Turkish Army Guards – Dolmabahçe Palace, Istanbul
Sunday, September 4th, 2011
Turkish Army Guards - Dolmabahçe Palace, Istanbul

Turkish Army Guards - Dolmabahçe Palace, Istanbul

Cat & Fish. Karaköy - Istanbul.

Sultanahmed Square at dusk, Istanbul - Turkey

Rumelihisarı - Istanbul
Aynı zamanda http://10numarablog.blogspot.com/2010/12/haydarpasa-gar.html adresinde de yayınlanmıştır.
RSS okuyucumda “Tarihi Gar Yanıyor” başlığını görünce, herhalde gelişmemiş ülkelerin herhangi birisinde içler acısı bir felaket daha yaşanıyor diye düşündüm. Öyle bir ülke ki bu ülkeye, sömürge yıllarından elinde kala kala ancak bir kaç tarihi eseri kalmış, insanlarının kuşaklar boyunca aynı şehrin aynı sokak ve binalarında farklı anılar biriktirme hakkı dahi vasatlık ve açgözlülük sayesinde yok edilmiş, çağdaşlık getirmek için öncelikle geçmiş ile olan bağları kesilmiş ve elbette eğitimsizlik ucuz iş gücü ve uysal kamuoyu sağladığı için baştacı edilmiş bir toprak parçasında eşitlik ve özgürlüğü boşverip yol alan, asfalta ve apartman dikmeye odaklanmış bir ihtiras tramvayı da denebilirdi. Büyük olasılıkla, egemen olduğu coğrafyaya en büyük haksızlıkları yine kendi hezeyanları ile yapan ve sahip olduğu geçmişe en büyük hainlikleri yapanlara son bir vatanseverlik sığınağı veren garip bir ülkeydi. Öyle ülkelerde çevreyi, doğayı ve kültür mirasını korumak, baraj bekleyen ovaların, altın bekleyen gerdanların ve rant bekleyen avuçların yanında çok entel işi olarak görülüyordu, zaten gelişmeyi ve değişmeyi de engelleyen bu çok konuşan entellerdi. Her şey böyleydi fakat öte yandan, bu ülkede insan yaşamı veya önem arzeden binalarda sırf önemli belgeleri kurtarmak için gerekli olan en basit önlemleri içeren bir yangın talimatı ve bir yangın uyarı sistemi de mi yoktu? Bunu sorgulamama gerek kalmadan, Internet benden hızlı davrandı ve bağlantı sayfası ekranımda açılıverdi: Haydarpaşa Garı yanıyordu.
Diyecek söz bulamadım.
Taksim’de canlı bomba… Taksim’e o pazar sabahı yolu düşenlerden birisi de kız kardeşim olabilirdi, üniversite sıralarında tanıştığım dostlarımdan birisi olabilirdi İstanbul’daki staj deneyimlerimde hiç anlaşamadığım bir mesai arkadaşım olabilirdi veya polis aracındaki polislerden birisi akrabam olabilirdi. Her durumda ölüm bana da değmiş olabilirdi. Bu saldırı bir kaç anarşistin, vatan haininin ya da teröristin, diğer taraftan bakmaya çalışırsak bir kaç devrimcinin, halk kahramanının ya da özgürlük savaşçısının işi olabilirdi. Her durumda öldürme isteği, huzurlu bir pazar sabahını kana bulamış olurdu. Bunlarla birlikte bu eylem ve devamında gelecek eylemler de küresel bir komplonun, savaş tüccarlarının ve lobilerinin işi olabilirdi. Karmaşık, kirli ya da basit, sonucunda ölüm olurdu. Bombayı, kanı ve eylemi hangi söylem, düzlem ve denkleme oturtursanız oturtun, birileri ölüyor. Ve ölümün pazar sabahlarına dek sokulduğu bir toplum, barış için çözüm üretemiyor. Öldürmeden bir arada yaşamak isteyenlerin gitgide azaldığı bir ülkeye dönüşüyor Türkiye. Bizler ise, dışarıda “… ama Türkiye güvenlidir.” kandırmacasına kendimiz inanmadan yabancıları inandırmaya çalışıyoruz.
