Archive for the ‘Sosyal Demokrasi’ Category

Kılıçdaroğlu

Saturday, May 29th, 2010

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na seçilmesi, sadece, AKP iktidarının demokratik bir akışta son bulma olasılığını ufukta gösterdiği için dahi sevindirici bir gelişmedir. İnsanların iktidar gücünden yoksun kalma korkularını, yer edinmiş bir alışkanlığın son bulma endişelerini ve yarım kalacak tasarılarını bir kenara bırakırsak, ülkemizde bir askeri darbenin iktidarı devirme gücünü törpüleme ve belki de yok etme görevi, oburlaşan bir iktidarın değil, halkçı ve demokrat bir muhalefetin emekleriyle yükselen bir dayanışmaya düşmektedir. Kılıçdaroğlu’na düşen pay da, bu olasılığı gerçeğe çevirmek, partisine atfedilen tanımları ve çizgileri tamamıyla demokratik ve halktan yana bir tavır ile geçersiz kılmaktır. Ülkemiz tarihinde meydana gelen darbelerin içinden, kendine yakışanı seçmek ve onu yüceltmek gibi bir tavır değildir bu. “Utanç” sözcüğü ile bağdaştırdığı 27 Mayıs kadar diğer tüm darbeler ve müdahalelerin her birine sorgulanması ve araştırılması gereken birer süreç olarak bakabilen insanların, günümüz kutuplaşmış Türk insanı profilinden evrilmesinin önünü açmalıdır.

Genel Başkanlık ve olası Başbakanlık süreçlerinde, kendisini bekleyen iki akut sendrom var. Birincisi, toplumsal bir anlaşmadan ziyade toplumsal bir itiş kakış ile arkasına geçenlerin Kılıçdaroğlu söylemini geliştirmeden, hem kendisini hem de destekleyenleri belirli bir söyleme zorlamasıdır. Özüne bakarsak, beklenen söylem özgürlükçü ve halkçı bir söylemdir, ancak kısa dönemde daha güçlü olan kesimler bu söylemlerin gelişmesini iktidar yürüyüşünü bahane ederek engelleyebilirler, saptırabilirler ve en kötüsü içini boşaltıp etkisizleştirebilirler. İkinci sendrom ise, İlhan Mansız sendorumudur. 2002 Dünya Kupası’nde bıkkınlık yaratan bir Şükür performansından sonra, sempatik görüntüsü ve ligde attığı goller ile Milli Takım’ın santrforu olmaya göz kırpan Mansız, Senegal’e attığı golü takiben Şükür’ün egemenliğini kırmaya çok yaklaşmış ancak etkileyici yıldızı ilerleyen yıllarda sönüvermiştir. Teşbihte hata olmaz, Şükür’ün Baykal’lığı ve Mansız’ın Kılıçdaroğlu’luğu önümüzdeki yıllarda daha net görülebilir ki ben bu sendromun gerçekleşme olasılığını Kılıçdaroğlu’nun kişiliği ve başarılı duruşunu göz önünde bulundurarak çok yüksek bulmuyorum. Kimbilir, bir ihtimal Kemal Kılıçdaroğlu bu tehditleri savuracak aşıları çoktan yaptırmıştır.

Kılıçdaroğlu’nu değerlendirenlere de değinmek gereklidir. Övücü sözlerle öne fırlayanlar, sessizce ve nötr şekilde etrafı gözleyenler, söylemleri solculuk açısından boş ve modası geçmiş olarak bulanlar, AKP gözüyle bakanlar ve CHP’den ümidi kestiği için hiç oralı olmayanlar… Bir anlamda Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi ile, Türkiye kamuoyu tekrar farklı sözlerle ve bakışaçılarıyla konuşmaya başladı, beyaz ve siyah yanına diğer renkler de eklendi. Tüm bunların münakaşası ve muhasebesi, en az bir sonraki seçimler kadar demokrasimizin gelişmesine yararı olan bir hamle olacaktır. Yeter ki, tartışmanın da yolunu yordamını bilelim.

