<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	>

<channel>
	<title>Durmuş Çetin Akman&#039;ın Blogu &#187; Bir Devrin Hikayesi</title>
	<atom:link href="http://blog.durmuscetinakman.com/category/bir-devrin-hikayesi/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://blog.durmuscetinakman.com</link>
	<description>müjgan gibi ben de birbirimize ettiğimiz sözleri ettiğimiz yeminleri unuttum!</description>
	<lastBuildDate>Sun, 05 Feb 2012 16:58:21 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.3.1</generator>
		<item>
		<title>Dükkan ve Doğumgünü</title>
		<link>http://blog.durmuscetinakman.com/2011/06/19/dukkan-ve-dogumgunu/</link>
		<comments>http://blog.durmuscetinakman.com/2011/06/19/dukkan-ve-dogumgunu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 19 Jun 2011 20:53:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Durmus Cetin Akman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Başka]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Devrin Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Video]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.durmuscetinakman.com/?p=2110</guid>
		<description><![CDATA[Ortadirek bir ailenin, dede desteği ile yürüyen dükkanının yazıhanesinde ya da hadi yamuk ağızdan söylenişiyle yazalım &#8220;yezanesinde&#8221; büyüyen bir çocuktum ben. Gün içinde çocuklara has dalgınlıkla düşülen bir hatanın önlenemez bir şekilde akşamüstüne doğru iyice vicdanımı ve kafamı kemirir hale geldiği vakitlerden, yarım kalan uykumda beliren bir hayalin esnaf lokantalarında olsun yezanede açılan sefer tasına [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ortadirek bir ailenin, dede desteği ile yürüyen dükkanının yazıhanesinde ya da hadi yamuk ağızdan söylenişiyle yazalım &#8220;yezanesinde&#8221; büyüyen bir çocuktum ben. Gün içinde çocuklara has dalgınlıkla düşülen bir hatanın önlenemez bir şekilde akşamüstüne doğru iyice vicdanımı ve kafamı kemirir hale geldiği vakitlerden, yarım kalan uykumda beliren bir hayalin esnaf lokantalarında olsun yezanede açılan sefer tasına yansıyan aksimde  olsun lezzetli köftecilerin sıkışık büfelerinde olsun öğle yemeği zamanı tekrar beynime teşrif etmesi ve beni yezaneden kaçışa tahrik etmesi ile yemeğin ardından bir an önce eve dönmek için tasarılar ve sahte telefon görüşmeleri yarattığım vakitlere kadar her biri beni ben yapmış, biraz da beni başkalaştırmış o vakitlerin hikayesi bazı bazı fikrime düşer ve yaşamı nerede nasıl öğrendiğimi bana yeniden fısıldar. Ne zaman herhangi bir yezanede bir oğlan görsem, çekip kenara bir bir nasihat veresim gelir: Geç kalsan dahi uykulu gözlerle dükkana gelme, fiyat listesi ne kadar uzun olursa olsun en azından en çok satılan malların fiyatlarını bil ama esaslı bil, matematiğin yetmiyorsa hesap makinesi kullan ve sakın ola dükkana gelirken gazete bayiinden erkek gazetesi alma. Bunların yanında daha birçok hayat dersi öğrendiğim, yıllarca cumartesilerimi ve dedemin aldığı yazlığa gitme sırasının henüz bizim aileye gelmediği yaz aylarımın sıcak günlerini harcadığım ve sıkıntı ile eğlence, ezber ile yaratıcılık arasında gidip gelen çocukluk anılarımın büyük bölümünü yollarında yaşadığım bir yerdi ağabeyimin adını taşıyan dükkanımız ve yezanesi. Dükkan ve yezanesi dediysem de aslında bahsettiğim içinde yer aldığı sanayii sitesinin diğer dükkanları, birbirinden şenlikli kahvecileri, top koşturduğumuz ve köpek gezdirdiğimiz boş arsaları, bisikletler parçaladığımız yokuşları, yine bisikletler ile uçuşa geçtiğimiz kasisleri ve kurumuş dereleri ile tahmin ettiğinizden de büyük bir dünyaydı çocuk Durmuş için.</p>
<p>Bir ağacın ya da depo ağzının gölgeliğinde ellerimizde içine yumurta kırılmış sucuklu sandviç ve &#8220;bir Akhisar markası&#8221; Dört Mevsim gazoz ile yoldan geçen ve Ankara yönüne yani çoook uzaklara doğru giden arabaları izlerken ne kadar hayalperestsem, aynı yoldan mezarlığa doğru giden bir cenaze aracı gördüğümde de bir o kadar darlanmış ve karamsar bir velet olurdum. Bir de bu karamsarlığa ölümün suskun ve saygılı beklentisi eklenince, sözgelimi dükkanda çalışan işçilerden birisi önümüzden cenaze geçerken ayağa kalkmamızı ve şakalar yapmamamızı tembihlediğinde çocukluğun da bir gün biteceğini çoktan anlamıştım. İşte böyle cenazelere saygı duya duya, dedemin lacivert Mazda 626&#8242;sının gözümdeki muhteşemliğini büyüte büyüte geçen günlerin arasından ne o Mazda 626 sağlam çıkabildi ne de 4 kuzen (aslında biz birbirimize yeğen derdik) kafadar tam mevcutla çıkabildik. Aksine bir eksiliverdik. Dedem de bir daha o eski dedem olamadı, hayalete benzer bir adam olup çıkıverdi ve üç yılın içinde &#8220;neredeyse tüm iç organları çürümüş&#8221; hale gelerek ateşler içinde bu dünyadan göçüp gitti. Hatırlarım, ondan daha &#8220;iyi&#8221; ve daha &#8220;sıcak&#8221; bir dede olmasını isterdim. Oysa o, benim aklım erene kadar kendi muhasebesini ve dünya muhakemesini bitirmiş kendi halinde bir adammış. Ve sonunda şu güne gelene kadar fark ettim ve fark ettirildim ki, çocuk gözlerin göremeyeceği şeyler çocuk gözlerin gördüğü ve görmek istediği şeylerin arasına gizlenen küçük birer acı hapmış.</p>
<p>O günlerdeki karamsarlığımın azalıp azalmadığını kestiremiyorum, fakat o günlerdeki hayalperestliğimden çok şeyler kaybettiğimi biliyorum. Böylesi bir ben çoğu kimsenin işine gelmiyor. Ne var ki, ben çocukluğumu doya doya yaşamış bir adamım. Gerçekten de doya doya, zira daha 13&#8242;üme gelmeden mutluluğun da, üzüntünün de en uç noktalarına kadar yaşamış bir çocuktum. Üstelik Eski Garaj&#8217;ın arkasında sıralanmış kunduracıların en gereksizi ve en eğlencelisi Sadullah Abi&#8217;den büyücülük, daha doğrusu el çabukluğu dersleri almış, oturduğumuz dairenin altında çay ocağı işleten konuşkan Mehmet Abi&#8217;den ailen için çırpınmanın ne demek olduğunu öğrenmiş ve yeni başlayan günüme ne getireceği belirsiz yezane serüvenlerine binbir bisiklet numarası ile kazasız belasız gitmeyi çoktan becermiştim. Dahası ben anaokulu sınıfıma yalnız başına giden bir çocuktum. Bunların her biri büyük bir başarı ve yetenektir diyemem, lakin hepsi birer yaşamışlıktır. İlla bir başarıdan ve yetenekten söz edeceksem, kaşla göz arasında yezaneden kaybolup sanayii sitesindeki akranlarım ile turnuvalar ve yarışmalar düzenleyecek mekanları bulma yeteneğimden, dedemden öğrendiğim kadarıyla dükkanı karış karış arayarak işçilerin hoyratlığı ile yamulmuş çivileri bir çanakta toplayıp çok geçmeden hepsini tekrar kullanılabilecek hale getirme başarımdan söz etmeliyim. Ve bir de işçiler ile kurduğumuz iletişimin ne küçük patron sendromuna ne de kahraman işçi alıklığına dönüşmemesini ekleyebilirim. Her bir işçi benim için bir okul gibiydi. Kimi zaman elimde küçük bir balta kavak soyarken kendimi nasıl sakatlamayacağımı kimi zaman da elde küçük bir gelir beş kişilik nüfus nasıl geçindirilir onu anlatmışlardır. Dinlersen, işçinin sana aktarabileceği çoktur, dinlemezsen sen zaten bir iş tutamazsın. İşçilerin benden daha çok bildiğini anlamama yetecek kadar an ve söz vardır hafızamda, tıpkı yezane kariyerimin biraz daha ciddiye bindiği o yaz, beni benzinliğe mazot alayım diye gönderdiklerinde benzincinin &#8220;Mazot yok, motorin var&#8221; yanıtı ile boş bidonla geri dönünce bana mazot ile motorinin aynı maddenin farklı adlarını olduğunu anlattıkları gibi; tıpkı biraz yaşlıca olanlarının gençliklerindeki İstanbul maceralarını anlattıkları gibi. İşte bu yüzden ben de &#8220;Nasıl bir emekçi olmalıyım?&#8221; sorusunun yanıtını hep o günlerde ararım.</p>
