Archive for the ‘Bir Devrin Hikayesi’ Category

Bir Zamanlar İstanbul’da

Thursday, August 12th, 2010

İTÜ Vadi Yurtları’na, Maslak’taki staj süresince yerleşeli çok olmadıydı, kaldığımız bloğun merdivenlerinden önümüze serilen ilginç manzarayı -bir tarafta İMKB ve sırtından dökülen gecekondular, diğer tarafta 4. Levent ve FSM Köprüsü- keşfedivermiştik. Kimi zaman gün batarken, kimi zaman da geceyarısını biraz geçe merdivenlere yerleşir tahlil yapardık: Gelecek Tahlili. Hangi yöne gitsek düşlediğimize daha yakın bir geleceğe sahip oluruz diye düşünür, konuşur ve bir karara varamazdık. Maslak’ın ışıklı gökdelenlerine doğru akan bir yaşam, geride kalanın sadece Küçük Asya değil, bütünüyle bir geçmiş olduğunu gözümüze sokarken, bizler yabancı bir mahallede “Biz de varız” diyebileceğimiz bir balkon aramaya girişiyorduk. Bazı arkadaşların girdiği yollar bana dar geliyordu, o doğrultuda tasarlanan bir yaşamı küçük insanların yaşamı olarak görüyordum. Yalan değil, İstanbul cehenneminde aynılaşmak hiç bana göre değildi. Belki de, Akhisar’dan lise için İzmir’e geldiğimden beri kimi anlar hissettirilen o “sen buralı değilsin” havasını bir kez daha yaşamak istemiyordum ve dahası bana o havayı yaşatanların da bu cehennemde yabancılık çekmesini istiyordum. Hepsinden öte, Küçük Asya ve Trakya’nın neredeyse tamamıyla boşaltılıp, İstanbul’a yönlendirilmesindeki yanlışlığı görmezlikten gelemiyordum. Hatanın içinde yer alarak, kadere ve geçim derdine boyun eğerek o hatalı oyunun başrol oyuncularından olmak istemiyordum. Olmadım. Ve fakat öyle olmamak için hazırlıklı olmak, nedenler hazırlamak ve diğer yoldan vazgeçmek gerekliydi. Zira, olacakları tam kestiremediğim için, öğlenleri USO Center’dan İTÜ kampüs içine doğru seyreden ilk yarısı tehlikeli diğer yarısı sakin yürüyüş sırasında temkinli konuşur, beklentim ve benden beklenen arasındaki farkı azaltmaya çalışırdım. Akşamları ise Vadi’nin yemekhanesinde ekmeğe abanır, fakat ne kadar fazla ekmek yesem fark etmez yine acıkacağımı bilirdim. Şirketin verdiği sodeksoların bitme endişesinden çok, İstinye Park’ın Vadi Yemekhanesi’ni ne kadar ikame ettiği daha büyük dertti benim için. Ve akşam yemeğinden sonra ya da haftasonlarında, İTÜ Bilgi İşlem’in bizlere başta çok gördüğü, buna rağmen yurt memuru ile demli çaylı bir sohbetten sonra söke söke aldığımız Internet bağlantısının başında e-posta kutusunun aniden güncellenip (1) olmasını çok bekledim. Gelmeyen davet, Antalya’da geceliği 20 liralık bir pansiyonun küflü odasında klima altında uyurken geliverdi. Geçmeyen saatlerini henüz unutamadığım o günlerde çok insan tanıdım. Bugün onlardan birkaçını çoktan kırmış ve kaybetmişimdir, birkaçı var hâlâ dertleşirim her fırsatta. Hepsinin yolu başka bir kapıya çıktı, çünkü benim bana özünde farklı gelen kendi yolum ve diğerlerinin seçtikleri aslında her insanın özünde farklılaştırdığı ve özgüleştirdiği birer yaşam yoluydu. Bir madalyonun çift yüzü değildiler yani. Büyük resimden küçük resime inildiğinde görünen budur. Kimseler de diğerlerini şirkette oynanan bilardo masasındaki gibi tebrik ve taltif etmek zorunda değil, gece oldu muydu kapılar kapanır ve her bir insan, aile kendisiyle kalır. Bize de olan buydu, onun da şunun da bunun da başına gelenleri duymak, batak-ihale seansındaki ya da uykulu kahvaltılardaki dizilimden nasıl hızla uzaklaşıldığını fark etmek ve kopan bağların unutmaya etkisini hissetmek…