İktidar, yeni ümitler ve yeni ufuklar ile değişmelidir. Bu değişim iktidarı elinde tutanın kendi içindeki devinimi halka yansıtması ile de olabilir, iktidar karşıtlarının devrimi müjdelemesi ile de olabilir. Temsili demokrasinin temeli düşünmek ve anlatmaktır. Yeni düşünceler üretmeyen ve anlatacak hiçbir şeyi kalmayan iktidar olamaz. Kılıçdaroğlu, gelişi nasıl olursa olsun, sosyal demokratların en yoğun olarak toplandığı ve diğer ulusalcı-merkezcil bireylerle kaynaştığı CHP’ne büyük umutlar getirmiştir. Bu umutlar ya sönecek ya da büyüyecekler, her biri kişiye özgün olmak üzere.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Yürüyedur Gandhi Kemal!

Monday, May 17th, 2010

Baykal’ın kafasındaki planın şu yönde olduğunu yazmıştım. Kılıçdaoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’na aday gösterildiği günden itibaren yaşadığı ve gördüğü olayların kendisini getirdiği noktayı artık kabullenmiştir. Çağlayan Mitingi’nde konuşturulmayan bir adaydan, sabrederek hakkında umutla konuşulan bir adaya dönüşmüştür. Seçilirse insanlara “Sen yaparsın!” değil, “Biz yapabiliriz!” dedirtecektir.

Bu yürüyüşünü destekliyorum. Kurultaydan sonra daha uzun bir yazı gelecektir.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Bu Kalb Solu Unutur Mu?

Saturday, February 13th, 2010

Türkiye’de CHP dışındaki sol öldü. Sol yok, sağımız güçlü bu yüzden sağa doğru gidiyoruz. Çünkü oy alacağız, kimden alacağız? Sol sokağı göremedi. Oturduk sıcak evlerimizde gazete okuduk. Ankara’da sosyolojik uçurumlar var. ‘Ankara’nın öbür tarafına gidelim’ dedik mi? Onlar bunu yapıyor, biz yapmıyoruz. Rahata alıştık, tatillere gidiyoruz”

“Seçime giderken, vatandaşlarımızdan bugüne kadarki oy alışkanlıklarını bir yana bırakarak, yeni bir gelecek kurmak üzere oy kullanmalarını isteyeceğim. CHP olarak bugüne kadar bize hiç oy vermemiş, sempati duymamış, destek vermemiş dahi olsa, tüm vatandaşlarımdan kendi kimliklerini, değerlerini koruyarak, ama Türkiye’nin derlenip toparlanması konusunda bizim görevlendirilmemize destek vermelerini, sahip çıkmalarını isteyeceğiz.”

CHP’nin “sağa gitme” ve “ödünç oy isteme” kararları hakkında biraz konuşmak isterim. Hemen kestirip atacak değilim, yani şunu yapmayacağım: “CHP zaten daha ne kadar sağa gidebilir ki?!”

Öncelikle partinin taban yapısı ve örgüt üyelerini ele almak gerekir. Kimdir bunlar? 2000′li yıllarda ne kadar değişmişlerdir? Partiden hangi yönde politikalar beklemişlerdir ya da partiyi hangi yönde politikalar geliştirmeye itmişlerdir? Hangi parti eylemlerinde içleri huzur dolu bir şekilde katılım göstermişlerdir?

Belediye nikah salonlarında yapılan panellere doluşmak yeterli olmuş mudur? Parti içi atama kavgalarına seyirci kalmak yeterli olmuş mudur? Herşeyi atama zincirinden beklemek doğru mudur? Partiye nasıl katkı sağlanmıştır? Bu sorular diğer tüm partilere de uyarlanabilir ve belki bir yeterlilik ölçütü oluşturulabilir. Ancak mevzubahis olarak CHP‘den devam edelim.