Bu kadar kin konuşmadan nasıl silinir?
İTÜ Vadi Yurtları’na, Maslak’taki staj süresince yerleşeli çok olmadıydı, kaldığımız bloğun merdivenlerinden önümüze serilen ilginç manzarayı -bir tarafta İMKB ve sırtından dökülen gecekondular, diğer tarafta 4. Levent ve FSM Köprüsü- keşfedivermiştik. Kimi zaman gün batarken, kimi zaman da geceyarısını biraz geçe merdivenlere yerleşir tahlil yapardık: Gelecek Tahlili. Hangi yöne gitsek düşlediğimize daha yakın bir geleceğe sahip oluruz diye düşünür, konuşur ve bir karara varamazdık. Maslak’ın ışıklı gökdelenlerine doğru akan bir yaşam, geride kalanın sadece Küçük Asya değil, bütünüyle bir geçmiş olduğunu gözümüze sokarken, bizler yabancı bir mahallede “Biz de varız” diyebileceğimiz bir balkon aramaya girişiyorduk. Bazı arkadaşların girdiği yollar bana dar geliyordu, o doğrultuda tasarlanan bir yaşamı küçük insanların yaşamı olarak görüyordum. Yalan değil, İstanbul cehenneminde aynılaşmak hiç bana göre değildi. Belki de, Akhisar’dan lise için İzmir’e geldiğimden beri kimi anlar hissettirilen o “sen buralı değilsin” havasını bir kez daha yaşamak istemiyordum ve dahası bana o havayı yaşatanların da bu cehennemde yabancılık çekmesini istiyordum. Hepsinden öte, Küçük Asya ve Trakya’nın neredeyse tamamıyla boşaltılıp, İstanbul’a yönlendirilmesindeki yanlışlığı görmezlikten gelemiyordum. Hatanın içinde yer alarak, kadere ve geçim derdine boyun eğerek o hatalı oyunun başrol oyuncularından olmak istemiyordum. Olmadım. Ve fakat öyle olmamak için hazırlıklı olmak, nedenler hazırlamak ve diğer yoldan vazgeçmek gerekliydi. Zira, olacakları tam kestiremediğim için, öğlenleri USO Center’dan İTÜ kampüs içine doğru seyreden ilk yarısı tehlikeli diğer yarısı sakin yürüyüş sırasında temkinli konuşur, beklentim ve benden beklenen arasındaki farkı azaltmaya çalışırdım. Akşamları ise Vadi’nin yemekhanesinde ekmeğe abanır, fakat ne kadar fazla ekmek yesem fark etmez yine acıkacağımı bilirdim. Şirketin verdiği sodeksoların bitme endişesinden çok, İstinye Park’ın Vadi Yemekhanesi’ni ne kadar ikame ettiği daha büyük dertti benim için. Ve akşam yemeğinden sonra ya da haftasonlarında, İTÜ Bilgi İşlem’in bizlere başta çok gördüğü, buna rağmen yurt memuru ile demli çaylı bir sohbetten sonra söke söke aldığımız Internet bağlantısının başında e-posta kutusunun aniden güncellenip (1) olmasını çok bekledim. Gelmeyen davet, Antalya’da geceliği 20 liralık bir pansiyonun küflü odasında klima altında uyurken geliverdi. Geçmeyen saatlerini henüz unutamadığım o günlerde çok insan tanıdım. Bugün onlardan birkaçını çoktan kırmış ve kaybetmişimdir, birkaçı var hâlâ dertleşirim her fırsatta. Hepsinin yolu başka bir kapıya çıktı, çünkü benim bana özünde farklı gelen kendi yolum ve diğerlerinin seçtikleri aslında her insanın özünde farklılaştırdığı ve özgüleştirdiği birer yaşam yoluydu. Bir madalyonun çift yüzü değildiler yani. Büyük