<p>Sonra bir de erkekliğimi, o yezanenin yanı başındaki çay ocağında masalara serpilen erkek gazetelerinden öğrenmişliğim vardır. Ön ve arka sayfalarındaki ateşli başlıkların iç sayfalarındaki bulmacalarda bile daha da anlam kazandığı, mizanpajları ile bugünkü espri anlayışıma bile etki eden şu &#8220;Bulvar&#8221; ve &#8220;Tan&#8221; gazetelerinden bahsedelim biraz da. Söylenmek istenenin nasıl başkaca soyut isimler ile söylenebildiğini birkaç hafta sonra anlayabilmiştim. Fakat o gazeteler neden o kadar uluortaydı ve o çay ocağında neden o kadar normal karşılanıyorlardı hâlâ anlayabilmiş değilim. Kahvehaneden etrafa pek çaktırmadan yezaneye -ayıplı ucu cebimde- taşıdığım o gazeteler topu topu 10-12 sayfada bitiveren birer keşif gezisiydi. O keşiflerin bazı zamanlar utanca bağlanan birer sonu olduğunu da her erkek bilir. Sefertasını evden dükkana taşırken salatanın ya da menemenin yağını biraz akıttım diye yediğim tokatlar olduğu gibi, o utanç anlarından da hafifçe yamulmuş ve kızarmış kulak ile erkeklikten basbayağı çocukluğa dönme sürem çok uzun olmazdı. Ama dediğim gibi, bazı geceler rüyama evsahipliği yapan o dükkan hiç de kötü hatırladığım bir yer ve şey değil.</p>
<p>Dükkan ve yezane âleminde birbirine benzer ve yaşları yakın iki erkek kardeş olmanın ve hatta dedem ile olduğu gibi, kuzenlerden biri ile de aynı adı taşımak, bende &#8220;Ben aslında kimim?&#8221; sorusunu yaratmıştır. Öyle ki, ağabeyim ile karıştırılmadığım anlarda, kuzenim sanılıyor, kuzenim sanılmadığım zamanlarda ise sanki ben ağabeyimmişim gibi alakasız sorulara muhatap oluyordum. &#8220;Ben&#8221;in ya da ismimin yanlış bilinmesi çok eminim ki bende yıllardır süregelen bir öfkeye neden olmuştur. Çocukken eğlenceli dahi bulduğum bu durum, çocukluğu terk ettiğimin senesi birdenbire kafamı attıran bir durum oldu. O günden sonra benden &#8220;ben&#8221;i çalıyorlar gibi gelmiştir. Denebilir ki küçük bir kusurdur, fakat büyüdüğüm ortam değişmeye başlarken, o ortamda yeşerttiğim benliğimin de yok sayılması neresinden baksam bana hep büyük bir yıkım gelmiştir. Bunca senedir, bu yıkım gerçekleşti de ben başka bir adam oldum mu, yoksa bu yıkım henüz bana doğru yaklaşmaktadır da ben mi göremiyorum, sahiden bilemiyorum. Bu da bu kadar kıssanın henüz çıkartılamayan hissesi olsun. </p>
<p>Şimdi her yazının sonuna doğru sorduğum o boktan soruya geliyorum: İyi de ben bunları neden yazdım? Havalı alıntı ile yanıtlamaya niyetim yok kendimi, tersine bu sefer gerçekten de kendimle ilgili bir nedenim var: Birkaç saat sonra benim doğumgünüm. Doğumgünü kutlama hevesim yıllardır yaz tatili bahaneleri ve bir seferinde ise bizzat girdiğim 2004 ÖSS nedeniyle hiç ve piç edildiğinden ben de doğumgünümü kutlamaktan pes etmiştim. Kutlamamamın öyle afili ve mesaj içerikli bir nedeni de yokmuş, bunu da öğrendiniz. Fakat gördüm ki, ben yıllardır insanları benim doğumgünümü kutlamaya teşvik etme kabiliyetimi de yitirmişim. İnsanların benim ile ilgili iyi dileklerinin içine tükürüyorum sanki. Bak işte bu anda aklıma gelen şu, işçiler çay molası verdiğinde yezaneden çıkıp yanlarına gittiğim günlerden biri de doğumgünümdü. Çocuklarına ya da torunlarına doğumgünü kutlaması yapar mı yapmaz mı bilemem bir işçi de doğumgünümde kutlama yapmak yerine dükkana geldiğimi anlayınca çay tabağında kalan şekerlerden birini bana hediye etmişti. O benim en gerçek doğumgünü pastamdır. Acı da gelse küçücük de olsa sırf o dükkan ve yezane âleminde öğrendiklerimin cenazesine olan saygım nedeniyle o dilimlenemeyen pasta hep benimledir. İyi ki doğdum ve iyi ki öldüm!</p>
<p><center><object width="560" height="349"><param name="movie" value="http://www.youtube.com/v/wGZCl7trmig?version=3&amp;hl=en_US"></param><param name="allowFullScreen" value="true"></param><param name="allowscriptaccess" value="always"></param><embed src="http://www.youtube.com/v/wGZCl7trmig?version=3&amp;hl=en_US" type="application/x-shockwave-flash" width="560" height="349" allowscriptaccess="always" allowfullscreen="true"></embed></object></center></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.durmuscetinakman.com/2011/06/19/dukkan-ve-dogumgunu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bir Zamanlar Internet</title>
		<link>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/11/04/bir-zamanlar-internet/</link>
		<comments>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/11/04/bir-zamanlar-internet/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 04 Nov 2010 22:55:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Durmus Cetin Akman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bilgisayar Mühendisliği]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Devrin Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Internet]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.durmuscetinakman.com/?p=1526</guid>
		<description><![CDATA[Aynı zamanda http://10numarablog.blogspot.com/2010/11/bir-zamanlar-internet.html adresinde de yayınlanmıştır. Ülkenin gündemindeki siyasi tartışmaların arasında bir cümle dikkatimi çekiyor: &#8220;Bizler, müzakere edilebilecek son kuşağız.&#8221;. Kürt Sorunu&#8217;na ilişkin, belli bir yaşın üzerindeki siyasetçiler ve temsilciler söylüyor bunu. Onların ardından gelen kuşağın yetişme tarzı ve iletişim hevesi bakımından kendi kuşaklarından oldukça farklı olduklarını vurguluyorlar. Maksadım siyasi konulardan bahsetmek değil. Tam tersine, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<blockquote>
<div style="text-align: justify;">Aynı zamanda <a href="http://10numarablog.blogspot.com/2010/11/bir-zamanlar-internet.html">http://10numarablog.blogspot.com/2010/11/bir-zamanlar-internet.html</a> adresinde de yayınlanmıştır.</div>
</blockquote>
<div style="text-align: justify;">
