Archive for the ‘Irkçılık’ Category

Ruh Halimizin Manda Aymazlığı

Tuesday, January 17th, 2012

Bu, aynı şekilde Almanya’daki Türkiye’deki her vatandaşımızın bir damla kanının dahi hesabı sorulacak bir meseledir. Bu konuda kimsenin tereddüdü olmasın. Özellikle son çıkan haberden sonra yakından takip ediyoruz. Bütün hukuki çalışmaları yapacağız. Bu kardeşlerimizin şehit edilmesi, özellikle şehit ifadesini kullanıyorum çünkü siyaseten öldürüldüler. Adli bir vaka sebebiyle değil. Bir ırkçılık dolayısıyla, Türk Ermeni oldukları için öldürüldüler, onları şehit addediyoruz. Bizim onurla taşıdığımız kimlik sebebiyle öldürüldüler. Onların hukukunu da sonuna kadar takip ederiz. Bundan kimsenin tereddüdü olmasın Türkiye Cumhuriyeti devletinin kudretinden de kimsenin tereddüdü olmasın. Bu meselenin takipçisi olmaya devam edeceğiz.

Hrant Dink Davası’nda varılan karar sonrası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Almanya’daki yabancı cinayetleri üzerine yaptığı açıklamada yer alan iki kelimenin (“Almanya’daki”, “Türk”) üstünü çizip yerlerine başka iki kelime (“Türkiye’deki”, “Ermeni”) koyuyorum.

Söylenebilecek her şeyi söylemiş oldum sanırım.

Madımak

Saturday, July 2nd, 2011

Üzerinden henüz biraz daha az yıl geçmişken yazmışım, üzerinden henüz birazcık daha az yıl geçmişken yazmışız, üzerinden henüz yıl geçmemişken yazmışlar ama anlatmaya yetmemiş. Daha doğrusu, anlamak için dinleyen olmamış. Aksine o otelin önünde toplaşan ilk iki üç yobaz insaniyetsizliklerine siper ettikleri tekbirlerinin henüz birincisini salyalar içinde havaya doğru savurmadan karakalem ile ta yüreğimize yazılmış kara bir oyunun perdeleri haklı acımızı zulmete boğmuş ve bu acının sene-i devriyesinde sözümona Bilim ve Kültür Merkezi’ne dönüştürülmüş o yangın yerinin renkli fotoğrafları suratımıza fırlatılmış. Pişkinleşmiş bir yobazlığın sebep olduğu bilim merkezi neye benzer ki diye sorsak, ki bunu sormamıza bile gerek yok, bunun yerine Pinokyo’yu bile kaşla göz arasında hidayete erdiren zihniyetin o yangın yerine dayadığı raflardaki renkli kitapları okuyup da yakılarak öldürülenlerin birisine bir kerte yakın aydınlığa erişecek olanlar var mıdır diye soralım. Orada neler yaşandığını bir duvara alabildiğine vasat ve özensizce kazıyıveren, katiller ile katlettiklerini aynı mertebeye taşıyıveren ve bu bahsi kapattığını sananlara inat Madımak müze olmalıdır. “Söylemek ve yazmak ile olmuyor” diyorsan, heyhat artık olay mahallinde anma ve gösteri yapmak da yasaklanmış. İçimizde yıllardır oturan taş biraz daha yerli yerinde artık. Beyhude çabaların karşılığı olarak da aldığımız bir yorum örneğin:

“ne oldu, madımağı yıllarca koynunuzda beslediğiniz altına yattığınız pkk lılar yaptı ortaya çıktı , haa ne oldu
şerefsizler ”

Böyle aşırı karşıtların yanında bir de bu utancı temizleyecek olanın birleşerek unutan bir toplum olduğunu sananlar var. Halbuki, yok ettiğinin anısına yılda birkaç dakika bile saygıyla sessiz kalamayan, katilleri içinden ayıklayıp afişe edemeyen bir toplum ne kendisinin de yaralı olduğu bilir ne de bunu söyleyenlere yaşam hakkı verir. Ne olursa olsun, bir kez daha söylemekten çekinmiyorum:

Madımak işte bu yüzden müze olmalıdır, insanlar hatırlasın, bilmeyenler öğrensin diye, Aziz Nesin bir köşede çaresiz sıkışmalıdır, ön kapıdan itibaren o gün atılan sloganlar hücum etmelidir kulaklara ve o sloganlar dumanlar içinde Anadolu’nun hoşgörü deyişlerine devşirtilmelidir yavaş yavaş. Arka kapı Hacı Bektaş’a açılmalı, yangın merdiveni ile donatılmalıdır tüm cephe.

