Archive for the ‘Türkiye’ Category

Ruh Halimizin Manda Aymazlığı

Tuesday, January 17th, 2012

Bu, aynı şekilde Almanya’daki Türkiye’deki her vatandaşımızın bir damla kanının dahi hesabı sorulacak bir meseledir. Bu konuda kimsenin tereddüdü olmasın. Özellikle son çıkan haberden sonra yakından takip ediyoruz. Bütün hukuki çalışmaları yapacağız. Bu kardeşlerimizin şehit edilmesi, özellikle şehit ifadesini kullanıyorum çünkü siyaseten öldürüldüler. Adli bir vaka sebebiyle değil. Bir ırkçılık dolayısıyla, Türk Ermeni oldukları için öldürüldüler, onları şehit addediyoruz. Bizim onurla taşıdığımız kimlik sebebiyle öldürüldüler. Onların hukukunu da sonuna kadar takip ederiz. Bundan kimsenin tereddüdü olmasın Türkiye Cumhuriyeti devletinin kudretinden de kimsenin tereddüdü olmasın. Bu meselenin takipçisi olmaya devam edeceğiz.

Hrant Dink Davası’nda varılan karar sonrası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Almanya’daki yabancı cinayetleri üzerine yaptığı açıklamada yer alan iki kelimenin (“Almanya’daki”, “Türk”) üstünü çizip yerlerine başka iki kelime (“Türkiye’deki”, “Ermeni”) koyuyorum.

Söylenebilecek her şeyi söylemiş oldum sanırım.

Marc Riboud

Saturday, January 14th, 2012

Turq55

Buradan arşiv kısmına giriyoruz. Açılan sayfadaki başlıklardan “TURKEY” tıklandığında kendi ülkemize dair yeni dünyalar açılıyor. Güzel oluyor

Kafa Karışıklığı

Thursday, October 27th, 2011

İnsanların yeryüzünü keşfetme maceraları haritada bilinen kıyılara yenilerinin eklenmesi ile bitti sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Eğer insan özgürse, kendisine gösterilen örneklere, tıpkıbasımlara ve kural kitaplarına aldırmayıp, keşfetme güdüsünün peşinden gidecek ve hayalgücü de elverirse bu keşfetme macerasına atıldığı noktadan çok üstün bir noktaya ulaşacaktır. Fakat, heyhat bu nokta sadece bilginliğin başlangıç noktasıdır. Yıllar yılı ya da -kaderin bir oyunu- daha kısa bir süre bu maceraya atılıp da bilginlik noktasına ulaşanlar, o maceranın ellerine ektiği nasır ile yaşamayı yani o yılkı atı ile bu koşuya devam etmeyi seçerlerse bu noktadan bilgeliğe erişebileceklerdir. Yok eğer, nasırın katılığına, çirkinliğine ve acısına katlanamayıp, nasırı kesip törpülerlerse, belki kendileri ile daha candan el sıkışacak birkaç sömürücü bulurlar ama nedir bir daha o yolculuğun seyir defterini açamayacak kadar güçsüzleşir elleri. Yine de sonucu ne olursa olsun, hiçbir güç özgür bir insanı keşfetme serüvenine atılmaktan alıkoyamaz.

Herhangi bir maceraya atılmanın belli başlı önkoşulları yok bittabi. Herhangi birisi birkaç geceyi parkta yatarak geçirebilir, birkaç ayı evinden çok uzaklarda harcayabilir veya birkaç kişiyi hiç nedensiz bir güzel dövebilir, ve ardından tüm başından geçenleri bir macera gibi anlatır. Fakat eğer bahsettiğimiz keşif ve öğrenme macerası ise öncelikle düşüncede, duyguda ve eylemde özgür müyüz onu bilmek gerekir. Tamtamına özgür olamadan, bizi lüzum gereği bir kapanda kıstıran ve “yeterli” kavramını beynimize sokan gücü yenemeden böylesi bir yolculuğa çıkmak boş iştir. Ama aylaklık kabilinden, lüzumsuzluk kabilinden değil, bilakis boşa çabalamaktır. Neden aylaklığı ve lüzumsuzluğu ayırma ihtiyacı hissettim, açayım: Macera uçurumunun ta kıyısına kadar gelip de kendilerini boşluğa bırakamayanları tutan güç, o boşlukta bir ümit görüp de o gücü yenenlerin tutkusunu aşağılanmış bir lüzumsuzluk, gericilik ve aylaklık olarak görür. O boşluğa atlayanların artık “yeteri” kadar boş işler ile uğraştığından söz eder ve kurulu sisteme ne katkıları olduğunu sorgular. Aslında öyle görülmesi ve görünmesi, bu tutkuyu daha da görünmez yapar ve çoğunluğa göre bu meftunluk kaydadeğer bulunmaz. Çünkü çoğunluk özgür değildir ve dünyayı değiştirmek -ki bazen gerçekten değiştirilmesi bazen de görmezden gelinmesi gerekir- bilgeleşme yolunu seçmiş azınlığın işidir.