Sözgelimi, tabandan başlayan bir hareket olarak görülebilecek Cumhuriyet Mitingleri‘nde istenen ve kanıksanan merkez “sol” koalisyonunda hangi düşüncelerin dışlandığı bizlere CHP’nin oturduğu ray hakkında genel bir bilgi verebilir. Meydanlarda gösterilen “solculuk soslu ulusalcılık” ve bir koalisyon için talip olan “sol görünümlü” siyasi partilerin buluştuğu noktaların neredeyse hepsi varoşlara değil, belli bir seviyede eğitilmiş ama daha da bilinçlenmesi istenmeyen bir kesime hitap ediyordu. 2007 Genel Seçimi ile bu noktaların sol siyasete artı puan getirmediği, dahası bu noktaların gerçeklenmesi için partilere transfer edilen sağcı politikacılar ve partilerin sağ merkezli söylemleri kırılması güç bir kimlik yapısı yarattı -başta CHP için. O kimliğin dışına çıkmak örgütlerin karşılaştıkları eleştiriler sonucu kendilerine çekidüzen vermeye çalışmaları ve Kılıçdaroğlu faktörü ile mümkün görünmüştü. Oysa o kimlik bu olumlu faktörleri de belirli sınırlar içine çoktan hapsetmişti. En sonunda da “Dersim Katliamı” hezeyanı ile o kimliğe teslim olmuş bir CHP karşımıza çıktı. Mitingler dışında gelişen son yerel seçimler öncesi İstanbul’daki sosyal demokrat hareketlenmenin ise sönümlenmesine rağmen ilerde CHP’yi merkezcil kuvvet ile oturduğu yörüngeden çıkaracağını düşünüyorum. Ancak ileride, bayağı ileri bir tarihte

Politikalar bir parti için yaşam alanıdır. Politika ve söylem üretmeden bir siyasi partinin yaşaması düşünülemez, diğer yandan da tabanı ile yaşamsal bir bağ kurması beklenemez. Sosyal demokrat bir partinin yapması gerekenler, düşünce pratiği yapması gereken sahalar bellidir ve bu gereklilikler ile sahalardan yola çıkılarak çağdaş bir sosyal demokrat yapıya kavuşulabilir. Sağa yönelmek ve ödünç oy istemek tutarlı davranış biçimleri değildir. CHP sağa giderek, sesi kısılmışların sorunlarına nasıl çözüm bulacak? Tetikçileri belirsiz ve tetikçileri belirli ama teşkilat korumalı cinayetlerin mağdurlarını nasıl savunacak? Alevi Çalıştayı raporuna koca koca harflerle “Madımak Oteli’nin müze yapılması doğru değildir” yazılırken sağa gitmiş ve ceplerini ödünç oylarla doldurmuş bir CHP ne diyebilecek? Tekel işçilerinin direnişlerini sürdürdükleri çadırlar ve barakalar yıkılırken CHP sağda pozisyon alıp da hangi hakla direnişe destek verecek? Kürt Sorunu hakkında çekimser ve kinci tutumunu katılaştırarak sürdürecek mi? Sağcı partiler TBMM Genel Kurul Salonu‘nda kürsülerden türban için kavga ederken, peygamber-haçlılar gibi söylemler kullanılırken CHP sağa gidip de daha fazla nasıl kavgacı olacak? CHP’den gelen “Sol bitti” ilanı ile solda birşeyler yapmaya çalışan bağımsız hareketler ile nasıl iletişim kurulacak? Bu hareketlere “Bırakın bu işleri” mi denilecek?

CHP’nin kendini “Ortanın Solu” olarak konumlandırması ve Ecevit’in 70′lerdeki İsveç sosyal demokrasi örnekleri ile şekillendirdiği mirası, evet üzerinden 80 Darbesi’nin geçmesi ile tarih olmuştur. Ancak darbe sonrası yaşanan SHP deneyimi gibi anlamsız şekilde düzenle özdeşleşme sonucu bu sefer de kendi kendini bitirmektedir ve hatta “Sol bitti” ilamı ile memleketin zar zor akan sol ırmaklarını da kirletmektedir.

Baykal‘ın ikinci yönetim döneminde neredeyse 10 yıldan fazla bir süre geçti ve o ulusalcı kimliğin çizdiği sınırlar kemikleşerek aşılması zor birer soruna dönüştü. Bu sınırları geçenler hatta bu sınırlar etrafında dolaşanlar “hain” ilan edilmeye başlandı. Bu elbette sol kültürde kabul edilebilecek bir yaklaşım değil. “CHP dışındaki sol öldü” demeden önce, CHP içindeki solun hala yaşayıp yaşamadığına bakmak gerekir bu durumda. Fakat ne yazık ki bu özeleştiriyi yapacaklar çok başka yerlerde geziniyorlar.