Ve müzeden çıkarken insanlar onlara birer adet kitap hediye etmek gerekir , okuyup çoğalalım diye.

Yıkanmış Bir Beyin İle Heykel Yıkmak

Tuesday, April 26th, 2011

İnsanlık Anıtı yıkılırken “Allahüekber” diye bağıran işçiye, yıktığının aslında insanlığın barışa açık tarafı olduğunu anlatmanın kısa yolu yok. O işçi muhtemelen o yıkımı yaparken ne bu yıkım emrini verenlerin insanlığın hangi yönüne nasıl katkılar yaptığını düşünüyor ne de kullandığı makinenin de yıktığı heykel gibi insan yaratıcılığının eseri olduğunu biliyor. İnsan cesareti ve yaratıcılığı, insanın kalbinde ve beyninde durdukça, dinin lanetleyici ve ezberci kalıplarının karşısına çıkaracak nice eserler olacaktır. Zira barış umudu, hükümetlerde ve hükümetlerin koltuklarında değil, cesur insanlarda ve toprakta yeşerir.

Bir de o işçi arkadaş bilsin ki, o duyarsız bağırışı, bugünlerde gittikçe artan memleket özlemi ile esrik kaldığım ve hasta düştüğüm zamanlarda, akşamın gelişini pencereden göremeyince, veyahut futbolun çekiciliğinden saati unuttuğum anlarda akşamın gelişini gözüm ile ayırdedemeyince, -çağrısına kulak asmak herkesin kendi meselesi elbette- bir yerlerden bet sesli ya da davudî sesli bir müezzin “Allahüekber” diye başlasa da akşam olduğunu anlasam dediğime pişman etti beni. Anladım ki, uzakta bir yerlerde gerçekten akşam oluyor, karanlık basıyor.

Say No To Racism

Monday, March 14th, 2011

http://en.wikipedia.org/wiki/File:No_beer_sold_to_indians.jpg

Elbette bizler, öleyazan bir kızılderilinin ruhunu ödünç alan Jim Morrison’un tarafındayız.

He actually saw Black Americans much the same as he saw the Native Americans, as ethnic victims of applied genocide (his term, and I’ve adopted it …) and I do hereby go on record as stating categorically, that James Douglas Morrison was not a racist and I should know. I was his (close contact) bodyguard for a number of years and I am a sentient adult black American male with a smattering of observational skills.

Kusturica Antalya’da

Saturday, October 9th, 2010

Emir Kusturica’nın hatası, saflığı ve doğruluğu 500 yıl kadar önceki Hristiyanlık-Müslümanlık dönüşümünde aramasıdır. Kanın ve soyun peşinden giderek arı ve duru bir insanlık düzlemine ulaşılamıyor.

Jeff Söylüyor

Monday, October 4th, 2010

Racist everyman, what have you done?
Man, you’ve made a killer of your unborn son…
Crown my fear your king at the point of a gun
All I want to do is love everyone…

Viva St. Pauli!

Wednesday, September 22nd, 2010

Nazis Raus!St. Pauli & Jack Dan!Gegen Rechts!PosterCuba Libre!FC St. Pauli!