O zamanlar 20-30 kişiydik, Türkiye genelinden seçilen. Böyle bir örnek uzayda, ne yaşanması gerektiyse yaşanmıştır: “Rakı şöyle içilir arkadaşlar” muhabbetleri, dinci-modern çekişmesi, çok konuşan Adanalılar, halısahada edilen kavgalar, kaçırılan uçaklar ve “Aramızda Alevi yoktu değil mi?” düzeltmesi… Her şeye rağmen şirketi batırmadan geçirdik o günleri. Gerçi bize kalsa, çalışanların hepsini bilgimizle tokatlardık, zaten bir iş yaptıkları da yoktu. Öyle miydi gerçekten yoksa tüm bu ahkam silsilesi stajyer saçması mıydı? Hiç bilemedik, bildiklerimiz, İsveçli CEO’nun rakıyı bira zannettiği ve MJ duyunca yerinde duramadığı…

Altı ayın zirvesini oluşturan 2009 Temmuz’unda, İstinye Park müdavimi vasat ünlülere kıl olmalar ile başlayan İstanbul Keşifleri, dolmuşların İstanbul’un gerçek ulaşım ağı olduğu gerçeğini kavramamız ve taksicinin gözünden kazıkçı ya da halk taksisi olduğunu anlama yetimizin gelişmesi ile devam etmiştir. Tam o günlerin ortasında, delice fotoğraf çekelim ve İstanbul’un hiç gidilmemiş semtlerine de gidelim istedik. Haliç Kıyısı’nda dolaşıp, memleketin acaip insanlarına, Rumelihisarı’ndan Beşiktaş’a inerken, memleketin acaip zenginlerine şaşırmamayı öğrendik. Taksim’den aşağı devam ederek salaş birahanelere ulaştık, Asmalımescit’in sıkışıklığı saçma geldi, Küçükbeyoğlu çabucak piyasa oldu ve sonunda döndüğümüz yer İstinye’deki İzmir Lokmacısı oldu. Galata Köprüsü’nün altında da içtik bir kaç kere, lastik gibi kalamarlar geçmedi boğazımdan. Tıpkı Nevizade’de tükürdüğüm boyalı denizbörülcesi, sentetik, yapma, yalandan, sahte… Bunlar benim gördüklerim geçirdiklerim İstanbul’da, kim bilir inadıma inat gitsem, biraz sıksam dişimi, orada da bana istediğim gibi meyhaneler öğretecek, midemi şenlendirecek küçük mekanları gösterecek dostlarım da olurdu. Ama ah o Nevizade çıkışındaki kokoreççi bozuntusu, “İzmir usulü ekmek arası kokoreç istiyorum” deyince, “İzmir’e git o zaman” demeseydi… Şimdi bana gece çıkmadan önce vorgluehen (öncilalama) tavsiyeleri veren Alman dostlarım var, tutumlu, barışçıl ve henüz çocuk gibiler…

Alman dedim de, o sabahları çıkışı zor, akşamları inişi ferah yokuş ile başlayan yurt blokları arasında karma olan ve yabancıları da ikamet ettirdikleri tek bloğun sakinleri olarak orada tanıştığım bir Alman arkadaş geldi aklıma. Vadi’nin kantininde devamlı açık olduğundan olacak Kral TV’den o yaz popüler olan bir şarkıyı beğenmiş ve anlamını öğrenmek istemekte. Şarkı: Gülben Ergen ve o ağlak sesli adamın beraber söylediği, sözlerini bir türlü anlamlandıramadığım ve derdini anlayamadığım, Giden Günlerim Oldu adlı güzide eser. Almanlar’ın da bir huyu vardır, onlarla az biraz da olsa Almanca konuşursan, seninle ömür billah Almanca konuşurlar ve Almanca konuşmanı beklerler. Anlamaya kendi Türkçe’min bile yetmediği bir şarkıyı, sözlerindeki mecazlar ile birlikte Almanca’ya çevirmek sanırım hayatımdaki en zor Almanca ödeviydi. Ortaya çıkan şey “Ich hatte die Tage, die gehen ab” gibi çok içli bir sanat eseri oldu zaten. Yine de kızcağızın o şarkıyla mutlu olması, teşekkür babında bana da Almanca bir şarkı göndermesi o zorluğu çok da dert etmememi sağladı. O fantazi şarkının karşılığı, bu şarkı olmuştu. Bu şarkıyı öğrenmemin üzerinden çok geçmeden geldiğim gurbet ellerde, şarkıyı bir kartpostalın arkasına karaladıktan sonra, kartpostala bir gül iliştirip görür görmez çarpıldığım bir dilberin posta kutusuna atıvermiştim. Birkaç gün süren küçük sürprizlerin ardından tüm o saflığımla ortada kalınca, bu şarkıyı da dinlemeyi ve belki de sevmeyi bıraktım. Erken miydi vazgeçmek için, bilemem.

