya görüşüme uygunluğu dahil bir çok konuya temas edip, diğer marşların da künyesi ve eleştirisine kadar genişlemiştir. İlkokul sıralarında, çoğumuz henüz İstiklâl Marşı’nın ilk dörtlüğünü okuyamaz durumdayken, kimi arkadaşlar tahtaya çıkar ve tüm dörtlükleri bazı yerde vurgulu ve ağdalı bazı yerde de yanlış tınılar kullanarak ezberlerinden okurlar ve henüz okumayı sökememiş olan diğerlerine ibretlik bir milliyetçilik dersi olurlardı. Bu açığı çok geçmeden kapattık ve itiraz edemediğimizden olacak bu ezber zincirine hitabeler, şiirler ve dualar kenetleniverdi. Ezberin ve ezberlemenin neden olduğu telaşın da anlayarak öğrenmeye vurduğu darbeyi burada belirtmenin ve altını çizmenin bir gereği yok. O kadar ki, belirli gün ve haftalar nedeniyle “belirli” resimler çizmeye mecbur bırakılmış bir nesiliz. Yine de, o günlerde Barış Manço sayesinde TV’de dua ve ilahi ezberleyen çocuklar ile İstiklâl Marşı’nı ezberleyen çocukların amansız rekabetleri yerine “AOÇ” izlenebiliyordu. Üstelik pazar sabahları “kovboy filmleri” de revaçtaydı.

İstiklâl Marşı ile ilgili ilk eleştirisel görüşü Nâzım Hikmet’in eserlerinden birinde yakalamış ve o güne kadar kafamda olgunlaşmayı bekleyen düşünceleri olgunlaştıran o 2-3 dizeye ses veren Dar-ül Muallimin mezunu Nurettin Eşfak o günden sonra hiç aklımdan çıkmamıştı. O günden bugünlere gelinceye kadar tecrübe ettiğim yurtiçindeki ve yurtdışındaki insanlar ve olaylar aslında çok da akılcı olmayan bir 20. yüzyıl yaşandığını ve akabinde 21. yüzyılın savaş ile barış arasında yapılacak bir seçimin yüzyılı olacağını öğretti bana. Bu nedenle yeryüzündeki ulusal marşların yaratıldıkları çağ ve ortamın etkileri düşünülmeden değerlendirilemeyeceklerini de öğrenmiş oldum. Sözgelimi, Hollanda halkının, kraliyet ailesinin Germen kökleri ve o köklerin en geniş devamı olan Almanya ile ne kadar barışık olduğu ortadayken, Hollanda Ulusal Marşı’ndaki “kan” ve “soy” meselesi basitçe irdelenemez. Hollanda’yı ağırlıklı olarak betimleyen turuncu renginin kraliyet ailesini de temsil eden renk olduğundan hareketle, o halkı bir arada tutan bileşenlerden biri olan bağımsızlık savaşının simgesi de olan Wilhelmus van Nassouwe’nin Alman kökleri ve kanı bu noktada önemsizleşiyor. Krallıkların simgesel olarak sürdürüldüğü birkaç Avrupa ülkesinde, bu simgeselliğin marşların üzerindeki yansıması da net bir biçimde görülmesine karşın, Avrupa’yı şekillendiren savaş ve siyaset tarihinin yakın geçmişi bu simgeselliği gündelik yaşamda silip atıyor tâbi ki. Bu silinme aslında yakın tarihlerinde diktatörlük yaşamış ülkelerde daha net ve daha kesin bir biçimde hem diktatörlük esnasında hem de diktatörlük sonrasında görülmüştür. İspanya’da yaşanan ulusal marş sözleri tartışmaları buna örnektir. Dünya üzerindeki güftesiz birkaç marştan birisi olan bu marşa Kraliyet, İkinci Cumhuriyet ve Franco dönemlerinde uyarlama sözler yazılsa da bu sözlerin yeterliliği hakkında ortak bir görüşe varılamamıştır. Kademe kademe yaşanan her değişimin aslında o devrin tipikliğini yansıtması, insanların o devre ait kötü anılarını hatırlamasına yol açıyor zannediyorum. Bugün, İspanya’nın ulusal marşı sözsüz olarak icra edilmekte ve bundan 2-3 yıl kadar önce yaşanan tartışmayı açan şu sözler de milliyetçi bulunmuştur:

“Love the Fatherland,
which knows how to embrace,
below the blue sky,
peoples in freedom.”