Göçmen yolda yürürken her adımda yeni bir çift gözün muhatabı hisseder kendini. Düşmanca ya da dostça görüldüğünü veyahut yok sayıldığını bu muhataplığın ilk anlarında kavrayıverir. Teslim edildiği bakışların onu nereye götüreceğini hesaplar kafasında. Her bir adımında karşılaştığı gözlerin muhasebesi onu bir sonuca götürür. Bu sonuç genellikle aynı soydan ve memleketten olduğu insanların arasına gönderir onu, orada sıkışır, sıkıştıkça öfkelenir, öfkelendikçe savunmasızlaşır ve hiçbir gözü dost kabul edemez olur. Hesaplarından çıkan sonucun, göçmeni içinde yaşadığı toplumun güzel ve yiğit insanlarının tarafına göndermesi de olasıdır. O tarafta tüm dünyayı sahiplenir, öğrendikleri ile bizzat kendisine de daha çok bağlanır. Zira, güzel ve yiğit insanların biriktirdikleri tüm barikatlara yeter, tüm mücadelelere ilham verir ve tüm insanların yaralarına melhem olur. St. Pauli’nin öyküsü de bu birikimlerin en değerlilerindendir. Takım tutmak değil burada derdine düştüğüm, bu kulübü ve bu takımı sevmek. Barışı, kardeşliği, doğayı, insanı ve eşitliği savunuyor diye seviyorum bu kulübü. Bütün bunları yaparken, Almanya’nın ve Almanlık’ın dışına itilmeye “Scheissegal!” çeken bir kulüp olduğu için seviyorum. Kulüp dediğim de içsel devinim gücünü hâlâ koruyan dünyaya açık toplumsal bir hareket… 100. Yıl Sergisi’ni işçilerin şantiyelerde uyudukları konteynırlara kuran yönetimi ile, adım adım gelişen efsanevi stadı ile, Berlin’e karşı Hamburg’un diğer stadındaki maça gitmeyip kendi stadında yapılan radyo yayını ile coşan taraftarı ile, Karayipler’e gidip oradaki temiz içme suyu sorunu üzerine yardım projesi geliştiren topçusu ile büyük olan bir hareket… Daha fazlası da yazılır mutlaka, fakat uzattıkça zevk içinde yüzerken halkçı takımları ve işçi takımlarını moda diye tutanların çabalarına benzer. Özcesi, ben göçmenim; ben burada yabancıyım; ve bu kulübü bana güç ve umut verdikleri için seviyorum.

Anayasa Sorunumuz

Thursday, August 19th, 2010

Tarih boyunca hiç olmamış İsviçre Kralı’na (Kastedilen İsveç olmalı) kadar giden güzellemelere gerek duymadan 12 Eylül Halkoylaması hakkındaki görüşümü burada açıklamıştım. O zamanki tavrım, dört dörtlük olmayı geçtim, bana göre Türkiye’nin demokratikleşmesi önündeki engellerden en azından bir kaçına dahi temas etmeden hazırlanıp önümüze koyulan bu paketi derinlemesine incelemeksizin reddetmekti. Hâlâ bir seçmen olarak, devletin yasama ve yürütme gücünü elinde tutanlardan talep etme hakkımı “bir kerecik olsun” törpülemeye ve güdükleştirmeye açık değilim. Yasama ve yürütme gücünü elinde tutanların halktan haklı isteklerini erteleme gibi bir talebi de olamaz. Bu nedenle, “Yetmez Ama Evet” dediğimiz durumda, 12 Eylül Halkoylaması’nın ertesi günü hükümet ve devlet organları karşısında sesimizin daha gür çıkacağının bir güvencesi yokken, bir seçmen olarak desteğimi doğru bildiğimden yana koymayı seçiyorum. Bu da net bir “Hayır”dır.

