Archive for the ‘Her Milletten Sevgili’ Category

Haç ile Zülfikar

Tuesday, February 9th, 2010

Çocuk gibisin, dedi. Evet ama çocuğun gibi değilim, dedim. Durdu, düşünmedi bence, uygun anı bekledi sadece, yakışıyor muyuz, diye sordu. Ellere nesi, diyesim geldi, demedim, sustum.

Biraz yürüdük, üşüdüğünü fark edince, boşver ellerini ceplerine sok, dedim.

Bir ay olmuş, yüzünü görmemişim. Kolyesinin ucundaki haç, zülfikarıma değmemiş, değip de göğsüme sekmemiş bir aydır.

Letonya sınırında ağlarken bulmuş beni, gözyaşımın tadına bakmış, sonra gidivermiş.

AY KARANLIK

Sevmek Mükemmel İş Delikanlım!

Friday, January 15th, 2010

Göz ne içindir? Neyle yaşatır içindeki feri? Gelip geçen anların, ışınların, damlaların bir tortusu kalır mı içinde? Bu fer ile, bu tortular ile nasıl başa çıkar aynı anda, bilmek isterim. Fakat sanırım göz en çok anlamak içindir. Bakacaksın, göreceksin, yoracaksın ve anlayacaksın. Bu noktadan sonra durmak ya da devam etmek senin elinde. Devamında gözlerini anlamak için değil unutmak için kullanacaksın hiçbirşeyi anlamayarak hem de.

İşte geldiğimin üç ayı, üç otuz günü ve gecesi geçti. Kuzeyin soğuk kışının ortasını delip de geçtim, ne var ki içten içe duyulan sıcaklık, bir öpücük ile ateşlenen yanaklar ve susatan rüyalar da benimleydi. Yani aşk da benimleydi.

Olmazsa olmaz değildi. Olur gibi de değildi. Sınırlardan konuşmaya devam edeceğim.

http://blog.durmuscetinakman.com/category/her-milletten-sevgili/

Hayata Dönüş

Thursday, November 19th, 2009

Sahne sahne ilerledim bu sefer. Uzakta kalmadım. Filmi bir başa bir sona alarak hataları montajlamaya çalıştım. Olmadı. Ama olacak. Sanki böyle şeyleri daha önce yazmışım gibi geldiği için, aynılaşmadan geçsin diye bekledim. Benzer sözleri benzerler için söylemekten utanıyorum, fakat onlar benzeşmekten utanmıyorlar. Utanmak ağır oldu, çekinmek diyelim. Çekinmiyorlar. Onun için de “öpmeseydin bari” diyeceğim. Yenilgiyi bana taktığın gümüş madalya ile kalıcılaştırmasaydın. Boynumda bu ağır ip ve ucunda belirsiz bir şekle sahip madalyon ile geziyorum nicedir. Kalmak ve yaşamak arasında bir fark var. Bunu ben görebiliyorum. O yüzden önemli bu sefer. Bu sefer o yüzden acısı kalıcı olacak. Otelde kalırsın, evde yaşarsın. Evinin duvarlarını çivilerle, askılarla ve poster asmak için kullandığın bantlar ile mahvedersin. Gık demez. Çünkü orada yaşanır. Otel odasında ise çıkarken sorular sorarlar, o odaya ait değilsindir. Yaşadığın evde ise kendi kendine sorarsın soruları. Yaşamak böyledir. Ayıp olmaz içinde, ayıp yabancı yerdedir. Ağlamak da güzeldir şarkıda söylenir ya… Ama yine de “öpmeseydin bari” diyeceğim. Acıya karşı bağışıklığım yok henüz bu Baltık kıyısında. Gidicisin çabuk git. Sahne sahne hatırlarım desem de, filme benzeyen bir taraf olmamalıydı. Oluverdi. Sahne bir, seni gördüm, sahne iki, sana sustum, sahne üç, sana konuştum, sahne dört, seni ağladım. Beni teselli eden ışıkçı oldu. “Sen konuşmazsan herkes 2 günde unutur, üzülme…” dedi. Doğru dedi aslında.