Aslında beni bu konuda tekrar düşünmeye sevk eden Bertholt Brecht’in Deutschlandlied olarak da bilinen Alman Ulusal Marşı için yazdığı uyarlama ve bu uyarlamanın Almanya’nın tekrar birleşmesinden sonra ulusal marş olması yönünde yapılan önerinin değerlendirmeler sonucunda kabul edilmeyişidir. Deutschlandlied, meşhur “Deutschland, Deutschland über alles” dizesi ile bilinen, Nazi rejimi sırasında kullanılan ilk bölümünde çizilen anavatan sınırı nedeniyle yayılmacı olarak damgalanan bir eser. Almanya’da, sevecen bir şekilde de olsa, bir Alman’a o meşhur dizeyi söylediğinizde alacağınız tepki çok büyük olasılıkla donuk bir yüz ve hoşnutsuzluk belirten bir kaç cümle olacaktır. Dünya Kupası sırasında da, yabancı öğrencilerin sık sık düştüğü bu hataya, kimi zaman Almanya’ya konser vermek için gelen sanatçılar da -belki alkolün etkisiyle- düşüyorlar. Almanların milliyetçiliği kontrolde tutma politikası ve bunun yanında da birleşmiş bir toplum yaratma politikasi bazen birbiriyle çelişse de, Almanya’da Nazi rejimi ve aşırı milliyetçilik -hatta yurtseverlik- insanların günlük yaşamlarında yer bulmuyor. Bu nedenle Almanlar futbol maçlarındaki yengilerden sonra bayraklar ile sevinmeyi Türk göçmenlerden öğrenmiş durumdalar.

Almanya’da şu an ulusal marş olarak aynı eserin üçüncü bölümü kullanılıyor. Birinci bölümdeki yayılmacı ve milliyetçi vurgu kadar, ikinci bölümdeki cinsiyetçi vurgu da bu bölümlerin kullanımını engelleyen unsurlar. Hatta Nietzsche de, o meşhur “über alles” nakaratını, “dünyanın en budalaca sözü” (“Die blödsinnigste Parole der Welt”) olarak nitelemiştir. Bu kadar net ve uzun süren eleştirilerden sonra Brecht’in yazdığı sözlerin reddedilişi aslında biraz da Brecht’in referans olarak Deutsclandlied’i almasından kaynaklanmaktadır. Brecht, Deutschlandlied’in aksine, Alman halkının geçmişte ortak olduğu suçlara vurgu yapar, anavatanın sınırlarını çizerken gerçek hatlara çekilir ve en can alıcı nokta “über alles” yerine “und nicht über und nicht unter” der; yani “ne üstün ne de aşağıyız” der. Bir ulusal marşın ne gibi özellikler taşıması gerektiği tüm dünya üzerinde hâlâ tartışılan bir konu. Bu tartışmaların içinde, şu anda yaşadığım ülkenin marşını eleştiren bir yazın ürünü bulmak beni bundan 10-12 yıl kadar önce Nâzım Hikmet’in yukarıda bahsettiğim dizelerini okuduğum florasan lambalı, soğuk ve kalın perdeli odama götürdü. O zamanda beri fikrim aynı: Ulusal marş, ait olduğu topluma dair gösterdikleri kadar, göz önünden kaçırdıkları ile de tanımlanmalıdır. Ve daha barışçı bir dünyada yaşamak istiyorsak Brecht’e kulak vermeliyiz:

Und weil wir dies Land verbessern
Lieben und beschirmen wir’s
Und das Liebste mag’s uns scheinen
So wie anderen Völkern ihr’s.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

