Archive for the ‘Sosyal Demokrasi’ Category

Yerel Nedir?

Saturday, March 7th, 2009
Gerçek bir bey’fendi olan Zeki Müren magandalık nedir katiyyen bilmezdi.

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri’ne bir aydan az bir süre kaldı. Ancak yurt genelindeki hava bir yerel seçim yarışından çok genel seçim yarışına benziyor. Bu havanın oluşmasında en büyük etki finans krizine ait. Bu krizin yarattığı ve yaratabileceği değişim umudu sandığa giderken tüm kesimler tarafından kullanılacaktır. İktidar buradan daha güçlü ve daha tekil olarak çıkmayı düşünürken, muhalefet ise bu havadan yararlanarak iktidarı sarsmayı düşünüyor. Buna benzer kriz ve savaş ortamlarında çoğunlukla baskıcı ve milliyetçi akımların güç kazandığı görülmüştür. İktidardaki AKP de bu damarlara milliyetçilik ve şiddet enjekte etmeye devam ediyor. Bunun önünün alınması elbette zor, zira Mart seçimlerini yerel havaya indirgemek artık çok zor. Ancak gerçek bir demokrasi için düşünce üretmek tüm demokratik kesimlerin görevidir.

Yerel bir seçim, genel başkanların futbol takımlarının atkıları ile kürsülerde genele yönelik mesajlar verdiği ve iktidar dışı belediyelerin başbakan ve bakanlar eliyle ötekileştirildiği bir ortamda gerçekleşemez. O bölgenin “özüne dair erkini” yani özerk birikimini devinime geçirecek adımlar ile gerçekleşir. Yerelin tanımı, sadece genel başkanların boyunlarındaki futbol takımlarının atkıları ile yapılıyorsa, durulmayan küresel krizin ülkemizde ekonomik ve sosyal anlamda yeni krizlere neden olacağını söyleyebiliriz. İktidar tarafından yalnız bırakılan ve fetih şevki ile bilenilen belediyelerin yanlış seçildiği, Ankara güdümlü bir başkan ihtiyacı içinde olduğu algıları da bu krizleri tetikleyerek, toplumu topyekun bir seçime zorlar. Topyekun zorlanan seçimler demokrasi ağacını kurutan yine o ağacın içinden beslenen kurtlardır. Bu ağacın iyileşmesi ve tekrar yeşermesi, yerelin ve gençliğin iradesi ile olur. Şehirlerdeki üniversiteler, YÖK tarafından sürüklenen kurumlar olmak yerine, o kente ve o bölgeye ait bir gelecek kuramcısı gibi davranmalıdır. Yönetimleri şeffaflaşarak, bulunduğu bölgeye tasarı ve proje kazandırmalıdır. Taşradaki üniversiteler merkezi sınavda başarısız olan öğrencilerin kerhen yazıldığı üniversiteler değil, o bölgedeki iş kollarına eleman ve yönetici yetiştiren akademiler olmalıdır. Kentlerin ulaşım ağları, salt o kentin içindeki elverişli bir semt için değil, o kente bağlı tüm diğer kentler için bir ulaşım ağı olarak değerlendirilmelidir. Bu ağlar da tüm toplum için düşünüldüğünden demiryolu ağırlıklı olmalıdır. Yerellik adına verilebilecek örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak bunların miting meydanlarında değil, yerel seçimler öncesi toplanacak olan büyük katılımlı kent meclislerinde tartışılması bu gibi örnekleri gerçeğe dönüştüreceği gibi şimdilik ülke gündemine gelmesini de sağlayacaktır.

Yerel seçim gündeminin gerçekçi bir şekilde ele alınması baskıcı ya da koltuk sevdalısı siyasetçilere değil, kentini seven ve kendisi için istediğini tüm diğer hemşehrileri için de isteyen yurttaşlara düşmektedir. Türkiye’de siyaset geniş kesimlerde yankı buldukça değerlenecek ve yerelden genele gelişen bir ülke doğacaktır, barışçı ve eşitlikçi bir ülke…

İzmir’de Seçim Yarışı – I

Thursday, February 19th, 2009

Büyükşehir Belediye’mizin hazırladığı ilk seçim filmi. Sloganın AKP’nin genel sloganlarından biri ile oldukça benzeşir olması ilginç olmuş. Siz filmi izleyedurun, yorumlarım sonra gelecek.

