Archive for the ‘Dünya’ Category

Wikileaks ve Türk Basını

Monday, December 6th, 2010

Wikileaks’in gündem oluşturmaya devam ettiği şu günlerde beni en çok Türk Basını eğlendirdi. Komploculuk soslu haberleri, özentisiz çevirileri ve bir anda peydahlanan Assange sevdasını görünce ülkemizde araştırmacı gazeteciliğin öldüğüne/öldürüldüğüne tekrar ikna ettim kendimi. Şimdilerde ABD tarafından suçlanan bir askerin sızdırma cesareti olmasa ortaya dökülen kirli çamaşırları ne araştırmaya ne de araştıranlara ilgi göstermeye niyeti olmayan, Guardian’dan haber çevirmeyi haber yazmak zanneden ve “öyle bir şey yaptı ki…” şablonu ile Internet’in bilgi güvenliği ve güvenirliği hakkında hayatımıza kazandırdığı boyutları iplemeden yalnızca arama motoru iyileştirmesi ve reklam avcılığı ile Internet haberciliği yapan bir basından daha fazlası beklenemezdi tabî ki. Wikileaks’in daha önceki icraatlarını pas geçmiş olmalarını saymıyorum bile. Buna karşın, böylesi bir basına, Assange’ın TED sohbetinde çalan cep telefonunu bizlere izlettirdikleri için teşekkür de etmeliyiz belki(!). Kim bilir aslında hepsi paylaşım denen zıkkımın biraz daha profesyonelce (ülkemizde profesyonellik sadece maaş karşılığı yapılan iş anlamı taşır) yapılma kaygısıdır!? Yine de, temenni düzeyinde kalacağını bile bile, temenni ederdim ki tüm bu bilgiler ve notlar, iktidar ağzıyla söylenen “İsrail Komplosu” noktasına gelmeden, “Özür dilendi” tesellisine sarılıp aynaya sahici şekilde bakmaksızın çöplüğe atılmadan ve tüm dünyayı kapsayan genişlikte bir analiz ile didik didik edilmeden gündemden düşmesin. Fakat, basında çıkan “Yeniden Şahlanan Eski İmparatorluk” başlıklı, Batı ya da memleket kaynaklı haberlerde gösterildiğinin aksine, ortada şahlanan bir şey yok, zira çok az okuyoruz, okuduğumuzun da çok azını anlayabiliyoruz. Taş kafalılıktan değil, dil bilmediğimizden. Bunun da sebebi, önümüze gelen ile yetinmek, belki de önümüze gelecek olanı dahi bekleyecek sabra sahip olamamak. Oysa, alışveriş merkezi sayısı ile canlana canlana ancak yabancı marka okur yazarlığı canlanır. Yirmibirinci yüzyılın ilk on yılını geride bırakırken, Türkiye insanı daha çok dil bilmek ve daha çok okumak zorundadır. Sırf önündeki basın saçmalığını aşabilmek ve vasatın üstüne çıkabilmek için. Müttefiklerinin nükleer bombalarını barındırdığı söylenen bu ülkenin topraklarında büyüyenler, komplo düzeneklerine inanmaya meyilli kafalardan daha verimli kafalara geçiş yapmalılar. Zorla bir şey yaptıracak değilim de, kişisel ve sosyal basın kavramlarının artık iyice olgunlaştığı bir çağda, bizim de bu bilgi bombardımanında sığınaklara kaçmak yerine, algılama gücümüzle önemli bilgileri okuyabilme ve yorumlama hakkımıza sahip çıkmamız gerek. Hiçbir şey değilse bile, fikri hür, vicdanı hür, ifranı hür kılalım diye.

Savaşma Dalış!

