Archive for the ‘Şiir’ Category

Bu ne bohemlik.

Sunday, February 5th, 2012

Biz, her dilde bohemiz, esriğiz, aylağız, göçebeyiz, hergeleyiz.

Oh, the Places You’ll Go!

Monday, January 9th, 2012

Congratulations !
Today is your day.
You’re off to Great Places!
You’re off and away!

You have brains in your head.
You have feet in your shoes
You can steer yourself
any direction you choose.
You’re on your own. And you know what you know.
And YOU are the guy who’ll decide where to go.

You’ll look up and down streets. Look ‘em over with care.
About some you will say, “I don’t choose to go there.”
With your head full of brains and your shoes full of feet,
you’re too smart to go down any not-so-good street.

And you may not find any
you’ll want to go down.
In that case, of course,
you’ll head straight out of town.

It’s opener there
in the wide open air.

Out there things can happen
and frequently do
to people as brainy
and footsy as you.

And when things start to happen,
don’t worry. Don’t stew.
Just go right along.
You’ll start happening too.

OH!
THE PLACES YOU’LL GO!

You’ll be on your way up!
You’ll be seeing great sights!
You’ll join the high fliers
who soar to high heights.

You won’t lag behind, because you’ll have the speed.
You’ll pass the whole gang and you’ll soon take the lead.
Wherever you fly, you’ll be the best of the best.
Wherever you go, you will top all the rest.

Except when you don’t
Because, sometimes, you won’t.

I’m sorry to say so
but, sadly, it’s true
that bang ups
and Hang-ups
can happen to you.

You can get all hung up
in a prickle-ly perch.
And your gang will fly on.
You’ll be left in a Lurch.

You’ll come down from the Lurch
with an unpleasant bump.
And the chances are, then,
that you’ll be in a Slump.

And when you’re in a Slump,
you’re not in for much fun.
Un-slumping yourself
is not easily done.

You will come to a place where the streets are not marked.
Some windows are lighted. But mostly they’re darked.
A place you could sprain both your elbow and chin!
Do you dare to stay out? Do you dare to go in?
How much can you lose? How much can you win?

And IF you go in, should you turn left or right…
or right-and-three-quarters? Or, maybe, not quite?
Or go around back and sneak in from behind?
Simple it’s not, I’m afraid you will find,
for a mind-maker-upper to make up his mind.

You can get so confused
that you’ll start in to race
down long wiggled roads at a break-necking pace
and grind on for miles across weirdish wild space,
headed, I fear, toward a most useless place.
The Waiting Place…

…for people just waiting.
Waiting for a train to go
or a bus to come, or a plane to go
or the mail to come, or the rain to go
or the phone to ring, or the snow to snow
or waiting around for a Yes or a No
or waiting for their hair to grow.
Everyone is just waiting.

Waiting for the fish to bite
or waiting for wind to fly a kite
or waiting around for Friday night
or waiting, perhaps, for their Uncle Jake
or a pot to boil, or a Better Break
or a string of pearls, or a pair of pants
or a wig with curls, or Another Chance.
Everyone is just waiting.

NO!
That’s not for you!

Somehow you’ll escape
all that waiting and staying.
You’ll find the bright places
where Boom Bands are playing.

With banner flip-flapping,
once more you’ll ride high!
Ready for anything under the sky.
Ready because you’re that kind of a guy!

Oh, the places you’ll go! There is fun to be done!
There are points to be scored. there are games to be won.
And the magical things you can do with that ball
will make you the winning-est winner of all.
Fame! You’ll be famous as famous can be,
with the whole wide world watching you win on TV.

Except when they don’t.
Because, sometimes, they won’t.

I’m afraid that some times
you’ll play lonely games too.
Games you can’t win
‘cause you’ll play against you.

All Alone!
Whether you like it or not,
Alone will be something
you’ll be quite a lot.

And when you’re alone, there’s a very good chance
you’ll meet things that scare you right out of your pants.
There are some, down the road between hither and yon,
that can scare you so much you won’t want to go on.

But on you will go
though the weather be foul
On you will go
though your enemies prowl
On you will go
though the Hakken-Kraks howl
Onward up many
a frightening creek,
though your arms may get sore
and your sneakers may leak.

On and on you will hike
and I know you’ll hike far
and face up to your problems
whatever they are.