Peki benim derdim ne? Yaz bitti ama içimde bitiremediğim bir gün, kapatamadığım bir hesap ya da boyumun yetmediği bir kepenk var. Yok öyle aşk ile, sevda ile alakalı değil. Tersine aylarca süren suskunluğun biriktirdiği fırtınaya duyulan özlem ile alakalı. Bu macerayı kısa kesip, alelade bir oturma odasına topladığım artık benim için önemli olup olmadıklarını kestiremediğim arkadaşlarıma anlatacağım yarısı yalan yarısı gerçek bir öyküler dizisi ile geri dönebilirim. Hayatıma diğer insanların hayatından daha fazla önem verdiğim filan da yoktur ama bilgiye ve görgüye açlığım arabamı hep yoldan çıkardığından, düz yolda seyir halinde olsam dahi dümeni sola kırasım gelir. Şimdi de şu fırtına aylaklığına tutuldum. Gelir mi gelmez mi bilemem ama aylardır bir kenarda durup bekledim bu günleri, önceden görerek, sonrasını çözemeyerek ve handiyse adımlarının sesini duyarak bekledim. Bu bekleyiş süresince de belli başlı vakitlerde bir bilgi kırıntısı ve bir görgü gösterisi sunuldu bana. Diyeyim ki, annem hasta, acildeyiz ve sevdiğim kız beni aldatmış. Hoop cebimden dün gece rakı içtiğimiz meyhanenin kartı çıkıyor. Meyhane kartının arkasına Mevlana öğüdü yazmışlar: “Niye kederlenirsin? Yüzük olmayı dileyen taş, ezilmeyi ve yontulmayı göze almalıdır!” Ya da çok kötü bir gün geçirdikten sonra otobüste yanıma oturan, mahpushanelerde 17 yıl geçirmiş amca suratımın neden asık olduğunu sorup, biraz sohbet ettikten sonra öğüt veriyor: “Üzgün ve kızgınsın diye gemilerinin yerine kendini yakan amirale benzeme.” Bir de burada bahsetmezsem eksik kalacak bir olay daha var. Oldukça umutla çıkılan uzun bir yolculuğun sonunda, zafere inanmışken hem de, reddedilip yalnızlığın yüzüme çarptığı odama döndüğümde ilk okuduğum mesajda Bakara Suresi’nden alıntı yapılmıştı: “Biz neyin hayırlı, neyin kötü olduğunu bilemeyiz.” Gerçekten de biz bilemeyiz, fakat bilen gücün ne olduğunu da burada tartışacak değilim. İşte sunulan bilgi ve görgü dediysem bunlardır, yoksa ne şeyh kapısında yatmışım ne de ruhumu göklere satmışım. Veyahut biraz önce bahsettiğim bilginlik ve bilgelik seviyelerine yaklaşmış olmam da olası değil. Sadece biraz daha sertleştikçe kavgada yediğim yumruklar, çekildiğim köşede sanki bana havlu ve su yerine çeşitli sözler vermişler, o karmaşada bu sözleri gerçekten anlayıp özümseyebildiysem ne mutlu. Ama gün gelecek ve etrafta dolanan bir hayalet, oralarda bir yerlerde kaybettiğim ruhumun yerine geçecek ve bu yolculuğun her bir kilometresinde biriktirdiğim bilgi ve görgü unutulup gidecek yeni maceralara atılırken. Çünkü ben hâlâ sınıfa yeni gelen öğrenciyim ve daima çömezim.

