Archive for the ‘Bilgisayar Mühendisliği’ Category

Gmail Artık Beta Değil

Tuesday, July 7th, 2009

Gmail neredeyse 5 yılın ardından “beta” etiketinden sıyrıldı. Uzun zamandır beta düzeyindeki bir yazılım ve hizmetten oldukça iyi ve üst düzey koşullarda çalışan Gmail’in bu hamlesini üründe büyük bir değişim gerçekleştirmeden yapması, kendilerinin de ifade ettikleri gibi kurumsal pazarda sunulan Google Apps paketi üzerindeki deneme düzeyi şüphesini yok etmek amaçlı. Bu kapsamda Microsoft ve IBM’e karşı sahaya neredeyse tüm oyuncularını sokan Google -beta anlayışına getirdiği yeni bakış açısını altyapıda ve diğer bazı ürünlerde devam ettireceği bilinirken- kurumsal pazarda beta etiketinin neden olduğu güvensizlikleri önleyeceğini düşünüyor. Öte yandan kullanıcılar açısından kaybolan belki de bir devrin etiketidir, sadece.

IE8 Reklamı

Friday, June 12th, 2009

Google Chrome’a ve tanıtım çalışmalarına burada değinmiştim. Şimdi Microsoft IE8 için bir tanıtım atağı başlattı. Kötü kelimesi sevmem ama iyi değil.

The Internet Mapping Project

Tuesday, June 2nd, 2009


Please draw a map of the Internet, as you see it. Indicate your home.

Gece Bülteni

Friday, May 29th, 2009

Dünya dönüyor, gündem değişiyor ve kayda almanın dayanılmaz hafifliği yazamadıkça omuzlara daha da biniyor. Bugünlerde hırslanasım, konuşasım, planlayasım ve gidesim varken Dünya’da ve Türkiye’de ilginç gelişmeler oluyor.

Mayından arındırılacak arazinin durumunu konuşurken ortaya atılan faşizan eylemler söylemi, askerlik-vicdani red tartışmasında birden ortaya çıkıveriyor, cinnetler ve cinayetler mayınlardan daha çok göz önündeyken dahi kimseler haber değerinden fazla değer vermiyor bu cinnetlere ve cinayetlere. Baştan başlayalım, büyük bir mayın hattı devredışı bırakılacak ve bu mayınların döşeli olduğu süre boyunca vatana millete hayrı-şerri nedir konuşulmadan kapitalist bir oldubitti ile halledilmek istendi bu süreç. O mayına basan oranın insanı ölmedi mi? Tarım her gün biraz daha gerilerken tarımın bu denli verimli bir arazide ortakça yeniden canlandırılması neden düşünülmemiştir? Tasarı geri çekilse de, hain bir silahın öyküsü yazılmadan ve tarım üzerine konuşmadan, vatan-millet-sakarya-siyonizm diyerek erteledik bu haltı da. Diğer yandan vatandaşlık yasası kapsamında TBMM’de tartışılan askerlik mevzuu çok basit bir düzlemde “askerlik yapacak kadar Türk ve erkek” olanlar ile olmayanlar tartışmasına döndü. Böyle bir tartışmanın yarar getirmesi beklenemez. Çünkü askerlik bir engelse en çok üniversiteyi yeni bitiren gençlerin önünde yükselen bir engel. Anti-militaristlerin ya da herTürkaskerdoğarcıların önünde bir engel değil, çünkü ilk kesim düşünceleri uğruna tüm zorlukları göze alıp vicdani redci olmaktayken, diğer kesim genellikle askerlik aşamasında olmayanlardan oluşuyor. Kısıtlı dinleyebildiğim programlarda da herhangi bir vicdani redciye rastlayamadım ya, neyse. Bu tartışmanın eksik tarafı, tartışmayı sorunun çözümüne götürecek olan genelin görüşüdür, Lisans ve Yüksek Lisans eğitimlerini tamamlayan gençlerdir. Bu gençler yaşam kurma aşamasında askerliklerini zaman ve biçim açısından uygun bir dönemde yapma telaşı içine girip tam bir bocalama yaşıyor. Genele yayılmış olan bir AÖF ve mecburiyetten Yüksek Lisans seçeneklerini de eklersek, boşa giden bir iş ve beyin gücü karşımıza çıkıyor. Ve biz gençlerin seçimi, yapmayalım ile yapalım arasında değil, çünkü seçim söz konusu değil, eğitim emeklerimi boşa getirmeyecek bir şekil arama söz konusu olan. Vekiller ve partiler ise zengin milliyetçilik damarını bulmuşken, oy kaybetmek pahasına bu soruna el atamıyor. “Zamanı gelince gitmek” algoritmasından daha zengin bir çözüme ihtiyaç var bu noktada. Cinnet ve cinayetlere gelirsek, söylenecek çok şey yok aslında. Bir yandan muhafazakarlaşırken diğer yandan akla hayale gelmeyecek cinayetler işleniyor bu ülkede, reklamlara bakarsan cennet ülke Türkiye…