<br />Ülkenin gündemindeki siyasi tartışmaların arasında bir cümle dikkatimi çekiyor: &#8220;Bizler, müzakere edilebilecek son kuşağız.&#8221;. Kürt Sorunu&#8217;na ilişkin, belli bir yaşın üzerindeki siyasetçiler ve temsilciler söylüyor bunu. Onların ardından gelen kuşağın yetişme tarzı ve iletişim hevesi bakımından kendi kuşaklarından oldukça farklı olduklarını vurguluyorlar. Maksadım siyasi konulardan bahsetmek değil. Tam tersine, bu cümleden hareketle siyasetin ötesine geçip, dünyadaki diğer canlıların aksine düşünce ve toplumsal yaşayış bakımından da hızla evrim geçiren insanoğlunun nesli tükenen kuşaklarındaki yerimizi 90&#8242;lı yılları yaşamış olanlar olarak ne kadar sağlamlaştırdığımızdan bahsetmek istiyorum. Hedef kitlem, Yıldız Tilbe&#8217;nin gözaltına alındığı sırada <em>Delikanlım</em> şarkısını bağıra bağıra söylemesini hatırlayanlardır. Karşıma alıp da konuşurmuş gibi şu anıları anlattıklarım, Türk Futbolu&#8217;nun 2002&#8242;de zirve yapan yükselişini, <a href="http://www.youtube.com/watch?v=_lKdlsLgRJQ">Sergen&#8217;in İzlanda&#8217;ya attığı golü</a> de hatırlayacak kadar adım adım izleyebilmiş olanlardır. Ahmet Gümüş&#8217;ün Millî Eğitim Bakanlığı Talim ve Terbiye Kurulu&#8217;nun bilmem ne tarih ve bilmem kaç sayılı kararı ile ders kitabı olarak okutulmasına onay verilen <a href="http://www.netkitap.com/kitap-turkce-1-ilkogretim-ders-kitabi-ahmet-gumus-altin-kitaplar.htm">Türkçe 1-2-3-4-5</a> serilerindeki öyküleri, şiirleri ve alıştırmaları hatırlayanların bu yazıda elbette eskiye ait parçaları vardır. O yüzden bu insanlar, şimdilerde gitgide kaybolan bir kuşağın temsilcileridir. Sabredebilen, saygı duyabilen ve aslını esirgemeyen bir kuşağın temsilcileridir.</div>
<div style="text-align: justify;">
<br />Bu kuşağın öyküsünü, Internet&#8217;in keşfine ya da aynı günlere denk gelen atari salonlarının ölümüne dek geriye götürebiliriz. Güzellik de buradadır; bu kuşak, bir şeyin en tepe noktasındaki heyecanlı sinerjiyi de  -ve zaman içinde ölümündeki nostalji duygusu da dahil-, başlangıç anlarındaki keşif enerjisini de  yaşamıştır. Öyle ki, bu öykünün kahramanları Michael Jackson&#8217;ın ve Madonna&#8217;nın olgun yaşlarına rastlamış, Panini Çıkartma Albümleri&#8217;nin en hakikisini Euro&#8217;96 sırasında adeta vücudunun bir uzvu gibi benimsemiş ve sokaklarda saklambaç oynayabilmiş son keratalardır. Bu kahramanların Internet ve Web&#8217;e toplu halde göç edişleri, &#8220;Türkiye&#8217;nin Internet Tarihi&#8221;dir bir yerde. (A)DSL öncesi &#8211; BBS sonrası devirlerin basit sayfalı ağ ve IRC tabanlı sohbet ile taçlanan günlerine dönmek için anılması gerekenler, &#8220;a s l?&#8221; sorusu kadar iç gıdıklayıcı, <em>Mynet</em> üzerinden eşe dosta e-kart atmak kadar vefalı, <em>Napster </em>arayüzü kadar karmaşık ve <em>Geocities</em> ile kişisel web sayfası yapmak kadar kibirli anılardır. Çevirmeli ağın telefon hattını meşgul, bilgisayar başındaki ergeni bahtiyar eden bağlantı sinyalinin verdiği yetkilere dayanarak kimi zaman &#8220;Age Of Empires&#8221; ile dünyaları telefon hatları üzerinden fetheden, kimi zaman da &#8220;Nefesnefese&#8221; gibi sitelerde gördüklerine inanamayan bu kuşağın dili şöyle söylerdi: &#8220;Internet&#8217;e girmek&#8221;. Sonraları bu tabir, misal &#8220;Facebook&#8217;a girmek&#8221; olarak değişti. En sonunda &#8220;girmek&#8221; sözcüğü Internet yapısı ve artan bant genişliği sayesinde silindi. Kuşağımızın bir nostaljisi olarak tozlu raflardaki yerini aldı.</div>
<div style="text-align: justify;">
<p><iframe src="http://player.vimeo.com/video/12176420" width="550" height="309" frameborder="0"></iframe></p>
<p>Günümüzde ise, ağa girmek &#8211; çıkmak kavramları ortadan kalktığı gibi, ağlarda tanınır olmak önem kazandı. İşte, &#8220;Bizler bilinçli ya da bilinçsiz olarak Internet&#8217;te ünlü ve tanınır olmak istemeyen son kuşağız&#8221; diyebilmenin nirengi noktası burada duruyor. Çünkü, ağlar üzerinde popüler olmak başka bir şey, ağlar tarafından tanınır olmak başka bir şey. Yani, bir gün herkesin milyoner olamayacağı gibi, bir gün herkes de Internet ünlüsü olamayacak. Bunun farkında olmak önemlidir. Buradaki tanınırlık, &#8220;a s l?&#8221; sorusunun reklam ve veri avcılığı alanlarına uyarlanmış haline verilen yanıtlardır. Son yıllarda ağdaki kullanıcının yaşı, cinsiyeti ve yeryüzünde bulunduğu nokta fiber kablolar üzerinde akan milyon dolarların ana kaynağı durumuna geldi. Bu verileri toplama amacı ile herkese ünlü ve önemli muamelesi yapılan bir yer haline gelen Internet, <em>göçmen</em> kuşak için acı bir deneyim olmaktadır. Zira bu bilgilere hakim olma hedefiyle Google&#8217;ın adeta Internet&#8217;in bizzat kendisine dönüşme hamlelerine, artık yanıt veren bir kaç şirket daha var. Bunların başında Facebook (Facebook&#8217;a karşı federe bir sosyal ağ yapısı öneren gençlerin projesi <a href="http://blog.durmuscetinakman.com/2010/05/13/diaspora/">diaspora* için buradan</a>) geliyor. Ve bu rekabet, özgür ve bağımsız Internet düşünün üstüne kocaman bir çizik atıyor.</div>
<div style="text-align: justify;">
<br />Uzun vadede yaşanan bir evrimin ve kısa vadede etki eden bir değişimin önünde durmak kâr etmez. Yasa koyucu ve uygulayıcı iradelerin Türkiye&#8217;de Internet&#8217;in yasaklanabilir bir mecmuadan daha ötesi olmadığını kabul ettirmesi çok zor olmadı. Bunun mücadelesi gerekli yerlerde gayet güzel şekilde veriliyor. Ancak, diğer yandan Türkiye&#8217;de Internet&#8217;in daha yaşanılabilir bir yer olması için de özgürlükçü ve farkındalık yaratan insanların çıkıp bir şeyler söylemeleri gerekiyor. Eğer bu söylemi, bu kuşak çıkaramazsa, diğer kuşakların bu söylemi yaratması pek ihtimal dahilinde değil. Belki de bizler, Internet&#8217;teki çöplük ve rantçılık olmasa da yaşayabilecek son kuşağız.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/11/04/bir-zamanlar-internet/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Bu Yol Yemeğe Gider</title>
		<link>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/10/30/bu-yol-yemege-gider/</link>
		<comments>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/10/30/bu-yol-yemege-gider/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 29 Oct 2010 22:41:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Durmus Cetin Akman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Devrin Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Böylesini Yerim]]></category>
		<category><![CDATA[Türkiye]]></category>
		<category><![CDATA[Akhisar]]></category>
		<category><![CDATA[Kınık Ekmeği]]></category>
		<category><![CDATA[Kırkağaç Kavunu]]></category>
		<category><![CDATA[Manisa Kebabı]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.durmuscetinakman.com/?p=1517</guid>
		<description><![CDATA[Aynı zamanda http://10numarablog.blogspot.com/2010/10/bu-yol-yemege-gider.html adresinde de yayınlanmıştır. Bana çocukluğumu hatırlatan anların, yerlerin ve eşyaların listesini yapsam ilk sıralarda yer alan maddeler, rahatlıkla, o sevinçli ekran klasiği &#8220;Mustafa Yolaşan ile Pazar 9x&#8221; serisi, alın hizasına denk gelen kısmında kocaman harflerle &#8220;Schumacher&#8221; yazan lacivert bereler, Bisan bisikletlerin selelerinin arkasına monte edilmiş minik alet çantaları ve Köfteci Ramiz&#8216;in Akhisar [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;">
<blockquote><p>Aynı zamanda <a href="http://10numarablog.blogspot.com/2010/10/bu-yol-yemege-gider.html">http://10numarablog.blogspot.com/2010/10/bu-yol-yemege-gider.html</a> adresinde de yayınlanmıştır.</p></blockquote>