Vadi Yurtları’nda tanıdığım bir diğer arkadaş ise Diyarbakırlı Ramazan’dı. İki gün aynı odayı paylaşsak da anladım ki, GAP Bölgesi’ne yönelik bir proje ile İstanbul’a staja gelen bu heybetli genç arkadaş, giyimi ve tavırları arasındaki uçurumu anlayamayacak kadar toy ve sahipsizdi o günlerde. Bizim blokta ortam gerçekten kozmopolitleşmişti o sırada. Avrupa’nın küçük şehirlerinden değişim programları kapsamında gelip İstanbul karşısında afallayan Avrupalılar ve Güneydoğu Anadolu’nun yaslı şehirlerinden uyum programları kapsamında gelip İstanbul karşısında coşan gençler, katlarda aynı duş ve tuvaletleri kullanıyor, yorgun günün ardından aynı yokuştan birbirlerine yakın saatlerde iniyorlar ve kampüs mekiği saatini aynı panodan kontrol ediyorlardı. Bu kadar aynılığın ortasında Ramazan’ın da elbette bir favori şarkısı vardı, olamaz mıydı? Aynı odayı paylaştığımız gecenin sabahında -sabahının köründe- diğer arkadaş ile kulaklarımızda “Çek Git Bebeğim Uzaklara” nakaratını duyarak -kulağımız delinerek- uyandık. Fakat Ramazan uyuyor, uyuyor, uyuyor. O şarkıyı o sabah öğrenmiş oldum ve hatta popun ya da popüler olanın ülkemiz genelindeki yayılma gücünü de böylece öğrenmiş oldum. Şimdi o Alman kız Osnabrück’e, Ramazan da büyük olasılıkla Diyarbakır’a dönmüştür. Ben ise Kuzey Almanya’yı kendime mesken tutmuş, yaşamı devam ettirmeye zorluyorum kendimi. Orta yerde ise üç şarkı var, belli amaçlar için kullanılmış, sözleri ve sözlerinin çevirileri bazen kağıtta bazen telefon alarmında bazen de bir kadının yüreğine giden yolda harabedilmişler, parçalanmışlar ve unutulmuş-tüketilmişler. Nasıl yok ettiysek diğer seçenekleri hayat yolumuzu çizerken, şimdi o şarkı sözleri gibi gönlün ve aklın eskide kalan meyilleri ve mayhoşlukları da yoklar artık.

Neyse burada keseyim bu devrin hikayesini de. İstanbul, ben karar veremezken çağırdı beni, kim bilir bundan 6-7 yıl kadar önce çağırsa düşünmeden katılırdım o ağlatan şenliğine. Fakat bilinmeli ki, mesele şenlik değil, mesele benlik. Ve benlik bir insanın ilk kez ağladığı, ilk kez bir tene değdiği ve ilk kez arabasının su kaynattığı şehirde oluşuyor. Küçükken babamlar ve dayımlar, iki kulağımdan tutarak beni havaya kaldırırlar ve sorarlardı “İstanbul’u gördün mü?”. O oyundan 15 yıl sonra İstanbul beni kulaklarımdan tuttuğu gibi kendisinin dışına attı, ben de aldırmadan koşup bahçede oynadım, hem değil mi ki Avrupa benim oyun bahçem?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Dikili’de Bir Zamanlar