CHP son yerel seçimlerde İzmir‘de seçmenlerin yarısından fazla oyunu alarak belediye başkanlığını korumuştu. İzmir’in sosyal demokrat belediyeciliğe karşı bir beğeni ve takdiri olarak sunulabilecek bu başarı dahi salt AKP karşıtlığı ile gönendi, kutlandı ve belki gölgelendi. Bu rehavetin sonucunda da, belediye içersinde iş-başarı bağlamında süreklilikten ziyade, il ve ilçe örgütlerine kadar sıçrayan bir adamcılık kavgası başladı. Belediye hizmetleri ve projeleri aksadı, aksattırıldı. Nihai olarak elde mevcut olan bir başarı örneği kendi olumsuz kaderine terkedildi.

Bir siyasi parti kendini anlatmaktan yoksun olduğundan habersiz, ödünç oy istemeye ancak böyle bir ortamda çıkabilir. Zira varlığından emin olunan oyların elden gittiği açık bir şekilde görülmekte. Bu ödünç oy istemenin mantığı “Az bir oyumuz olsa tek başımıza iktidarız” kılıfı ile sunulsa da, bu açıktır. AKP iktidarını Naziler‘in erke gelmesi ile özdeşleştiren coşmuş ulusalcılar, Naziler’e karşı duran siyasal yapıların gerçek solcu ve sosyal demokratlar olduğunu unutmuş durumdalar üstelik. Velhasılı kelam, ödünç ya da nakil oylar ve fikirler ile bugünkü konumuna gelmiş Cumhuriyet Halk Partisi‘nin bu hastalıklı yapıları bünyesinden atacağı yerde, yeterli görmeyip bu yapıların kaynağına ödünç oylar üzerinde göçmesi, iyimser olursak bir uyanışa yol açacak; kötümser olduğumuz halde ise memleket sonsuza kadar solu unutacak. Ben iyimser olup, o uyanışı harekete geçirme taraftarıyım. Halkın siyasi partilerin kimliğini benimsediği ve müdahaleci olduğu günlerin özleyicisi ve bekleyicisiyim. CHP seçmenlerinde de bu iyimserliği yaymak gerekir ve fakat iyimserlik için çalışmak gerekir, dur demek gerekir.

Küçük bir çocukken dedem benden kalbimin yerini elimle göstermemi isterdi. Elimle göstermem ile yetinmeyip de neresi orası tarif et deyince, ben sol mu orta mı olduğuna karar veremez, o gülerek “Oğlum kalb ortanın solundadır” derdi, siyasi düşüncesinin övüncü ile. Şimdi o kalbler solu unutur mu?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Son 10 Yılın En İyi Hiçbirşeyi

Sunday, December 27th, 2009

Neymiş bu son 10 yılın bilmem nesini seçmek ya…  Canımı sıktılar artık. Aklım hafsalam almıyor. Ahkam müdürlüğü ve müdireliğine soyunanlar kadar, yanlış hatırlatıcıların da eksiği yok bu konuda. Hiç başkaca bir dert yaşanmamış gibi şu son 10 yılda, en iyi ve en güzel filmler, maçlar, goller, diziler apansızca seçiliyor. Seçin tabi, seçin de son 10 yılda, benim ailem yıkılmış, kaderime İzmir yazılmış, deli gibi aşık olmuşum, siyasetin kirli koridorlarında kire bulanmışım, adam olmuşum, sakalımı sevmişim, saçımı bi’ yo’ kesmiş, bi’ yo’ uzatmışım, kısacası yaşamışım. Siz oturup “2010′a girerken ne liste yapılır bundan!” diyerek maç, film, dizi ve bilumum ne varsa izleyip takip ettiyseniz geçmiş olsun. Mevcut medyanın kıçında çıkan ters bir çıbansınız, başka da birşey değilsiniz.