Benim kişisel oyumdan öte, bu süreçte takip ettiğim iletişim kanallarından -Gazeteler, bildiriler, sosyal medya ağları ve TV programları- edindiğim izlenim ülkemiz adına olumsuz. Fikir bazında bölünmek, Baskın Oran’ın burada belirttiği gibi kamuoyu oluşturmanın ve demokratikleşmenin temel koşullarından birisidir. Ancak “Evet” ve “Hayır” seçeneklerinin yanında türeyen “Yetmez Ama Evet”, “Yetse de Yetmese de Hayır” ve “Ne Evet Ne de Hayır” seçeneklerinin halkı daha çok geren ve daha net biçimde bölen savlar ile seslendirilmesi, Anayasa Halkoylaması’nın demokrasimize yapacağı katkıyı baltalıyor ilk başta. Çünkü basit iki seçenekten ötesine geçmek için karşı tarafın kendilerine göre eksikliklerini ve hatalarını kullanarak daha çok yaftalama ve kendi seçimlerini yüceltme -adeta böyle bir tartışmaya lütfen tenezzül etmişçesine- yöntemlerini kullanıyorlar. Oysa, bu süreçte yaptıkları, korkutucu bir baskı gücünün toplumun tam da orta yerine kurulmasına hizmet ediyor. “Yetmez Ama Evet” derken “Hayır” diyen darbe yanlılarından olmadığının altını çizmek, “Yetse de Yetmese de Hayır” derken “Evet” diyen AKP kuyrukçularından olmadığına vurgu yapmak ve “Ne Evet Ne de Hayır” derken “Evet” ve “Hayır” diyenleri birbirlerini yiyen dikta heveslileri olarak betimlemek kamuoyu oluşum sürecini bir ötekileştirme sürecine dönüştürüyor. Halbuki, ülkenin çoğunluğu ne darbecidir ne kuyrukçudur ne de dikta meraklısıdır. Tabî ki burada bahsedilen “seslendirme” basitçe halkın içinde değil, basın-yayın yoluyla veyahut Taksim dolaylarında cereyan ediyor. Bu soyut cereyanın altında yatan gerekçe de elbette halkın talep etmeyen ve yönetilmek/yönlendirilmek isteyen bir topluluk olduğu genellemesidir. İki öncül ve nihai tavırdan farklılaşan bu üç tavrı savunmak kirli ya da yanlış bir iş değil. Sorun, tavırlar açıklanırken referans olarak ille de diğer tarafın köpüreceği ve aslında alakası olmadığını iddia ettiği noktaların kullanılmasıdır. “Evet” kampanyasının en büyük yürütücüsü AKP, “Yetmez Ama Evet” diyenlerin darbe karşıtlığı savını alarak kampanyasının merkezine yerleştirmişken, kendi önderinin yaptığı gaflar ile aslında “Yetmez Ama Evet” diyenlerin özgürlükçü ve eşitlikçi yanları ile uyum gösteremeyeceğini ilan ediyor. Heyhat, “Yetmez Ama Evet” diyenler bu gafların üzerine -belki de şimdilik- gitmiyor, bunun yerine darbeci söylemiyle karşı tarafa yükleniyor. Yoksa, Hrant Dink’i sanki bir kez daha alenen öldürmek için hazırlanmış o savunmayı hazırlayanların mahcubiyetlerinin yalancılığını ve aldatıcılığını “Önemli olan soy soy!” söyleminden anlamak için üstün bir zekaya sahip olmak gerekmiyor. Öte yandan, CHP’nin “Hayır” kampanyasının nasıl bir kampanya olduğunu, “Hayır” dedikten sonra ne vaadettiğini net bir biçimde açıklaması gereklidir. Aksi takdirde, “Yetse de Yetmese de Hayır” diyenlerin oyları uğruna, sahici bir demokratik birliktelik şansını öldürebilir. Henüz yeni sayılabilecek önderlerinin “Hayır” kampanyasını geleceğe yönelik olarak çok da açıklamaması, büyük olasılıkla parti içindeki güç dengeleri ile ilişkilidir. Ancak en kısa zamanda bu “Hayır”ın, tamamıyla demokratik ve özgürlükçü bir anayasa çalışmasının ilk adımı olduğunu belli etmesi ve de “Hayır”ın eskiye sabitlenmiş bir kaygının değil, yeniye yönelik gerçekçi bir umudun ürünü olduğunu anlatması elzemdir.

Görüşümü ilk paylaştığımdan andan itibaren kamuoyuna açıklanan görüşler ve medyadan takip edebildiğim görüşler arasından herkesin yararlanabileceğini düşündüğüm bir kaç bağlantıyı da buraya koyuyorum. Bunlardan birincisi, Sırrı Süreyya Önder’in “Boykot” çizgisine dahil oluşunu BirGün gazetesinde gerekçelendirmesidir. İkinci olarak, 10 Aralık Hareketi’nin hazırladığı ve “Hayır” seçeneğini gerekçelendirdiği değerlendirmeyi paylaşmak isterim. Bu değerlendirmenin neredeyse tamamına katılıyorum. “Hayır” çizgisindeki bir diğer isim olan ve daha önce AİHM’de görev yapan Rıza Türmen’in yazılarını da ufuk açıcı birer kaynak olarak görüyorum. O yazılara buradan sırasıyla (1 2 3 4) ulaşabilirsiniz. Bunların dışında “Yetmez Ama Evet” çizgisindeki arkadaşların görüşlerini de bu adresten bulabilirsiniz. Süzme “Evet”çi AKP’lilerin görüşlerine ise son günlerde artan Irkçı söylemleri nedeniyle bu sayfada yer vermemeyi tercih ediyorum. Bir kişiliğe çamur atmak için “Babası Alevi-Kürt, annesi de Ermeni” gibi bir argümanı kullanan kafanın diğer söyledikleri benim için önemsizleşiyor.