Spam ve sosyal çözümleme

Thursday, February 19th, 2009
Başlığa ve içeriğe bak. Buna göre madenin bilimsel anlamı ve doğaya etkisi değil fiyatı önemli.

Görseldeki hezeyan aslında çok şey anlatıyor, çünkü memleketimizin gençlerinin çoğu siyasete böyle eklemleniyor. Birebir yaşanmışlıklardan biliyorum. “Osman, tasolarını kantinin önünde kapış yapacakmış!” tümcesinin uyandırdığı merak/infial/ikitasokapma düşüncesine benzer bir heves görüyorum bu tür insanlarda. Hani, yarın bir gün bor madenleri gerçekten bir kriz konusu olursa, “Oooohhoo biz çok fw:lemiştik bu haberleri…” diyeceklermişçesine vasat bir sorumlulukları var. Böyle olmamalı elbet. Kentlerimizi ve insanlarımızı doğaya rağmen tasarlayınca en kolay cümle bu oluyor: Böyle olmamalı. Ama olmuş işte. Bu olmuşluktan dolayı şu anda ben “ne yapılabilir“i konuşacak bir akran bulamıyorum. Üstelik bu hevese intikal edenler siyasetin kara deliğini bizzat oluşturduklarının farkında değiller. Onlara göre tek doğru bu yollu siyaset yapmak. Bu merak/infial/ikitasokapma döngüsü kendi kendini bu tekdoğrusevicilik ile besliyor. Bu beslenmenin vasatlığa dair olan bağımlılığına panzehir olarak Etiler/Çankaya/Bostanlı-Güzelyalı akımını sunmak ise en tehlikeli adımdır bence. Çünkü burjuva sınıfları arasında büyük/küçük, köklü/köksüz ayrımı toplumları en büyük yıkıma götüren süreçtir. Daha derin nedeni ise, burjuva kaynaklı aydınlanmanın kendi içinde düğümlenmesidir. Yani demek istediğim, burjuva sanata ve bilime inandığı için değil, büyüklüğünü, köklü oluşunu devam ettirmek ve ispat etmek için kendini bu alanlarda tek temsilci olarak görürse, bu çizilen çemberin bir adım içinde ve bir adım dışında kalan , yeni burjuvalaşan kesimlerin marjinalleşmesine yol açar. Çember dışındaki kalıtsallaşan yoksulluğun üyeleri ise gerçek bir devrimi veyahut -adını yumuşatalım- sosyal denge isteğini unutup, din ile ve rıza ile yaşamlarını sürdürürler.

Bu düşüncede temsilleri belirlersek, büyük burjuva yukarıda betimlediğim gençlik gözleminde yer alamıyor. Zira o kesimlerden birebir gözleme nail olamadım. Bu noktada tek örnek, özel müzelerin ve özel üniversitelerin kurulma düşüncesini oluşturanların çocukları, genç nesilleri olabilir, ancak kesinlikle bu özel kurumlara devam edenler bu kesime dahil değildir. Çizilen çemberin bir adım içinde ve bir adım dışında yer alanların, yani orta ve küçük burjuvanın ya da yeni burjuvalaşanların yukarıdaki somutlaştırmada yerleri Etiler/Çankaya/Bostanlı-Güzelyalı akımıdır. Bu akımın geç uyanan bilinçleri, önceki bilinçlerine bağlı olarak çoğunlukla bir ayrıma çalışır. Farklı olma ve farklılığı vurgulama biçimleri sanata ve bilime hakim olmanın hırsı ve hazzı ile donanmıştır. Siyaseten fasit bir daire oluşturan durum, bu akımın iki ayrı kesimi tarafından yaratılır. Refah seviyesi bakımından karşılaştırmak burada yararsızdır. Bu iki kesim bilgi kaynaklarına erişme ve toplumun her kesime açık olma bakımından ayrılırlar. Bu ayrım da aralarında çoğunlukla liberal ve nasyonel sosyalist kamplaşmasını yaratır. Bu yaradılış süreci ülkemizdeki iki ana siyasi görüşü beslemektedir. Bu temsil de refah seviyesi bağlamında en yüksek ve en düşük kesimleri yansıtmadığından, çünkü bu kesimler genellikle kendi dertleri ile meşgullerdir, siyasi temsilciler bu çember etrafında yoğunlaşan bu iki kesimden beslenip, çember merkezindeki yüksek kesimden dostlar, iş ortakları ve imtiyaz elde ederken, çember ile uzaktan yakından alakası olması kalıtsal yoksul kesimlerden de önceliğe göre oy elde ederler.

