Archive for the ‘Dünya’ Category

Ruh Halimizin Manda Aymazlığı

Tuesday, January 17th, 2012

Bu, aynı şekilde Almanya’daki Türkiye’deki her vatandaşımızın bir damla kanının dahi hesabı sorulacak bir meseledir. Bu konuda kimsenin tereddüdü olmasın. Özellikle son çıkan haberden sonra yakından takip ediyoruz. Bütün hukuki çalışmaları yapacağız. Bu kardeşlerimizin şehit edilmesi, özellikle şehit ifadesini kullanıyorum çünkü siyaseten öldürüldüler. Adli bir vaka sebebiyle değil. Bir ırkçılık dolayısıyla, Türk Ermeni oldukları için öldürüldüler, onları şehit addediyoruz. Bizim onurla taşıdığımız kimlik sebebiyle öldürüldüler. Onların hukukunu da sonuna kadar takip ederiz. Bundan kimsenin tereddüdü olmasın Türkiye Cumhuriyeti devletinin kudretinden de kimsenin tereddüdü olmasın. Bu meselenin takipçisi olmaya devam edeceğiz.

Hrant Dink Davası’nda varılan karar sonrası Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun Almanya’daki yabancı cinayetleri üzerine yaptığı açıklamada yer alan iki kelimenin (“Almanya’daki”, “Türk”) üstünü çizip yerlerine başka iki kelime (“Türkiye’deki”, “Ermeni”) koyuyorum.

Söylenebilecek her şeyi söylemiş oldum sanırım.

El Tesoro De Don Felipe

Wednesday, January 4th, 2012

Carlos Abimizin mekanı burasıymış.

…with our hands and our heart.

MOVE-EAT-LEARN

Thursday, August 4th, 2011



“Ama Amy öldü efendim…”

Sunday, July 24th, 2011

Konseri iptal oldu da oraya buraya tespit ve foto saçamadığın için kızdıysan, konserinde şarkı söylemeyi beceremedi diye yuhaladıysan ve düz yaşamayı seçmedi diye içten içe kin duyduysan sen de para ve yaşam arasındaki farkı unutmuşsun. Parayı seçenler ölümü bir ceza olarak görürler, yaşamı seçenler ise ölümü de seçme cesaretini gösterir zaten, tüm yeşilaycılar ve hizaya sokulmuş beyaz yakalılar gölge etmesin yeter.

Panenka Ruhu

Tuesday, June 21st, 2011

El espíritu ‘Panenka’ from PANENKA on Vimeo.

Devrimlerin Sanal Öyküsü

Saturday, February 26th, 2011

Bilişim şirketlerinin hizmetleri ve ürünleri neredeyse hayatımızın her anında bizlerle birlikte olduğu için geçen her saniyede bizlerin değerlendirmesine, yani övgüye, takdire ya da yergiye maruz kalıyorlar. Bizim için çok havalı, çok orjinal ve çok yararlı olan bir hizmet, dünyanın başka bir köşesinde tüm o havasını ve etkisini kaybetmiş olabiliyor. Buna ek olarak, bu hizmetleri ve ürünleri topluma sunan şirketlerin genel olarak dünyada nasıl algılandıkları da şirketlerin önem verdiği bir nokta. Olumlu bir algı yaratmak için bazı şirketler hükümetler ve toplumlar ile yalnızca hizmet ilişkisi kurarken, bazı şirketler evrensel değerleri de hesaba katarak bir hizmet çerçevesi çizmekteler. Elbette, hiç kimse bir şirketin, sadece özgürlükler ve demokratik haklar üzerinden pazar planlaması yaptığını iddia edemez. Fakat çok açık ki, toplumun neredeyse tamamının erişebildiği hizmetleri sunan şirketlerin dikkat ettiği hassasiyetler var. Bir şirketin, sözgelimi bir enerji şirketinin toplumu reklam pompası ve milliyetçilik vurgusu ile kandırmasının da ötesinde, toplumun sahiplendiği ve kendisine ait olarak ilan ettiği alanlarda hizmet veren şirketlerin toplumsal ve kamusal sorumluluklardan kaçma şansı yoktur. Bu alanların başında Internet geliyor. Toplumun her bir bireyi Internet’i tanıyabildiği ve içerdiği kaynakları kullanabildiği için, Internet alanında hizmet veren şirketlerin, dünyanın herhangi bir bölgesinde bir HES ihalesini alıp o yöredeki insanları bir şekilde oradaki kâr marjına ve o santralin yararlarına razı eden enerji şirketinden daha büyük tepkilere hazır olması gerekiyor. Çünkü, Internet’i herkes benimsiyor. Eğip bükmeden söylemenin yararı vardır: Internet, ne hükümetlere ve onun savunma bakanlıklarına ne de diktatörlere ve onların polis teşkilatlarına aittir. Internet, ağlar üzerinde kan misali dolaşan, dolaşırken iyi, güzel ve kötüye dönüşen verinin ve içeriğin üreticisi insana aittir.