resimden küçük resime inildiğinde görünen budur. Kimseler de diğerlerini şirkette oynanan bilardo masasındaki gibi tebrik ve taltif etmek zorunda değil, gece oldu muydu kapılar kapanır ve her bir insan, aile kendisiyle kalır. Bize de olan buydu, onun da şunun da bunun da başına gelenleri duymak, batak-ihale seansındaki ya da uykulu kahvaltılardaki dizilimden nasıl hızla uzaklaşıldığını fark etmek ve kopan bağların unutmaya etkisini hissetmek…
O zamanlar 20-30 kişiydik, Türkiye genelinden seçilen. Böyle bir örnek uzayda, ne yaşanması gerektiyse yaşanmıştır: “Rakı şöyle içilir arkadaşlar” muhabbetleri, dinci-modern çekişmesi, çok konuşan Adanalılar, halısahada edilen kavgalar, kaçırılan uçaklar ve “Aramızda Alevi yoktu değil mi?” düzeltmesi… Her şeye rağmen şirketi batırmadan geçirdik o günleri. Gerçi bize kalsa, çalışanların hepsini bilgimizle tokatlardık, zaten bir iş yaptıkları da yoktu. Öyle miydi gerçekten yoksa tüm bu ahkam silsilesi stajyer saçması mıydı? Hiç bilemedik, bildiklerimiz, İsveçli CEO’nun rakıyı bira zannettiği ve MJ duyunca yerinde duramadığı…

Altı ayın zirvesini oluşturan 2009 Temmuz’unda, İstinye Park müdavimi vasat ünlülere kıl olmalar ile başlayan İstanbul Keşifleri, dolmuşların İstanbul’un gerçek ulaşım ağı olduğu gerçeğini kavramamız ve taksicinin gözünden kazıkçı ya da halk taksisi olduğunu anlama yetimizin gelişmesi ile devam etmiştir. Tam o günlerin ortasında, delice fotoğraf çekelim ve İstanbul’un hiç gidilmemiş semtlerine de gidelim istedik. Haliç Kıyısı’nda dolaşıp, memleketin acaip insanlarına, Rumelihisarı’ndan Beşiktaş’a inerken, memleketin acaip zenginlerine şaşırmamayı öğrendik. Taksim’den aşağı devam ederek salaş birahanelere ulaştık, Asmalımescit’in sıkışıklığı saçma geldi, Küçükbeyoğlu çabucak piyasa oldu ve sonunda döndüğümüz yer İstinye’deki İzmir Lokmacısı oldu. Galata Köprüsü’nün altında da içtik bir kaç kere, lastik gibi kalamarlar geçmedi boğazımdan. Tıpkı Nevizade’de tükürdüğüm boyalı denizbörülcesi, sentetik, yapma, yalandan, sahte… Bunlar benim gördüklerim geçirdiklerim İstanbul’da, kim bilir inadıma inat gitsem, biraz sıksam dişimi, orada da bana istediğim gibi meyhaneler öğretecek, midemi şenlendirecek küçük mekanları gösterecek dostlarım da olurdu. Ama ah o Nevizade çıkışındaki kokoreççi bozuntusu, “İzmir usulü ekmek arası kokoreç istiyorum” deyince, “İzmir’e git o zaman” demeseydi… Şimdi bana gece çıkmadan önce vorgluehen (öncilalama) tavsiyeleri veren Alman dostlarım var, tutumlu, barışçıl ve henüz çocuk gibiler…