Tüm bu büyük bekleyişin içinde devam eden bir günlük hayatım da var. Mesela bugün bir şarkı dinledim. Bu şarkıya nasıl rast geldiğimin bir önemi yok. Ve hatta, gazoz daha yukarılara fışkırsın diye şişenin ağzından köşeleri kemirilmiş küp şeker atan çocukluğumun, rakıyı sebepli sebepsiz daha romantik bir içkiye dönüştürme tasasına düşen son gençliğime bu şarkıda rastlamasının da bir önemi yoktur. Bu bahiste önemli olan tek gerçeklik, aslında hiç yaşanmamış bir gerçekliğin bir yerlerde yaşanabiliyor olma olasılığıdır. Çocukluğumdan beri tutulmayan sözlerden, boş vaatlerden ve seçilmeyen/seçilemeyen yollardan oluşan başka bir yaşam olma olasılığını gerçekten ciddiye aldım. Böyle bir düşsel yaşamda da başrol yine benim gibi orta halli ve gösterişsiz bir adama düşüyordu. Asıl olan bana ise olası yaşamların en acısı ama en gerçeği düşüyordu. O nedenle haddinden fazla mutlu olmak istemedim hiç. Çünkü gerçek olmayabilirdi ve nihayetinde öteki yolda da koşan ve yere yuvarlanan yine aynı bendim. Söylediğim gibi çoğu zaman da hayatımı alabora edecek bir fırtınaya duacı oldum. Zaten bana amorti dışında piyango vurmuşluğu yok, kolayca ünlü olma şansım da hiç olmadı ve daha da kötüsü (güzeli de diyebilirdim) basketbol kariyerim hiç başlamadan bitiverdi. Yani bir çırpıda dünyam hiçbir zaman değişmedi. Bu şarkıyı dinledikten sonra da değişmedi. Oysa yeni bir serüvenin başlangıcını hep iple çeken ben her zaman ilginç ve değişime açık bir dünyada yaşıyormuşum gibi gelir. Ne diyeyim, ben hâlâ aynı adamım, sokakta gördüğü yaşlılara selam veren, dikdik bakana hiç korkmadan dikdik bakan, şehirlerin kış ve yaz nasıl koktuklarını hafızasına alan ve otobüslerde her bir yolcunun hangi durakta ineceğini tahmin etmeye çalışan ortalama bir adam. Ve ayrıca bir şarkıyla ne değişir ki? Olsa olsa Umay Umay ve Kazım Koyuncu’nun şarkılarındaki gibi olur: “… kalbim acıdı.” Acıyan bir kalp ile kim başa çıkabilir, bilemem de umutlanırım bir yerlerde bir şeyler değişmiştir diye.

O gün bülbül
Yanık yüreğiyle
Seslendi kızıl güle…

Gül uyandı, döndü bülbüle:
-Senindir yüreğim,
Yolunu gözlerim…

Dedim güle:
-Nedendir bu figan?
Dedi: -Bilmem nedendir,
Derbederim…

Kor düştü yüreğime,
Yanarım…*

* diye çevirmişler.

Biz, şimdi doğal olarak ülkemizden de biraz uzak kaldık. Bilemeyiz bir haftadır kedere ne kadar yakın duruldu yer sofralarında. Bilemeyiz kimler acıyı ve hüznü yanan yüreklerden almak için elindeki ekmek dilimini çıkına bırakıp, bir iki dakikasını kederden soluksuz kalmışlara ödünç verdi. Memleketin alnına bir öpücük kondurup da ne ateşler içinde kavrulduğunu anlayacak kadar bile ona yakın değiliz. Ahalinin konuştuğu şeylerden bazılarına da yabancı kalmışızdır, bilemeyiz kim neyi savunuyor kim neyi satıyor. Ha biraz da bizim ne dediğimiz anlaşılmaz olmuştur, fakat ara sıra hâlâ yurttan mektuplar aldığımızdan lafımız boş değildir. Yine de o duygusal dalgalanmayı yurdunda yaşamamak eksik bırakır “ülke” anlayışını ve kavrayışını. Bundan dolayı biz razıyız yanlış anlamış olmaya. Yeter ki bu kadar nefret dolu olmasın memleket, insanlar bu kadar kana susamış olmasın, gelecek çıkmaza sürüklenmesin. Yeter ki ülkemizi anlatırken ve anlarken dilimiz kandan ve kinden bahsetmesin, yoksa kirletilmiş bir toprak parçasından başka ne kalır geriye.

Bir haftadır benim de, gurbete düşüp de Türkçe’ye susamış bir insan olarak söyleyeceklerim vardı. Bu yangın yerinde söz söylemenin bir anlamı yoktur diye oturdum bu gece kendimden bahsettim. Fakat şunu söylesem yeterli olur herhalde: Göbeğini kaşıyan adam da, köpeği ile yaşayan adam da bir an gelir eğer aynı ülkenin insanı iseler, aynı duyguyu yüreklerinde hissederler zannediyorum. Hâlâ.

Bu yazı boyunca nereden nereye geldiğimize önem veren de vardır. Anlam bütünlüğü, akış düzeni ve bölümler arası bağlantılara takmış olanlar olabilir. Bir rüya gibi düşünseydiniz keşke bu yazıyı, hani gece yatarken uykunuzda göreceğiniz şeyin bir rüya olduğunu bilirsiniz de sabah uyandığınızda rüyanıza şaşırıp kalırsınız, bir anlam yüklemeye çalışırsınız. Oysa o sadece bir rüyadır. Aslında dün gece hiç var olmamıştır ama bu gece yine var olacaktır. Bu yazdıklarım da aslında hiçbir şey anlatmak istememiştir ama her şeyi de anlatmıştır. İyi geceler.