Bilgiye erişime de değinirsem, bana göre çağımızın İskenderiye’si olabilecek özellikteki Wikipedia’yı örnekleyebilirim. Bu görüşümün sebebi ise, bilgi eklemenin açık ve herkes tarafından denetlenebilir olması. Şimdi bu yazıda işlemeye çalıştığım sosyal konulara dair bir madde seçelim, maddemiz burjuva/bourgeoisie olsun. Buyrun Türkçe kaynak Vikipedi’nden burjuva maddesi. Bu da İngilizce Wikipedia’dan bourgeoisie maddesi. Bu Portekizce Wikipedia’daki burguesia maddesi. Son olarak Macarca Wikipédia’ya bakalım, Polgárság maddesi. Sadece Türkçe bilen bir bireyin bu bilgi kaynağından alabileceği engin bilgi “Ayrica Çarsi Burjuvalara Karsi” olabilirken, İngilizce bilen bir bireyin erişebileceği bilgi ek maddeler ile salt Türkçe maddeden kat be kat büyük oluyor. Diğer dillerdeki bilgi akışının da oldukça hızlı olduğunu görebildiysek, çağı yakalayan bir ülkeden bahsedebilir miyiz? Çağı yakalamayı, tüketim alışkanlıkları ve inşaat sektöründeki gelişmeler olarak görüyorsak, elbette elimizde vasat bir gazete ile bu ahkamı kesebiliriz. Ancak bilgi çağında, tüm nasyonel sosyalist görüşümüz ile bilgiye gereksinim duymuyorsak, üstüne dil öğrenimini külfet ve kültür katli olarak görüyorsak belli ki balık her tarafından kokuyor.

Sosyal sınıflar ya da bu sınıflar arasında geçişler olmamalı demiyorum. Bu sınıfların bilgiye, eğitime ve gelişime aynı şanslar ile erişebilir olmasını savunuyorum. Özel sanat ve bilim kurumlarının faydalarını yadsımıyorum ancak bu faydalardan yoksul kesimlerin de yararlanması gereklidir diyorum. Siyasi kamplaşma kötüdür demiyorum fakat siyasi tartışmanın önü açılmalıdır diye düşünüyorum. Gençler siyasete doğru şekilde eklemlenmelidir diyorum ve son olarak İbn-i Haldun‘u ve İbn-i Rüşt‘ü en kolay ve kapsamlı şekilde Türkçe olarak da okumak istiyorum.

Seçmek

Monday, February 9th, 2009


Siyaset ve politika diye tanımladığımız kavramın/uğraşın/mesleğin/ülkünün neden bir Türkçe karşılığı yok? Teminat ve garanti ikilisine güvence karşılığını bulmuşken, siyaset ya da politikaya neden hala bir karşılık bulamıyoruz? Yoksa bu ülkede dönen sadece bir rant kavgası mıdır? Derin devlet ile en yakın olabilme kaygısı mıdır?

Yeni bir tarz edindirdiğimiz demokrasimiz ile ilk defa seçime gidiyoruz. Bu öyle bir tarz ki, siyasi kurumlar toplumu yönlendirmek yerine, tiraj ve izlenme oranı kaygısı taşıyan medya kuruluşları gibi toplumun vasat iktidarına göz kırpıyor. Bu vasat iktidar, apansızca ilerlediği yolda ne varsa kendine katıyor ve böyle önemli kavşaklarda birden sessizleşerek sanki söz siyasetçilerdeymiş gibi davranıyor. Oysa biliyoruz ki, bu muhafazakarlık, bu tutuculuk AKP’nin ya da MHP şekline girmiş CHP’nin yönlendirmesi değil. En azından şu andaki siyasi aktörlerin marifeti değil. Onlar daha çok bu ani omuzlara alınışların getirilerini hesaplıyorlar. Demokrasimizin yeni tarzı ise, ezilenin değil, önceki yıllardaki sabit demokrasinin gerektirdiği ekonomik modelin şans vermediği kesimlerin yanında ve tam da onların bedenine uyuyor. Bu yeni güne dahil olan tutuculuk ise demokrasi dışı müdahalelerin bir meyvesi ve bu meyvenin tadının şu an için hiçbir önemi yok. O tat şu anda yetiştirilen kuşaklar olgun bireyler olduğunda bu ülkenin ağıztadını bozacak.