Hiddetli miyim neyim bilemem artık o kadarını da… Sen kardeşim bu son 10 yılında en güzel ölen işgaldeki Iraklının, bombalamadaki Gazzelinin, tsunamideki Endonezyalının, dağdaki Kürdün, askerdeki Türkün listesini yapabilir misin? Son 10 yılda bulunduğun en güzel rakı masalarını listeyebilir misin? Yoksa o eleştirip durduğun tek eğlencesi PES olan milyonlarca genç erkek gibi, sen de oturup tek eğlence olarak film mi indirdin? Bu musun sen? Geçelim bunları. Bak son 10 yılda Bush’tan nefret ettik, Obama gelsin dedik. Adam bi’ punduna getirip savaş diyor. Halkçı Katil’i kaybetmişiz üstelik. Türkan Hocam, Türkel Hocam kayıp gitmişler bu memleketin sahnesinden, MJ sübyancı diye tefe koyulup çalındıktan sonra ölüvermiş ilaçlar yüzünden, sen hala oturup maç, film ve dizi izleyip de bunları yeterli gördüysen, hakkım helal olmasın sana.  Karpuz Kapuğundan Gemiler Yapmak da filmdi, ne öğrendin o filmden? İstanbul’u da Taksim, Beşiktaş ve Şişli zannettiğini söyleme bir de bana… Git Eyüp’e de gör gelinen noktayı. Üstelik zengini de, eliti de, fakiri de, ortası da estetiği unutmuş, beton derdine bulanmış, şehir inliyor UGG ya da konversinin altında, sen “heyyooea ne kozmopolit bi’ Taksim!” havasındasın. İyi misin?

Çok listesevicisin bunu anladık al o zaman bu da liste. Son 10 yılın en iyi hiçbirşeyi. Sıralaması kafama göre.

1- İnternet Dili: Güzelim Türkçe’yi bulamaç yapanlar, v’yi w, c’yi j yapanlar nesiniz siz? Yaf nedir bana bunu açıklayın.

2- İtalyanca Konuşmaya Çalışmak: Cikslerin değiştiği, entellerin ise değişmediğini gösteren tek belirti. Artık sosyete çocukları Fransızca’yı es geçerken İtalyanca’ya yönelmekteler, solcular ise hala İspanyolca’da takılmakta. Bir de elde şarap kadehi. Ama o öyle içilmez kuzum…

3- Kemalist Olmak: Böyle değildi bunlar. Liberaller ve dinciler kışkırttıkça, memlekette sosyal demokrasi boşaldıkça ve eğitimsizlik sevildikçe herkes Kemalist oldu. Onlar kadar ben de anlamıyorum halbuki nedir  şimdi bu özelleştirme?! Biz Atatürkçü’yken, Bir Dakika Karanlık Eylemi’ne giderken babalarınız Demirelci’ydi.  Biz de mum söndü oynuyorduk. Hatırlatayım.

4- Avrupa ya da Amerika’ya Gitmek: Çok büyük olay değil be arkadaş. Abartma yani.

5- İzmir’i Uzaktan Sevmek: İstanbul’u tercih ettiysen etmişsindir. Çok zorlamanın alemi yok. İzmir’de değişiyor işte yıllar geçtikçe, çirkinleşiyor, insanı mallaşıyor, trafiği kötüleşiyor. Sen uzakta olsan da, içinde yaşayanlar bu çileyi her gün çekiyor. Uzaktan uzaktan güzelleme yazmanın alemi yok.

6- Maslak Komünisti: Evet, sende de bir lirik, bir pastoral tat sezinliyorum ama olmuyor. Banka hesabına TL bazında milyarlar yatarken, sistem üzerine düşünmek yerine her sabah o sistemin servisini uyuyakaldığın için 10 dakika bekletirken ve adonis kası yapacaksın diye mesaiden kaçarken, ne emek ne de paylaşım ne de dayanışma yükselemiyor. Git kendine yeni bir saat al.

7- Fasıla Gidip “Sürünüyorum” İsteyen Arkadaş Grubu: Mekanımızın en güzel yerini de rezerve ettiniz tabi. Size başlangıç eseri olarak, “Sen Bezmimize Geldiğin Akşam” adlı eseri veriyorum. Ya da boşverin, o güzel sözleri kirletmeyin.

8- Fotoğrafçı Havaları: Buna ben de dahil miyim diye düşünmüyorum değil.

9- Beşiktaş’ı ve Karşıyaka’yı Küçük Görmek: Ayıptır diyorum başka da birşey demiyorum.

10- Sosyal ya da Siyasi Aktiviste Gülmek: Evet, başka yapacak bir iş yok.

