
Ulusal marş konusu hep ilgimi çekmiştir. Kendi ülkemin ulusal marşıyla tanışmam ile başlayan bu ilgi, İstiklâl Marşı’nın hikayesi, günümüze ve benim dünya görüşüme uygunluğu dahil bir çok konuya temas edip, diğer marşların da künyesi ve eleştirisine kadar genişlemiştir. İlkokul sıralarında, çoğumuz henüz İstiklâl Marşı’nın ilk dörtlüğünü okuyamaz durumdayken, kimi arkadaşlar tahtaya çıkar ve tüm dörtlükleri bazı yerde vurgulu ve ağdalı bazı yerde de yanlış tınılar kullanarak ezberlerinden okurlar ve henüz okumayı sökememiş olan diğerlerine ibretlik bir milliyetçilik dersi olurlardı. Bu açığı çok geçmeden kapattık ve itiraz edemediğimizden olacak bu ezber zincirine hitabeler, şiirler ve dualar kenetleniverdi. Ezberin ve ezberlemenin neden olduğu telaşın da anlayarak öğrenmeye vurduğu darbeyi burada belirtmenin ve altını çizmenin bir gereği yok. O kadar ki, belirli gün ve haftalar nedeniyle “belirli” resimler çizmeye mecbur bırakılmış bir nesiliz. Yine de, o günlerde Barış Manço sayesinde TV’de dua ve ilahi ezberleyen çocuklar ile İstiklâl Marşı’nı ezberleyen çocukların amansız rekabetleri yerine “AOÇ” izlenebiliyordu. Üstelik pazar sabahları “kovboy filmleri” de revaçtaydı.
İstiklâl Marşı ile ilgili ilk eleştirisel görüşü Nâzım Hikmet’in eserlerinden birinde yakalamış ve o güne kadar kafamda olgunlaşmayı bekleyen düşünceleri olgunlaştıran o 2-3 dizeye ses veren Dar-ül Muallimin mezunu Nurettin Eşfak o günden sonra hiç aklımdan çıkmamıştı. O günden bugünlere gelinceye kadar tecrübe ettiğim yurtiçindeki ve yurtdışındaki insanlar ve olaylar aslında çok da akılcı olmayan bir 20. yüzyıl yaşandığını ve akabinde 21. yüzyılın savaş ile barış arasında yapılacak bir seçimin yüzyılı olacağını öğretti bana. Bu nedenle yeryüzündeki ulusal marşların yaratıldıkları çağ ve ortamın etkileri düşünülmeden değerlendirilemeyeceklerini de öğrenmiş oldum. Sözgelimi, Hollanda halkının, kraliyet ailesinin Germen kökleri ve o köklerin en geniş devamı olan Almanya ile ne kadar barışık olduğu ortadayken, Hollanda Ulusal Marşı’ndaki “kan” ve “soy” meselesi basitçe irdelenemez. Hollanda’yı ağırlıklı olarak betimleyen turuncu renginin kraliyet ailesini de temsil eden renk olduğundan hareketle, o halkı bir arada tutan bileşenlerden biri olan bağımsızlık savaşının simgesi de olan Wilhelmus van Nassouwe’nin Alman kökleri ve kanı bu noktada önemsizleşiyor. Krallıkların simgesel olarak sürdürüldüğü birkaç Avrupa ülkesinde, bu simgeselliğin marşların üzerindeki yansıması da net bir biçimde görülmesine karşın, Avrupa’yı şekillendiren savaş ve siyaset tarihinin yakın geçmişi bu simgeselliği gündelik yaşamda silip atıyor tâbi ki. Bu silinme aslında yakın tarihlerinde diktatörlük yaşamış ülkelerde daha net ve daha kesin bir biçimde hem diktatörlük esnasında hem de diktatörlük sonrasında görülmüştür. İspanya’da yaşanan ulusal marş sözleri tartışmaları buna örnektir. Dünya üzerindeki güftesiz birkaç marştan birisi olan bu marşa Kraliyet, İkinci Cumhuriyet ve Franco dönemlerinde uyarlama sözler yazılsa da bu sözlerin yeterliliği hakkında ortak bir görüşe varılamamıştır. Kademe kademe yaşanan her değişimin aslında o devrin tipikliğini yansıtması, insanların o devre ait kötü anılarını hatırlamasına yol açıyor zannediyorum. Bugün, İspanya’nın ulusal marşı sözsüz olarak icra edilmekte ve bundan 2-3 yıl kadar önce yaşanan tartışmayı açan şu sözler de milliyetçi bulunmuştur:
“Love the Fatherland,
which knows how to embrace,
below the blue sky,
peoples in freedom.”