Peki toplum iradesinin olgunlaşmasını beklerken, demokrasi dışına çıkmaz mıyız? Elbette çıkarız. İşte bu noktada toplumun demokrasiyi gerçekçi anlamda benimsemesinin ana koşulu, siyasi kurumların bu davanın peşinde koşması ile olacaktır. Ben, toplumun bilinçlendirilmesini değil, ancak ilk basamaktan itibaren toplumun bir bireyinin siyasi tavır ve yaşam görüşü için başvurduğu kurumların bilinçlenmesini ve demokratikleşmesini savunuyorum.

Herhangi bir aşamada, sözgelimi gençlik kolu yönetiminde ya da yerel seçimler öncesinde aday belirlemede, hiçbir şekilde seçime ve önseçime gidilmiyorsa bu sakat sisteme cansuyu vermiş oluruz. Atama ve zorlamanın en had safhada yaşandığı bu aşamalar, ilerisi için umut değil, siyasi körlüğün devamını telkin ediyor bizlere. Bu oyunun içinde bu oyuna çok iyi uyum sağlamış bireylerin iradesiz olduğunu söyleyebilir miyiz o halde? Elbette ki, hayır. Onların iradeli varlığı yine toplumun vasat iktidarına getirir bizleri. Öz ve erk kelimelerinin birleşiminin sadece futbol federasyonu için anlam ifade ettiği bir yapıda, bu bireyler vasatlığın iradesini oluştururlar. Bu yok sayılmaya tahammülü olmayan irade önemli kavşaklarda boşalan fren misali etki gücü oranında arabaya o kavşağı es geçirerek yola devam hissiyatı verir. Bu kavşaklarda herhangi bir kaza olursa, kazanın zararını hamaset ile örterler, vatan denilen bu araba yola yine devam eder.

Sözü getireceğim nokta şu günün seçim ortamıdır. Açılım diye anlatılanlar, yardım diye verilenler ve aday diye konulanlar susarak devam etmenin değil, bilakis sesimizi yükselterek bu gidişatı durdurmanın alametidir. Bu ülkenin şehirlerinin ve toplumun sorunlarının birer seçim kataloğu ile çözülmesi imkan dahilinde değildir. Şehirleri teslim almak o şehirleri yaşatmak değildir. Toplumun yanlış yönünü sivriltmek toplumla içiçelik değildir. Yardım diye susuz muhite çamaşır makinası dağıtmak sosyal devlet değildir. Adayların akraba sayısı ve akraba profili bir siyasi kurumun program maddelerinden daha önemli değildir. Bu yanlışları toplayınca, elimizde seçim meydanlarının kirliliği kalıyor.

Yerel seçimlere iki aydan az bir süre kaldı. Bu süre zarfında, pek çok gariplik, pek çok yenitarzdemokrat göreceğiz. Tüm bunların okumasını ileriye dönük bir bakış açısı ile yapmalıyız, biz kaybetsek bile gelecek kuşaklar kazanır.

Görsel için http://obamiconme.pastemagazine.com teşekkür ederim.

Türkel Hocamızı Yitirdik

Friday, February 6th, 2009
Uzak günlere döndürdü beni bu sabah aldığım bir haber. Türkel Minibaş’ı kaybettiğimizi ekşisözlük’ten öğrendiğimde ileriye doğru bakan yüzüm bir anda geçmiş günlere döndü. Neydi o bir zamanlar, bir şey yapmak sevdasına düşmüştük. Yol gösterenimiz olmuştu. DEV-GENÇ anılarını anlatır, sözlerimizi dikkatle dinlerdi. Genç işi mekanlarda oturmak ister, bizlere Amerika günlerini anlatırdı. 2006 yılında bir etkinlik için kaleme aldığım bildiriyi okuduğunda, benimle görüşmek istemiş, Alsancak Kültür Merkezi’nde beni bir kenara çekmişti. Altı çizili satırları okuyarak, “Çocuk çok güzel yazıyorsun, yalnız akıllı ol önce okulunu bitir…” demişti, “Ben bunu Ali’ye (Sirmen), Hikmet’e (Çetinkaya) de göstereceğim. Bana başka yazılar da at” diye eklemişti. Atmadım tabi. Bir görevden kendime bir paye çıkaracak karakterde değilim. Ancak sık sık görüşür olduk, söyleşiler için İstanbul’dan yazar/çizer/düşünür ayarlamamıza yardımcı oldu. Esaslı kadındı, ulusalcılık rüzgarına kaptırmadan, ender görebildiğimiz dünyaya açık olma felsefesini yansıtttı hep, sömürülmeden, sömürmeden.