Bilişim şirketlerinin Arap coğrafyasındaki devrimlerde takındığı tavır, Internet’in yaşamsal önemi ve sahipliği hakkında bize bir resim çizebilir. Bu isyanlardan önce de Çin’deki sansür, Rusya’daki baskıcı yasaklar ve WikiLeaks olaylarında da sadece bilişim hizmetleri değil, aynı zamanda Internet yayıncılığı da sıkı bir sınavdan geçmişti. Bu sınavların ardından insanlığın çok şey kazandığı söylenemez, fakat bu sınavların ardından en azından geleceği aydınlatabilecek birkaç anekdot kalmıştır. Kuzey Afrika’da süregelen devrim hareketleri ise, karışıklık anında o ülkelerden çekilen şirketlerin yanında hizmet vermeye devam eden ve devam etmeye zorunlu olan Internet kanallarının kullanımının devamlılığı açısından büyük bir sınav olmaktadır. Internet’in yaşamsallığı, tıpkı elektrik, su ve ısınma gibi ihtiyaçların yanında sayılabilir olmasını gerektiriyor. Bu büyük sınavda Internet üzerindeki iletişim kanalları için şöyle yazmıştım:

Öte yandan devrimlerin başarısını tamamı ile sosyal paylaşım ağlarına bağlayanlar, o meydanlarda baltacılara karşı, polis kurşununa karşı, yani diktanın zulmüne karşı kimlerin korkusuzca durduğunu görmüyorlar mı?