Aslında beni bu konuda tekrar düşünmeye sevk eden Bertholt Brecht’in Deutschlandlied olarak da bilinen Alman Ulusal Marşı için yazdığı uyarlama ve bu uyarlamanın Almanya’nın tekrar birleşmesinden sonra ulusal marş olması yönünde yapılan önerinin değerlendirmeler sonucunda kabul edilmeyişidir. Deutschlandlied, meşhur “Deutschland, Deutschland über alles” dizesi ile bilinen, Nazi rejimi sırasında kullanılan ilk bölümünde çizilen anavatan sınırı nedeniyle yayılmacı olarak damgalanan bir eser. Almanya’da, sevecen bir şekilde de olsa, bir Alman’a o meşhur dizeyi söylediğinizde alacağınız tepki çok büyük olasılıkla donuk bir yüz ve hoşnutsuzluk belirten bir kaç cümle olacaktır. Dünya Kupası sırasında da, yabancı öğrencilerin sık sık düştüğü bu hataya, kimi zaman Almanya’ya konser vermek için gelen sanatçılar da -belki alkolün etkisiyle- düşüyorlar. Almanların milliyetçiliği kontrolde tutma politikası ve bunun yanında da birleşmiş bir toplum yaratma politikasi bazen birbiriyle çelişse de, Almanya’da Nazi rejimi ve aşırı milliyetçilik -hatta yurtseverlik- insanların günlük yaşamlarında yer bulmuyor. Bu nedenle Almanlar futbol maçlarındaki yengilerden sonra bayraklar ile sevinmeyi Türk göçmenlerden öğrenmiş durumdalar.
Almanya’da şu an ulusal marş olarak aynı eserin üçüncü bölümü kullanılıyor. Birinci bölümdeki yayılmacı ve milliyetçi vurgu kadar, ikinci bölümdeki cinsiyetçi vurgu da bu bölümlerin kullanımını engelleyen unsurlar. Hatta Nietzsche de, o meşhur “über alles” nakaratını, “dünyanın en budalaca sözü” (“Die blödsinnigste Parole der Welt”) olarak nitelemiştir. Bu kadar net ve uzun süren eleştirilerden sonra Brecht’in yazdığı sözlerin reddedilişi aslında biraz da Brecht’in referans olarak Deutsclandlied’i almasından kaynaklanmaktadır. Brecht, Deutschlandlied’in aksine, Alman halkının geçmişte ortak olduğu suçlara vurgu yapar, anavatanın sınırlarını çizerken gerçek hatlara çekilir ve en can alıcı nokta “über alles” yerine “und nicht über und nicht unter” der; yani “ne üstün ne de aşağıyız” der. Bir ulusal marşın ne gibi özellikler taşıması gerektiği tüm dünya üzerinde hâlâ tartışılan bir konu. Bu tartışmaların içinde, şu anda yaşadığım ülkenin marşını eleştiren bir yazın ürünü bulmak beni bundan 10-12 yıl kadar önce Nâzım Hikmet’in yukarıda bahsettiğim dizelerini okuduğum florasan lambalı, soğuk ve kalın perdeli odama götürdü. O zamanda beri fikrim aynı: Ulusal marş, ait olduğu topluma dair gösterdikleri kadar, göz önünden kaçırdıkları ile de tanımlanmalıdır. Ve daha barışçı bir dünyada yaşamak istiyorsak Brecht’e kulak vermeliyiz:
Und weil wir dies Land verbessern
Lieben und beschirmen wir’s
Und das Liebste mag’s uns scheinen
So wie anderen Völkern ihr’s.