<p>Bana çocukluğumu hatırlatan anların, yerlerin ve eşyaların listesini yapsam ilk sıralarda yer alan maddeler, rahatlıkla, o sevinçli ekran klasiği &#8220;Mustafa Yolaşan ile Pazar 9x&#8221; serisi, alın hizasına denk gelen kısmında kocaman harflerle &#8220;Schumacher&#8221; yazan lacivert bereler, Bisan bisikletlerin selelerinin arkasına monte edilmiş minik alet çantaları ve <a href="http://www.kofteciramiz.com/">Köfteci Ramiz</a>&#8216;in Akhisar Merkez Çarşı&#8217;daki ilk dükkanı olabilir. Çocukluğumun Akhisar&#8217;ı ve Dikili&#8217;si elbette başka bir yazının belki de serinin konusu olabilecek kadar hikayesi bol birer maceradır. Şimdilerde yaş 25, neredeyse <em>Jim Morrison gibi ortasındayız ömrün. </em>Yaşımın mizacıma katmış oldukları -belki de mizacımdan çaldıkları- kimi zaman yarım kalan sevinçlerimde, kimi zaman bisikletimi tamir ederken, yazlığımıza bitişik bahçede kurduğumuz bisiklet tamir atölyesinin emekçi şevkini ve orada zincire kaptırdığım parmaklarımın acısını tekrar hissetmemde ve nihayet kimi zaman artık iyice çocukluğuma yapılan zaman yolculukları tadını veren Akhisar ziyaretlerimde, Köfteci Ramiz&#8217;in Akhisar çıkışındaki dükkanında çalışan garsonların her tatlı seçimi sırasında &#8220;Spesiyalimiz tulumbadır. Öneririm efendim.&#8221; dediğinde kendiliğinden oluşan müstehzi gülüşümde benimle birlikte yaşıyor. Aslında hiç de özele girmeden, geride kalan yılların hikayesi Türk televizyonlarının yaşadığı değişim ile, lacivert berelerdeki &#8220;Schumacher&#8221; yazısından UGG botlara doğru gelen evrim ile, bisikletin Türkiye&#8217;de son yıllarda makus giden talihi ile veyahut Köfteci Ramiz&#8217;in 70&#8242;lere varan şube sayısı ile anlatılabilir. Fakat derdim, geri döndürülemeyecek olanın peşinden gitmek ve onlara ağıtlar yakmak değil. Aksine benim derdim, alışkanlık haline getirdiğimiz yollardan saparak, hâlâ yaşamaya devam eden o çocukluk anlarına yolculuk etmektir. Bence bunun da en kestirme yolu çocuklukta yapılan yolculukları ve o yolculuklarda -hani artık otoyol çok modern bir şey olduğundan by-pass ediliveren- durulan lezzet duraklarını hatırlamaktır.</p>
<p>Anıların ve lezzetin peşinden gitmek, eğer yolun sonunda yeniden gelme isteği yaratacak bir bağımlılık ve bağlılık yaratıyorsa güzeldir. Bizim de bundan 2-3 yıl kadar önce altımızda bir aile arabası olduğu halde, Kuzey Ege&#8217;nin yollarını yavaşça -kat&#8217;iyen hıza ve aceleye gerek duymadan- dolaşırken içimize dolan duygu, &#8220;Ben bu topraklara aitim&#8221; idi. Bu toprakların üzerinde yeşeren ağaca, bu toprakları çizip geçen yola ve bu toprakların kıyısına sokulan denize&#8230; Bu nedenle bu topraklarda araba sürmek sadece güvenlik ve hız değildi benim için. Zira araba sürüş tekniği kadar, felsefesi de önemlidir. O yol ile barışık olma felsefesini ben çok küçükken, iki kardeşim de yanımda uyurken, gözlerim açık cin gibi yola, geride kalan şehirlere bakarak edindim. Fakat, çaresiz, o zamanların aile reisi, yola tamamen düşman şekilde araba kullandığından, geçilen yollara hep tekrar gelip geçme tesellisi ile dalıp gitmişimdir. Teselliyi daha da uzatacak yaşta olmadığıma göre küçüklükten bu yana aklıma kazınan ve döne dolaşa tekrar uğradığım benim yol üstü lezzet duraklarıma giriş yapalım.</p>
<div class="separator" style="clear: both; text-align: center;"><a style="margin-left: 1em; margin-right: 1em;" href="http://www.turkishlanguage.co.uk/signs/manspor04.jpg"><img src="http://www.turkishlanguage.co.uk/signs/manspor04.jpg" border="0" alt="" /></a></div>
<p>Gönül isterdi ki, tüm bu lezzet yuvalarını teker teker ziyaret edip, güncel yaşanmışlık ile paylaşayım. Ne yazık, elimden gelen sadece hatırımda kalanları yazabilmektir. Şimdilik, Akhisar &#8211; İzmir &#8211; Ayvalık üçgeninde düşülen yolların lezzet ve bereket defterine not düşmeye başlıyoruz.</p>
<p>Çocukluğumun en büyük yolculukları İzmir&#8217;e ya da Dikili&#8217;ye doğru olanlardır. İzmir&#8217;e ya doktora görünmek ya da Narlıdere ve Menemen&#8217;deki akrabaları ziyaret için gidilirdi. Dikili yolculukları ise yaz aylarına yolculuk demekti. Bu yolculuklar beraberinde kimi zaman yol üstü ziyafetler kimi zaman da denenmiş birer fiyasko getirirdi. Misal, İzmir&#8217;e doğru giderken, Manisa tabelası görünür görünmez Manisa Kebabı düşüyorsa akıllara, hiç yüksünmeden direksiyon merkeze kırılır ve postanenin karşındaki <a href="http://www.turkishlanguage.co.uk/signsmanspor.htm">Manisaspor Kebab Salonu</a>&#8216;na giriş yapılırdı. Bu garantili bir ziyafete atılan ilk adımdı. Bir porsiyonu mümkün değil yetmeyen, kızgın tereyağı ve sumak birbirine tav oldukça daha bi&#8217; güzelleşen bu kebabın, kişisel dünyamda uzun yıllar Manisa ile tek ilgi çekici şey olduğunu söyleyebilirim. Ne Ağlayan Kaya ne Spil ne de Mesir Macunu, fakat ille de Manisa Kebabı&#8230; Kızartılmış domates ve biberin, ince kebaba ince ince yazılışı da ayrı bir destandır. Manisaspor Lokali&#8217;nin son halini tam olarak bilmesem de, mutlaka Manisa&#8217;da bu kebabı hâlâ hakkını vererek yapan işletmeler vardır. Manisa&#8217;dan mı yoksa kebaptan mı ayrıldığımızı henüz anlayamadan eğer Menemen&#8217;e devam edeceksek, yol üstü sergilerine hazırlanmak gerekir. Emiralem&#8217;e yaklaştıkça köylülerin sergilerinde çilekler ve domatesler kırmızılık yarışındalar sanki, öyle gelir insana. Hangi serginin daha güzel ve daha ucuz çilek sattığı o zamanlar benim işim değil tabî ki. Yalnızca arka koltuğa kucağıma verilen çileğin kendinden şekerli tadı ilgi alanımda. Bu yol üstü sergileri, aslına bakarsan, Akhisar&#8217;dan çıkıp Kırkağaç &#8211; Kınık &#8211; Bergama üzerinden Dikili&#8217;ye varan yolun üzerinde öldürücü darbelerini vururlar. Dünyanın en iyi kavunları, Kırkağaç&#8217;ta araba bagajlarına, arka koltukta ayak altlarına ve dahi varsa eğer pikapların kasalarına doldurulur, balı içilerek yendiğinden kışa askıya bırakılacaklar bile çok geçmeden tükenir. Kavunlar geride kaldığında, Kınık&#8217;a varılır varılmaz ilk iş Kınık Ekmeği almaktır. O kıtır kıtır kesiliveren Kınık Ekmeği, şimdilerde yeni yapılan duble yolun ötesinde kaldı. O yol Akhisar üzerinde İzmir Yolu ile birleşince daha bir çok sergi ve merkez çarşı harikaları da yolun öte yanında kalacaklar. Buna rağmen, acele yoksa yolu bir şenlik olarak görenler, biraz araştırıp sorunca Akhisar içinden Zeytinliova yoluna girince, Mustafa&#8217;nın büyük porsiyonlu kasap köftelerinin de tadına varabilecekler, Balıkesir yolundaki Manzara Lokantası&#8217;nda sabah çorbalarını sıcak sıcak yudumlayacaklar ve dünyanın en güzel yemeklerinin piştiği kamyoncu lokantalarında patlıcan musakkayı tereyağlı pilav ile mideye indirecekler ve yol boyunca sıralanan sergilerdeki emeklere biraz saygıları varsa, pet şişede zeytinyağından gocunmadan litrelerce alacaklar.</p>