Alman dedim de, o sabahları çıkışı zor, akşamları inişi ferah yokuş ile başlayan yurt blokları arasında karma olan ve yabancıları da ikamet ettirdikleri tek bloğun sakinleri olarak orada tanıştığım bir Alman arkadaş geldi aklıma. Vadi’nin kantininde devamlı açık olduğundan olacak Kral TV’den o yaz popüler olan bir şarkıyı beğenmiş ve anlamını öğrenmek istemekte. Şarkı: Gülben Ergen ve o ağlak sesli adamın beraber söylediği, sözlerini bir türlü anlamlandıramadığım ve derdini anlayamadığım, Giden Günlerim Oldu adlı güzide eser. Almanlar’ın da bir huyu vardır, onlarla az biraz da olsa Almanca konuşursan, seninle ömür billah Almanca konuşurlar ve Almanca konuşmanı beklerler. Anlamaya kendi Türkçe’min bile yetmediği bir şarkıyı, sözlerindeki mecazlar ile birlikte Almanca’ya çevirmek sanırım hayatımdaki en zor Almanca ödeviydi. Ortaya çıkan şey “Ich hatte die Tage, die gehen ab” gibi çok içli bir sanat eseri oldu zaten. Yine de kızcağızın o şarkıyla mutlu olması, teşekkür babında bana da Almanca bir şarkı göndermesi o zorluğu çok da dert etmememi sağladı. O fantazi şarkının karşılığı, bu şarkı olmuştu. Bu şarkıyı öğrenmemin üzerinden çok geçmeden geldiğim gurbet ellerde, şarkıyı bir kartpostalın arkasına karaladıktan sonra, kartpostala bir gül iliştirip görür görmez çarpıldığım bir dilberin posta kutusuna atıvermiştim. Birkaç gün süren küçük sürprizlerin ardından tüm o saflığımla ortada kalınca, bu şarkıyı da dinlemeyi ve belki de sevmeyi bıraktım. Erken miydi vazgeçmek için, bilemem.
Vadi Yurtları’nda tanıdığım bir diğer arkadaş ise Diyarbakırlı Ramazan’dı. İki gün aynı odayı paylaşsak da anladım ki, GAP Bölgesi’ne yönelik bir proje ile İstanbul’a staja gelen bu heybetli genç arkadaş, giyimi ve tavırları arasındaki uçurumu anlayamayacak kadar toy ve sahipsizdi o günlerde. Bizim blokta ortam gerçekten kozmopolitleşmişti o sırada. Avrupa’nın küçük şehirlerinden değişim programları kapsamında gelip İstanbul karşısında afallayan Avrupalılar ve Güneydoğu Anadolu’nun yaslı şehirlerinden uyum programları kapsamında gelip İstanbul karşısında coşan gençler, katlarda aynı duş ve tuvaletleri kullanıyor, yorgun günün ardından aynı yokuştan birbirlerine yakın saatlerde iniyorlar ve kampüs mekiği saatini aynı panodan kontrol ediyorlardı. Bu kadar aynılığın ortasında Ramazan’ın da elbette bir favori şarkısı vardı, olamaz mıydı? Aynı odayı paylaştığımız gecenin sabahında -sabahının köründe- diğer arkadaş ile kulaklarımızda “Çek Git Bebeğim Uzaklara” nakaratını duyarak -kulağımız delinerek- uyandık. Fakat Ramazan uyuyor, uyuyor, uyuyor. O şarkıyı o sabah öğrenmiş oldum ve hatta popun ya da popüler olanın ülkemiz genelindeki yayılma gücünü de böylece öğrenmiş oldum. Şimdi o Alman kız Osnabrück’e, Ramazan da büyük olasılıkla Diyarbakır’a dönmüştür. Ben ise Kuzey Almanya’yı kendime mesken tutmuş, yaşamı devam ettirmeye zorluyorum kendimi. Orta yerde ise üç şarkı var, belli amaçlar için kullanılmış, sözleri ve sözlerinin çevirileri bazen kağıtta bazen telefon alarmında bazen de bir kadının yüreğine giden yolda harabedilmişler, parçalanmışlar ve unutulmuş-tüketilmişler. Nasıl yok ettiysek diğer seçenekleri hayat yolumuzu çizerken, şimdi o şarkı sözleri gibi gönlün ve aklın eskide kalan meyilleri ve mayhoşlukları da yoklar artık.