You’ll get mixed up, of course,
as you already know.
You’ll get mixed up
with many strange birds as you go.
So be sure when you step.
Step with care and great tact
and remember that Life’s
a Great Balancing Act.
Just never forget to be dexterous and deft.
And never mix up your right foot with your left.

And will you succeed?
Yes! You will, indeed!
98 and 3/4 percent guaranteed.

KID, YOU’LL MOVE MOUNTAINS!

So…
be your name Buxbaum or Bixby or Bray
or Mordecai Ali Van Allen O’Shea,
you’re off to Great Places!
Today is your day!
Your mountain is waiting.
So…get on your way!

“Sen ilk günümüzü hatırla…”

Saturday, January 7th, 2012

Henüz gelişme çağında olan, el emeği göz nuru, kimi zaman kitapçının geniş gönlü sağolsun aslında çok da para etmeyen klasikleri taksitlere böldürerek kimi zaman vefat eden koleksiyoncu hocaların kutu kutu mirasından çekinceyle nasiplenerek ve kimi zaman da arkadaşlarım ile takas ederek zenginleştirdiğim, belki de hayattaki tek başarılı projem olan kütüphanemden uzakta, başka bir dilde yığınlarca ve sıralarca kitabın içinde aynı tadı bulamadığımdan fakat yine de yavaş yavaş sözlerin başka bir kültürdeki dizimine alışmaya başladığımdan kadere biraz küskünce Internet üzerinden bir dize, bir cümle ve bir anlatış kırıntısı aradığım günlerin birinde bir şiire rastladım. Aslında rastlaşmak, arayanın ve arananın mevcut olduğunu düşünürsek yalan katılmış bir söz olur. Aradığımın ne olduğu gayet açık: Hem aynı hem de farklı günler ve anılar bundan 10 yıl önce, 50 yıl önce, 100 yıl önce, 1000 yıl önce nasıl ve niye anlatıldı? İnsan aynı dili konuştuğu bir insana bile derdini zor anlatırken, tercümeyle nasıl oldu da bir yandan yeni dünyalara geçildi bir yandan da esas ile olan ince bağ itina ile korundu? Ve yekünde ortaya çıkan dikişsiz ve yamasız libas nasıl her cüsseye uyar hale geldi? İşte ben bu hesapları, küçük kafamda dizdiğim sayılar ve çizdiğim müsveddeler ile yapamam, mutlaka bir arayış serüvenine girişir ve ne kadar süreceği belirsiz de olsa sonuna kadar giderim.

E tabî ki insan, arama ve ortaya çıkarma serüveninde yenilenip, değiştiği için, Metin Altıok’un hüzünlü dizelerinin peşine düşmüş iken, kendimi, Şekspir’i Türkçe’de raks ettiren, bir başka türlü konuşturan ve onu bize bizden bir adammış gibi aksettiren Can Yücel’in ayaklarının dibinde bulduğum, oradan da ruhani bir havale ile Rimbaud’nun o helecan ve heyecan dalgasına binmiş şiirinin belki üç belki dört belki de beş çevirisinde Fransızca bohemyen olma halinin Türkçe’den derbederliği, başıboşluğu, çingeneliği ve göçebeliği kardeş bildiğini öğrendiğim ve hemen ardından Cyrano de Bergerac’ın “Non, merci!” isyanını Türkçe’de “İstemem, eksik olsun!” diye duyduğum geceler gibi düzensizce renklenmiş gecelerim çok olmuştur. Bazı bazı da iki farklı kitabın ana kahramanlarını düşünürken, yazarlar arasında ilginç bir bağ keşfederim, tıpkı Rastignac ile Raskolnikov üzerinde düşünürken Dostoyevski’nin Balzac’a olan meylini öğrenmek gibi… Böylesine delişmen bir serüvenin zararı yok, ama bazı gecelerde de ben daha hiç uğraşmadan bir eser kendini önüme serer, öylesine de itirazım yok. Bir roman, bir şiir ya da bir öykü karşıma çıktığında eğer başka bir anlatının çağrısına kulak asmıyorsam, bu düpedüz önüme serilen “yazılmış”ın ve “anlatılmış”ın tekinsiz oluşundandır. Ece Ayhan da tekinsiz ama bereketlidir. Aşağıdaki şiiri beni çok uğraştırmadan Aylak Adamlar’ın sitesinde yolumu kesiverdi ve dudaklarda yapışkan bir renk bırakan ucuz bir şarap ona eşlik etti.

Bir düşündüğü var

Wednesday, November 16th, 2011

HİCRET

1.

Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün
Ve geceleri.
Tren sesi duyulurdu yatağından
Arada bir.
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartımanda.
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.

2.

Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.

Orhan Veli
HICRET
(tıkla dinle)

Hab Sonne im Herzen

Friday, March 4th, 2011

Hab Sonne im Herzen,
ob’s stürmt oder schneit,
ob der Himmel voll Wolken,
die Erde voll Streit!

Hab Sonne im Herzen,
dann komme, was mag!
das leuchtet voll Licht dir
den dunkelsten Tag!

Hab ein Lied auf den Lippen,
mit fröhlichem Klang
und macht auch des Alltags
Gedränge dich bang!

Hab ein Lied auf den Lippen,
dann komme, was mag!
das hilft dir verwinden
den einsamsten Tag!

Hab ein Wort auch für Andre
in Sorg und in Pein
und sag, was dich selber
so frohgemut läßt sein:
Hab ein Lied auf den Lippen,
verlier nie den Mut,
hab Sonne im Herzen,
und Alles wird gut!

Cäsar Otto Hugo Flaischlen

Ecevit!

Friday, November 5th, 2010

ecevit-artikgitmevakti

Kumar borcu olmayan 11 milletvekili arıyorum.

Hayatın Yalnızlık Yavşaklığından Nefret Ediyorum

Tuesday, October 12th, 2010

İnsan, kendisini eğitmeliymiş. Bilhassa da beynini. Sırf yalnızlığı göğüslemek için, başka bir şey için değil. Sırf yalnızlığı taşıyabilmek, elini tuttuğun, gözgöze geldiğin insanlardan ayrılınca girdiğin dört duvarın sesini duymamak için kendini eğitmelisin. Zira, bir andan sonra, uykuya yakın, artık yalnız uyuyamadığını anlarsın. Sarmak ister, sarılmak ister eğitimsiz kolların birilerini. Sardın diyelim, heyhat, yanağını ısıtan soluktan uyku ayırır seni yine de, bu sefer düşlerinin dört duvarına girersin, ne kaçmak mümkün ne de başka bir düşe iltica etmek… Bir yol yalnız kalmamak için kıskanırsın, onunla daha çok vakit geçirmek için ondan fedakarlık beklersin, ya da bir dostunu paylaşamazsın diğerleri ile, hep seninle hoşbeş etsin, zor günlerini tek sen bilesin istersin. Oysa kıskanmak, üstüne gelen dört duvarı daha da daraltır, çaresiz kıskaçtasın. Başka bir yol, düş atlasında insanlar azalmasın diye aldatırsın en çok sevdiklerini, ya da en yakın dostlarını. O dokunuşlar, o sözler başkalarına da nasip olur ve sana kalan nasırlaşan duygular olur, hisler kaybolur. Oysa aldatmak, üstüne gelen dört duvarı daha da çoğaltır, çaresiz aldanıştasın.

Sabah olur, uyanırsın. Yalnızsın, telefonunda mesajlar olsa da. Dün ne kadar kalabalıktı oysa sabahın. Şimdi su ısıt, kahvaltını hazırla, beklersen kendiliğinden olacağı yok bunların. Duşunu al, traş ol, dikkat etmezsen boğazını bile kesebilirsin. Çantanı hazırla, anahtarlarını kontrol et, unutursan dışarıda -o dört duvarın dışında- kalırsın. Bisikletin kilidini çözerken kendi kendine tekrar et bugün yapacaklarını, rotanı onlara göre çiz, sektirme, çünkü geç kalan işleri de insanları da sevmezsin. Trafikte ne kadar yalnız var aslında, ışıklar, çizgiler, şeritler, arabaların rüzgarları ve bisikletlerin sesleri… Yolunun üzerinde bir var olup bir yok oluyorlar, şu anlık ömürlerinde salt yalnızlık görüp görebildikleri. Bizim gibi. Yollardan, insanlardan, kapılardan ve makinelerden geçerek hallet tüm işlerini, eğer alışverişe de girişirsen çantanda kim bilir belki yalnız yiyeceğin ekmekler, kim bilir birileriyle paylaşacağın kakaolu bisküviler olacak dönüşte. Gir son kapıdan içeri, seni o dört duvara iade edecek kapıdan. Dünyanın en yalnız ama en konuşkan makinesinden dünyaya bir bakış at, gözlerinden akan yazıların arasında acıkan karnını duyumsa. Ne yesen bugün? Onun hesabı bile yüzüne vuracak şimdi içine girdiğin döngüyü. Olsun, aldırma. Doyduysa karnın, çok bekletmeden bulaşığa giriş. Artık hünere dönüşen bir kas hafızası sayesinde, uzun sürmedi şu bulaşık işini kıvırman da. Yine gel o dünyanın en yalnız ama en konuşkan makinesinin önüne. Çalış, öğren, çalış ve yine öğren, yarınki programı kontrol et, en sonunda günboyu cebinde biriktirdiğin fişleri hesap defterine işle. O defter kabaradursun sayfalarına yazıldıkça. Bir çay yapacak istek varsa içinde, çayını al ve bir kitap aç, oku. Biterse sor kendi kendine, “Peki, ya sonrası?”.