<p>Bu anlattıklarımda geçen yerlerin her biri, şimdi binlerce kilometre uzağımda. Ben gidemesem de, o yerlerde annesinin yardımıyla hayatının ilk köftesini, ilk tulumba tatlısını ya da ilk çileğini yiyen çocuklar var. Onların hafızasına güvenip, bunları yazmasam, anlatmasam da olurdu, ancak eminim ki fırsat bulsam, her bir mekanı ve sergiyi teker teker yeniden ziyaret eder, kendi çocukluk yıllarımın şu hızlı hayat treninden düşüp dizlerini kanatmasına izin vermezdim. Yoksa, çocukluğum da yara ve tentürdiyot yorgunluğu ile uykuya dalar, gurbetteki beni bırakır da iyice yalnız kalırım.</p>
<p>Yollar, yemekler ve yazılar devam edecek. Hoş bulduk.</p>
</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/10/30/bu-yol-yemege-gider/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Okul Servisinde Bir Zamanlar</title>
		<link>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/09/28/okul-servisinde-bir-zamanlar/</link>
		<comments>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/09/28/okul-servisinde-bir-zamanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 28 Sep 2010 00:19:32 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Durmus Cetin Akman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Devrin Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[Anadolu Lisesi]]></category>
		<category><![CDATA[Okul]]></category>
		<category><![CDATA[Servis]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.durmuscetinakman.com/?p=1419</guid>
		<description><![CDATA[Sezen Aksu &#8211; Zavallı Bir Gece İlkokulun ardından hemen Anadolu Liseleri&#8217;ne giriş yapabilen son nesildik. Bünyemizde ne olduğunu bil-e-mediğimiz bir sürü alamet ile genç adamların ve genç kadınların bunalımlı ve dertli dünyasına adım atmıştık. 11 yaşındaki bir çocuk ile 18 yaşındaki bir gencin aynı servis aracında -şehirde çalışan yeşil pejo dolmuşların sabah, öğlen ve akşamüstleri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://blog.durmuscetinakman.com/wp-content/uploads/2010/09/35885_436205034187_561469187_5809000_805866_n.jpg"><img src="http://blog.durmuscetinakman.com/wp-content/uploads/2010/09/35885_436205034187_561469187_5809000_805866_n-300x267.jpg" alt="" title="35885_436205034187_561469187_5809000_805866_n" width="300" height="267" class="aligncenter size-medium wp-image-1420" /></a></p>
<p><a href='http://blog.durmuscetinakman.com/wp-content/uploads/2010/09/Sezen-Aksu-Zavalli-Bir-Gece.mp3'>Sezen Aksu &#8211; Zavallı Bir Gece</a></p>
<p>İlkokulun ardından hemen Anadolu Liseleri&#8217;ne giriş yapabilen son nesildik. Bünyemizde ne olduğunu bil-e-mediğimiz bir sürü alamet ile genç adamların ve genç kadınların bunalımlı ve dertli dünyasına adım atmıştık. 11 yaşındaki bir çocuk ile 18 yaşındaki bir gencin aynı servis aracında -şehirde çalışan yeşil pejo dolmuşların sabah, öğlen ve akşamüstleri bize çalışması ile yaratılan servislerden bahsediyorum- taşındığı bir devrin her açıdan sıfır kilometre çocuklarıydık. Karşıcinsin elini henüz tutamamış, sevdiceğin dudağı ne işe yarar bilememiş ve haftasonları yayınlanan &#8220;Top 10&#8243; listeleri ile pazar sabahları evin babası keyifliyse kahvaltıya eşlik etmesine izin çıkan radyonun kulağımıza taşıdıkları dışında müziğin hangi köşelere dek uzanabileceğini öğrenememiş, araba şasisi kıvamında boş tenekelerdik. Mahsus sorulan sorulara verdiğimiz kısa yanıtlar bu yüzden hâlâ güldürür, dilimiz &#8220;öğretmenim&#8221;den &#8220;hocam&#8221;a bir türlü dönmezdi. O okulun tuvaletlerinde çocuk düşüren oldu mu bilmiyorum, lâkin bizler tam da yetişkin olmaya çalışırken çocukluk yine bize düşmüştü.</p>
<p>Eğer servisin şoförü &#8220;Bas abi gaza&#8221; dendiğinde diğer servis ile yarışabilecek kadar eğlenceli ve servise yazılanlar dinledikleri albümleri, okudukları kitapları ve kendilerince izlenmesi gereken filmleri paylaşacak kadar insancılsa, işte o zaman o servis gerçek bir okul servisiydi fikrimce. Zaten yeşil dolmuşlar yerine ihaleden galip çıkan bir tur şirketi gelince, ilk yılımda belediyenin tahsis ettiği ucuz OSKİ (Otobüs Su Kanalizasyon İşleri) otobüslerine binmekten dahi korkan ben, köy ve kasaba dolmuşlarına binmeyi tercih edivermiştim. Sözgelimi, o yeşil dolmuşlarda her bir gün okul yolunda geçirdiğim saatler boyunca, araya giren Barış Manço &#8211; Mançoloji düşkünlüğünü ve Murat Kekilli &#8211; Bu Akşam Ölürüm iptilâsını saymazsak, Yaşar Kurt&#8217;tan Düş Sokağı Sakinleri&#8217;ne, Teoman&#8217;dan Dream Theater&#8217;a kadar -işte artık abilerimiz ablalarımız neler dinliyorlarsa- öğrenmiş oldum. Ama o köy ve kasaba dolmuşlarında kendim oldum, kalın gövdeli walkmanimin kaset yuvasına evde radyolardan güç bela kaydettiğim kasetleri yerleştirir, kayıdın cızırtısını yok sayardım. Böyle öğrendim istediğini elde etmenin zorluğunu.</p>
<p>İlk öptüğüm kız, hani şu bizim yeşil dolmuştan bozma servisin kapısı benim için açılır açılmaz Ebru Gündeş&#8217;in kasedini teybe ittiren kız, geçtiğimiz mevsim nişanlanmış. Serviste kot ceketli çocuk ile öpüşen abla da bir bankada çalışmaya başlamış. O servise beraber yazıldığım birkaç arkadaş ise şu an İstanbul&#8217;da çalışıyorlar. Akıbetini bilmediklerim de var. Örneğin her ay servisin ücretini geciktiren, okulun gitar kahramanı olan ve servis ahalisine ısrarla Yaşar Kurt dinlettiren çocuk ne yapıyor bilmiyorum. Bir de o yıllardaki hayallerimin akıbeti meçhul. Kimbilir hangi zavallılıkta son buldular ve ben onların yerine ne koydum? Daha korkak hayaller mi yoksa sadece korkaklıklar mı?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/09/28/okul-servisinde-bir-zamanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
<enclosure url="http://blog.durmuscetinakman.com/wp-content/uploads/2010/09/Sezen-Aksu-Zavalli-Bir-Gece.mp3" length="3376402" type="audio/mpeg" />
		</item>
		<item>
		<title>Bir Zamanlar İstanbul&#8217;da</title>
		<link>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/08/12/bir-zamanlar-istanbulda/</link>
		<comments>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/08/12/bir-zamanlar-istanbulda/#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 12 Aug 2010 21:56:55 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Durmus Cetin Akman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Almanya]]></category>
		<category><![CDATA[Bir Devrin Hikayesi]]></category>
		<category><![CDATA[İstanbul]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://blog.durmuscetinakman.com/?p=1268</guid>