Şimdi koca bir ömürden, Ayvalık geceleri, İzmir – İstanbul uçuşları, kocaman bir gülüş ve kimsenin iştirak etmediği söyleşiler kaldı. Ömür suya atılan taş misali, yarattığın halkalar büyük olsa da silinip gidiyor denizin hatırasından.

Türkel Hoca’nın yaşam öyküsü için tıklayabilirsiniz.

Uğurlar Olsun

Friday, January 23rd, 2009

Hrant İçin

Thursday, January 15th, 2009



O Bombalar, O Silahlar

Monday, January 12th, 2009

Bir yıl önce demişim bir şeyler, umudun taşınması da diyebiliriz, yeni sözün gerekmezliği de diyebiliriz ama bilelim ki, memleket ilerlemiyor. Aynı cümleleri tekrarlıyorum.

Bahar isyancıdır. Saymaz ölüleri, ölmek değil ki gayesi, yaşamaya inatçı, onu feryat figan ağlayarak istiyor. Elinden kaçırdığı uçan balonunun yükselmesine değil; onu yalnız bırakmasına öfkelenen velettir bahar.

Bahar soru sorar, kapıları açtırır ve köfününde bir koca yaz, yorulur da bırakmaz. Artarak büyür isyanı. Kök salar, şıvgın verir, ılgıt üfler. İnsanın en büyük evrimidir bahara benzemeyi başarmak… Zira baharca olan insanın terinden bile beslenir yeni nesiller.

Gel gör ki, doğurduğu yazı başka bir bahar kovalar, kış üstünde tepinir, tepinir de yeni bir baharı yolundan vazgeçiremez. Gelecektir cemreleri tüketerek…

İnsanlar var ki, işte bahara benzeyenler, öğrendiler ölerek bazı şeyleri. Bombaları, kurşunları vücutlarında denediler. Değmedik bir gülücük beklerken battı etlerine metaller. Bildiler arkada hüzün bırakmayı, yazlarını ortada bırakmayı… Ama az biraz umut da bıraktılar, bizi bu sarı bahardan, kara kıştan bahara eriştirecek bir umut….

Yaz çocuklarını göremeden gidenler var, yazın bir gölge bile sunamayan ağaçlar, kuruyan toprak, akmayan su var. Ve fakat kesmeyen bıçak, patlamayan bomba, vurmayan tabanca yok… Durulmayan bir çağlayanımız, peşimizden düşmeyen bir borcumuz ve tekerleri sekiz çizen bir kaderimiz var.

Onat Kutlar’ımız, Uğur Mumcu’muz, Hrant Dink’imiz, Metin Göktepe’miz var. Birbirimize değen acımız, dünyamızdan uzaklaşan güneşimiz var. Adaletimiz yok. Ve belki kendimize güvenimiz var ya da yok.

Jusos Yeni Yıl Mesajı

Thursday, January 1st, 2009

Ülkedeki sosyal demokrat organizasyonların birçoğunda yer aldım. Hiçbirinin yeni yıl mesajı beni heyecanlandırmamakla beraber, Alman JUSOS‘un mesajını burada yayınlama isteği duydum. Hiç olmazsa çeviri babında kaynak olsun araştıranlara diye düşündüm ama asıl düşüncem sosyal demokrasinin temel ayaklarından biri olan uluslararası hareket yeteneğini vurgulamaktı. Yakında burada Obama rüzgarı geçmeden, onun kampanyasının ana gücü MoveOn.org oluşumdan bahsedeceğim belki Ahu Özyurt‘a canlı olarak bağlanırız. Bu arada çevirimdeki yanlışlıkları lütfen belirtin, düzeltelim.