Sonrası, yalnızlık. Tüm seslere, tüm bakışlara ve tüm ellere rağmen, yalnızlık…

Şimdi bir yeni sevda mı olur
Kimsenin kapını çalmadığı bir inziva mı
Tutar sıfırdan başlarsın
Yoksa bu ilişkiler bu zaaflar
Seni yiyip bitirir, seni yiyip bitirir
Dirhem dirhem azalırsın.

“vakıtlarla yarışıyorum bir onlar öne geçiyor bir ben”

Saturday, August 21st, 2010

Hıfzı Topuz’un yaptığı büyük iş! Ondokuz yaşımdan beri yanımda taşıdığım, hangi soğuk odaya yerleşirsem yerleşeyim yaşam alanımın merkezinde yer açtığım ve Vera’nın da yazdıklarını okuyunca daha da derinlerine daldığım o şaheseri temiz kaydı ile bizim gibi Nazım’ı her yönü ile tanımaya çalışan düşkünlerin kucağına bırakıvermiş.

Aç sesini müzikçaların, dinle, ya da temizle boğazını gürül gürül oku şarap içerken, ve fakat her keresinde hayatını gözden, aşkını dilinden geçir!

oralarda on dokuz yaşıma rastladım
birbirimizi birde tanıdık
oysa birbirimizin yüzünü görmüşlüğümüz yoktu fotoğraflarımızı bile
ama yine de birbirimizi birde tanıdık şaşmadık el sıkışmak istedik
ama ellerimiz birbirine dokunamıyor aramızda kırk yıllık zaman duruyor
uçsuz bucaksız donmuş duruyor bir kuzey denizidir
ve Stırasnoy Alanı’na şimdi Puşkin Alanı kar yağmağa başladı
üşüyorum hele ellerim ayaklarım
oysa yün çoraplıyım da kunduralarımla eldivenlerim kürklü
çorapsız olan oydu bezle sarmış postallarında ayaklarını elleri çıplak
ağzında ham bir elmanın tadı dünya
on dördünde bir kız memesi sertliği avuçlarındaki
gözünde türkülerin boyu kilometre kilometre ölümün boyu bir karış
ve haberi yok başına geleceklerin hiçbirinden
onun başına gelecekleri bir ben biliyorum
çünkü inandım onun bütün inandıklarına
sevdim seveceği bütün kadınları
yazdım yazacağı bütün şiirleri
yattım yatacağı bütün hapislerde
geçtim geçeceği bütün şehirlerden
hastalandım bütün hastalıklarıyla
bütün uykularını uyudum gördüm göreceği bütün düşleri
bütün yitireceklerini yitirdim

@RT_Erdogan Âkif yerine Süreya okuyun.

Tuesday, July 20th, 2010

Başbakan, Alkol-Üzüm denklemi kurunca aklıma Cemal Süreya’nın şu dizeleri geldi:

damakta serçe gibi seken bir şarap şimdi
ustamın üzüme attığı enfes düğüm;
ve gözetimi altında çarkıfeleklerin
uzak buzulların soluğuna yatırılmış
binlerce saptan çekilen şu narin rakı
kumaşı çürütüyor lâcivert-beyaz hışmıyla,
nicedir içimde taşımakta olduğum
uçuk minerva’ya göktaşları gönderiyor;
bir çözülme dilimde sulardan yıldızlardan,
diyorum; nerede olursa olsun
bir ısırganı bile koynuna alıp yatabilir insan,

… (Sımsıcak, Çok Yakın, Kirli – Mayıs’68)

Kendisi de Âkif yerine Süreya okusun, sırf üzüme atılan enfes düğümleri anlayabilmek için.

If

Wednesday, February 10th, 2010