Ömer Toprak Röportajı

Thursday, October 13th, 2011

Die Zeit gazetesinde birkaç gün önce Ömer Toprak röportajı yayınlandı. Daha önce herhangi bir blog sayfasında ya da medyada çevirisini bulamadığım için, Almanca’dan çevirip burada yayınlamanın ve Almancı futbolcuların Almanya’da nasıl görüldüklerini yansıtmanın yararı olabileceğini düşündüm. Röportaj 11 Ekim tarihinde yayınlanmış fakat sanırım Azerbaycan maçı öncesinde yapılmış, asıl metin burada.

Zeit: Bay Toprak, tamtamına bir haftadır Türk Pasaportuna sahipsiniz. Bir sabah uyanıp, “Bugünden sonra Türk’üm” demek nasıl bir şey?

Ömer Toprak: Türk ya da Alman olmak benim günlük yaşantımda hiçbir şeyi değiştirmez. Ben hâlâ aynı insanım. Sadece kağıt üzerinde bir şeyler değişti.

Z: Muhtelemen Salı akşamı Türk Milli Futbol Takımı için ilk kez sahaya çıkacaksınız. Birkaç gün önce takımınızın Almanya karşısındaki oyununda, Türk Takımı’nda iyi savunmacılara ihtiyaç olduğu görüldü. Türkiye Milli Takımı’nda karar kılmanızda bu da bir sebep miydi?

OT: Bu karar hakkında uzun uzun düşündüm, ailemle bu konuyu pek çok kez konuştum, her şey ölçüldü ve tartıldı ve şu sonuca vardım: Türkiye için ter akıttığımda, daha iyi hissedeceğim.

Z: Yani siz, önce Almanya’yı seçen fakat sonra Alman Milli Takımı’na tekrar seçilemeyen ve mümkün olsaydı Türkiye tarafından büyük bir memnuniyetle takıma kabul edilebilecek meslektaşınız Serdar Taşçı’nın kaderi hakkında hiç düşünmediniz?

OT: Hayır, karar verirken kimse hakkında düşünmedim. Çünkü önünde sonunda bu karar ile yaşamak zorunda olan benim. Ayrıca inanıyorum ki, Serdar Taşçı gerçekten çok iyi bir oyuncu ve zamanı geldiğinde yeniden Alman Takımı’na seçilmeyi başaracaktır.

Z: Aile içinde bu konuyu tartıştığınızda, ne tür argümanlar paylaşıldı? Ya da aksine, baba(nız) “Oğlum böyle yapmalısın!” diyerek kestirip attı mı?

OT: Hayır, hiçbir zorlama yoktu. Ebeveynlerime tavsiyelerini sordum, fakat en sonunda kendi iç sesimi dinledim. Almanya ne zaman Türkiye’ye karşı oynasa, kendimi hep Türkiye’ye biraz daha yakın hissederdim. Özellikle 2008 Avrupa Şampiyonası’nda ve Ekim ayındaki ilk maçta bundan emindim. Bu son kararı vermemde etkili bir faktör olmuştur.

Z: Hangi özellikleriniz Alman ve hangi özellikleriniz Türk?

OT: Bunu yanıtlamak zor. Burada İstanbul’da kendimi iyi hissediyorum, ama ha keza Almanya’da da, nihayetinde orada büyüdüm. Fark ediyorum ki, bende elbette her şeyden önce futbol sahasında Alman disiplininin etkisi var. Özel yaşamda ise, birçok davranışımın Türk mentalitesine göre şekillendiğini fark ediyorum. Ailemden çok şey aldım, örneğin günde beş vakit namaz kılıyorum. Bu milliyetim ile doğrudan bağlantılı olmasa da, inancım önemli bir rol oynuyor.

Z: Alman Futbol Federasyonu ne zamandır Türk Federasyonu’nun bahsedilen agresif tarama faaliyetleri hakkında şikayet ediyor, tabi ki özellikle Almanya scoutu ve Bundesliga’da daha önce top koşturmuş olan Erdal Keser üzerinden. Sizde süreç nasıl gelişti?

OT: Erdal Keser ilk defa iki yıl önce ben kaza geçirdiğimde aradı. Sadece nasıl olduğumu sordu. Takım ve federasyon değişikliği kesinlikle söz konusu değildi, çünkü o zamanlar uzun süreli sakatlığım vardı. Ama zaman içinde devamlı nasıl olduğumu öğrenmek istedi. Çok iyi gitmediğinde dahi, insanı tabi ki sevindiren bir şey.