Saturday, June 6th, 2009

Ahmet Abi’nin bakkalının arkasına iki üç inşaat artığı tuğla koyarak gençler rahatça içsin diye yarattığı, sinekli sarmaşıkların el yordamıyla aşılmasıyla girilebilen mekan Dikili yazlık gençliği için bir zaman için adeta okul olmuştu. Zevk alınan bir okuldu elbet, dersin başlayıp başlamadığı bira ile birayı tutan elin arasında kalmış bir şeydi. İkili muhabbetler ortaya İzmir usulü yırtılan cipsin açılmasıyla son bulur, öğleden sonra ihalede kaybedenin bira borcu kazananların içini serinletirdi. Evden yemekler sinek ilacı arabası ilaçlamaya başlamadan yenilip çıkılır, şöyle bir Egem Cafe’ye bakılır, bizimkiler orada yoksa, çevir-aç kapakların yere düşme seslerinin geldiği ve gece planının araba hesabına göre yapıldığı bakkal arkası mekana geçilirdi. Orada alt ve üst kuşaklar kaynaşmıştır. Rastgele erken gelindiyse, abinin amcanın bilmem nereden arkadaşı ile muhabbete başlanır ve kızlara küfredilirdi, aşktan. Bu aşklar her haftasonu gidilen kentin uzun bir süre tek diskosu olarak kalan Babyrock’ta tazelenir, güncellenir ve kolayca bitirilirdi. O bakkal arkası mekandan çok bira içildiği bir akşam hemen bakkalın yanından başlayan dar yoldan Gündoğdu Marşı ile sahile devrim yapmaya koşulmuş idi. Ancak yine fazla bira içildiği bir akşam yapılmayacak şeylerin hep çok erken yaşlarda yapılması kuralına uygun olarak dönme şarkıcılara gidilmiş idi. Yani, biranın muhabbeti alıp götüreceği yer bu küçük yazlık gezegende belirsizdi. Çünkü dünyanın en çılgın ilçelerinden -Bergama, Akhisar ve Soma- akıp gelen ailelerin biraz para görmüş çocukları bu gezegene hükmetmek istiyordu, en çok da ehliyetsiz araba kullanarak. Halısaha maçlarından önce bira içilen yer de burasıydı. Maç dediğim de kızlar için girilen bir iddianın iki site arasında rekabete dönüşmesiydi. Maçların başında maçın kavga için mi yoksa sadece bira göbeğini eritmek için mi olduğu maç öncesi halısaha etrafında patinaj çeken araba sayısından anlaşırdı. Kavga içinse halısahacıdan saha kapısını kapatmaması istenirdi, seyirci sahaya insin diye. O ilk maçlarda kavga edenler, daha sonra barlarda birbirlerine kalkan olmuş, artan yaş ile beraber yasak aşklar unutulmuştu. Önceden sevdiği kızı şimdi arkadaşına ayarlamaya çalışanlar dahi ayıplanmıyordu, ama biz girmedik o yola, olmuş bir kahpe dedik çıktık işin içinden.


Bu Egem Cafe, bakkal arkası mekan ve halısaha üçgeni henüz sonlanmadan ÖSS zuhur etti. O sene yaz çok sıcak olmuştu ve başka bir Ahmet Abi’miz 15 Haziran’da bu sıcaklara dayanamayıp veda ediyordu hayata. Sınavı atlatır atlatmaz, ki aynı gün doğumgünümdü, bir araba alıp yazlığa gitmeye karar vermiştik. Ama eski komşumuz olan hıyar arabasını satmaktan vazgeçince, dayımın arabası ile en uzun tatilime başlamıştım. O yaz yeni bir araba alınacak, yazlığın çehresi biraz değişecek ve Yunanistan Avrupa Şampiyonu olacaktı. Diğer yandan da trafik ışığı olmayan bu kentte ehliyet alacaktım. Tüm bunlar sınav sonucunu beklerken akıp gidecekti. Hepsinin arasında bağlantı kurmak için çok bira içmek gerekiyordu. Yunanistan sıkıcı ve düz top oynuyordu, aynı şekilde ÖSS’de soruları basit düşünerek ve düz mantıkla çözenler benden daha fazla tahmini puan söylüyorlardı. Bakkal arkası mekanda benden beklenti yüksekti, en akıllı yeğene çıkmıştı adım. Sırt sıvazlamaları içimde sıkışan hayallerin tıpkı bir bebeğin gazının çıkması gibi ağzımdan, telefonumdan ve ellerimden çıkmasına neden oluyordu. Ortaokuldaki kız arkadaşım ile İstanbul’da ortak ev tutacaktık, gerçekten istemiş miydim bunu şimdi ikileme düştüm. Ama ilginç bir yazdı dedim ya, yılların kurduğu denklemin bilinmeyenleri yavaş yavaş çözülüyordu. Bakkal arkası mekanda bira ile en güzel giden cipsin domates soslu olduğuna karar verirken, bir iki adım ilerdeki Egem Cafe’de pişti ve ihale konusunda ihtisasımı tamamlıyordum. Abiler bizi alıp karşılarına birasına oyun açtırıyorlar ve ilk el bitmeden masaya biralar geliyordu. O yaz o cafeye çok veresiye yazıldı, çok borç kaldı Eylül ayına, benimki sadece üç biraydı.