Tuesday, August 10th, 2010

NTVmsnbc’nin haberine göre Tayland’da hurdalık tankları denize atmışlar. Yapay resif oluşturmak için denize “dökülen” tanklar ilk başta denizde kirliliğe neden olacaklarmış gibi bir izlenim yaratsalar da, birkaç basit arama ile bu yöntemin birçok defa yapay yaşam alanı oluşturmak için kullanıldığını öğrendim. Denizlerinden neredeyse akla gelebilecek her nesne çıkan bir ülkenin yetiştirdiği bir adam olarak bu yöntemin yararlarına ikna olmam zor oldu ancak önünde sonunda bir savaş aletinin yaşam kaynağı ve desteği sunması güzeldir denebilir. Uygulama sonucu ilerleyen günlerde şöyle bir görüntü elde edilecek:

İnsanoğlu, sadece kendisi dışındaki canlıların değil kendi yaşam alanını dahi mahveden bir hüviyete bürüneli, doğanın daha çirkin ve daha hoyrat kullanımı yaşamın olmazsa olmazı gibi algılanıyor. Doğanın, insanoğlunun içindeki yaşamı yok ettiği denizlerde ve okyanuslarda yeniden yaşam kırıntısına yol açmak için kendi türdeşini öldürmeye yarar oyuncağını er ya da geç elinden alması ne kadar büyük bir ders!

Ulusal Marşlar

Friday, July 9th, 2010

Ulusal marş konusu hep ilgimi çekmiştir. Kendi ülkemin ulusal marşıyla tanışmam ile başlayan bu ilgi, İstiklâl Marşı’nın hikayesi, günümüze ve benim dünya görüşüme uygunluğu dahil bir çok konuya temas edip, diğer marşların da künyesi ve eleştirisine kadar genişlemiştir. İlkokul sıralarında, çoğumuz henüz İstiklâl Marşı’nın ilk dörtlüğünü okuyamaz durumdayken, kimi arkadaşlar tahtaya çıkar ve tüm dörtlükleri bazı yerde vurgulu ve ağdalı bazı yerde de yanlış tınılar kullanarak ezberlerinden okurlar ve henüz okumayı sökememiş olan diğerlerine ibretlik bir milliyetçilik dersi olurlardı. Bu açığı çok geçmeden kapattık ve itiraz edemediğimizden olacak bu ezber zincirine hitabeler, şiirler ve dualar kenetleniverdi. Ezberin ve ezberlemenin neden olduğu telaşın da anlayarak öğrenmeye vurduğu darbeyi burada belirtmenin ve altını çizmenin bir gereği yok. O kadar ki, belirli gün ve haftalar nedeniyle “belirli” resimler çizmeye mecbur bırakılmış bir nesiliz. Yine de, o günlerde Barış Manço sayesinde TV’de dua ve ilahi ezberleyen çocuklar ile İstiklâl Marşı’nı ezberleyen çocukların amansız rekabetleri yerine “AOÇ” izlenebiliyordu. Üstelik pazar sabahları “kovboy filmleri” de revaçtaydı.

İstiklâl Marşı ile ilgili ilk eleştirisel görüşü Nâzım Hikmet’in eserlerinden birinde yakalamış ve o güne kadar kafamda olgunlaşmayı bekleyen düşünceleri olgunlaştıran o 2-3 dizeye ses veren Dar-ül Muallimin mezunu Nurettin Eşfak o günden sonra hiç aklımdan çıkmamıştı. O günden bugünlere gelinceye kadar tecrübe ettiğim yurtiçindeki ve yurtdışındaki insanlar ve olaylar aslında çok da akılcı olmayan bir 20. yüzyıl yaşandığını ve akabinde 21. yüzyılın savaş ile barış arasında yapılacak bir seçimin yüzyılı olacağını öğretti bana. Bu nedenle yeryüzündeki ulusal marşların yaratıldıkları çağ ve ortamın etkileri düşünülmeden değerlendirilemeyeceklerini de öğrenmiş oldum. Sözgelimi, Hollanda halkının, kraliyet ailesinin Germen kökleri ve o köklerin en geniş devamı olan Almanya ile ne kadar barışık olduğu ortadayken, Hollanda Ulusal Marşı’ndaki “kan” ve “soy” meselesi basitçe irdelenemez. Hollanda’yı ağırlıklı olarak betimleyen turuncu renginin kraliyet ailesini de temsil eden renk olduğundan hareketle, o halkı bir arada tutan bileşenlerden biri olan bağımsızlık savaşının simgesi de olan Wilhelmus van Nassouwe’nin Alman kökleri ve kanı bu noktada önemsizleşiyor. Krallıkların simgesel olarak sürdürüldüğü birkaç Avrupa ülkesinde, bu simgeselliğin marşların üzerindeki yansıması da net bir biçimde görülmesine karşın, Avrupa’yı şekillendiren savaş ve siyaset tarihinin yakın geçmişi bu simgeselliği gündelik yaşamda silip atıyor tâbi ki. Bu silinme aslında yakın tarihlerinde diktatörlük yaşamış ülkelerde daha net ve daha kesin bir biçimde hem diktatörlük esnasında hem de diktatörlük sonrasında görülmüştür. İspanya’da yaşanan ulusal marş sözleri tartışmaları buna örnektir. Dünya üzerindeki güftesiz birkaç marştan birisi olan bu marşa Kraliyet, İkinci Cumhuriyet ve Franco dönemlerinde uyarlama sözler yazılsa da bu sözlerin yeterliliği hakkında ortak bir görüşe varılamamıştır. Kademe kademe yaşanan her değişimin aslında o devrin tipikliğini yansıtması, insanların o devre ait kötü anılarını hatırlamasına yol açıyor zannediyorum. Bugün, İspanya’nın ulusal marşı sözsüz olarak icra edilmekte ve bundan 2-3 yıl kadar önce yaşanan tartışmayı açan şu sözler de milliyetçi bulunmuştur:

“Love the Fatherland,
which knows how to embrace,
below the blue sky,
peoples in freedom.”

Aslında beni bu konuda tekrar düşünmeye sevk eden Bertholt Brecht’in Deutschlandlied olarak da bilinen Alman Ulusal Marşı için yazdığı uyarlama ve bu uyarlamanın Almanya’nın tekrar birleşmesinden sonra ulusal marş olması yönünde yapılan önerinin değerlendirmeler sonucunda kabul edilmeyişidir. Deutschlandlied, meşhur “Deutschland, Deutschland über alles” dizesi ile bilinen, Nazi rejimi sırasında kullanılan ilk bölümünde çizilen anavatan sınırı nedeniyle yayılmacı olarak damgalanan bir eser. Almanya’da, sevecen bir şekilde de olsa, bir Alman’a o meşhur dizeyi söylediğinizde alacağınız tepki çok büyük olasılıkla donuk bir yüz ve hoşnutsuzluk belirten bir kaç cümle olacaktır. Dünya Kupası sırasında da, yabancı öğrencilerin sık sık düştüğü bu hataya, kimi zaman Almanya’ya konser vermek için gelen sanatçılar da -belki alkolün etkisiyle- düşüyorlar. Almanların milliyetçiliği kontrolde tutma politikası ve bunun yanında da birleşmiş bir toplum yaratma politikasi bazen birbiriyle çelişse de, Almanya’da Nazi rejimi ve aşırı milliyetçilik -hatta yurtseverlik- insanların günlük yaşamlarında yer bulmuyor. Bu nedenle Almanlar futbol maçlarındaki yengilerden sonra bayraklar ile sevinmeyi Türk göçmenlerden öğrenmiş durumdalar.

Almanya’da şu an ulusal marş olarak aynı eserin üçüncü bölümü kullanılıyor. Birinci bölümdeki yayılmacı ve milliyetçi vurgu kadar, ikinci bölümdeki cinsiyetçi vurgu da bu bölümlerin kullanımını engelleyen unsurlar. Hatta Nietzsche de, o meşhur “über alles” nakaratını, “dünyanın en budalaca sözü” (“Die blödsinnigste Parole der Welt”) olarak nitelemiştir. Bu kadar net ve uzun süren eleştirilerden sonra Brecht’in yazdığı sözlerin reddedilişi aslında biraz da Brecht’in referans olarak Deutsclandlied’i almasından kaynaklanmaktadır. Brecht, Deutschlandlied’in aksine, Alman halkının geçmişte ortak olduğu suçlara vurgu yapar, anavatanın sınırlarını çizerken gerçek hatlara çekilir ve en can alıcı nokta “über alles” yerine “und nicht über und nicht unter” der; yani “ne üstün ne de aşağıyız” der. Bir ulusal marşın ne gibi özellikler taşıması gerektiği tüm dünya üzerinde hâlâ tartışılan bir konu. Bu tartışmaların içinde, şu anda yaşadığım ülkenin marşını eleştiren bir yazın ürünü bulmak beni bundan 10-12 yıl kadar önce Nâzım Hikmet’in yukarıda bahsettiğim dizelerini okuduğum florasan lambalı, soğuk ve kalın perdeli odama götürdü. O zamanda beri fikrim aynı: Ulusal marş, ait olduğu topluma dair gösterdikleri kadar, göz önünden kaçırdıkları ile de tanımlanmalıdır. Ve daha barışçı bir dünyada yaşamak istiyorsak Brecht’e kulak vermeliyiz:

Und weil wir dies Land verbessern
Lieben und beschirmen wir’s
Und das Liebste mag’s uns scheinen
So wie anderen Völkern ihr’s.

Tweetleri Anlamak

Thursday, June 10th, 2010

Sentiment Analysis gerektiren bir projeyi başarıyla sonuçlandırmış bulunuyorum. Araştırma düzeyinde yeterli olsa da tabi ki büyük kitlelerin kullanımına açılacak bir tasarım değil. Dünyanın gittiği yön hakkında fikir versin diye söylüyorum, diğer insanlara açık bir şekilde söyledikleriniz sadece sizi tanımlamakla kalmayacak, benzerleriniz ve onların benzer düşünceleri ile birleşerek bir olguyu, emeği ve yatırımı tanımlayan, onun hakkettiği karşılığı ya da ağzının payını veren hızlı ve atak bir sivil topluma dönüşecek. Bir şey hakkında söylediklerinizin kutup ve öznellik analizi yapılsın diye, aslında şu andan itibaren alıştırma yapılacak veri yığınlarını yine siz oluşturuyorsunuz, makinalar böyle öğreniyor.

Bunun uzun, upuzun bir öyküsü de yazılabilir. Fakat okuyanı az olur, zira herkes fikrini beyan etmekle meşgul. Devam edin, ziyan olmasın. Şuraya da bakın lütfen, artık maçın adamı seçmek için sms tabanlı sponsorluklara ihtiyaç duyulmadan, tweetlerin analizi yeterli olacaktır. Bir maçın hasılatı ve belki bahis oranları dahi maçtan bir gün öncesinde hesaplanabilecektir. Güvenlik önlemleri, reklam anlaşmaları ve maçın yayını bu hesaplara göre belirlenecektir. Çekinmeyin, bilgi yığınlarını besleyin. Yarın sizin hakkınızda daha çok şey bilecekler, izninizle.

Mavi Marmara, Kara Günler

Monday, May 31st, 2010

O yardım konvoyundakiler, komandoların bizzat dehşet saçtığı o gemidekiler, o gemilere ayrıldıkları limanlardan el sallayanlar ve o gemilere Gazzelilerin karınları birazcık doysun diye bir gıdım yiyecek, Gazzeli çocuklar savaş gerçeğinden bir an olsun kopsunlar diye bir iki parça oyuncak koyanların çoğu belli ki inanmış insanlar. İnançlarının verdiği vicdan ve ahlak sınırları ile hareket ediyorlar. Bu kısma bir itirazım yok. Fakat ben onların inandıklarının hepsine inanmıyorum. Benim için yardım edilmesi gereken müslümanlar değil, insanlar vardır. Kaldı ki din kardeşliği uğruna yapılan yardımların Süleyman Mercümek gibilerin elinde ne olduğu da ortadadır. Bunlara karşın, onların ne çabalarına ne de uğraşlarına yasal ve doğru şekilde olduktan sonra diyecek bir şeyim de yok. Gelgelelim bu görüş ve daha fenası böyle bir görüş ayrılığı dahi saygı görmüyor. Bir insanın inandıkları üzerinden bir ülkeyi ve bir halkı belirli bir konuma yönlendirmesi ve bunun bağlayıcılığını savunması, hatta ileri götürerek benzerlerin bir araya gelerek kendilerince formüle ettikleri tek tip Türk’ün dışına çıkanları hakaret geyikleri ile suçlamaları görülmemiş şey değil.