Z: Peki sonra?

OT: Freiburg’a maçlara geliyordu, evimizde de bizi ziyaret edip ebeveynlerim ile sohbet ettiği de oldu.

Z: Herhangi bir gün kendinizi baskı altında hissettiğiniz oldu mu?

OT: Hiç olmadı. Öyle hissetseydim, “Yeter, istemiyorum!” diyebilirdim.

Z: Size ilk onbir garantisi verildi mi?

OT: Hayır, tekrarlayayım: Hiçbir baskı kurulmadı ve kimseye hiçbir söz verilmedi. (Erdal Keser’in) Onun bana söylediği sadece bu değişiklik konusunda ne düşündüğüydü. Ona ne düşündüğümü söyledim ve sonrasında da görüşmeler sürdü. Neden devamlı agresif bir istek olması gerekiyor bilmiyorum. Benim için daima oldukça rahat geçen bir süreçti.

Z: Yalnızca Alman pasaportunuz vardı. Yeni bir Türk pasaportunun bu kadar çabuk elde edilmesi normal mi?

OT: Ben de gerçekten şaşırmıştım. Şimdiden elimde olacağını hiç düşünmemiştim. Ama federasyon “Hallederiz” dedi ve evet görüldüğü gibi bazen çok çabuk olabiliyormuş.

Z: Arkadaş çevreniz ve hayranlarınız kararınız hakkında ne diyor?

OT: Bazıları çok iyi bir karar olmadığını ve Almanya Futbol Federasyonu’nda kalmam gerektiğini söylüyorlar. Diğerleri gayet olumlu karşılıyorlar. Bu hep böyledir. Her iki tarafı da memnun edemeyeceğim. Sadece kendi memnuniyetim önemli.

Z: Birçok genç Alman-Türk’e kötü bir örnek olduğunuzu düşünmüyor musunuz?

OT: Hayır, neden ki? Almanya’da yaşıyorum, kendimi Almanya’da rahat hissediyorum, Alman arkadaşlarım var.

Z: … fakat Almanya için oynamıyorsunuz.

OT: … evet, ama integrasyon mutlaka Alman olmam gerektiği anlamına gelmiyor. Ya da tam tersi: Yalnızca Türk olduğum için, Almanya’ya integre olmayacağım ya da bir şekilde buna karşı çıkacağım anlamına gelmez. Burada herhangi bir bağlantı göremiyorum. Beni tanıyan herkes, Almanya’da ne kadar severek yaşadığımı bilir.

Z: Türk Milli Marşı’nı duyduğunuzda neler hissettiniz?

OT: Tüylerim diken diken oldu.

Z: Futbolcu olacak bir oğlunuz olsaydı ve sizinle aynı karar aşamasında olsaydı, ona ne tavsiye ederdiniz?

OT: Ona hiçbir şey önermezdim. Bu onun yalnız vereceği kararıdır. Ve (verdammt -lanet olsun?) çok çok zor bir karardır.

“Birader” Sözcüğünün En İçlisi

Monday, August 1st, 2011

Sadri Alışık, Sadri Alışık olduğundan mı böyle içli anlatıyor yoksa gerçekten de böyle dostluklar var mı(ydı)?

Madımak

Saturday, July 2nd, 2011

Üzerinden henüz biraz daha az yıl geçmişken yazmışım, üzerinden henüz birazcık daha az yıl geçmişken yazmışız, üzerinden henüz yıl geçmemişken yazmışlar ama anlatmaya yetmemiş. Daha doğrusu, anlamak için dinleyen olmamış. Aksine o otelin önünde toplaşan ilk iki üç yobaz insaniyetsizliklerine siper ettikleri tekbirlerinin henüz birincisini salyalar içinde havaya doğru savurmadan karakalem ile ta yüreğimize yazılmış kara bir oyunun perdeleri haklı acımızı zulmete boğmuş ve bu acının sene-i devriyesinde sözümona Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülmüş o yangın yerinin renkli fotoğrafları suratımıza fırlatılmış. Pişkinleşmiş bir yobazlığın sebep olduğu bilim merkezi neye benzer ki diye sorsak, ki bunu sormamıza bile gerek yok, bunun yerine Pinokyo’yu bile kaşla göz arasında hidayete erdiren zihniyetin o yangın yerine dayadığı raflardaki renkli kitapları okuyup da yakılarak öldürülenlerin birisine bir kerte yakın aydınlığa erişecek olanlar var mıdır diye soralım. Orada neler yaşandığını bir duvara alabildiğine vasat ve özensizce kazıyıveren, katiller ile katlettiklerini aynı mertebeye taşıyıveren ve bu bahsi kapattığını sananlara inat Madımak müze olmalıdır. “Söylemek ve yazmak ile olmuyor” diyorsan, heyhat artık olay mahallinde anma ve gösteri yapmak da yasaklanmış. İçimizde yıllardır oturan taş biraz daha yerli yerinde artık. Beyhude çabaların karşılığı olarak da aldığımız bir yorum örneğin:

“ne oldu, madımağı yıllarca koynunuzda beslediğiniz altına yattığınız pkk lılar yaptı ortaya çıktı , haa ne oldu
şerefsizler ”

Böyle aşırı karşıtların yanında bir de bu utancı temizleyecek olanın birleşerek unutan bir toplum olduğunu sananlar var. Halbuki, yok ettiğinin anısına yılda birkaç dakika bile saygıyla sessiz kalamayan, katilleri içinden ayıklayıp afişe edemeyen bir toplum ne kendisinin de yaralı olduğu bilir ne de bunu söyleyenlere yaşam hakkı verir. Ne olursa olsun, bir kez daha söylemekten çekinmiyorum:

Madımak işte bu yüzden müze olmalıdır, insanlar hatırlasın, bilmeyenler öğrensin diye, Aziz Nesin bir köşede çaresiz sıkışmalıdır, ön kapıdan itibaren o gün atılan sloganlar hücum etmelidir kulaklara ve o sloganlar dumanlar içinde Anadolu’nun hoşgörü deyişlerine devşirtilmelidir yavaş yavaş. Arka kapı Hacı Bektaş’a açılmalı, yangın merdiveni ile donatılmalıdır tüm cephe.

Ve müzeden çıkarken insanlar onlara birer adet kitap hediye etmek gerekir , okuyup çoğalalım diye.

Metroda Caz

Wednesday, June 8th, 2011

Beraberce kutladığımız bir bayramımız yokmuş gibi geliyordu, artık beraberce gülümsediğimiz bir rastlantı ve şaşırtmacamız bile yok diye düşünüyorum. Gelişmek ve çağdaşlık üzerine çok kafa patlattığımız veya muhafaza etmek istediğimiz değerleri çok önemsediğimiz için değil, apaçık beceremediğimiz için beraberce güne başlayıp, gün boyunca bize gülümseyen bir hayatın varlığına içimiz ısınamıyor. Bu nedenle yaptığımız “flash mob” sakil duruyor, kamera şakamız küfüre dönüşüyor, “Günaydın!” ağzımızda yuvarlanıyor ve sokak çalgıcılarımız sokaklara çıkamıyor. Yakında da ortada “biz” diye bir kimlik kalmayacak ve göçebe genlerimiz “biz”i başkaca kimliklere göç etmeye zorlayacak. Oysa, üzerimizde bazen abartı ve bol dursa da, eğer giyilen yaratıcılık giysisi “biz”e güzel ve sıcak bir gün müjdeliyorsa o giysinin karşısında hemen bir acemi terziliğe girişmemeli. Yaratının ve yapıtın kimlerin elinden kimler için çıktığı bazen hiç de ciddiye alınacak bir şey değildir. İşbu rahatlık, daha güzel bir “biz”e öncül olmaya adaydır. Sözgelimi, metroda Boğaziçili öğrencilerce söyleniveren bir gospelin özentiliği, topluma hizmet etmeyişi ve bizden olmayışı böyle bir hoş rastlantı karşısında söylenecek sözler değildir. Bu emeğin karşısına öfkeyle antitezler çıkarmak da boşa sarfedilen emekler olur. Zira öfkeye verilen rol büyüdükçe varacağımız yer kavga ve vasatlıktır.

Sakın Arif Şenol Birol Gol Kaidesini Bozmayın

Monday, May 30th, 2011

Beşiktaş şampiyon olduğunda hayatımda hep güzel şeyler olurdu, bakalım Beşiktaş transfer şampiyonu olduğunda neler olacak.

AKP Model Türkiye İnsanı

Friday, May 20th, 2011

AKP’nin yarattığı insan modeli üzerine biraz düşünmeli. Çünkü, bu modele göre şekillenen bir gelecek var karşımızda. Kadrolaşma veyahut devlet kurumlarının ele geçirilmesinden bahsetmiyorum. İktidarın insan modeli, iktidarın belirlediği hedeflere yürüyebilen, “eski”nin yanında sivrilen bir garip “yeni”nin yüzü olan ve iktidar ile seçmeni arasındaki boşluğu dolduran ve bu ilişkiyi sağlam, iktidara olan inancı ise diri tutan bir varoluş tarzıdır. Bu insan modelinin başarıları, hayalkırıklıkları, heyecanları ve hezeyanları AKP iktidarının kendisinden daha uzun süreyle gözümüzün önünde olacaktır.