Yeni bir mekan adeta yeni bir keşifti yazlık gençleri için. Gelgelelim, yıllar sonra fark ettim ki, değişen mekanlar değil, vasıtalarmış. Batılı denizciler gibi, gemi yerine araba olsa da, bu küçük gezegende açıldıkça açılıyorduk. Heyecan uyandıran bu mekanlardan biri de Bademli yolundaki Karaburun’du. İlk gidenler, orayı geceleri sahilde ya da sahil yolunda “İşte şuradaki ışıksız yer” diye tarif ediyorlardı. Oraya ayağımızın alışması çok geç olmadı. Babyrock’ın ilersindeki taşlara çekirdekçi ve çaycı aileler dadanınca, yazlık gençliği için oraya hicretmek kaçınılmaz olmuştu. Vasıtalar değişince, bittabi ki, bira tedarikçisi abiler de değişiyordu. Soğuk biralara bakılarak kaç tane içeriz hesabı yapmak gecenin en önemli sorunu gibi bir şey olmuştu. Siyah torbalarda biralar ile arabaya geri dönen arkadaş ya birkaç tane daha almak için geri gönderilir ya da afferini hak ederdi. O burunda içilen biralar ve dinlenen müzikler, edilen muhabbetlere yeterdi yetmesine ya bazı dertlere yetmezdi. Yetmediği noktada, ay ışığında Midilli’ye karşı rakı sofrası kurulur ve sabah edilmeden dönülmezdi. Bu Midilli’ye karşı olmak da yazlık gencinin ruhunda derin yaralar açıvermişti. Eskaza bir turist olursa ki, genelde Almancıların Bergama’daki düğünlerine gelen Alman gençler olurdu, o yabancının yanında istisnasız “We love Greece” denir, barbarlıktan uzak bir kuytu gibi tanıtılırdı memleketin bu köşesi. Yazlıklardaki Almancıların anlattıklarına bakılırsa Avrupa bok gibi yerdi. Bize de buralar, hele o zamanın derdi ÖSS, bok gibi gelirdi. Yoksa yaşam mı bok gibiydi? Ama Almancılar ve bazı yazlar getirdikleri yabancılar, rahat insanlardı. Misal, bir Alman kızın arabasının arkasında pussywagen yazıyordu, evet amcık arabası… Bizim kem gözümüz yoktu lakin bu küçük gezegene bu insanlar fazlaydı, dansları fazlaydı, bikinilerinin iplerini çözmeleri fazlaydı, eski yazlıktan bozma biçklaba tek başlarına gitmeleri fazlaydı. Onların da işte fazlalıkları olsa da bizim Karaburun’umuz gibi bir kuytuları yoktu. Sonradan Ayvalık’a ve Çeşme’ye kayan dikkatler bu kuytuda keskinleşmişti, çıta bu kara mektepte belirlenmişti ve gurur yüzünden o çıta hiç aşağıya inmedi.


Gezegenin en tatlı yerlerinden birisi de kokoreççimizdi. O kokoreççiyi de yıllar yılı bekledik az paraya kaliteli kokoreç için. Bergamalı Star Kokoreç hapisten çıkmış, seyyar arabasına bir köşe kiralamış ve kokoreç felsefesini bizlere anlatıyordu. “Kokoreç çay gibidir arkadaşlar, sıcak yenmeli. Kokoreçe domates salça bulaşmamalı. Kokoreç ekmeği ince olmalı.” Bu kokoreççideki emeği gördüğümüzden yarım ekmek pazarlığına girmiyorduk ama aramızdaki çulsuz ya bizden bozukları istiyor ya da kokoreççiyi iknaya çabalıyordu. Seyyar arabasının önüne arabayla yanaşıyorduk yanaşmasına ama kıyaksızlık bize dokunuyordu. Felsefeyi anlamak kolay da, bu gönülleri hep lafla hoş tutamazsın mentalitesi hakimdi o zamanlar, zira laf bizimkilerde zaten çoktu. Kokoreççinin ayranları eksik saydığı bir gece sustuk biz de. Habersiz kıyağı için kokoreççiden her akşam birer çeyrek daha fazla yiyorduk ama yine de kokoreççi o seyyar arabanın etrafına iki tane daha tabure koymadı. Belki mapusta birine bakıyordu, bilemedik, anlatmadı da.

Dikili böyle bir yerdi işte, bir devri orada kapadık. Şimdilerde değil üç dört ay, üç hafta dahi tatilim yok. Yazlıkçı gençler tayfası, biz fırtına gibi eserken daha velespit binen palelere bırakıldı. Yazlıklar çoğunlukla kiraya, gönüller hep daha güzellere verilir oldu. Yine de bira göbeğime baktıkça ben bunları hatırlar, hiç o göbekten utanmam. Bir devrin hikayesi başka türlü yazılmazdı.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)