8½ Ay Sonra Türkiye

Sunday, June 13th, 2010

Bir kapı açıldı, yok ya ne açılması, zorla açtım o kapıyı. Aralıktan girdiğimde karşılaşacağım şeyleri az çok biliyordum, eski bir anımdan hatırlayabildiğim kadarıyla güzeldi, hayat yolunda görülmesi gereken ve katlanılması gereken şeylerdi. İçeride yalnızlık da vardı, ama abartılacak bir şey yoktu. Kapının ötesinden söylüyorum, burada da yaşıyor, burada da yaşlanıyor insan evladı. Hiç sekmesiz aynı ritminde devam ediyor hayat. Sekiz buçuk ayın özetini çıkarıyorum bazen kafamda, bunca ay bulgur pilavı yemeden geçti örneğin, 3 tabağım vardı, içlerinden birisi kaydı elimden, kırıldı ve son 2 aydır 2 tabakla idare ettim, sonra saçımı kesmeyi öğrendim, nasıl diye soranlara anlattım, yeni markalara ve o markaları kullanan insanlara alıştım, bir kadına çok fena aşık oldum, toparlayamadım kendimi, diğerlerinin sözünü etmesem de olur, kısacası sekiz buçuk ay bindiği trenin üzerinde yol aldığı raylardan bağımsızlaşan, kimi zaman uyuklayan kimi zaman da etraftakileri gözlemleyen bir yolcu umarsızlığında geçti. Tek parça halinde ilk arayı veriyorum, bir haftalığına İzmir’e, eve dönüş…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Pippa Bacca ve Beyazın Kaderi

Tuesday, June 1st, 2010

Beraberimizde yolculuk boyunca üzerinde birikecek tüm kirlerle birlikte götüreceğimiz tek elbise beyaz gelinlik olacak.

Barış için beyaz gelinlik içinde Ortadoğu’ya ilerleyen Pippa Bacca‘yı Türkiye topraklarında tecavüzden ve boğularak öldürülmekten koruyamayanlar, “Ne işi varmış o kadının buralarda?” diyerek hatanın Ortadoğu’ya silahsız ve korumasız ilerleyen Bacca’da olduğu öne sürenler, yardım için beyaz bir Avşa vapuru içinde Ortadoğu’ya ilerleyenlere sıkılan barbar kurşunu cihatlarına sebep sayıyor.

Keşke bilseler, barış beyazlığı korumak için tek yoldur.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Mavi Marmara, Kara Günler

Monday, May 31st, 2010

O yardım konvoyundakiler, komandoların bizzat dehşet saçtığı o gemidekiler, o gemilere ayrıldıkları limanlardan el sallayanlar ve o gemilere Gazzelilerin karınları birazcık doysun diye bir gıdım yiyecek, Gazzeli çocuklar savaş gerçeğinden bir an olsun kopsunlar diye bir iki parça oyuncak koyanların çoğu belli ki inanmış insanlar. İnançlarının verdiği vicdan ve ahlak sınırları ile hareket ediyorlar. Bu kısma bir itirazım yok. Fakat ben onların inandıklarının hepsine inanmıyorum. Benim için yardım edilmesi gereken müslümanlar değil, insanlar vardır. Kaldı ki din kardeşliği uğruna yapılan yardımların Süleyman Mercümek gibilerin elinde ne olduğu da ortadadır. Bunlara karşın, onların ne çabalarına ne de uğraşlarına yasal ve doğru şekilde olduktan sonra diyecek bir şeyim de yok. Gelgelelim bu görüş ve daha fenası böyle bir görüş ayrılığı dahi saygı görmüyor. Bir insanın inandıkları üzerinden bir ülkeyi ve bir halkı belirli bir konuma yönlendirmesi ve bunun bağlayıcılığını savunması, hatta ileri götürerek benzerlerin bir araya gelerek kendilerince formüle ettikleri tek tip Türk’ün dışına çıkanları hakaret geyikleri ile suçlamaları görülmemiş şey değil.