Öncelikle, bu insan modeli, iktidarın ilk yıllarındaki mağdur halk imgesinin üzerine oturtulmuş ve sonraki yıllarda ise bahsedilen halk -kendi deyimleriyle “millet”- bu insan modelinin kafasındaki imgeye uygun biçimde soyutlanmış ve varlığı muğlaklaştırılmış bir biçeme dönüşmüştür. Bu dönüşüm süresince ise, bu imgeye uyan insanların sayısı gitgide artmış ve iktidarı çevreleyen model insan kuşağının dışında, ne iktidarın kendisine somut olarak ulaşabilen ne de iktidarın diğer talipleri tarafından somut olarak ulaşılabilen soyut bir kitle oluşmuştur. Bu kitlenin genişlemesinde iktidar saflarında yükselmek için modelleşen ve iktidar modelinin köşelerini yumuşatmak için yükselen insanların payı büyüktür. Çünkü bu insan modelinin temas ettiği kitlelerin, dışarıda kalan insanlara karşı gösterdiği “öfkeli hoşgörü” dışarıdaki insanların da bu model ile uzlaşmasına ve uyuşmasına neden olmuştur. Kitlenin öfkelenmesi, iktidarın çalışmalarına alkış tutmayan veya alkış tutsa da diğer talepleri karşılanmadığı için sesini yükselten dışarıdakilerin sayılarının artmasına rast gelir. Daha da dışarıdakiler ise, iktidar yıllandıkça ve bu kitle genişledikçe kendilerine yöneltilen alaycı öfkenin sunduğu tek seçeneğe yönelmeye eğilimli olmuşlardır. Modern patron yobaz işçiye, modern işçi de yobaz patrona benzemiştir. Böylece kitlenin ekonomik olarak sınıflandırılması gereksizleşmiştir. Kitlenin sıkılığını güvence altına almak içinse, iktidar ve onun model insanı ilk görev olarak bu kitlenin kendilerine aitliğini tescil ve devam ettirmeyi seçmiştir. Bu aitliğe düşkünlük, Başbakan’dan başlayan bir “Benim vekilim / bakanım / valim / belediye başkanım” silsilesi ile tanımlanabilir. Oysa ki, demokrasilerde özgürlüklerin sağlanması ve sağlamlaşması için sorumluluk, aitlikten daha önde gelmelidir. İktidar ve kitle arasında köprü görevi gören, model insanın aitliği ise yıllardır vurgulandığı gibi, kıymeti ve kerameti kendinden menkul bir “Büyük Türkiye” hedefi ile açıklanmaktadır. Yani aslında iktidar, yönlendirebileceği bir kitleye sahip olmuşken, bir yandan da kendi değerleri ile çakışmayan, iktidar onaylı model insanın dünya sahnesinde yükselişinin önünü açtığını da iddia edebiliyor.

AKP’nin modelleştirdiği insan, iş bitirmekten bahseder, had bildirmekten bahseder ve kendi mizah ve ahlak anlayışı dışındaki anlayış ve anlatışları elinin tersiyle iter. Herhangi bir alanda evrensel değerleri anlayabilecek ve eleştirebilecek kapasitede olsa dahi, tüm bu kavrayışını AKP’liliğini kanıtlamak için bir ölçü olarak kullanır. Bu anlamda, gerçekçi olursak, kendini büyük hedefine adamışlık görüntüsü verir. Model insanın yükselmesi ve dünya çapında sesini duyurması için birinci koşul bu adanmışlıktır. Zira, bu ara durak sayesinde, iktidara aitlik görüntüsünü arkaplana itebilmektedir. Ve fakat, tüm bu adanmışlık ortaya gülünç durumlar çıkarır. Bunun da bir yol ve çaresi bulunmuştur. Model insan ve onun önlenemez yükselişi, demokrasinin araç-gereç olarak görüldüğü ülkelerde mizah konusu yapılamadığı içindir ki, bu model insanın vasatlığı ile belirlenen bir mizah çizgisi ortaya çıkar. Bu modellenmiş mizahın hedefi ve kapsamı dışında kalanlar ise, -eğer var idiyse- eskide kalmış politik taşlama ve yerginin yenilenmesinde rol alamadıklarından, zararsız bir mizah türüne sığınırlar. Cesurca ve zekice yapılan mizahın gözler önünden çekilmesi ile akıl ile üretilmiş kinayeler, fıkralar ve anlatıların yerini seviyesi oldukça düşük kikirdeme seansları alır.