Hafta arasında Barcelona’nın zaferini de kaçırmadık. Yakışanı giydiler üzerlerine, maçı yazabilirdim ama şu blog aleminde her yan çakma Mehmet Demirkol, her yan çakma Rıdvan Dilmen, biz haddimizi bilelim.

Bilişim dünyasında ise çok ilginç atılımlar var, Google Wave var, Bing var ve Hulu Desktop var. Hepsi de daha fazla bant genişliği, daha fazla bütünleşiklik ve daha fazla iş zekası istiyor. İnsanlık bu kadar ilerlediyse, helal olsun…

Hiç denetlemeden yayınlıyorum yazıyı, acilen Belçika’ya bağlanmam gerekli, doei!

Çeviri Uygulamaları

Wednesday, May 13th, 2009

Öncelikle soruları soralım: Noam Chomsky ile bilgisayar mühendisliğinin ne ilgisi var? Arkeolojik bulgu ve buluntularla bilgisayarların ne ilgisi var?

Bir yanda dilbilimci ve siyaset bilimci bir bilim adamı, diğer yanda elektronik bir alan ve bir yanda tarihi ve coğrafi bir alan, diğer yanda çağdaş bir teknoloji. Aralarındaki bağı kurmanın yolu bilgisayarlar ile anlaşabilme yöntemleri ve bilgisayarların insanlar arasındaki elçi görevini görmeye başlamasını anlamaktan geçiyor. Açalım, yapısal bir kurallar bütünü ile bilgisayarları programlamak ve yapısal ya da istatiksel yöntemler ile bilgisayarların kendiliğinden hizmetler sunmasını sağlamak gayeleri, bizleri bugünkü programlama ve web ortamına sürüklerken sosyal bilimlerden fazlasıyla destek almış ve esinlenmiştir.

Pekala şimdi de biraz, L. L. Zamenhof’tan bahsedelim. 19. yüzyılın sonunda Esperanto dilini tasarlayan bu iyimser göz doktorunun tek derdi elbette tüm hastaları ile kolayca anlaşmak değildi. Dünya üzerindeki herkesin anlayabileceği ve konuşabileceği bir dil yaratmak amacındaydı. Esperanto (umut eden anlamına gelir) dilini tasarlayan Zamenhof’un düşüncesinde ortak bir dil küresel çaptaki çatışmalara ve savaşlara neden olan sorunları da çözebilirdi. Esperanto daha çok Avrupa dillerinden alınan kelimelerin basit dilbilgisi kuralları ile donatılması sonucu oluşan bir dildi. Başarısız olduğu söylenemez, zira Esperanto dilindeki Vikipedi ile Türkçe Vikipedi aynı sayıda madde aralığındalar.

İnsanoğlunun konuşma dilini sadece sohbet için değil, bilimsel araştırmalar için de kullandığı ve bu zor alanda ortak bir dil yaratma sürecinin Latince’nin bilimsel bağlamda kabulü ile sonlandığını az çok herkes bilir. Bunun yanında günümüz insanının dil serüveni, Aydınlanma Çağı’ndaki insanların bilim aşkı ile atbaşı gitmiyor. Şimdilerde tepe tepe kullandığımız Internet’in çağındayız ve ortak dilimiz çok açık bir şekilde İngilizce. Burada sadece Internet’i düşünmezsek, örneğin 1900′lerin ilk yarısındaki Fransızca hakimiyetinin diğer alanlarda da İngilizce’ye geçtiğini görürüz. Artık tek dilliliğin, üniversitelere gelen siyasetçi ya da diğer konuklara “Neden İngilizce eğitim alıyoruz?” sorusunu sormanın zamanı geçmiştir. Yaşantımız eğer bir dünya insanı olmaya doğru evriliyorsa, bildiğimiz lisan sayısının bize olan katkısı yadsınamaz.