Şimdi diplerden çıkacağım yukarıya. Denizin altını nasıl da özlemişim bir yandan. Gözlerdeki o neşeli yangına rağmen dipte gözlerimi açmayı, kırılan ışığı onarmayı nasıl da özlemişim. Budur nedeni belki de ciğerlerime karşı duruşumun. Çık artık yukarıya diyorlar, ben vurgun yemişim, susmuşum. İstekli ya da isteksiz, bu arabeske ihtiyacım vardı. Yoktun, var oldun, geçtin ve silineceksin, bilmiyorum mu sanıyorlar. Lakin, hep kalıcı olacak o güzel Almanca şarkı ve Nazım Hikmet yaşamımda. Güller ise pek sanmıyorum, girmem bir daha öyle sürprizlere. Başkalaşmak gerekli bazılarına. Ve tabi ki, hayalin gelecek gecelere, aklımı kaçırmış gibi saçmasapan bir rüya göreceğim ansızın ya da rüyalarla doğrultacağım aklımı. Bilinmez bir durum. Ama rüyalarda da aynı şeyler olacak. Bilinen bir durum.

Öpmeseydin bari de kendimce yarattığım bu hayal ve ümit dünyasında yaşasaydım bir su baloncuğu gibi. İlk dalgada başkalarına karışır yeni bir balon olurdum deniz durulasıya kadar. Şimdi bırakalım seni de ben denizimi özledim. Ege’yi. Baltık’ın alaca martısı, görece küçük vapuru ve albenisiz yakamozu kalsın buralarda seninle. Benimle Ege’ye gelecek var ise gelsin rüyalarıma. Söz ona bisiklet alacağım ve özler diye biraz kar götüreceğim cebimde. Bana kimse rakı getirmezse getirmesin. Ben içli adamım. Kin dediğim şey aslında herkes için üzülmektir. Ne güzel gülecektik halbuki…

Bu hikaye bitecek. Yaşamak böyleyse böyle, acısını da götürmeyeceğiz ya toprağa…

Rüyamdaki Aptal Kadın

Saturday, October 31st, 2009

Söz dizmesem, rüya diziyorum geçmişteki kadınlara. Hiçbirisi gitmemiş sanki, unutulmamışlar sanki. Gülüşlerini koruyorlar fikrimde. Gerçekte artık ne kadar soğuklar halbuki. Görseler tanımazlar, tanısalar yollarından çekileyim isterler. Bana kalan ile onlara kalan arasında bu kadar fark varken benim onlara hala sunabileceğim birşeyler varmışçasına ümitli rüyalar görmem de bendenizin bir kalp yontusu olsa gerek. Haberleri bile yok, ben o yolculuktan dönmeyeceğim. Yol boyunca eve dönüş yolunu unutmamak için yola serptiğim ekmek kırıntıları gibiler. Her kırıntı elimden yola düştüğünde üzülüşüm bundan. Biliyorum ki onları karga da yese, serçe de yese benim için bir önemi yok. Hani onları yolda bırakırken üzülüyor gibi konuştum ya, birden içim sertleşiyor. Çünkü ne zaman özlem duysam, rüya görsem, iki kelam etmek istesem kapılar duvar, gözler kilitli. Âşkın ve meşkin muhabbetini kötülüyorlar, kötülük ediyorlar bana.

Uzun uzun anlatasım var bunları oğluma. Annesi belki bir kargaya yem olmuştur.

Yine Onlar

Wednesday, October 28th, 2009

Geçmiştekilerin acısına bulanmış bir adamı başkalarını acıya ve kire bulamak temizleyecek. Bunu ben biliyorum. Sanki buna bilenmişim. Öyle olmasa bile öyleymiş gibi hissedilip öyle davranılacak. Kapıların açılışı beklenmeden dönülecek ki oysa eskiden kapı suratıma kapanırken bile araya ayağımı koyar, vazgeçmezdim. Şimdi en kötü ihtimal ile yaşayıp daha kötüsünü düşünmüyorum bile. Üstelik tüm bunlar olurken çok şey biliyorum. Bu anda bu şarkı çalmalı, bu anda bu söz söylenmeli, bu anda bu kişiye danışmalı ve bu anda hayata küsmeli. Gereğinden fazla ihtimam ve sonrasında gelen bir kelime ile tüm kurduğun düzeneğin bozulması, yıkılması ya da hastalanması. Aslında her attığım adımda bir yerlerden gidermişim ben, sıfırlanırmışım ben.

Füsunkâr

Monday, December 29th, 2008
Önce sen miydin ışıyan aklımda, yoksa kendiliğinden kamaşan gözlerim mi suçlu?