Her bir görüşün saygı ve mantık çerçevesinde açıklandığı ve yayımlandığı bir Halkoylaması kampanya süreci yaşamak bu halkın en doğal hakkıydı. Ne yazık ki, siyasi olgunluğu yaratmak için bir kaç nesil daha beklememiz gerekecek. 13 Eylül sabahına içinde barındırdığı dostluklardan ve hoşgörü kültüründen hiçbir şey kaybetmemiş bir ülkede uyanmayı diliyorum.

Ulusal Marşlar

Friday, July 9th, 2010

Ulusal marş konusu hep ilgimi çekmiştir. Kendi ülkemin ulusal marşıyla tanışmam ile başlayan bu ilgi, İstiklâl Marşı’nın hikayesi, günümüze ve benim dünya görüşüme uygunluğu dahil bir çok konuya temas edip, diğer marşların da künyesi ve eleştirisine kadar genişlemiştir. İlkokul sıralarında, çoğumuz henüz İstiklâl Marşı’nın ilk dörtlüğünü okuyamaz durumdayken, kimi arkadaşlar tahtaya çıkar ve tüm dörtlükleri bazı yerde vurgulu ve ağdalı bazı yerde de yanlış tınılar kullanarak ezberlerinden okurlar ve henüz okumayı sökememiş olan diğerlerine ibretlik bir milliyetçilik dersi olurlardı. Bu açığı çok geçmeden kapattık ve itiraz edemediğimizden olacak bu ezber zincirine hitabeler, şiirler ve dualar kenetleniverdi. Ezberin ve ezberlemenin neden olduğu telaşın da anlayarak öğrenmeye vurduğu darbeyi burada belirtmenin ve altını çizmenin bir gereği yok. O kadar ki, belirli gün ve haftalar nedeniyle “belirli” resimler çizmeye mecbur bırakılmış bir nesiliz. Yine de, o günlerde Barış Manço sayesinde TV’de dua ve ilahi ezberleyen çocuklar ile İstiklâl Marşı’nı ezberleyen çocukların amansız rekabetleri yerine “AOÇ” izlenebiliyordu. Üstelik pazar sabahları “kovboy filmleri” de revaçtaydı.

İstiklâl Marşı ile ilgili ilk eleştirisel görüşü Nâzım Hikmet’in eserlerinden birinde yakalamış ve o güne kadar kafamda olgunlaşmayı bekleyen düşünceleri olgunlaştıran o 2-3 dizeye ses veren Dar-ül Muallimin mezunu Nurettin Eşfak o günden sonra hiç aklımdan çıkmamıştı. O günden bugünlere gelinceye kadar tecrübe ettiğim yurtiçindeki ve yurtdışındaki insanlar ve olaylar aslında çok da akılcı olmayan bir 20. yüzyıl yaşandığını ve akabinde 21. yüzyılın savaş ile barış arasında yapılacak bir seçimin yüzyılı olacağını öğretti bana. Bu nedenle yeryüzündeki ulusal marşların yaratıldıkları çağ ve ortamın etkileri düşünülmeden değerlendirilemeyeceklerini de öğrenmiş oldum. Sözgelimi, Hollanda halkının, kraliyet ailesinin Germen kökleri ve o köklerin en geniş devamı olan Almanya ile ne kadar barışık olduğu ortadayken, Hollanda Ulusal Marşı’ndaki “kan” ve “soy” meselesi basitçe irdelenemez. Hollanda’yı ağırlıklı olarak betimleyen turuncu renginin kraliyet ailesini de temsil eden renk olduğundan hareketle, o halkı bir arada tutan bileşenlerden biri olan bağımsızlık savaşının simgesi de olan Wilhelmus van Nassouwe’nin Alman kökleri ve kanı bu noktada önemsizleşiyor. Krallıkların simgesel olarak sürdürüldüğü birkaç Avrupa ülkesinde, bu simgeselliğin marşların üzerindeki yansıması da net bir biçimde görülmesine karşın, Avrupa’yı şekillendiren savaş ve siyaset tarihinin yakın geçmişi bu simgeselliği gündelik yaşamda silip atıyor tâbi ki. Bu silinme aslında yakın tarihlerinde diktatörlük yaşamış ülkelerde daha net ve daha kesin bir biçimde hem diktatörlük esnasında hem de diktatörlük sonrasında görülmüştür. İspanya’da yaşanan ulusal marş sözleri tartışmaları buna örnektir. Dünya üzerindeki güftesiz birkaç marştan birisi olan bu marşa Kraliyet, İkinci Cumhuriyet ve Franco dönemlerinde uyarlama sözler yazılsa da bu sözlerin yeterliliği hakkında ortak bir görüşe varılamamıştır. Kademe kademe yaşanan her değişimin aslında o devrin tipikliğini yansıtması, insanların o devre ait kötü anılarını hatırlamasına yol açıyor zannediyorum. Bugün, İspanya’nın ulusal marşı sözsüz olarak icra edilmekte ve bundan 2-3 yıl kadar önce yaşanan tartışmayı açan şu sözler de milliyetçi bulunmuştur:

“Love the Fatherland,
which knows how to embrace,
below the blue sky,
peoples in freedom.”

Aslında beni bu konuda tekrar düşünmeye sevk eden Bertholt Brecht’in Deutschlandlied olarak da bilinen Alman Ulusal Marşı için yazdığı uyarlama ve bu uyarlamanın Almanya’nın tekrar birleşmesinden sonra ulusal marş olması yönünde yapılan önerinin değerlendirmeler sonucunda kabul edilmeyişidir. Deutschlandlied, meşhur “Deutschland, Deutschland über alles” dizesi ile bilinen, Nazi rejimi sırasında kullanılan ilk bölümünde çizilen anavatan sınırı nedeniyle yayılmacı olarak damgalanan bir eser. Almanya’da, sevecen bir şekilde de olsa, bir Alman’a o meşhur dizeyi söylediğinizde alacağınız tepki çok büyük olasılıkla donuk bir yüz ve hoşnutsuzluk belirten bir kaç cümle olacaktır. Dünya Kupası sırasında da, yabancı öğrencilerin sık sık düştüğü bu hataya, kimi zaman Almanya’ya konser vermek için gelen sanatçılar da -belki alkolün etkisiyle- düşüyorlar. Almanların milliyetçiliği kontrolde tutma politikası ve bunun yanında da birleşmiş bir toplum yaratma politikasi bazen birbiriyle çelişse de, Almanya’da Nazi rejimi ve aşırı milliyetçilik -hatta yurtseverlik- insanların günlük yaşamlarında yer bulmuyor. Bu nedenle Almanlar futbol maçlarındaki yengilerden sonra bayraklar ile sevinmeyi Türk göçmenlerden öğrenmiş durumdalar.

Almanya’da şu an ulusal marş olarak aynı eserin üçüncü bölümü kullanılıyor. Birinci bölümdeki yayılmacı ve milliyetçi vurgu kadar, ikinci bölümdeki cinsiyetçi vurgu da bu bölümlerin kullanımını engelleyen unsurlar. Hatta Nietzsche de, o meşhur “über alles” nakaratını, “dünyanın en budalaca sözü” (“Die blödsinnigste Parole der Welt”) olarak nitelemiştir. Bu kadar net ve uzun süren eleştirilerden sonra Brecht’in yazdığı sözlerin reddedilişi aslında biraz da Brecht’in referans olarak Deutsclandlied’i almasından kaynaklanmaktadır. Brecht, Deutschlandlied’in aksine, Alman halkının geçmişte ortak olduğu suçlara vurgu yapar, anavatanın sınırlarını çizerken gerçek hatlara çekilir ve en can alıcı nokta “über alles” yerine “und nicht über und nicht unter” der; yani “ne üstün ne de aşağıyız” der. Bir ulusal marşın ne gibi özellikler taşıması gerektiği tüm dünya üzerinde hâlâ tartışılan bir konu. Bu tartışmaların içinde, şu anda yaşadığım ülkenin marşını eleştiren bir yazın ürünü bulmak beni bundan 10-12 yıl kadar önce Nâzım Hikmet’in yukarıda bahsettiğim dizelerini okuduğum florasan lambalı, soğuk ve kalın perdeli odama götürdü. O zamanda beri fikrim aynı: Ulusal marş, ait olduğu topluma dair gösterdikleri kadar, göz önünden kaçırdıkları ile de tanımlanmalıdır. Ve daha barışçı bir dünyada yaşamak istiyorsak Brecht’e kulak vermeliyiz:

Und weil wir dies Land verbessern
Lieben und beschirmen wir’s
Und das Liebste mag’s uns scheinen
So wie anderen Völkern ihr’s.