İşte bu da benim listemdir. Herkese mutlu yıllar!

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

İsviçre’de Minareler

Sunday, November 29th, 2009

basel16357_1270696840291_1015979083_854542_5084967_n

Ulus-devlet modelinin hezeyanları devam ediyor. Tarihsel gelişime bağlı olarak ya da tarihsel gelişimden keskin biçimde sıyrılarak inşa edilen ulusların vardığı nokta hep aynı kara delik oluyor: Yasakçılık. Faşizm ülkemizde daha çok ırkçılık ve milliyetçilik ile ilintili olarak kullanılsa da çağımız faşistinin aynanın içinden bize bakıyor olduğu gerçeği küçük sınamalar ile ortaya çıkıyor. Üstteki fotoğraf Basel’den. Minare karşıtlarına karşı yapılan bir gösteri sonrasında reklam panosunun üzerine kondurulmuş bir minare maketi şehrin en işlek noktasında demokrasi faşizmine selam çakıyor. Kimileri bu referanduma basitçe yaklaşırken, kimileri de bu referandumu demokrasinin faşizm ile kaynaşıp kaynaşmama meselesi olarak gördü. Bundan sonrası için ilericilerin ve tutucuların yeni konumları veyahut sıfat hanelerine ekledikleri yeni sıfatları da olacak. Tüm bu iki grubun dışında bu gruplardan nemalanmaya çalışanlar ise hangi grup menfaatine çalışıyorsa onun argümanını kendi meselesine uyduruverecek. Ama gerçekler bazen bu işleri, bu dalavereleri bozuyor.
bern11142_1277823712534_1438248244_833749_7228148_n

“Bu benim İsviçrem değil” diyen pankartı Türkiye’de herhangi bir aktivist ortamına soksak, çevrede toplananlar ve internet yorumcularının çoğunun yanıtı hazırdır: “Ya sev ya terket!”. Bu yanıt bu kadar ortadayken, ülkemizde hoşgörü -ki bence bir demokrasi koşulu olması tehlike arz eder- neredeyse yok olmuşken, bu referanduma Türkiye’den ve Avrupa’da yaşayan Türkler’den gelen tepkiler biraz yavan kalmakta. Halihazırda koşullu bir şekilde alerjik olduğumuz, içten içe “bu kadar da medeni olmayıverin kardeşim” dediğimiz ve sık sık karşılaştırma materyali olarak kullandığımız İsviçre’nin bu handikapı, biz dört başı mamur bir demokrasi ile yaşıyor olmasak da vasat şekilde bir etki yaratabilecek söylemlere yol açacak. Bu yolun kaldırım taşlarının altında ise kendi döktüğümüz kanlar, çizdiğimiz yaşamlar ve gayrıresmi yasaklarımız var halbuki. Misyonerlerin boğazını katır kutur kesen, kaleye asılan Bizans bayrağına karşı galeyana gelen, Hrant Dink’i derdini anlatıyor diye öldüren, rahip kurşunlayan, Alevileri yakan ve daha nice katle ferman çıkaran bir sicil ile ders verecekler şimdi İsviçre’ye.

16357_1270696920293_1015979083_854543_2318523_n

Ben İsviçre’de bardağın dolu tarafına bakıyorum. Dink Suikastı’ndan sonra Pangaltı’dan Taksim’e akan cesur Ermeniler gibi bu arkadaşların açtığı yol kalıcı olacak. Çünkü bardağın boş tarafına yine boş konuşacak olanlar bakacaklar. Ulus-devlet sınırları, insan sınırlarını da çizmemeli. Uluslararası düzenekler ve o çizilen sınırlardan çıktıktan sonra turist dışında bir ünvan aldığınızda başınıza geleceklerin hemen hemen hepsi insanın pasaportundaki fotoğrafından çok yüreğini karalayan kurmacalardır. Kültürdeki farklılık o çizilen, o yazılan ve o belirlenen düzenler ile yabancılığa dönüşüyor. Hele Avrupa’da -ki Roma’dan sonra dinsel azınlıkları adeta paket paket bünyesinden atmış bir toplum yapısıdır- başkasının izdüşümünü, büyüttüğü ulus-devlet yapısında kendiliğinden elvanlaşmış bir ebru gibi hissedemeyen yaşlı Avrupa’da bazen turnusol kağıdı bile isyan ediyor. Avrupa’dan daha kötü durumda olan ise bizim gibi çok kültürlü topraklarında başkaca  bir kültürü, sözgelimi bir kiliseyi tel örgüler arkasına hapseden zihniyetlerdir. Taksim’de önüne büfeler yığılan kilise, Alsancak’ta üç insan boyu tel örgülerin arkasında kaybolan kilise yanıt olabilir mi İsviçrelilerin özürlü yasağına?