Neyse burada keseyim bu devrin hikayesini de. İstanbul, ben karar veremezken çağırdı beni, kim bilir bundan 6-7 yıl kadar önce çağırsa düşünmeden katılırdım o ağlatan şenliğine. Fakat bilinmeli ki, mesele şenlik değil, mesele benlik. Ve benlik bir insanın ilk kez ağladığı, ilk kez bir tene değdiği ve ilk kez arabasının su kaynattığı şehirde oluşuyor. Küçükken babamlar ve dayımlar, iki kulağımdan tutarak beni havaya kaldırırlar ve sorarlardı “İstanbul’u gördün mü?”. O oyundan 15 yıl sonra İstanbul beni kulaklarımdan tuttuğu gibi kendisinin dışına attı, ben de aldırmadan koşup bahçede oynadım, hem değil mi ki Avrupa benim oyun bahçem?
İstanbullu’ların lüfer ile ilgili başlattıkları kampanyayı duymuştur sanıyorum herkes: “İstanbul Lüfere Hasret Kalmasın“. İlk duyduğumda kampanyanın İstanbul ile sınırlı kalan bakışaçısı itici gelmişti. Yani İzmirli bir yurttaş İstanbul hasret kalmasın diye, “Ege açıklarında lüfer avlamayın kardeşim!” mi diyecek, diye düşünmüştüm. Ötesi kampanya daha çok lüfer yeme amacı güttüğü için de garip gelmişti. Yanlış anlaşılabilir belki bu noktada, açık açık yazayım ben denizden babam çıksa yerim ve aynı zamanda duyarlılık sebebi ile et-balık ürünleri tüketmeyenlere de sözüm olamaz. Ancak bu ikisi arasında kalıp, “Biraz büyüsünler sonra yeriz” kıvamındaki düşünce olsa olsa Fikir Sahibi Damaklar’a ait olur. Zira damak zevkini efkar ile bulayınca ortaya ilk başta garipsenecek bir tutum çıkıyor.
Öte yandan Greenpeace üyesi bir arkadaşıma geçen yıl beni ziyarete geldiğinde Kordon’da balık yemeyi önerdiğimde, yasadışı avlanmaya ve balık çiftliklerine karşı olduğu için “Boşver, makarna yiyelim” demişti. Bu arkadaşa hak vermiştim, çünkü yediğimiz balıkların, taze ya da konserve, geldikleri ve geçtikleri üretim tesisleri tamamı ile delinen yasaların ve içine edilen doğanın göbeğinde etkinliğine devam eden yerler. Örneğin, yediğimiz ton balığı konservelerinin çoğunun da ağlara takılan ya da taktırılan yunuslar ve balinalar olma ihtimalinden bahseden bir insana karşı gelemezsiniz. Bu ihtimali duyduğumdan beri ALDI’de çiçekyağı içindeki ton balığı konservesinin neden 0,85 € olduğunu daha iyi kavramaya başladım. Tabi, koşullar yurt mutfağında balık halinden alacağım Sprotte’leri ızgara yapmama müsait değil, yağ içindeki ton balığından alabileceğim besin değeri ile ikame ediyorum deniz mahsulü tutkunu bünyemi.
Tekrar kampanyaya gelirsem, kampanyanın destekçilerinden Milliyet Cadde yazarı Mehveş Evin bugünkü yazısında şöyle demiş:
* Lüferin en önemli yataklarından biri Dikili’de. Bu bölgede avın yasaklanmak yerine teşvik edilmesi, balığın Ege’den Çanakkale yolu ile girişini tamamen kesecek.
* Yani lüfer dostları alt limiti 14’ten 20 cm yapmayı başarsa dahi, balık kalmayacağı için anlamı olmayacak! Bu da Bakan’ın iki dudağı arasında.