Ve Katja, bir nokta için fazlaca uzun bir öykü… Süren mi desem, tazelenecek mi desem veyahut kendimi kandırmaktan vaz mı geçsem? Birisi var dediler, göreyim demedim, çok güzel dediler, uzatma kağıtlarını yırttım attım, işte orada dediler, bildiğim tüm şarkıları unuttum. Karar vermiş dönerken, bazısının garantisinde uykular uyumaktı tek niyetim. Sonrası, çok fazla oldu, kapanmadı bazı kapılar, kapatılamadı. Bana her şeyini verenin yanında susup gülendi, benim bakışlarım onun üzerinde. Kafamdan gitmeyen siluetti son 3 haftamda, kafaya diktiğim likörün aroması adeta.

Zühre yıldızı parlıyor göğsünde, dudağın hep bana yalancı.

Tutturdum bir Rumeli havası, göçmen kızı… Bana en güzel yalanları sen söyledin, sabaha karşı üçte. O kadar votkadan sonra, çekmiştim seni içeriye, küçük bir çiçek, te geldiğim ilk zamanlardan sakladığım, avucumun içine koymuştum, uzanıp alırken yüzüğünü gösterdin. Ama ben, dedin. Israr ettim, oysa ki tesadüf etmeliydik, yavaşça ısrara dönüşen bir tesadüf. Gideyim ya da giderken yine de güleyim diye öptün beni, biliyorum. Annenin okula gönderişi yavrusunu, arkadaşın arkadaşı öpüşü ama o şarkı zarara döndürdü bu öpüşü. Daha sert oldum diğerlerine, daha unutkan oldum onlara ve zararım ya bana ya onlara, sen o uzakta güzel Almanca’n ile yaşayıp gittin bir süre daha. Daha o gece, nihayet ben dönmüşken beni sevene arkamdan diz attın, benimle dans et diye, şuursuzca döndüm. Sen ve aşüfte kâküllerin ismini söyleşimdeki acılığı yarattınız. Böyle böyle arabesk oldum ben, midem böyle hasta oldu.

…ben kaldım hâlâ o yüreğimin vurgun yediği terkedilişte…

O yağmurlu gün otobüsün camından caddede ters yöne doğru yürüdüğünü gördüm, şoföre tür dedim, aufmachen dedim, bitte dedim, oralı olmadı. Yağmur adımlarınla atbaşı hızlanıyordu. Cebimde pasaportum, bu şehirden kaydımı sildirecektim. Seni görünce yüzbininci kez belki dedim. İlk durakta atladım otobüsten, koklayarak adeta o caddeyi yürüdüm. Baktım yoksun, şehir bürosuna gittim. Dönüşte yolu uzatıp, yine o caddeye çıktım ve bekledim anasını satayım. Yağmurda, nişanlı olduğunu söyleyen bir kız için, İngilizce bilmeyen bir kız için bekledim. Sırf beni öptü diye… Ve çıkageldin gerisin geriye. Yüzümde beliren telaşlı ve aptal gülüş, yeleğinle ıslanmışsın dedim. Şimdi yeni mont almaya gidiyorum dedin. Yürüdük beraber yağmurda, ülkeye dönüşten, yağmurdan ve Oktoberfest’ten konuştuk. Seltersweg’te ayrıldık, dünyanın en aptal insanıyım sanki, dünyanın en boş insanıyım sanki, dünyanın en değmez insanıyım sanki. İçimden bir ses gitme İtalya’ya diyor, koş Rektorat’tan uzatma kağıtlarını al yine diyor ama işler karışık ve her zamanki gibi geç.

Velhasıl kelam, o gece bir haber aldım. Uğruna yalnız bırakmıştım kendimi, öpücüğünle vardığım sabahla göğüslerim gerisini sanmıştım. Öyle değilmiş bu işler, bizden hep ayın öteki yüzü saklanmış ve gariptir saklanan bir öteki yüz olduğunu hep sonradan öğrenmişiz. Öğrenmesek nolurmuş ki?

İhtimal ya fikrinize düşersem, tutturun bir Rumeli havası sizi dinleyenler mest olsun lakin bittabi ki becerebilirseniz beni hayal etmeyi.

Rusya sınırı füsunkar durur buradan bakınca, ne zaman baksam fotoğraflara, onların değil benim yanmış olmam gelir aklıma da bu oyunu bozamam. Hikayen budur özce, sonsözüne bir büyük rakı sakladım.