16650_1281361399678_1399351983_30778501_2928827_n

Din inanın çok da umurumda değil. Toplumsallaşmasını, aracı kurumları ile toplum mühendisliği boyutlarına ulaşmasını ve kültürel ifade özgürlüğünde ön sıralara çıkmasını tehlikeli dahi buluyorum. Umurumda olan köreltilen güzel gözler, tekrar budanan şıvgınlar ve insanların dostluğu… Bu referandum İsviçre’deki yabancıların hangi sorununu çözdü? Bir minare inşa etmekten daha mı yararlı oldu herkes için? Semboller için bu kadar çok insan ölmüşken, biraz da insanlar uğruna sembolleri kardeşçe yaşatmanın vakti gelmedi mi?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Vaktini iyi kullan.

Wednesday, June 17th, 2009

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ne çok polis var.

Friday, May 1st, 2009

Siyasal hareket, emekçi sınıfların ekonomik kurtuluşunun vazgeçilmez aracıdır. Toplumsal sorun, siyasal sorundan ayrılamaz, çözümü ise ancak demokratik devlette mümkündür.*

Enternasyonel Programı – Almanya’da Sosyal Demokrasinin Doğuşu, Tanıl Bora

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Z’den A’ya her işimiz bozuktur.

Monday, April 13th, 2009


Yaptırılmayan konuşma

Hiç yapılmadan alkışlanan konuşmada, tıpkı Hrant’ın eşi Rakel Dink’in söylediği gibi, “Küçücük çocukları katil yapan ırkçılığa karşıyız” deniyordu. “Asla olmayacak darbelere karşıyız!” deniyordu. “Biz bu topraklardan fışkıran yetenekli, kanaatkâr, namuslu, sevgi dolu insanlar” diye sesleniyordu konuşma. Adı anons edilmesine rağmen İşçi Partili gayretkeşler tarafından önüne barikat kurularak kürsüye çıkması ve konuşma yapması engellenen Türkân Saylan’ın konuşma yapmaması niye çok önemli peki? …
Böyle yazdı Temelkuran 2007 yılının 15 Mayıs’ında. Denizde ve karada hınca hınc insan kaynayan buluşmadan iki gün sonra. O buluşmada oradaydım, sanatçılar arasında nasıl ayrım yapıldığını, kürsü hakimiyeti için nasıl kavgalar edildiğini ve buluşmadan önce nasıl manevralar yapıldığını biliyorum. Bunların arkasındaki sebep küçük kavgaların ötesinde bir noktaydı aslında, insanların polis devleti ve asker devleti arasında seçim yapmaya itilmesiydi bu nokta. O noktada net bir tavır vardı, Ne Şeriat Ne Darbe! Sahiplenmeye gücü yetmedi kimselerin. Kendi yollarını yıllar önceden çizmiş olanların, sonradan iktidar olanlara veyahut sonradan darbeci olanlara diyecek sözlerinden çok, gösterecekleri aydınlık deneyimleri vardı. Tüm bu deneyimler bugün silinmeye, darbecilere katık edilmeye ve önemsizleştirilmeye çalışıldı. Nöbetler, kaygılı sesler ve şaşkın suratlar hızlıca kızgın çehrelere bürünecek artık. Necip Fazıl’ın mirası, Nazım Hikmet’in çocuklarını yiyecek bu besbelli, ardından belki o yalınkat, o sessiz ve o karşıt renksiz semâda en anlamlı cümle Can Dündar’dan gelecek, “Artık Gladyo’ya da ayıp olmuyor mu?
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Yerel Nedir?

Saturday, March 7th, 2009
Gerçek bir bey’fendi olan Zeki Müren magandalık nedir katiyyen bilmezdi.