İnsanın insanla ve insanın bilgisayarla anlaşması için anadilinin dışına çıkması durumunun tek çözümü daha güçlü çevirmenler, bilgisayar alanındaki terimsel ifadesi ile “compiler/interpreter” program ve yazılımlar. Daha güçlü çevirmenin ve daha iyi çevirme yöntemlerinin programlama dillerindeki karşılıkları Java’daki bytecode ya da ortak doküman verisi tanıma standartları gibi kavramlar olabilir. Chomsky ve diğer dilbilimcilerin bilişime katkıları burada değerleniyor. Ancak insanın insanı anlaması için gerekli olan daha güçlü çevirmenin ve daha iyi çevirme yöntemlerinin karşılığı için arkeolojik bulgu ve buluntulara bakmamız gerekecek.

İnsan hiç bilmediği bir dili ve belki de abeceyi çözmek için nereden başlayabilir? Başlama noktası eldeki metnin bir dökümünü yapmak olabilir. Belirlenen bir kaç sözcük çözüldükten sonra gerisinin gelmesi kolaylaşır. Burada hata oranı ve istatiksel bilgi önem kazanıyor. Yani şunu anlamamız gerekecek, yabancı dildeki bir metni çözerken dilbilgisi kuralları ile hareket etme serbestisi yoksa, yapacağımız istatiksel eşlemeler kullanmaktır. Tıpkı Vilhelm Thomsen ve Vasili Radlof’un Orhun Yazıtları için yaptıkları gibi, anahtar bir kelimeyi çözmek, onlarınki Tengri idi. Buradan geleceğimiz nokta, çevrimiçi tercüme uygulamalarının çalışma biçimidir. En çağdaş olanını ele alalım: Google Translate!

Google Translate, istatiksel makina çevirisi (statistical machine translation) denilen bir yaklaşım kullanır. Bu yaklaşım şöyle özetlenebilir, çeviriler, parametreleri çift dilli metin gövdelerinin (bilingual text corpora) analizinden türetilen istatistiksel modeller temelinde oluşturulur. İstatistiksel yaklaşım kural temelli ve örnekleme temelli yaklaşımlardan farklılık gösterir. Bu farklılıklar, kural temelli yaklaşımda gözlenen dilbilgisi kurallarının manuel olarak belirlenmesi zorluğunun ve örnekleme temelli yaklaşımda gözlenen birebir dil eşleme kısıtının bu yaklaşımda olmamasıdır. İstatistiksel yaklaşımda temel alınan parametre, anadildeki e metninin yabancı dildeki tercümesinin f metni olma olasılığıdır. Google’ın kullandığı bu yaklaşımın Google’daki yöneticisi, 2003 yılında hızlı makine tercümesi dalındaki DARPA yarışmasını kazanan Franz-Josef Och’tur.

Och’a göre, bir çift dil için en başından kullanışlı bir istatiksel makine tercüme sistemi geliştirmenin gerçek temeli bir milyondan daha fazla sözcükten oluşan çift dilli metin gövdelerine ve her biri bir milyardan daha fazla sözcükten oluşan tek dilli iki metin gövdesine sahip olmaya bağlıdır. Bu büyüklükteki bir veriden elde edilen istatistiksel modeller bu diller arasındaki çeviride kullanılabilir. Google bu denli büyük bir veri havuzunu oluşturmak için Birleşmiş Milletler’in ve Avrupa Birliği’nin dokümanlarından ve “daha iyi çeviri öner” seçeneğinden gelen çevirilerden yararlanmakta. Bu çalışmaları yöneten Och, ki sadece 2,5 dil bilen bir insan, gibi diğer çalışanlar da bilmedikleri dillerde modelleme sonuçlarını test ediyorlar. Örneğin, İngilizce – Çince çeviri aslında Çince bilmeyen bir mühendisin sorumluluğunda geliştiriliyor.