Ein ereignisreiches Jahr 2008 ist zu Ende gegangen, vor uns steht ein Neues Jahr mit neuen Herausforderungen: Die Finanz- und Wirtschaftskrise, Krieg im Nahen Osten, globale Erwärmung um nur einige Themen zu nennen.

Um dies alles erfolgreich bewältigen zu können brauchen wir endlich wieder eine handlungsfähige und handlungswillige Regierung.

Während Konservative versuchen mit den Rezepten von gestern die Probleme von morgen zu ignorieren oder auszusitzen wollen wir als Jusos die Zukunft positiv gestalten.

Ich wünsche uns allen hierzu viel Kraft und Mut und allen ein gesundes, glückliches, zufriedenes Neues Jahr!

Venceremos!

Olaylı bir yıl olan 2008 sona erdi, şimdi önümüzde yeni mücadeleleri ile yeni bir yıl duruyor : Finans ve ekonomi dünyası krizi, Yakındoğu’daki savaş ve küresel ısınma bahsedebileceğimiz konulardan sadece birkaçı.

Tüm bu konularda başarı sağlamak için, nihayet yeniden eylem yeteneği ve isteğine sahip bir yönetime gereksinim duyuyoruz.

Muhafazakarlar bu genel hali görmezden gelmek veya çözümü ertelemek için yarının sorunlarına dünün reçetelerini uygulamaya çalışıyorken, bizler JUSOS olarak geleceğe olumlu olarak şekil vermeyi istiyoruz.

Hepimize bunun için güç ve cesaret diliyorum, herkese sağlıklı, mutlu ve mesut bir yıl diliyorum.

Venceremos!

Genel Gidişat

Saturday, November 15th, 2008

Değerli Konuklar,

Sosyal Demokrasi Vakfı’nın düzenlediği “Yerel Seçimlere Doğru Sosyal Demokrasi ve Yerel Yönetimlerin Demokratikleşmesi” toplantısına hoş geldiniz.

Toplantımızdaki düşünce paylaşımını başlatmak adına genel bir durum değerlendirmesi yapmak bana düştü.

Ülkemizin 2008 yılının sonundaki vaziyeti gelecek için umut vermemektedir. Toplum ve seçtikleri arasındaki mesafe korunmaktadır, ülke iktidarındakiler ya da herhangi bir partinin iktidarında bulunanlar toplumsal taleplere duyarsız kalmaktadır ve gerçekten demokrasi istemek abesle iştigal olarak algılanmaktadır. Yoksulluk nesiller arasında kalıtımsallaşmakta çünkü eğitimde ve üretimde fırsat eşitliği sağlanamamaktadır. Dünyada çok kültürlülük tartışmaları yapılırken, buna karşın bizim ülkemizde genel bir linç kültürü yerleşmeye başlamıştır. Bu tartışmaların ıskalanması bizlere insan haklarının evrenselliğini ve sosyal dünya vatandaşlığını anlamamak olarak geri dönecektir. Bu da çağdaş uygarlık seviyesinin ıskalanması demektir. Ulusal eğitimin hiçbir kademesi sistemli olarak çalışmamaktadır. Eğitimciler geçim derdi ile, öğrenciler ise sınav engelleri ile boğuşmaktadır. Din ve para eksenli siyaset güden bir iktidar tarafından yönetilmek toplumdaki kutuplaşmayı arttırmıştır. Tüm muhalefet partileri de buna ayna tuttukları gibi, çoğunlukla tüm siyasi kurumlar resmi söylem çizgilerinde sıkışmış görünmektedir. Usul usul muhafazakarlaşma ülkedeki tüm kesimleri etkilemektedir. Medyanın, sınırlar çizilerek bir savaş aygıtına dönüştürülmesi özgürce haber alma hakkını ve ifade hakkını yaşamımızdan silip atmıştır.