Buradan Roland Barthes’e de varabiliriz, dediği gibi : “Le fascisme, ce n’est pas l’interdiction de dire, c’est l’obligation de dire.” Açıkça ortaya konması gereken, dinî sebeplerle o konvoyu organize edenlerin çağrısına yanıt vermemiş kişilerin, vahşi saldırı sonrası İsrail’e ve Museviler’e, konvoyu düzenleyenlerin belirlediği dinî argümanlar ile karşı saldırıya geçme zorunluluğu da olmayışıdır. Böyle bir saldırıya karşı çıkmak için insan olmak yeterli, tıpkı Gazze’ye yardım etmek için sadece insan olmanın da yettiği gibi.

Saldırıdan sonra dağıttığı görüntülerde, sapanlara, misketlere ve sopalara sanki birer ağır silahmış gibi “zoom” yapan İsrail’in bu saldırısını savunmak ile saldırı sonrası yeni bir pogrom çağrılarına kulak asmamak, saldırıyı tüm Museviler’e mal etmemek, yani kısacası “bu savaş benim savaşım değil” demek arasında çok büyük fark var. Bu farkı görmemek, Türkiye’yi, İsrail’in kendi halkına yaptığı gibi bir propaganda ile savaşa çekmek niyetlerinden ileri gelmektedir. Ve bunu yapanlar, Gazze’deki, Ortadoğu’daki dramların kökeninde savaşın, bombaların ve ölümlerin olduğunu unutuveriyorlar.

Neredeyse bir gün boyunca, konuştuk, dinledik, tartıştık. Zaten biz konuşuyoruz da n’oluyor? Bizi bırak BM’de konuşmuşlar, Taksim’de Beyazıd Camii Cemaati ve Saadet Partililer gösterilere başlamış, NTV’de Mete Çubukçu yayın yaparken İsrailliler arkadan bayrak filan sallıyor… Sonuçta Gazze’de çocuklar yine aç. Alın işte 10 kişi daha öldürüldü, 10 kişi daha barbarca öldürülerek bu dram zincirine eklendi. Fakat insanları yaşatması ne kadar zorlaşmış, farkında değiliz.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Kılıçdaroğlu

Saturday, May 29th, 2010

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na seçilmesi, sadece, AKP iktidarının demokratik bir akışta son bulma olasılığını ufukta gösterdiği için dahi sevindirici bir gelişmedir. İnsanların iktidar gücünden yoksun kalma korkularını, yer edinmiş bir alışkanlığın son bulma endişelerini ve yarım kalacak tasarılarını bir kenara bırakırsak, ülkemizde bir askeri darbenin iktidarı devirme gücünü törpüleme ve belki de yok etme görevi, oburlaşan bir iktidarın değil, halkçı ve demokrat bir muhalefetin emekleriyle yükselen bir dayanışmaya düşmektedir. Kılıçdaroğlu’na düşen pay da, bu olasılığı gerçeğe çevirmek, partisine atfedilen tanımları ve çizgileri tamamıyla demokratik ve halktan yana bir tavır ile geçersiz kılmaktır. Ülkemiz tarihinde meydana gelen darbelerin içinden, kendine yakışanı seçmek ve onu yüceltmek gibi bir tavır değildir bu. “Utanç” sözcüğü ile bağdaştırdığı 27 Mayıs kadar diğer tüm darbeler ve müdahalelerin her birine sorgulanması ve araştırılması gereken birer süreç olarak bakabilen insanların, günümüz kutuplaşmış Türk insanı profilinden evrilmesinin önünü açmalıdır.