Amore a Firenze

Tuesday, December 23rd, 2008
Sesini anımsayınca bir dilek tutmuşum gibi oluyor, ya da şöyle mi demeli : sesini anımsayınca bir dilek tutasım geliyor…? Yeni hayatımın son haftasında bir cesaret yalnız başıma oralara gitmeye karar vermişim. Son ana kadar öpenim var, gitme diyenim var ve dönünce beni bulamayacak olanım var. Sana meyilim vallahi dertten değildi, biliyorsun o yaşlılarla ancak beraber gülmemiz baş edebilirdi.
Bulutların üzerinde, gereğinden fazla hızlı bir aşktı bu. İzafi olarak çok uzun bile sürdü diyebilirim. Gülüşün denizin habercisiymiş, Livorno kıyısında gördüm Ayvalık’ı… Sonra birden o inanmadığım kahve falı geldi aklıma, oralarda bir yerlerde nedensizliği bulacaksın demişti fala bakan arkadaş ve ben itirazsız bir itiraz etmiştim, kaderin gücüne gitmesin diye…

Bir filmin sonu gibiydin, sona doğru karışan altyazılar, az biraz İtalya ve anadile dönüş…

Pisa’ya inerken elimi tuttun, Floransa’ya doğru giderken omzuma yattın, ben önce denizi sonra da zeytin ağaçlarını izliyordum. Ta içimde dinmeyen bir memleket hasreti… Kafamdan geçen o Bedri Rahmi şiiri, “Önde zeytin ağaçları arkasında yar…“…

İtalya sınırı şansımdır benim, cesuru koruyan şansım… Karen ile yazılan pastoral bir ön sevişmedir, kafiyesiz.

Bisiklet

Wednesday, December 17th, 2008

Adını saydım mı daha önce bilmiyorum, ama en kısasıydı. Gülüşüne erişim bir geceye sığdı, dumanlı bir geceye. En güzel gülüşüydü dünyanın, söyledim bunu ona da, bir kere daha güldü. Erika, gecenin sonunda bisikletine binmeden gitti. Biz o yokuştan çıkmadık. Bugün şimdi aklımdaki; kemanımla ona bir ses verebilseydim eğer

Almanya sınırı, benim için var ile yok arasındadır. Hep açık bir kapıdır…

Onlar

Monday, December 15th, 2008

Deniz kenarından denize fırlatılmış bir taş gibiydim, kiminin zaaflarına, kiminin gücüne, kiminin de şarkı söylemesine değip yoluma, yani denizin dibine, devam ettim.

Dibe doğru giderken çırpınmadım. Boğulma meşgalesinin güzel kabarcıklarını çıkardım ağzındam ve en güzeli henüz benden ayrılıp yükselmedi.

Meşgul ettiler beni, meftun oldum zannederken.

Deniz Kızı

Saturday, December 6th, 2008
Denizi -hatta biraz genişleteyim ufkumu- okyanusu tanıyan bir tek sendin aralarında. Medcezirlere de en aşina olan sendin ve te karşı kıyılardan tekilayı sevmiştin, her an çantanın garantisinde. Aynı gün mü doğmuştuk neydi, hoş bir anı bıraktın böylece bana. Ben o dilin yabancısı, sen bu dilin kaçağı, tek selamımız öpmek olmuştu.

Sende gördüğüm, Bretonlu solcu kız havası, ki çok bulunmaz buralarda “Kaldırım Taşlarının Altı Kumsal” diyerek sevecen bir anarşist olabilenler… Sende bildiğim, bilmemenin çocuksu keşif duygusu ve gülümsetme şefkati… Sende söylediğim, en sevdiğim Rumeli türküleri, sesimin ilk kez güzel oluşu ve sana değer oluşu… Çok mu bu yüklenen anlamlar, sen gitme desen de giden bir adam için sabaha karşı beşte?

Hapismişiz gibi, mecburmuşuz gibi…

Durduraksız anaçlaşıyorsun, durarak bekliyorsun ve ben elim kolum bağlı, koca bir ağustos düşümden gittin diye düş kuramamışım. Deniz ve mehtap, ikimizi de tanıyorlar diye, aramızda bahsin çok geçiyor bu Ege şehrinde ve Paris’te değil, küçük bir adada buluşun diyorlar. Bu mu beklediğim yoksa?

Fransa sınırını cebimden düşürdüğüm kumsal taşları ile geçtim, ne yazık dönüş yolunda bir medcezir almış hepsini, umarsız ve kahpece…