Bu genel görünümde sosyal demokratlar nasıl davranmalıdır? Öncelikle kendi içlerindeki bölünmüşlüğü ve yanlış eğitilmişliği gidermelidirler. İktidara tümden talip olmalıdırlar. Yüzde 53’ün değil, yüzde yüzün peşinde olmalıdırlar. Dayanışmayı bu tür toplantılar aracılığı ile sağlayıp düşünce dünyalarını zenginleştirmelidirler. Yoksulluk ve yolsuzluk için samimi çözüm önerileri üretmelidirler. Sosyal demokrasinin kökenindeki halkçılık ve eşitlik düşüncelerine dayanarak söyleyebilirim ki, Türkiye’de sosyal demokrat iktidar için tüm koşullar oluşmuştur. Sosyal demokrasi, bu ortamda ortaya çıkarak tam demokratikleşmiş, komşuları ile sorunlarını çözmüş, Avrupa’nın üretim çöplüğü değil de çevreci bir üretim merkezi olmuş ve eğitimi gelecek ile orantılı bir şekilde düzenlemiş olan Türkiye’yi yaratabilir.

Hepimiz biliyoruz ki, genel iktidara giden yol yerelden geçiyor. Yerelde kurulan güçlü bağlardan geçiyor. Bugün Türkiye’deki belediyelerin önemli bir çoğunluğu tırnak içinde “sosyal demokrat” anlayış ile yönetilmiyor. Bu tırnak içinde bahsettiğim anlayış çokça dile getirilen ancak anlaşılamayan bir kavram haline gelmiştir. Geçmişteki önemli örnekleri bir kenara; eğer bugün siz, sosyal demokrat anlayış deyip de, kendinizi yoksulların yaşam alanlarına kabus gibi çöken kentsel dönüşüm projelerine kaptırırsanız, kent içi çöplükleri yaşatmaya devam ederseniz, kent için bir özgörüş belirlemeyip küçük İstanbul olma yoluna girerseniz ve en kötüsü yolsuzluğa bulaşırsanız bu anlayış elbet zihinlerde ölecektir. Bir sonraki sonuç olarak da kentlerimiz AKP yönetimine kalacaktır. Buradan da TOKİ makyajlı, futbol soslu ve sadaka temelli kent belediyeleri ortaya çıkacaktır.

Ülkemizde yıllar geçtikçe hiçbir kurum demokratikleşmediği için yerel yönetimlerin demokratikleşmemesini garipsemek yanlış olacaktır. Yerel yönetimlerin demokratikleşmesi için öncelikle yetiştirilen gençlerin yani bizlerin önemsenmesi ve yaşadığımız çevre hakkında bilgi sahibi olmamız gerekmektedir. Bilinçsizce yetişmek, sonuca ulaşırken bazı kademeleri görememeye yol açar. Bunun için bilinçlenip, talep etmeliyiz. Kentimizin tarihinin yok edilmemesini, suyumuzun zehir akmamasını, üniversitelerimize destek olunmasını, çağdaş ulaşım hakkımızı talep etmeliyiz.

İnsani etkenlerden başka, yerel yönetimlerin işleyişi ve yetki gücü düzenlenerek sistemsel etkenler de göz önünde bulundurulmalıdır. Merkezi yönetim tarafından kentlerin özellikleri hatırlatılmalı, İstanbul ve Ankara dışındaki kentlerimiz taşra olarak anılmaktan vazgeçilmelidir. Üretim ve araştırma çalışmaları bölgeler, kentler arasında paylaştırılmadır. Ulaşım imkanları özel seyahat ve uçak şirketlerinden girişim beklemek yerine demiryolları iyileştirilerek devlet eliyle kentler canlandırılmalıdır.

Yerel yönetimlerin demokratikleşmesi, tam manasıyla öncelikle siyasi kurumların demokratikleşmesi, ardından üniversitelerin özerkleşmesi ve daha bir çok yeni gelişmeyi tetikleyecek olan merkeziyetçiliğin makul seviyeye çekilmesi ile olacaktır. Bu üç ayak geçilmedikçe bizim konuştuklarımız yararlı birer temenniden öteye geçmeyecektir.

Değerlendirmemi tamamlayıp sözü panel katılımcılarımıza bırakmadan önce Mustafa Kemal Atatürk’ün gündemdeki bir cümlesine atıf yapmak istiyorum, “Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.”

Bu sebeple, daha onurlu ve eşit bir yaşam için, yaşamdan aldığımız ilkeleri yine yaşam yoluyla tüm dünyada yaşayan insanlara geri vermek için hepinizi dayanışmaya çağırıyorum.

Sabrınız ve varlığınız için sağolun.

SAYGILAR.

Durmuş Çetin Akman