		<description><![CDATA[İTÜ Vadi Yurtları&#8217;na, Maslak&#8217;taki staj süresince yerleşeli çok olmadıydı, kaldığımız bloğun merdivenlerinden önümüze serilen ilginç manzarayı -bir tarafta İMKB ve sırtından dökülen gecekondular, diğer tarafta 4. Levent ve FSM Köprüsü- keşfedivermiştik. Kimi zaman gün batarken, kimi zaman da geceyarısını biraz geçe merdivenlere yerleşir tahlil yapardık: Gelecek Tahlili. Hangi yöne gitsek düşlediğimize daha yakın bir geleceğe [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>İTÜ Vadi Yurtları&#8217;na, Maslak&#8217;taki staj süresince yerleşeli çok olmadıydı, kaldığımız bloğun merdivenlerinden önümüze serilen ilginç manzarayı -bir tarafta İMKB ve sırtından dökülen gecekondular, diğer tarafta 4. Levent ve FSM Köprüsü- keşfedivermiştik. Kimi zaman gün batarken, kimi zaman da geceyarısını biraz geçe merdivenlere yerleşir tahlil yapardık: Gelecek Tahlili. Hangi yöne gitsek düşlediğimize daha yakın bir geleceğe sahip oluruz diye düşünür, konuşur ve bir karara varamazdık. Maslak&#8217;ın ışıklı gökdelenlerine doğru akan bir yaşam, geride kalanın sadece Küçük Asya değil, bütünüyle bir geçmiş olduğunu gözümüze sokarken, bizler yabancı bir mahallede &#8220;Biz de varız&#8221; diyebileceğimiz bir balkon aramaya girişiyorduk. Bazı arkadaşların girdiği yollar bana dar geliyordu, o doğrultuda tasarlanan bir yaşamı küçük insanların yaşamı olarak görüyordum. Yalan değil, İstanbul cehenneminde aynılaşmak hiç bana göre değildi. Belki de, Akhisar&#8217;dan lise için İzmir&#8217;e geldiğimden beri kimi anlar hissettirilen o &#8220;sen buralı değilsin&#8221; havasını bir kez daha yaşamak istemiyordum ve dahası bana o havayı yaşatanların da bu cehennemde yabancılık çekmesini istiyordum. Hepsinden öte, Küçük Asya ve Trakya&#8217;nın neredeyse tamamıyla boşaltılıp, İstanbul&#8217;a yönlendirilmesindeki yanlışlığı görmezlikten gelemiyordum. Hatanın içinde yer alarak, kadere ve geçim derdine boyun eğerek o hatalı oyunun başrol oyuncularından olmak istemiyordum. Olmadım. Ve fakat öyle olmamak için hazırlıklı olmak, nedenler hazırlamak ve diğer yoldan vazgeçmek gerekliydi. Zira, olacakları tam kestiremediğim için, öğlenleri USO Center&#8217;dan İTÜ kampüs içine doğru seyreden ilk yarısı tehlikeli diğer yarısı sakin yürüyüş sırasında temkinli konuşur, beklentim ve benden beklenen arasındaki farkı azaltmaya çalışırdım. Akşamları ise Vadi&#8217;nin yemekhanesinde ekmeğe abanır, fakat ne kadar fazla ekmek yesem fark etmez yine acıkacağımı bilirdim. Şirketin verdiği sodeksoların bitme endişesinden çok, İstinye Park&#8217;ın Vadi Yemekhanesi&#8217;ni ne kadar ikame ettiği daha büyük dertti benim için. Ve akşam yemeğinden sonra ya da haftasonlarında, İTÜ Bilgi İşlem&#8217;in bizlere başta çok gördüğü, buna rağmen yurt memuru ile demli çaylı bir sohbetten sonra söke söke aldığımız Internet bağlantısının başında e-posta kutusunun aniden güncellenip (1) olmasını çok bekledim. Gelmeyen davet, Antalya&#8217;da geceliği 20 liralık bir pansiyonun küflü odasında klima altında uyurken geliverdi. Geçmeyen saatlerini henüz unutamadığım o günlerde çok insan tanıdım. Bugün onlardan birkaçını çoktan kırmış ve kaybetmişimdir, birkaçı var hâlâ dertleşirim her fırsatta. Hepsinin yolu başka bir kapıya çıktı, çünkü benim bana özünde farklı gelen kendi yolum ve diğerlerinin seçtikleri aslında her insanın özünde farklılaştırdığı ve özgüleştirdiği birer yaşam yoluydu. Bir madalyonun çift yüzü değildiler yani. Büyük resimden küçük resime inildiğinde görünen budur. Kimseler de diğerlerini şirkette oynanan bilardo masasındaki gibi tebrik ve taltif etmek zorunda değil, gece oldu muydu kapılar kapanır ve her bir insan, aile kendisiyle kalır. Bize de olan buydu, onun da şunun da bunun da başına gelenleri duymak, batak-ihale seansındaki ya da uykulu kahvaltılardaki dizilimden nasıl hızla uzaklaşıldığını fark etmek ve kopan bağların unutmaya etkisini hissetmek&#8230;</p>
<p>O zamanlar 20-30 kişiydik, Türkiye genelinden seçilen. Böyle bir örnek uzayda, ne yaşanması gerektiyse yaşanmıştır: &#8220;Rakı şöyle içilir arkadaşlar&#8221; muhabbetleri, dinci-modern çekişmesi, çok konuşan Adanalılar, halısahada edilen kavgalar, kaçırılan uçaklar ve &#8220;Aramızda Alevi yoktu değil mi?&#8221; düzeltmesi&#8230; Her şeye rağmen şirketi batırmadan geçirdik o günleri. Gerçi bize kalsa, çalışanların hepsini bilgimizle tokatlardık, zaten bir iş yaptıkları da yoktu. Öyle miydi gerçekten yoksa tüm bu ahkam silsilesi stajyer saçması mıydı? Hiç bilemedik, bildiklerimiz, İsveçli CEO&#8217;nun rakıyı bira zannettiği ve MJ duyunca yerinde duramadığı&#8230;</p>
<p><img alt="" src="http://sphotos.ak.fbcdn.net/hphotos-ak-snc1/hs165.snc1/6200_98610498109_743083109_2127641_6713172_n.jpg" title="Galata Lordu" class="aligncenter" width="604" height="401" /></p>
<p>Altı ayın zirvesini oluşturan 2009 Temmuz&#8217;unda, İstinye Park müdavimi vasat ünlülere kıl olmalar ile başlayan İstanbul Keşifleri, dolmuşların İstanbul&#8217;un gerçek ulaşım ağı olduğu gerçeğini kavramamız ve taksicinin gözünden kazıkçı ya da halk taksisi olduğunu anlama yetimizin gelişmesi ile devam etmiştir. Tam o günlerin ortasında, delice fotoğraf çekelim ve İstanbul&#8217;un hiç gidilmemiş semtlerine de gidelim istedik. Haliç Kıyısı&#8217;nda dolaşıp, memleketin acaip insanlarına, Rumelihisarı&#8217;ndan Beşiktaş&#8217;a inerken, memleketin acaip zenginlerine şaşırmamayı öğrendik. Taksim&#8217;den aşağı devam ederek salaş birahanelere ulaştık, Asmalımescit&#8217;in sıkışıklığı saçma geldi, Küçükbeyoğlu çabucak piyasa oldu ve sonunda döndüğümüz yer İstinye&#8217;deki İzmir Lokmacısı oldu. Galata Köprüsü&#8217;nün altında da içtik bir kaç kere, lastik gibi kalamarlar geçmedi boğazımdan. Tıpkı Nevizade&#8217;de tükürdüğüm boyalı denizbörülcesi, sentetik, yapma, yalandan, sahte&#8230; Bunlar benim gördüklerim geçirdiklerim İstanbul&#8217;da, kim bilir inadıma inat gitsem, biraz sıksam dişimi, orada da bana istediğim gibi meyhaneler öğretecek, midemi şenlendirecek küçük mekanları gösterecek dostlarım da olurdu. Ama ah o Nevizade çıkışındaki kokoreççi bozuntusu, &#8220;İzmir usulü ekmek arası kokoreç istiyorum&#8221; deyince, &#8220;İzmir&#8217;e git o zaman&#8221; demeseydi&#8230; Şimdi bana gece çıkmadan önce vorgluehen (öncilalama) tavsiyeleri veren Alman dostlarım var, tutumlu, barışçıl ve henüz çocuk gibiler&#8230; </p>
<p>Alman dedim de, o sabahları çıkışı zor, akşamları inişi ferah yokuş ile başlayan yurt blokları arasında karma olan ve yabancıları da ikamet ettirdikleri tek bloğun sakinleri olarak orada tanıştığım bir Alman arkadaş geldi aklıma. Vadi&#8217;nin kantininde devamlı açık olduğundan olacak Kral TV&#8217;den o yaz popüler olan bir şarkıyı beğenmiş ve anlamını öğrenmek istemekte. Şarkı: Gülben Ergen ve o ağlak sesli adamın beraber söylediği, sözlerini bir türlü anlamlandıramadığım ve derdini anlayamadığım, <em>Giden Günlerim Oldu</em> adlı güzide eser. Almanlar&#8217;ın da bir huyu vardır, onlarla az biraz da olsa Almanca konuşursan, seninle ömür billah Almanca konuşurlar ve Almanca konuşmanı beklerler. Anlamaya kendi Türkçe&#8217;min bile yetmediği bir şarkıyı, sözlerindeki mecazlar ile birlikte Almanca&#8217;ya çevirmek sanırım hayatımdaki en zor Almanca ödeviydi. Ortaya çıkan şey &#8220;Ich hatte die Tage, die gehen ab&#8221; gibi çok içli bir sanat eseri oldu zaten. Yine de kızcağızın o şarkıyla mutlu olması, teşekkür babında bana da Almanca bir şarkı göndermesi o zorluğu çok da dert etmememi sağladı. O fantazi şarkının karşılığı, <a href="http://listen.grooveshark.com/#/s/Wo+f+ngt+dein+Himmel+an/2yQLf9">bu şarkı</a> olmuştu. Bu şarkıyı öğrenmemin üzerinden çok geçmeden geldiğim gurbet ellerde, şarkıyı bir kartpostalın arkasına karaladıktan sonra, kartpostala bir gül iliştirip <a href="http://blog.durmuscetinakman.com/2009/11/19/hayata-donus/">görür görmez çarpıldığım bir dilber</a>in posta kutusuna atıvermiştim. Birkaç gün süren küçük sürprizlerin ardından tüm o saflığımla ortada kalınca, bu şarkıyı da dinlemeyi ve belki de sevmeyi bıraktım. Erken miydi vazgeçmek için, bilemem.</p>