Henüz fikrimi değiştirecek, yani iletişim kanallarının sözkonusu ülkelerdeki muhalif hareketlere ve devrimlere kaynaklık ettiğini kanıtlayacak bir kanıt bulamasam da, Internet üzerindeki iletişim kanallarının yardımcı güç olarak belirmesini yadsıyamayız. Kavganın kaynağı insan olmak ile alakalı olduğu için, kısacası insanlar kavga ettiği için, mutlaka kavga eden insanın çığlıkları ve serzenişleri diğer insanlara insanlığın ortak kanalları üzerinden ulaşacaktır. Başarıya ulaşan bir devrimin arkasındaki güç sadece bir iletişim hizmetinin elverişliliği değil, aynı zamanda insanların haberleşme kararlılığıdır. Diğer yandan bu kararlılığa karşı baskıcı rejimlerin de önlemleri vardı, vardır ve var olacaktır. Bu kararlılık ve önlemler arasında kalan bilişim şirketlerinin tavırlarını özetlemek gerekirse, genel anlamda insanların kararlılığına yüz çevirmeyen bir tavır görüyoruz. Bence insanlara ait olan bir iletişim kanalının, insanların elinden alınmasının herhangi bir finansal, sosyal ve demokratik bahanesi yoktur da zaten. Örneğin, Google, “Don’t Be Evil” sloganının içini dolduracak adımlar attı: Mısır’daki isyanı ateşleyen insanlardan olan çalışanı Wael Ghonim‘i cesaretlendirdi. Ayrıca bu genç adam şirketin CEO’sundan övgüler aldı. Tüm bunlar basit adımlar olarak görülebilir, fakat bunlara ek olarak Mübarek, Internet erişimini kesmeye çalıştığında Mısır’daki insanların telefon hatları üzerinden Twitter’da güncelleme yapabilmelerini sağlayıp, Youtube üzerinde de isyana dair videoların daha kolay şekilde yayınlanmasına olanak verdi. Google’ın bu cesur adımlarına karşın ayaklanmanın belki de ilk kıvılcımlarından olan sayfayı bünyesinde barındıran Facebook daha nötr bir yol izledi. Her ne kadar Ghonim, Facebook’a şükran borçlu olduğu ifade etse de, Facebook’un kullanıcıları üzerindeki müdahaleci ve gizliliği pek takmayan tavrı, onları özgürlükler konusunda arka sıralara yerleştiriyor. Zira, Ghonim’in Facebook üzerinde oluşturduğu sayfa da yaratıcının anonim olması dolayısıyla kapatılmıştı. Belaya bulaşmamak bir strateji olabilir, ben yine de tersini düşünüyorum. İnsanlara ait bir kanalda, onlara ait verilerin gizli tutulması istemini reddetmek, sizin olmayan bir şey üzerinde sahiplik iddia etmektir. Ne var ki, burada oluşan açığı Twitter ziyadesiyle kapatmış görünüyor. Twitter’ın geleneksel olmayan yayımcı yapısı ve kullanıcıların daha özgür bir ortamda görüş ve haber paylaşmaları devrimlerdeki yardımcı rolünü oynamasını sağladı.

Günümüzde Internet’siz yaşayamıyoruz. Yaşayan varsa da, münzevi kabul ediliyor. Ancak, Internet’in sivil toplum kuruluşları ve onlara yönelik somut tehditler olmadan örgütlenebilme yanılsaması yaratması, insanın örgütsüz yaşayabileceği anlamına gelmiyor. Kablo-altı örgütlenmenin insanlara verdiği vicdani rahatlık ve “cop”tan uzak olma keyfiyeti, meydanlara çıkıncaya kadar sürüyor. Meydana çıkılan andan itibaren de kavganızın sebebi gözünüzün önündeki monitörden değil, derinizin altından sizleri sarmalamalı ve insana ait olan özgürlükleri zalime bırakmamalı; Zalim bir diktatör de olsa, bir bilgi tekeli de olsa.

Devrim Beğenme Lüksüne Sahipsen Hiçbir Şeye Sahip Değilsindir

Wednesday, February 23rd, 2011

Tarihe not düşmek istiyorum. Ben, Kuzey Afrika’daki devrim hareketlerine “Aman Türk şirketlerinin işleri bozulmasın, aman petrol fiyatları fırlamasın” şeklinde yaklaşanları anlamıyorum. Bu tür “inşallah, maşallah” söylemlerini dile getirirken, bu temennilerin gerçekten de o devrimin birer neferi olmayı göze almış Ali’nin, Ahmed’in, Fatma’nın umurunda olduğuna inanıyorlar mı? Öte yandan devrimlerin başarısını tamamı ile sosyal paylaşım ağlarına bağlayanlar, o meydanlarda baltacılara karşı, polis kurşununa karşı, yani diktanın zulmüne karşı kimlerin korkusuzca durduğunu görmüyorlar mı? Belki benim kafam dar, kafam almıyor bu kadar karışık yorumları, veya devrim yapan halkların devrim yapamayan halklara karşı cereyan eden devrimlerini beğendirme gibi bir zorunluluğu varmış da ben bilmiyorum. Dünya değil de, şu dünyanın insanları gerçekten çok garip.