Ortaya şöyle bir durum çıkmış, “Egeliler suyumuzu bulandırmasın”. İyi güzel de, o küçücük Dikili’de kaç balıkçı teknesi dolu olduğu halde dönüyor denizden. Çoğu zaten çiftliklerden çekiyor malını. Ayrıca o bölgede sık anlatılan bir şeydir, sınır ihlali ile Yunan sularından balık çeken reislerin öyküleri. Yani yorganımızı İstanbul’un ayağına göre uzatırken, yatağın beri yanında açıkta kalan Ege’yi, Akdeniz’i ve diğer bölgeleri unutuyoruz. Her işimizin A’dan Z’ye bozuk olma durumu sözkonusu yine. İstanbullu fikir sahibi damak, yıldızlı şeflerinin yardımı ile yer tabi 20cm’i de 25cm’i de, fakat korkarım İstanbullu’nun doyan karnı çözüm olmaz balıkların kulaklarında çınlayan “Ağ var!” seslerine.
Greenpeace demişken, bugün akşamüstü okuldan dönerken, feribot iskelesinin karşısında Greenpeace’in Esperanza gemisini gördüm. Bu Cuma günü Kuzey’e doğru açılacaklarmış. Rotaları ve amaçları hakkında bilgi burada (bağlantı Almanca’dır). Özetle Kuzey Kutbu’ndaki iklim değişikliğinin etkilerini, okyanuslardaki asitleşme tehlikesini ve balık stoklarının kontrolsüzce sömürülmesini inceleyecekler. Fikir Sahibi Damaklar’a oradan selam gönderirler herhalde.

Bir 19 Ocak daha geride kaldı. Bir acının yıldönümünde anmalar, konuşmalar ve yılmalar üstüste geldi. Ben ise uzakta olduğum için, kalbimin orada olduğu yere gitmeleri için insanları teşvik etmeye çalıştım. Orası neresiydi? Agos Gazetesi’nin bulunduğu Sebat Apartmanı’ydı. Sebat… Babası haince elinden alınana en çok bu gerekir, kökü kazınana en çok bu gerekir. İstanbul’u takip etmeye çalıştım sonra, açtım Ara Dinkjian dinledim, The Invisible Lover…
Şu bildiğiniz sözler ile, “… gelse Bomonti’den“… Ne Tatavla bıraktık böylece ne de Dink…
Neymiş bu son 10 yılın bilmem nesini seçmek ya… Canımı sıktılar artık. Aklım hafsalam almıyor. Ahkam müdürlüğü ve müdireliğine soyunanlar kadar, yanlış hatırlatıcıların da eksiği yok bu konuda. Hiç başkaca bir dert yaşanmamış gibi şu son 10 yılda, en iyi ve en güzel filmler, maçlar, goller, diziler apansızca seçiliyor. Seçin tabi, seçin de son 10 yılda, benim ailem yıkılmış, kaderime İzmir yazılmış, deli gibi aşık olmuşum, siyasetin kirli koridorlarında kire bulanmışım, adam olmuşum, sakalımı sevmişim, saçımı bi’ yo’ kesmiş, bi’ yo’ uzatmışım, kısacası yaşamışım. Siz oturup “2010′a girerken ne liste yapılır bundan!” diyerek maç, film, dizi ve bilumum ne varsa izleyip takip ettiyseniz geçmiş olsun. Mevcut medyanın kıçında çıkan ters bir çıbansınız, başka da birşey değilsiniz.