Model insanın bir diğer görevi ise, iktidar tarafından yenilendiğini iddia ettiği ülkeyi önce muğlaklaşan kitleye ve sonra da dış dünyaya anlatmaktır. Aslında olmayan bir devrimin coşkusu ile anlattıkları ne yazık ki yeni bir şey içermez. Zira, devrim kılıfına soktukları icraatlerin içindeki iktidar sahipleri gerçekte devrimci olmaktan ürktükleri gibi, kısa yoldan da statükocu oluvermişlerdir. Yaşlanan iktidarın böylesine sırıtan açıklarını, eskiye alenen küfrederek kapatırlar. Öfkeli bir hoşgörü ile tahammül ettiklerinin arasında “eski” yoktur. Her seçim arefesinde ilene ilene tutulacak yeri de kalmamıştır “eski”nin. Bu nedenle AKP’nin sunduğu insan modelinin en çok övülen yanı yeni olmasıdır. Fakat dünyanın herhangi bir köşesindeki gelişmeyi kendine yoran, ülke içersindeki iktidar hamlelerini illa ki demokrasinin olmazsa olmazı sayan ve birey olarak kendisinin iktidara bağımlılığını en büyük erdem bilen bir yeni insan… Bu yeni varoluşun, birkaç yol kazası dışında, tüm hataları ile birlikte ifşa edilememesi ise topun daha çok iktidar -elbette ki Başbakan Erdoğan- ve soyutlaşan halkın sahasında dolaşması nedeniyledir. Bu durum, AKP karşıtlığını Erdoğan ve fikir arkadaşları karşıtlığına, hatta AKP seçmeni karşıtlığına kadar varacak şekilde, indirgemiştir. Böyle bir model ile yeniden tanımlanmış halk, medya ve dış dünya ilişkileri kuran bir iktidarın karşısında durmak için kendi insanına söver hale gelmek ve seçilmişlere saygı duymaz hale gelmek karşıtlar için bir çıkmaz sokaktır. Nitekim öne sürülen model insan, bu haldeki muhalifi alaycı bir biçimde kamuoyu önünde afişe etmektedir.

Ülkenin şimdiki gündemini ve geleceğini etkileyen asıl güç, AKP’nin geçmiş yıllardaki merkez sağ, milliyetçi ve İslamcı gençlikten devşirdiği ve soyut kavramlardan somut sonuçlar elde edecek biçimde yetiştirdiği bu Türkiye insanıdır. Kökleri ne doğuda ne de batıdadır. Bilakis kökleri ülkenin çatışmalı tarihinden yara almadan kişisel güveni ve güleryüzü ile sıyrılan nesildedir. Bu modele göre yetiştirilmiş insan, sabır ve sinsilik arasında gidip gelen bir bekleme süreci sonrasında, artık diğerlerine “Susun!” diyebilecek konuma ulaşmış bir yerdedir. Artık Anadolu ve Trakya’nın şehirleri onun kafası ve ellerinin imkan verdiği ölçüde gelişiyor. Taşranın insanları ona uyuyor, onunla öfkeleniyor. Artık İstanbul, onun kafası ve ellerinin heyecan duyduğu çılgınlıklara yem oluyor. Yoksul insanların onun yanında diyecek sözü kalmıyor. Artık Türkiye, onun kafasının algılayıp, ellerinin dokunduğu ölçüde tarif ve tatmin ediliyor. Fakat gelecek, bu modele uysa da uymasa da yeni bir “yeni” yaratacak. İşte o “yeni”nin kimin modeli ve yetiştirmesi olacağından çok, evrensel olup olmayacağı önemlidir.

Kimlerin 1 Mayıs’ı Kutlu Olsun?

Sunday, May 1st, 2011

Orhan Veli’nin Aşk Resmi Geçidi‘ndeki “Hür olsak, eşit olsak” diyen kadının 1 Mayıs’ı kutlu olsun. Refik Durbaş’ın Çaylar Şirketten şiirindeki “ne yattığı yer ne de içtiği su” belli olan muavinin 1 Mayıs’ı kutlu olsun. Güneşli Pazartesiler filminde zor günlerde dayanışma gösteren işsiz işçilerin 1 Mayıs’ı kutlu olsun. Sarı Mersedes‘in şaşkın emekçisi İncegül Bayram’ın 1 Mayıs’ı kutlu olsun. Faşo Aga’ya baş kaldıran Kibar Feyzo‘nun 1 Mayıs’ı kutlu olsun.

Şiir gibi, film gibi yaşayan tüm emekçilerin 1 Mayıs’ı kutlu olsun. Gerisini sallayın gitsin.