Revolution

7.000.000.000

Thursday, January 20th, 2011

Yedi milyar insanın büyük çoğunluğunu bir savaşta ölmeye ikna etmek zor fakat aynı çoğunluğu bazı azınlıkların adı konmuş ya da konmamış herhangi bir savaşta ölmesine, öldürmesine ve öldürülmesine ikna etmek kolay. O büyük çoğunluğu ise öldürmenin bir yolunu elbette bulacaklar. Fakat şimdilik hem silah hem de kimya tüccarları için en kârlı kamuoyu onlar: Öldürmeye onay verirken ölmeyecek gibi yaşamaktalar. Zamanı geldiğinde ise çoğunluğun ne büyüklüğü ne de emeklilik hayalleri geçerli olacak, zira o vakit yaşamak anlamdan yoksun bir görev haline gelmiş olacak.

Her şeye rağmen dünya güzel.

Dünya’nın Tüm Darbecilerini Yargılayın

Friday, December 24th, 2010

Darbe suçtur. Üstelik anarşiyi ve sokak çatışmalarını bitirmek bahaneleri ile hafifleyebilecek bir suç da değildir. Darbe devrim değildir. Darbe yasal değildir, kendi katı ve yakıcı kurallarını uygular. Darbe bir halk hareketi değildir, ülkenin ve toplumun yönünü değiştirmek için tasarlanmıştır. Darbe ve öncül-ardıl tüm uygulamaları zaman aşımı ile yorumlanamaz. Darbeciler yargılanmalıdır ve cezalarını çekmelidirler. Tıpkı Arjantin’de olduğu gibi.

Her iki yılda bir Türkiye’nin Messi’sini çıkaran topraklar(!), Türkiye’in Videla’sı Kenan Evren’i mahkum edecek yargıçları da çıkarmıştır diye ümit ediyorum. Ümitsiz yaşanmıyor.

Facebook’a Profil Fotosu Koydum, Sattı Bana Çocukluğumu

Monday, December 6th, 2010

Çizgi film karakterlerinin Facebook’ta profil resmi yapılması bundan 20-25 gün önce Almanya’da da modaydı. Facebook ortamını tamamen eğlence ve zaman öldürme mekanı olarak gören Alman vatandaşın buradan hareketle vereceği bir sosyal mesaj yoktu. İş Türkiye’ye sıçrayınca, işe hemen bir sosyal dayanışma boyutu eklendi. UNESCO (ne alakaysa), UNICEF, Çocuklara Şiddete Karşı Kampanya ve benzer cilalı sebepler havada uçuştu. Sonra birden bu işin arkasında çocuk istismarına yönelik insanların olduğu, çocukların kendilerine gelen arkadaşlık taleplerini daha kolay onaylaması için bir oyun kurgulandığı yayıldı. Olay, işte böyle dallandı budaklandı. Şimdi Türk genci bu ahlakî ikilemi çözme peşinde…

Türkiye’nin dünyayı biraz geriden takip etmesinin naifliğinden hoşlanmışımdır hep. Bu akımın Türkiye’ye geç ulaşması derdim değil, hatta aradaki yorum farkını görebilmek için de paha biçilmez bir fırsat. Fakat, çocuk istismarı ve çocuğa uygulanan şiddet gibi Türkiye’de ya da dünya üzerindeki herhangi bir ülkede henüz çözülememiş bir soruna yabancılaşarak çözüm bulmanın ya da çözümüne destek olduğunu sanmanın saçmalığına karşı diyecek sözüm var arkadaş. İlla ki, bir nedenden dolayı çocukluğunu hatırlamaya lütfetmek zaten başlı başına garip bir olayken, bir de bunu eylemsizlik aşılayan bir platformda çok ulvi bir nedenle yapıyormuş gibi görünmek gerçekten ikiyüzlülüktür. 18 yaşına kadar her bireyin çocuk olduğu kabulu ile hareket edersek, Türkiye’de ve dünyada çocuğa uygulanan şiddetin her çeşidini günlük hayattan ayırmak bu kadar imkansızken, taş atan çocukların davaları ortadayken, ülkenin her yerinde çocuklara cinsel taciz ve tecavüz devam ederken bu neyin konformistliğidir? Haa, çocuk çocukluktan kurtuldu diyelim, 19 yaşında genç bir kadın oldu, bir kaç aylık da hamile üstelik… İnsanlık hakkını kullanıp arkadaşlarıyla Başbakan’a karşı gösteriye gitti, yemediği cop, yemediği küfür kalmadığı gibi, üstelik bebesini de düşürdü. Yetmedi haberin altındaki yorumlarda üstüne yapışmayan yafta da kalmadı. Yani Türkiye’de çocuğa da gence de rahat yok. Yaklaşık 2 yıl önce, bu mesele üzerine Radikal’in “Genç” ekine bir şeyler yazıp göndermiştim. Aynen buradadır:

Onca hırgürün içinde, aslında ne de güzel doğuruyorduk. “En az üç tane, en az!” naraları ile tüm gücümüzle çoğalıyorduk. Türk’ün kökünü evvelden sağlamlaştırıp sokaklara, televizyonlara çıkıyorduk. Başkasının çocuklarını baş ağrısı olarak görüyorduk ya, bu işin üstesinden de geldik: Milletçe çocuklara -bilhassa kız çocuklarına- büyüklermiş gibi davranmaya karar verdik. İstisnasız, benim ya da senin, bizim ya da sizin… Fark gözetmeksizin tüm çocuklara ya bayramda silah ve bayrak, ya gösteride taş ve muz ya da kapı arkasında şeker ve tokat verdik. Kimi zaman köpekçe gururlanmasını, kimi zaman köçekçe oynaşmasını istedik, elbette kölemiz olarak. Bizden olanlar, bize yardım edecekleri gibi bizi kollayacaklardı da. Parolamız sinsi bir gülüş ve ezberlenen hamasi laflardı. Hamaset konusunda en temel çıkış noktalarımız din, gelenek ve milliyetçilikti. Tüm istediklerimizi yaptırıp üstüne arsızca konuşabiliyorduk. “En az üç!” parolası ile yayılan mikroplar gibi yayıldık. Çok çocuk, çok bela, çok zevk… Utanç, reklamsız bir sabah programı gibiydi artık, anlayacağınız ortalarda yoktu, kimse de ortaya çıksın istemiyordu. Böyle böyle ahlakın üzerine gittik. Kendi görüşümüzü millet prensibi yaptık. Hızlıca erkek olamayanı iteledik, ittiğimiz çukurlara küfür biledik, hızlıca kadın olamayanı odalara kitledik, pokemon gönderir gibi üstüne hazır kıta erkeklerden gönderdik. Oyun lafını çocuk lügatinden aldık, siyasete soktuk. Bizi eleştirenlere dış mihrakların oyunu dedik, bizi yargılayanlara şeytanın avukatı dedik. Taş kavramayan çocuklara gelecekte yer vermedik. Kavrayanlar -ah ne akıllı onlar!- yırtık donları ile bir iradenin yeni erkekleri onlar! Bayramda dik durmayanı haymatlos ilan ettik. Dik duranlar -ah ne uslu onlar!- karışık kafaları ile bir hareketin yeni erkekleri onlar! Ve kız çocukları, yeni erkeklerin istedikleri zaman uzatıp istedikleri zaman kısalttıkları sessiz gölgeler! Üzerlerine ise herkesler basıyor ve gariptir en çok anneleri susuyor.

“Çocuk pornosu, çocuk göstericiler, çocuk askerler, çocuk istismarı, çocuk deposu…” Bu küçük sözcüğe bu büyük ve ölümlü ve iğrenç ve hayasız sözcükleri kimler ekledi? Aynaya bak, suya bak, vitrinin kara camına bak Türkiye. Bak da kendini gör!