Buradan Roland Barthes’e de varabiliriz, dediği gibi : “Le fascisme, ce n’est pas l’interdiction de dire, c’est l’obligation de dire.” Açıkça ortaya konması gereken, dinî sebeplerle o konvoyu organize edenlerin çağrısına yanıt vermemiş kişilerin, vahşi saldırı sonrası İsrail’e ve Museviler’e, konvoyu düzenleyenlerin belirlediği dinî argümanlar ile karşı saldırıya geçme zorunluluğu da olmayışıdır. Böyle bir saldırıya karşı çıkmak için insan olmak yeterli, tıpkı Gazze’ye yardım etmek için sadece insan olmanın da yettiği gibi.

Saldırıdan sonra dağıttığı görüntülerde, sapanlara, misketlere ve sopalara sanki birer ağır silahmış gibi “zoom” yapan İsrail’in bu saldırısını savunmak ile saldırı sonrası yeni bir pogrom çağrılarına kulak asmamak, saldırıyı tüm Museviler’e mal etmemek, yani kısacası “bu savaş benim savaşım değil” demek arasında çok büyük fark var. Bu farkı görmemek, Türkiye’yi, İsrail’in kendi halkına yaptığı gibi bir propaganda ile savaşa çekmek niyetlerinden ileri gelmektedir. Ve bunu yapanlar, Gazze’deki, Ortadoğu’daki dramların kökeninde savaşın, bombaların ve ölümlerin olduğunu unutuveriyorlar.

Neredeyse bir gün boyunca, konuştuk, dinledik, tartıştık. Zaten biz konuşuyoruz da n’oluyor? Bizi bırak BM’de konuşmuşlar, Taksim’de Beyazıd Camii Cemaati ve Saadet Partililer gösterilere başlamış, NTV’de Mete Çubukçu yayın yaparken İsrailliler arkadan bayrak filan sallıyor… Sonuçta Gazze’de çocuklar yine aç. Alın işte 10 kişi daha öldürüldü, 10 kişi daha barbarca öldürülerek bu dram zincirine eklendi. Fakat insanları yaşatması ne kadar zorlaşmış, farkında değiliz.

Orangutan!

Wednesday, March 24th, 2010

Benzetme ve Toplumlar

Saturday, March 13th, 2010

Bugün Can Dündar’ın Ermeni Soykırımı’nı tanıyan kararlar üzerine yazdığı yazıyı okudum. Anafikri konusunda herhangi bir itirazım yok; zira ben de elçilerin geri çağırılmasını doğru bulmuyorum. Benim yazıda takıldığım nokta, olayları benzetme ve kinaye ile göstermesi oldu.

Babasının bir cinayete karıştığı ortaya çıkınca arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen bir çocuğa benziyor Türkiye…
Hiç düşünmemiş bu cinayet üzerine…
Babasını reddetmiş, ama onun kusurunu sessizce üstlenmiş sanki; sonra da üstünü örtmüş.
Ama kurban yakınları işin peşini bırakmamış, kapı kapı gezip bütün mahalleye duyurmuşlar. Başlarına gelenler bilinsin, hesabı sorulsun istiyorlar.

Benim de geçtiğimiz günlerde aklıma bir tür benzetme gelmişti bu konuyla ilgili. Olayların tartışıldığı düzlem daha çok derdini anlatma, yaygara, telaş ve orantısız güç kullanımı olunca, belki anlatım bakımından yararı olur diye düşünmüştüm. Çok geçmeden kişisel acılara bölünen ve büyüyen bir olayın bu kadar kolay karikatürize ve basit şekilde temsil edilmesini doğru olmadığına kanaat getirdim. Yine de benzetme kapıları açılınca benzetmelerin sonunun gelmeyeceğini göstermek adına burada paylaşayım aklıma düşenleri:

Yolda tanımadığınız bir adam, çocuğunu size emanet eder ve kısa zamanda döneceğini, o dönesiye kadar ufaklığa göz kulak olmanızı ister. Adam gittikten sonra, çocuğun elinden sıkıca tutarsınız, derken, çocuk sıkılmaya başlar ve sizden ayrılıp özgürce koşup oynamak ister. Emanet olduğu için buna izin vermezsiniz. Ama çocuk sıkıca tuttuğu elinizin işaret parmağına bir anda dişlerini geçiriverir. O acıyla çocuğa okkalı iki tokat yapıştırıp, uslu durmasını -yüksek sesle- tembih edersiniz. Etraftakilerin ne diyeceği umurunuzda değildir, çünkü onların, sizin çocuğun babası olduğunuzu düşündüklerini zannedersiniz. Ancak etraftaki insanlar önce sessizce sizi onaylamayan bakışlar atarken, çocuk olanca gücüyle ağlamaya ve olayı etrafa duyurmaya başlar. Böylece insanların tepkileri büyür ve sizi ayıplamaya, çocuklara böyle davranılamayacağını hatırlatmaya ve hatta çocuk hakları diye birşey olduğunu, çocuğun polise dahi başvurabileceğini söylemeye başlarlar. Siz kem küm ederken, insanlar arasında bu olay yayılır ve çevredeki tüm gözler size döner. Çocukla ilişkinizi düzeltmek için birkaç hamle yaptığınızda, amcanızın oğlu çıkagelir ve bu çocuğun geçen yıl kendi çocuğunu dövdüğünü ve okuldaki dolabının yarısını işgal ettiğini söyler. Ve sorar: “Şimdi neden bu çocuğa şeker alma sözü veriyorsun?” Telaş büyür ve akabinde olaylar gelişir. Çocuğun babası 5 dakikaya gelecektir.

Benim benzetmem bu yöndeydi. Fakat sonra birebir benzetmenin ve ülke ile toplumları tek bir bedene indirgemenin pek yararı olmadığını düşündüm. Bir toplum içindeki farkındalık düzeyi ile yönlendirilmişlik düzeyi arasındaki oran bir insanın cisminde temsil edilebilecek bir oran değildir.

Gerçek zamanlı siyasetin hızı ve bağlantıları, elbette anında tepki ve yanıt verme gereksinimi doğurur. Kalıcı olacak olan gerçeklere dayalı ve planlı bir siyasetin halklar arasında köprüler kurarak, insanların farkındalık düzeyini arttırması ve gelecekte nesnel biçimde yazılacak bir tarihe olanak sunmasıdır.

Kin Öldürür Yalnız Sevgi Yaratır

Wednesday, January 13th, 2010

Toplayacaksın herkesi, diyeceksin ki: “Yok artık kin gütmek, öldürmek ve öc almak. Herbirini kovduk.”

İklim ve Aptallar

Thursday, December 17th, 2009

media_httpmedialearningfundamentalscomaucombatingglobalwarmingmapjpg_fvuDkHDdJAntbtp.jpg.scaled1000

Bu dünya bizim yahu. Bizim derken tüm yaşayanların. Her tuzum var diyene elimizde tutarak koşturduğumuz hıyarın, denize düşünce sarıldığımız yılanın, herbirinin kendi bacağından asıldığı ama kokuları yedi mahallede duyulan koyunların, baştan kokan balığın, herbirinin kurdu kendi içinden olan ağaçların, ot bitecek diye ölmeyen eşeklerin, uzanamadığı ciğere mundar diyen kedinin, bülbülün aşkına aldırmayan gülün, camdan bakan Arap kızının, düşüneduran Hint fakirinin, kırk akıllının çıkaramayacağı kuyulara taş atan usuyitiğin, Hacı Bektaş Veli’nin kılığına girdiği güvercinin, bizim ellere varacak allı turnaların, küçük kara balığın, martı Jonathan’ın, aslan kralın, kibritçi kızın, Keloğlan’ın, musluktan akan suyun, bembeyaz tozan karın, ahmak ıslatan yağmurun, yakan güneşin, sadık yar kara toprağın… Benim, senin, onun, bizim, sizin, onların…

Niye bu kadar aptalız ki?

Bir Hayalet Dolaşıyor!

Thursday, August 6th, 2009

İktidardaki rakiplerince çığlık çığlığa komünist diye saldırılmayan hiçbir muhalefet partisi var mı? Daha ilerici muhaliflere olduğu gibi, gerici rakiplerine de damgalayıcı bir komünizm suçlamasıyla karşılık vermeyen hiçbir muhalefet partisi var mı?