29 Mart 2009 Yerel Seçimleri’ne bir aydan az bir süre kaldı. Ancak yurt genelindeki hava bir yerel seçim yarışından çok genel seçim yarışına benziyor. Bu havanın oluşmasında en büyük etki finans krizine ait. Bu krizin yarattığı ve yaratabileceği değişim umudu sandığa giderken tüm kesimler tarafından kullanılacaktır. İktidar buradan daha güçlü ve daha tekil olarak çıkmayı düşünürken, muhalefet ise bu havadan yararlanarak iktidarı sarsmayı düşünüyor. Buna benzer kriz ve savaş ortamlarında çoğunlukla baskıcı ve milliyetçi akımların güç kazandığı görülmüştür. İktidardaki AKP de bu damarlara milliyetçilik ve şiddet enjekte etmeye devam ediyor. Bunun önünün alınması elbette zor, zira Mart seçimlerini yerel havaya indirgemek artık çok zor. Ancak gerçek bir demokrasi için düşünce üretmek tüm demokratik kesimlerin görevidir.

Yerel bir seçim, genel başkanların futbol takımlarının atkıları ile kürsülerde genele yönelik mesajlar verdiği ve iktidar dışı belediyelerin başbakan ve bakanlar eliyle ötekileştirildiği bir ortamda gerçekleşemez. O bölgenin “özüne dair erkini” yani özerk birikimini devinime geçirecek adımlar ile gerçekleşir. Yerelin tanımı, sadece genel başkanların boyunlarındaki futbol takımlarının atkıları ile yapılıyorsa, durulmayan küresel krizin ülkemizde ekonomik ve sosyal anlamda yeni krizlere neden olacağını söyleyebiliriz. İktidar tarafından yalnız bırakılan ve fetih şevki ile bilenilen belediyelerin yanlış seçildiği, Ankara güdümlü bir başkan ihtiyacı içinde olduğu algıları da bu krizleri tetikleyerek, toplumu topyekun bir seçime zorlar. Topyekun zorlanan seçimler demokrasi ağacını kurutan yine o ağacın içinden beslenen kurtlardır. Bu ağacın iyileşmesi ve tekrar yeşermesi, yerelin ve gençliğin iradesi ile olur. Şehirlerdeki üniversiteler, YÖK tarafından sürüklenen kurumlar olmak yerine, o kente ve o bölgeye ait bir gelecek kuramcısı gibi davranmalıdır. Yönetimleri şeffaflaşarak, bulunduğu bölgeye tasarı ve proje kazandırmalıdır. Taşradaki üniversiteler merkezi sınavda başarısız olan öğrencilerin kerhen yazıldığı üniversiteler değil, o bölgedeki iş kollarına eleman ve yönetici yetiştiren akademiler olmalıdır. Kentlerin ulaşım ağları, salt o kentin içindeki elverişli bir semt için değil, o kente bağlı tüm diğer kentler için bir ulaşım ağı olarak değerlendirilmelidir. Bu ağlar da tüm toplum için düşünüldüğünden demiryolu ağırlıklı olmalıdır. Yerellik adına verilebilecek örnekleri çoğaltmak mümkündür. Ancak bunların miting meydanlarında değil, yerel seçimler öncesi toplanacak olan büyük katılımlı kent meclislerinde tartışılması bu gibi örnekleri gerçeğe dönüştüreceği gibi şimdilik ülke gündemine gelmesini de sağlayacaktır.

Yerel seçim gündeminin gerçekçi bir şekilde ele alınması baskıcı ya da koltuk sevdalısı siyasetçilere değil, kentini seven ve kendisi için istediğini tüm diğer hemşehrileri için de isteyen yurttaşlara düşmektedir. Türkiye’de siyaset geniş kesimlerde yankı buldukça değerlenecek ve yerelden genele gelişen bir ülke doğacaktır, barışçı ve eşitlikçi bir ülke…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

İzmir’de Seçim Yarışı – I

Thursday, February 19th, 2009

Büyükşehir Belediye’mizin hazırladığı ilk seçim filmi. Sloganın AKP’nin genel sloganlarından biri ile oldukça benzeşir olması ilginç olmuş. Siz filmi izleyedurun, yorumlarım sonra gelecek.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)