<p>Vadi Yurtları&#8217;nda tanıdığım bir diğer arkadaş ise Diyarbakırlı Ramazan&#8217;dı. İki gün aynı odayı paylaşsak da anladım ki, GAP Bölgesi&#8217;ne yönelik bir proje ile İstanbul&#8217;a staja gelen bu heybetli genç arkadaş, giyimi ve tavırları arasındaki uçurumu anlayamayacak kadar toy ve sahipsizdi o günlerde. Bizim blokta ortam gerçekten kozmopolitleşmişti o sırada. Avrupa&#8217;nın küçük şehirlerinden değişim programları kapsamında gelip İstanbul karşısında afallayan Avrupalılar ve Güneydoğu Anadolu&#8217;nun yaslı şehirlerinden uyum programları kapsamında gelip İstanbul karşısında coşan gençler, katlarda aynı duş ve tuvaletleri kullanıyor, yorgun günün ardından aynı yokuştan birbirlerine yakın saatlerde iniyorlar ve kampüs mekiği saatini aynı panodan kontrol ediyorlardı. Bu kadar aynılığın ortasında Ramazan&#8217;ın da elbette bir favori şarkısı vardı, olamaz mıydı? Aynı odayı paylaştığımız gecenin sabahında -sabahının köründe- diğer arkadaş ile kulaklarımızda &#8220;Çek Git Bebeğim Uzaklara&#8221; nakaratını duyarak -kulağımız delinerek- uyandık. Fakat Ramazan uyuyor, uyuyor, uyuyor. O şarkıyı o sabah öğrenmiş oldum ve hatta popun ya da popüler olanın ülkemiz genelindeki yayılma gücünü de böylece öğrenmiş oldum. Şimdi o Alman kız Osnabrück&#8217;e, Ramazan da büyük olasılıkla Diyarbakır&#8217;a dönmüştür. Ben ise Kuzey Almanya&#8217;yı kendime mesken tutmuş, yaşamı devam ettirmeye zorluyorum kendimi. Orta yerde ise üç şarkı var, belli amaçlar için kullanılmış, sözleri ve sözlerinin çevirileri bazen kağıtta bazen telefon alarmında bazen de bir kadının yüreğine giden yolda harabedilmişler, parçalanmışlar ve unutulmuş-tüketilmişler. Nasıl yok ettiysek diğer seçenekleri hayat yolumuzu çizerken, şimdi o şarkı sözleri gibi gönlün ve aklın eskide kalan meyilleri ve mayhoşlukları da yoklar artık.</p>
<p>Neyse burada keseyim bu devrin hikayesini de. İstanbul, ben karar veremezken çağırdı beni, kim bilir bundan 6-7 yıl kadar önce çağırsa düşünmeden katılırdım o ağlatan şenliğine. Fakat bilinmeli ki, mesele şenlik değil, mesele benlik. Ve benlik bir insanın ilk kez ağladığı, ilk kez bir tene değdiği ve ilk kez arabasının su kaynattığı şehirde oluşuyor. Küçükken babamlar ve dayımlar, iki kulağımdan tutarak beni havaya kaldırırlar ve sorarlardı &#8220;İstanbul&#8217;u gördün mü?&#8221;. O oyundan 15 yıl sonra İstanbul beni kulaklarımdan tuttuğu gibi kendisinin dışına attı, ben de aldırmadan koşup bahçede oynadım, hem değil mi ki <a href="http://fizy.com/s/1dlj0v ">Avrupa benim oyun bahçem</a>?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.durmuscetinakman.com/2010/08/12/bir-zamanlar-istanbulda/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
		<item>
		<title>Dikili&#8217;de Bir Zamanlar</title>
		<link>http://blog.durmuscetinakman.com/2009/06/06/dikilide-bir-zamanlar/</link>
		<comments>http://blog.durmuscetinakman.com/2009/06/06/dikilide-bir-zamanlar/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 06 Jun 2009 12:01:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Durmus Cetin Akman</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bir Devrin Hikayesi]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://durmuscetinakman.com/blog/?p=606</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet Abi&#8217;nin bakkalının arkasına iki üç inşaat artığı tuğla koyarak gençler rahatça içsin diye yarattığı, sinekli sarmaşıkların el yordamıyla aşılmasıyla girilebilen mekan Dikili yazlık gençliği için bir zaman için adeta okul olmuştu. Zevk alınan bir okuldu elbet, dersin başlayıp başlamadığı bira ile birayı tutan elin arasında kalmış bir şeydi. İkili muhabbetler ortaya İzmir usulü yırtılan [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="text-align: justify;"><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://4.bp.blogspot.com/_9QP4VUARykc/Sipb-qhlfCI/AAAAAAAABi4/JKq9ZtZoFoE/s1600-h/dikilisonbahar.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 300px; height: 400px;" src="http://4.bp.blogspot.com/_9QP4VUARykc/Sipb-qhlfCI/AAAAAAAABi4/JKq9ZtZoFoE/s400/dikilisonbahar.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344185039953689634" border="0" /></a><br />Ahmet Abi&#8217;nin bakkalının arkasına iki üç inşaat artığı tuğla koyarak gençler rahatça içsin diye yarattığı, sinekli sarmaşıkların el yordamıyla aşılmasıyla girilebilen mekan Dikili yazlık gençliği için bir zaman için adeta okul olmuştu. Zevk alınan bir okuldu elbet, dersin başlayıp başlamadığı bira ile birayı tutan elin arasında kalmış bir şeydi. İkili muhabbetler ortaya İzmir usulü yırtılan cipsin açılmasıyla son bulur, öğleden sonra ihalede kaybedenin bira borcu kazananların içini serinletirdi. Evden yemekler sinek ilacı arabası ilaçlamaya başlamadan yenilip çıkılır, şöyle bir Egem Cafe&#8217;ye bakılır, bizimkiler orada yoksa, çevir-aç kapakların yere düşme seslerinin geldiği ve gece planının araba hesabına göre yapıldığı bakkal arkası mekana geçilirdi. Orada alt ve üst kuşaklar kaynaşmıştır. Rastgele erken gelindiyse, abinin amcanın bilmem nereden arkadaşı ile muhabbete başlanır ve kızlara küfredilirdi, aşktan. Bu aşklar her haftasonu gidilen kentin uzun bir süre tek diskosu olarak kalan Babyrock&#8217;ta tazelenir, güncellenir ve kolayca bitirilirdi. O bakkal arkası mekandan çok bira içildiği bir akşam hemen bakkalın yanından başlayan dar yoldan <span style="font-style: italic;">Gündoğdu Marşı</span> ile sahile devrim yapmaya koşulmuş idi. Ancak yine fazla bira içildiği bir akşam yapılmayacak şeylerin hep çok erken yaşlarda yapılması kuralına uygun olarak dönme şarkıcılara gidilmiş idi. Yani, biranın muhabbeti alıp götüreceği yer bu küçük yazlık gezegende belirsizdi. Çünkü dünyanın en çılgın ilçelerinden -Bergama, Akhisar ve Soma- akıp gelen ailelerin biraz para görmüş çocukları bu gezegene hükmetmek istiyordu, en çok da ehliyetsiz araba kullanarak. Halısaha maçlarından önce bira içilen yer de burasıydı. Maç dediğim de kızlar için girilen bir iddianın iki site arasında rekabete dönüşmesiydi. Maçların başında maçın kavga için mi yoksa sadece bira göbeğini eritmek için mi olduğu maç öncesi halısaha etrafında patinaj çeken araba sayısından anlaşırdı. Kavga içinse halısahacıdan saha kapısını kapatmaması istenirdi, seyirci sahaya insin diye. O ilk maçlarda kavga edenler, daha sonra barlarda birbirlerine kalkan olmuş, artan yaş ile beraber yasak aşklar unutulmuştu.  Önceden sevdiği kızı şimdi arkadaşına ayarlamaya çalışanlar dahi ayıplanmıyordu, ama biz girmedik o yola, <span style="font-style: italic;">olmuş bir kahpe</span> dedik çıktık işin içinden.</p>