Genel Başkanlık ve olası Başbakanlık süreçlerinde, kendisini bekleyen iki akut sendrom var. Birincisi, toplumsal bir anlaşmadan ziyade toplumsal bir itiş kakış ile arkasına geçenlerin Kılıçdaroğlu söylemini geliştirmeden, hem kendisini hem de destekleyenleri belirli bir söyleme zorlamasıdır. Özüne bakarsak, beklenen söylem özgürlükçü ve halkçı bir söylemdir, ancak kısa dönemde daha güçlü olan kesimler bu söylemlerin gelişmesini iktidar yürüyüşünü bahane ederek engelleyebilirler, saptırabilirler ve en kötüsü içini boşaltıp etkisizleştirebilirler. İkinci sendrom ise, İlhan Mansız sendorumudur. 2002 Dünya Kupası’nde bıkkınlık yaratan bir Şükür performansından sonra, sempatik görüntüsü ve ligde attığı goller ile Milli Takım’ın santrforu olmaya göz kırpan Mansız, Senegal’e attığı golü takiben Şükür’ün egemenliğini kırmaya çok yaklaşmış ancak etkileyici yıldızı ilerleyen yıllarda sönüvermiştir. Teşbihte hata olmaz, Şükür’ün Baykal’lığı ve Mansız’ın Kılıçdaroğlu’luğu önümüzdeki yıllarda daha net görülebilir ki ben bu sendromun gerçekleşme olasılığını Kılıçdaroğlu’nun kişiliği ve başarılı duruşunu göz önünde bulundurarak çok yüksek bulmuyorum. Kimbilir, bir ihtimal Kemal Kılıçdaroğlu bu tehditleri savuracak aşıları çoktan yaptırmıştır.

Kılıçdaroğlu’nu değerlendirenlere de değinmek gereklidir. Övücü sözlerle öne fırlayanlar, sessizce ve nötr şekilde etrafı gözleyenler, söylemleri solculuk açısından boş ve modası geçmiş olarak bulanlar, AKP gözüyle bakanlar ve CHP’den ümidi kestiği için hiç oralı olmayanlar… Bir anlamda Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi ile, Türkiye kamuoyu tekrar farklı sözlerle ve bakışaçılarıyla konuşmaya başladı, beyaz ve siyah yanına diğer renkler de eklendi. Tüm bunların münakaşası ve muhasebesi, en az bir sonraki seçimler kadar demokrasimizin gelişmesine yararı olan bir hamle olacaktır. Yeter ki, tartışmanın da yolunu yordamını bilelim.

İktidar, yeni ümitler ve yeni ufuklar ile değişmelidir. Bu değişim iktidarı elinde tutanın kendi içindeki devinimi halka yansıtması ile de olabilir, iktidar karşıtlarının devrimi müjdelemesi ile de olabilir. Temsili demokrasinin temeli düşünmek ve anlatmaktır. Yeni düşünceler üretmeyen ve anlatacak hiçbir şeyi kalmayan iktidar olamaz. Kılıçdaroğlu, gelişi nasıl olursa olsun, sosyal demokratların en yoğun olarak toplandığı ve diğer ulusalcı-merkezcil bireylerle kaynaştığı CHP’ne büyük umutlar getirmiştir. Bu umutlar ya sönecek ya da büyüyecekler, her biri kişiye özgün olmak üzere.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Böyle olur Türk gencinin bayramı.

Wednesday, May 19th, 2010

19 Mayıs, dondurma yiyebilme desturu, iki defa katıldığım, stadyum çimlerinde polen alerjimin başladığı, Alla Beni Pulla Beni şarkısı eşliğinde yukarıdan nasıl göründüğünü bilmeden birbirine zıt daireler çizdiğimiz gençlik ve spor bayramı. Cumhuriyetin onuncu yılında takılıp kalan bir marşın, dönemin gözde popçusu tarafından yapılan remix’i ile sonlanan Atatürk’ü anma bayramı. Genç vücudumuza dolan gurur ile bayramın bitişi ve lunaparkta atarilere gömülen bir öğle sonrası. Hiç yaşamasaydık daha mı iyiydi, yoksa başka türlü de yaşanabilirdi dersem ihanete mi benzer? Ama, memleket özleminde, provalarda bayrak sopaları ile yapılan şakalar bile aranıyor. Anlatın bana, 19 Mayıs 2010′u nasıl kutladınız?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)