Değerli Konuklar,
Sosyal Demokrasi Vakfı’nın düzenlediği “Yerel Seçimlere Doğru Sosyal Demokrasi ve Yerel Yönetimlerin Demokratikleşmesi” toplantısına hoş geldiniz.
Toplantımızdaki düşünce paylaşımını başlatmak adına genel bir durum değerlendirmesi yapmak bana düştü.

Ülkemizin 2008 yılının sonundaki vaziyeti gelecek için umut vermemektedir. Toplum ve seçtikleri arasındaki mesafe korunmaktadır, ülke iktidarındakiler ya da herhangi bir partinin iktidarında bulunanlar toplumsal taleplere duyarsız kalmaktadır ve gerçekten demokrasi istemek abesle iştigal olarak algılanmaktadır. Yoksulluk nesiller arasında kalıtımsallaşmakta çünkü eğitimde ve üretimde fırsat eşitliği sağlanamamaktadır. Dünyada çok kültürlülük tartışmaları yapılırken, buna karşın bizim ülkemizde genel bir linç kültürü yerleşmeye başlamıştır. Bu tartışmaların ıskalanması bizlere insan haklarının evrenselliğini ve sosyal dünya vatandaşlığını anlamamak olarak geri dönecektir. Bu da çağdaş uygarlık seviyesinin ıskalanması demektir. Ulusal eğitimin hiçbir kademesi sistemli olarak çalışmamaktadır. Eğitimciler geçim derdi ile, öğrenciler ise sınav engelleri ile boğuşmaktadır. Din ve para eksenli siyaset güden bir iktidar tarafından yönetilmek toplumdaki kutuplaşmayı arttırmıştır. Tüm muhalefet partileri de buna ayna tuttukları gibi, çoğunlukla tüm siyasi kurumlar resmi söylem çizgilerinde sıkışmış görünmektedir. Usul usul muhafazakarlaşma ülkedeki tüm kesimleri etkilemektedir. Medyanın, sınırlar çizilerek bir savaş aygıtına dönüştürülmesi özgürce haber alma hakkını ve ifade hakkını yaşamımızdan silip atmıştır.
Bu genel görünümde sosyal demokratlar nasıl davranmalıdır? Öncelikle kendi içlerindeki bölünmüşlüğü ve yanlış eğitilmişliği gidermelidirler. İktidara tümden talip olmalıdırlar. Yüzde 53’ün değil, yüzde yüzün peşinde olmalıdırlar. Dayanışmayı bu tür toplantılar aracılığı ile sağlayıp düşünce dünyalarını zenginleştirmelidirler. Yoksulluk ve yolsuzluk için samimi çözüm önerileri üretmelidirler. Sosyal demokrasinin kökenindeki halkçılık ve eşitlik düşüncelerine dayanarak söyleyebilirim ki, Türkiye’de sosyal demokrat iktidar için tüm koşullar oluşmuştur. Sosyal demokrasi, bu ortamda ortaya çıkarak tam demokratikleşmiş, komşuları ile sorunlarını çözmüş, Avrupa’nın üretim çöplüğü değil de çevreci bir üretim merkezi olmuş ve eğitimi gelecek ile orantılı bir şekilde düzenlemiş olan Türkiye’yi yaratabilir.

Hepimiz biliyoruz ki, genel iktidara giden yol yerelden geçiyor. Yerelde kurulan güçlü bağlardan geçiyor. Bugün Türkiye’deki belediyelerin önemli bir çoğunluğu tırnak içinde “sosyal demokrat” anlayış ile yönetilmiyor. Bu tırnak içinde bahsettiğim anlayış çokça dile getirilen ancak anlaşılamayan bir kavram haline gelmiştir. Geçmişteki önemli örnekleri bir kenara; eğer bugün siz, sosyal demokrat anlayış deyip de, kendinizi yoksulların yaşam alanlarına kabus gibi çöken kentsel dönüşüm projelerine kaptırırsanız, kent içi çöplükleri yaşatmaya devam ederseniz, kent için bir özgörüş belirlemeyip küçük İstanbul olma yoluna girerseniz ve en kötüsü yolsuzluğa bulaşırsanız bu anlayış elbet zihinlerde ölecektir. Bir sonraki sonuç olarak da kentlerimiz AKP yönetimine kalacaktır. Buradan da TOKİ makyajlı, futbol soslu ve sadaka temelli kent belediyeleri ortaya çıkacaktır.
Ülkemizde yıllar geçtikçe hiçbir kurum demokratikleşmediği için yerel yönetimlerin demokratikleşmemesini garipsemek yanlış olacaktır. Yerel yönetimlerin demokratikleşmesi için öncelikle yetiştirilen gençlerin yani bizlerin önemsenmesi ve yaşadığımız çevre hakkında bilgi sahibi olmamız gerekmektedir. Bilinçsizce yetişmek, sonuca ulaşırken bazı kademeleri görememeye yol açar. Bunun için bilinçlenip, talep etmeliyiz. Kentimizin tarihinin yok edilmemesini, suyumuzun zehir akmamasını, üniversitelerimize destek olunmasını, çağdaş ulaşım hakkımızı talep etmeliyiz.
İnsani etkenlerden başka, yerel yönetimlerin işleyişi ve yetki gücü düzenlenerek sistemsel etkenler de göz önünde bulundurulmalıdır. Merkezi yönetim tarafından kentlerin özellikleri hatırlatılmalı, İstanbul ve Ankara dışındaki kentlerimiz taşra olarak anılmaktan vazgeçilmelidir. Üretim ve araştırma çalışmaları bölgeler, kentler arasında paylaştırılmadır. Ulaşım imkanları özel seyahat ve uçak şirketlerinden girişim beklemek yerine demiryolları iyileştirilerek devlet eliyle kentler canlandırılmalıdır.
Yerel yönetimlerin demokratikleşmesi, tam manasıyla öncelikle siyasi kurumların demokratikleşmesi, ardından üniversitelerin özerkleşmesi ve daha bir çok yeni gelişmeyi tetikleyecek olan merkeziyetçiliğin makul seviyeye çekilmesi ile olacaktır. Bu üç ayak geçilmedikçe bizim konuştuklarımız yararlı birer temenniden öteye geçmeyecektir.

Değerlendirmemi tamamlayıp sözü panel katılımcılarımıza bırakmadan önce Mustafa Kemal Atatürk’ün gündemdeki bir cümlesine atıf yapmak istiyorum, “Biz, ilhamlarımızı, gökten ve gaipten değil, doğrudan doğruya yaşamdan almış bulunuyoruz.”
Bu sebeple, daha onurlu ve eşit bir yaşam için, yaşamdan aldığımız ilkeleri yine yaşam yoluyla tüm dünyada yaşayan insanlara geri vermek için hepinizi dayanışmaya çağırıyorum.
Sabrınız ve varlığınız için sağolun.
SAYGILAR.
Durmuş Çetin Akman