<p><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_9QP4VUARykc/Sipv5oUaIOI/AAAAAAAABjA/_Twn6A0jQMU/s1600-h/egemdeben.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_9QP4VUARykc/Sipv5oUaIOI/AAAAAAAABjA/_Twn6A0jQMU/s400/egemdeben.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344206943694758114" border="0" /></a><br />Bu Egem Cafe, bakkal arkası mekan ve halısaha üçgeni henüz sonlanmadan ÖSS zuhur etti. O sene yaz çok sıcak olmuştu ve başka bir Ahmet Abi&#8217;miz 15 Haziran&#8217;da bu sıcaklara dayanamayıp veda ediyordu hayata. Sınavı atlatır atlatmaz, ki aynı gün doğumgünümdü, bir araba alıp yazlığa gitmeye karar vermiştik. Ama eski komşumuz olan hıyar arabasını satmaktan vazgeçince, dayımın arabası ile en uzun tatilime başlamıştım. O yaz yeni bir araba alınacak, yazlığın çehresi biraz değişecek ve Yunanistan Avrupa Şampiyonu olacaktı. Diğer yandan da trafik ışığı olmayan bu kentte ehliyet alacaktım. Tüm bunlar sınav sonucunu beklerken akıp gidecekti. Hepsinin arasında bağlantı kurmak için çok bira içmek gerekiyordu. Yunanistan sıkıcı ve düz top oynuyordu, aynı şekilde ÖSS&#8217;de soruları basit düşünerek ve düz mantıkla çözenler benden daha fazla tahmini puan söylüyorlardı. Bakkal arkası mekanda benden beklenti yüksekti, en akıllı yeğene çıkmıştı adım. Sırt sıvazlamaları içimde sıkışan hayallerin tıpkı bir bebeğin gazının çıkması gibi ağzımdan, telefonumdan ve ellerimden çıkmasına neden oluyordu. Ortaokuldaki kız arkadaşım ile İstanbul&#8217;da ortak ev tutacaktık, gerçekten istemiş miydim bunu şimdi ikileme düştüm. Ama ilginç bir yazdı dedim ya, yılların kurduğu denklemin bilinmeyenleri yavaş yavaş çözülüyordu. Bakkal arkası mekanda bira ile en güzel giden cipsin domates soslu olduğuna karar verirken, bir iki adım ilerdeki Egem Cafe&#8217;de pişti ve ihale konusunda ihtisasımı tamamlıyordum. Abiler bizi alıp karşılarına birasına oyun açtırıyorlar ve ilk el bitmeden masaya biralar geliyordu. O yaz o cafeye çok veresiye yazıldı, çok borç kaldı Eylül ayına, benimki sadece üç biraydı.</p>
<p><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://1.bp.blogspot.com/_9QP4VUARykc/SipwSzsFlXI/AAAAAAAABjI/UEhGxwCOZV8/s1600-h/Bild0092.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 400px; height: 300px;" src="http://1.bp.blogspot.com/_9QP4VUARykc/SipwSzsFlXI/AAAAAAAABjI/UEhGxwCOZV8/s400/Bild0092.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344207376243594610" border="0" /></a><br />Yeni bir mekan adeta yeni bir keşifti yazlık gençleri için. Gelgelelim, yıllar sonra fark ettim ki, değişen mekanlar değil, vasıtalarmış. Batılı denizciler gibi, gemi yerine araba olsa da, bu küçük gezegende açıldıkça açılıyorduk. Heyecan uyandıran bu mekanlardan biri de Bademli yolundaki Karaburun&#8217;du. İlk gidenler, orayı geceleri sahilde ya da sahil yolunda &#8220;İşte şuradaki ışıksız yer&#8221; diye tarif ediyorlardı. Oraya ayağımızın alışması çok geç olmadı. Babyrock&#8217;ın ilersindeki taşlara çekirdekçi ve çaycı aileler dadanınca, yazlık gençliği için oraya hicretmek kaçınılmaz olmuştu. Vasıtalar değişince, bittabi ki, bira tedarikçisi abiler de değişiyordu. Soğuk biralara bakılarak kaç tane içeriz hesabı yapmak gecenin en önemli sorunu gibi bir şey olmuştu. Siyah torbalarda biralar ile arabaya geri dönen arkadaş ya birkaç tane daha almak için geri gönderilir ya da afferini hak ederdi. O burunda içilen biralar ve dinlenen müzikler, edilen muhabbetlere yeterdi yetmesine ya bazı dertlere yetmezdi. Yetmediği noktada, ay ışığında Midilli&#8217;ye karşı rakı sofrası kurulur ve sabah edilmeden dönülmezdi. Bu Midilli&#8217;ye karşı olmak da yazlık gencinin ruhunda derin yaralar açıvermişti. Eskaza bir turist olursa ki, genelde Almancıların Bergama&#8217;daki düğünlerine gelen Alman gençler olurdu, o yabancının yanında istisnasız &#8220;We love Greece&#8221; denir, barbarlıktan uzak bir kuytu gibi tanıtılırdı memleketin bu köşesi. Yazlıklardaki Almancıların anlattıklarına bakılırsa Avrupa bok gibi yerdi. Bize de buralar, hele o zamanın derdi ÖSS, bok gibi gelirdi. Yoksa yaşam mı bok gibiydi? Ama Almancılar ve bazı yazlar getirdikleri yabancılar, rahat insanlardı. Misal, bir Alman kızın arabasının arkasında <span style="font-style: italic;">pussywagen</span> yazıyordu, evet <span style="font-style: italic;">amcık arabası</span>&#8230; Bizim kem gözümüz yoktu lakin bu küçük gezegene bu insanlar fazlaydı, dansları fazlaydı, bikinilerinin iplerini çözmeleri fazlaydı, eski yazlıktan bozma biçklaba tek başlarına gitmeleri fazlaydı. Onların da işte fazlalıkları olsa da bizim Karaburun&#8217;umuz gibi bir kuytuları yoktu. Sonradan Ayvalık&#8217;a ve Çeşme&#8217;ye kayan dikkatler bu kuytuda keskinleşmişti, çıta bu kara mektepte belirlenmişti ve gurur yüzünden o çıta hiç aşağıya inmedi.</p>
<p><a onblur="try {parent.deselectBloggerImageGracefully();} catch(e) {}" href="http://2.bp.blogspot.com/_9QP4VUARykc/SipwnlAj0hI/AAAAAAAABjQ/XFmMtosaq_k/s1600-h/donemem.jpg"><img style="margin: 0px auto 10px; display: block; text-align: center; cursor: pointer; width: 364px; height: 400px;" src="http://2.bp.blogspot.com/_9QP4VUARykc/SipwnlAj0hI/AAAAAAAABjQ/XFmMtosaq_k/s400/donemem.jpg" alt="" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5344207733080183314" border="0" /></a><br />Gezegenin en tatlı yerlerinden birisi de kokoreççimizdi. O kokoreççiyi de yıllar yılı bekledik az paraya kaliteli kokoreç için. Bergamalı Star Kokoreç hapisten çıkmış, seyyar arabasına bir köşe kiralamış ve kokoreç felsefesini bizlere anlatıyordu. &#8220;Kokoreç çay gibidir arkadaşlar, sıcak yenmeli. Kokoreçe domates salça bulaşmamalı. Kokoreç ekmeği ince olmalı.&#8221; Bu kokoreççideki emeği gördüğümüzden yarım ekmek pazarlığına girmiyorduk ama aramızdaki çulsuz ya bizden bozukları istiyor ya da kokoreççiyi iknaya çabalıyordu. Seyyar arabasının önüne arabayla yanaşıyorduk yanaşmasına ama kıyaksızlık bize dokunuyordu. Felsefeyi anlamak kolay da, bu gönülleri hep lafla hoş tutamazsın mentalitesi hakimdi o zamanlar, zira laf bizimkilerde  zaten çoktu. Kokoreççinin ayranları eksik saydığı bir gece sustuk biz de. Habersiz kıyağı için kokoreççiden her akşam birer çeyrek daha fazla yiyorduk ama yine de kokoreççi o seyyar arabanın etrafına iki tane daha tabure koymadı. Belki mapusta birine bakıyordu, bilemedik, anlatmadı da.</p>
<p>Dikili böyle bir yerdi işte, bir devri orada kapadık. Şimdilerde değil üç dört ay, üç hafta dahi tatilim yok. Yazlıkçı gençler tayfası, biz fırtına gibi eserken daha velespit binen palelere bırakıldı. Yazlıklar çoğunlukla kiraya, gönüller hep daha güzellere verilir oldu. Yine de bira göbeğime baktıkça ben bunları hatırlar, hiç o göbekten utanmam. Bir devrin hikayesi başka türlü yazılmazdı.</div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://blog.durmuscetinakman.com/2009/06/06/dikilide-bir-zamanlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
		</item>
	</channel>
</rss>