Hiddetli miyim neyim bilemem artık o kadarını da… Sen kardeşim bu son 10 yılında en güzel ölen işgaldeki Iraklının, bombalamadaki Gazzelinin, tsunamideki Endonezyalının, dağdaki Kürdün, askerdeki Türkün listesini yapabilir misin? Son 10 yılda bulunduğun en güzel rakı masalarını listeyebilir misin? Yoksa o eleştirip durduğun tek eğlencesi PES olan milyonlarca genç erkek gibi, sen de oturup tek eğlence olarak film mi indirdin? Bu musun sen? Geçelim bunları. Bak son 10 yılda Bush’tan nefret ettik, Obama gelsin dedik. Adam bi’ punduna getirip savaş diyor. Halkçı Katil’i kaybetmişiz üstelik. Türkan Hocam, Türkel Hocam kayıp gitmişler bu memleketin sahnesinden, MJ sübyancı diye tefe koyulup çalındıktan sonra ölüvermiş ilaçlar yüzünden, sen hala oturup maç, film ve dizi izleyip de bunları yeterli gördüysen, hakkım helal olmasın sana. Karpuz Kapuğundan Gemiler Yapmak da filmdi, ne öğrendin o filmden? İstanbul’u da Taksim, Beşiktaş ve Şişli zannettiğini söyleme bir de bana… Git Eyüp’e de gör gelinen noktayı. Üstelik zengini de, eliti de, fakiri de, ortası da estetiği unutmuş, beton derdine bulanmış, şehir inliyor UGG ya da konversinin altında, sen “heyyooea ne kozmopolit bi’ Taksim!” havasındasın. İyi misin?
Çok listesevicisin bunu anladık al o zaman bu da liste. Son 10 yılın en iyi hiçbirşeyi. Sıralaması kafama göre.
1- İnternet Dili: Güzelim Türkçe’yi bulamaç yapanlar, v’yi w, c’yi j yapanlar nesiniz siz? Yaf nedir bana bunu açıklayın.
2- İtalyanca Konuşmaya Çalışmak: Cikslerin değiştiği, entellerin ise değişmediğini gösteren tek belirti. Artık sosyete çocukları Fransızca’yı es geçerken İtalyanca’ya yönelmekteler, solcular ise hala İspanyolca’da takılmakta. Bir de elde şarap kadehi. Ama o öyle içilmez kuzum…
3- Kemalist Olmak: Böyle değildi bunlar. Liberaller ve dinciler kışkırttıkça, memlekette sosyal demokrasi boşaldıkça ve eğitimsizlik sevildikçe herkes Kemalist oldu. Onlar kadar ben de anlamıyorum halbuki nedir şimdi bu özelleştirme?! Biz Atatürkçü’yken, Bir Dakika Karanlık Eylemi’ne giderken babalarınız Demirelci’ydi. Biz de mum söndü oynuyorduk. Hatırlatayım.
4- Avrupa ya da Amerika’ya Gitmek: Çok büyük olay değil be arkadaş. Abartma yani.
5- İzmir’i Uzaktan Sevmek: İstanbul’u tercih ettiysen etmişsindir. Çok zorlamanın alemi yok. İzmir’de değişiyor işte yıllar geçtikçe, çirkinleşiyor, insanı mallaşıyor, trafiği kötüleşiyor. Sen uzakta olsan da, içinde yaşayanlar bu çileyi her gün çekiyor. Uzaktan uzaktan güzelleme yazmanın alemi yok.
6- Maslak Komünisti: Evet, sende de bir lirik, bir pastoral tat sezinliyorum ama olmuyor. Banka hesabına TL bazında milyarlar yatarken, sistem üzerine düşünmek yerine her sabah o sistemin servisini uyuyakaldığın için 10 dakika bekletirken ve adonis kası yapacaksın diye mesaiden kaçarken, ne emek ne de paylaşım ne de dayanışma yükselemiyor. Git kendine yeni bir saat al.
7- Fasıla Gidip “Sürünüyorum” İsteyen Arkadaş Grubu: Mekanımızın en güzel yerini de rezerve ettiniz tabi. Size başlangıç eseri olarak, “Sen Bezmimize Geldiğin Akşam” adlı eseri veriyorum. Ya da boşverin, o güzel sözleri kirletmeyin.
8- Fotoğrafçı Havaları: Buna ben de dahil miyim diye düşünmüyorum değil.
9- Beşiktaş’ı ve Karşıyaka’yı Küçük Görmek: Ayıptır diyorum başka da birşey demiyorum.
10- Sosyal ya da Siyasi Aktiviste Gülmek: Evet, başka yapacak bir iş yok.
İşte bu da benim listemdir. Herkese mutlu yıllar!