Benzetme ve Toplumlar

Saturday, March 13th, 2010

Bugün Can Dündar’ın Ermeni Soykırımı’nı tanıyan kararlar üzerine yazdığı yazıyı okudum. Anafikri konusunda herhangi bir itirazım yok; zira ben de elçilerin geri çağırılmasını doğru bulmuyorum. Benim yazıda takıldığım nokta, olayları benzetme ve kinaye ile göstermesi oldu.

Babasının bir cinayete karıştığı ortaya çıkınca arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen bir çocuğa benziyor Türkiye…
Hiç düşünmemiş bu cinayet üzerine…
Babasını reddetmiş, ama onun kusurunu sessizce üstlenmiş sanki; sonra da üstünü örtmüş.
Ama kurban yakınları işin peşini bırakmamış, kapı kapı gezip bütün mahalleye duyurmuşlar. Başlarına gelenler bilinsin, hesabı sorulsun istiyorlar.

Benim de geçtiğimiz günlerde aklıma bir tür benzetme gelmişti bu konuyla ilgili. Olayların tartışıldığı düzlem daha çok derdini anlatma, yaygara, telaş ve orantısız güç kullanımı olunca, belki anlatım bakımından yararı olur diye düşünmüştüm. Çok geçmeden kişisel acılara bölünen ve büyüyen bir olayın bu kadar kolay karikatürize ve basit şekilde temsil edilmesini doğru olmadığına kanaat getirdim. Yine de benzetme kapıları açılınca benzetmelerin sonunun gelmeyeceğini göstermek adına burada paylaşayım aklıma düşenleri:

Yolda tanımadığınız bir adam, çocuğunu size emanet eder ve kısa zamanda döneceğini, o dönesiye kadar ufaklığa göz kulak olmanızı ister. Adam gittikten sonra, çocuğun elinden sıkıca tutarsınız, derken, çocuk sıkılmaya başlar ve sizden ayrılıp özgürce koşup oynamak ister. Emanet olduğu için buna izin vermezsiniz. Ama çocuk sıkıca tuttuğu elinizin işaret parmağına bir anda dişlerini geçiriverir. O acıyla çocuğa okkalı iki tokat yapıştırıp, uslu durmasını -yüksek sesle- tembih edersiniz. Etraftakilerin ne diyeceği umurunuzda değildir, çünkü onların, sizin çocuğun babası olduğunuzu düşündüklerini zannedersiniz. Ancak etraftaki insanlar önce sessizce sizi onaylamayan bakışlar atarken, çocuk olanca gücüyle ağlamaya ve olayı etrafa duyurmaya başlar. Böylece insanların tepkileri büyür ve sizi ayıplamaya, çocuklara böyle davranılamayacağını hatırlatmaya ve hatta çocuk hakları diye birşey olduğunu, çocuğun polise dahi başvurabileceğini söylemeye başlarlar. Siz kem küm ederken, insanlar arasında bu olay yayılır ve çevredeki tüm gözler size döner. Çocukla ilişkinizi düzeltmek için birkaç hamle yaptığınızda, amcanızın oğlu çıkagelir ve bu çocuğun geçen yıl kendi çocuğunu dövdüğünü ve okuldaki dolabının yarısını işgal ettiğini söyler. Ve sorar: “Şimdi neden bu çocuğa şeker alma sözü veriyorsun?” Telaş büyür ve akabinde olaylar gelişir. Çocuğun babası 5 dakikaya gelecektir.

Benim benzetmem bu yöndeydi. Fakat sonra birebir benzetmenin ve ülke ile toplumları tek bir bedene indirgemenin pek yararı olmadığını düşündüm. Bir toplum içindeki farkındalık düzeyi ile yönlendirilmişlik düzeyi arasındaki oran bir insanın cisminde temsil edilebilecek bir oran değildir.

Gerçek zamanlı siyasetin hızı ve bağlantıları, elbette anında tepki ve yanıt verme gereksinimi doğurur. Kalıcı olacak olan gerçeklere dayalı ve planlı bir siyasetin halklar arasında köprüler kurarak, insanların farkındalık düzeyini arttırması ve gelecekte nesnel biçimde yazılacak bir tarihe olanak sunmasıdır.