Peki Google elde ettiği bu gücü nasıl kullanacak? Bilimadamlarının Latincesi gibi, biz ve bizden sonraki Internet yerlilerinin ortak anlaşma dili İngilizce yerine tercüme tabanlı bir Internet ortamında dilsizlik mi olacak? Sözgelimi, Google Chrome bizim IP ve DNS ayarlarımızdan hangi ülkeden bağlandığımıza göre gezindiğimiz sayfayı bizim dilimize mi çevirecek? Ya da yanımızda taşıdığımız cep bilgisayarımız bir Babel Fish mi olacak?

Google Translate’a ancak 12. safhada Arnavutça, Galiçyaca, Maltaca, Estonyaca, Macarca ve Tayca dilleri ile katılan bir dilin konuşucusu olarak, bu yazdıklarım umarım “Neden İngilizce öğreniyoruz?” diyen kafalara hangi dilde olursa olsun çalışmanın getirisini gösterebilmiştir. Bir de öyle konuşanlara vereceğiniz yanıt, “Q klavye kullanıyorsan konuşma kardeşim” olsun.

Eksiğim ve yanlışım varsa düzeltin lütfen.

Chrome TV’ye çıkıyor

Saturday, May 9th, 2009
Artık Google bile arama motoru reklamlarını ve YouTube’un sınırlarını görmeye başladı. Bir ürünün veya tanıtım servisi üzerinden anlaşılan bir firmanın ürünlerinin web ortamında yapılan reklamı kadar, webdeki diğer kanallar ve TV üzerinde de tanıtımı yapılması gerçeği henüz aşılamadı. Zira geçtiğimiz günlerdeki Gmail çökmesine koşut olarak, bir çok kullanıcı ileti kutuları üzerinden bağlandıkları Google ekosistemine dahil olmayıp / olamayıp, o saatlerde başka iletişim kanallarına başvurdular. Google’ın reklam servisleri ve SEO algoritması çöktüğünde ne olacağını buradan kestirebiliriz. Ki Google, öylesine durağan bir dev değil, devamlı geliştirmeler ve araştırmalar yapan devasa bir firma ve güleryüzlü tekelleşmenin günümüzdeki en somut örneğidir.

Google hizmetlerini incelemek bana her zaman zevkli bir iş olarak gelmiştir. Yine de kendimi ve yegane Google hesabımı bu hizmetleri denemek için kobay yapmıyorum. Aslında sahte bir hesap ile tüm Google hizmetleri incelenebilir dursa da, birebir etkileşim ve gerçek veri olmadığı için sakat kalacaktır. Örneğin geçenlerde Google’ın bir web geçmişi hizmetine rast geldim: Google History. Bu hizmetin ne için canlı tutulduğu çok açık, analiz ve sayaç programlarının sayfayı ziyaret eden bilgisayarın ekran çözünürlüğüne kadar neredeyse tüm özelliklerini ayrımsayabildiği bir ortamda, Google da elbette bu bilgileri reklam ve arama sonuçları için kullanacaktır.

Ancak bu da yeterli gelmemiş olacak ki, arama devi ilk TV reklamını veriyor, Chrome’u tanıtmak için. Reklamlar, yine Google’ın bir hizmeti olan Google TV Ads sistemi üzerinden yayınlanacak. Yani bunun anlamı, Google’a envanterlerinin bir kısmını satma izni veren kablo sistemlerinde ve ağlarda yayınlanacaklar.

Google şimdiye kadar hiç TV reklamı hazırlamasa da, diğer markalar kendi reklamlarında Google ile birlikte rol almışlardı. Örneğin 2006 yılında Pontiac, G6 modeli için Google anasayfasını gösteren ve “Pontiac” anahtar kelimeli bir arama kutusu gösteren ve dış sesin “Don’t take our word for it, Google ‘Pontiac’ to find out.” diye seslendiği bir TV reklamı hazırlamıştı. Bu Pontiac reklamına buradan ulaşabilirsiniz. Bir çok reklamda, bunlar TV ya da durak reklamı olabilir, Safari’yi görmeye alışkınız, gerçi bu durum genelde görsel tasarımcıların macintoshlar ile çalışmasından ileri geliyor.

Aslına bakılırsa bu adım, Google için düşük riskli bir girişim. Çünkü, Google TV Ads sistemine erişim oldukça kolay ve buradaki envanter genellikle pahalı değil, ayrıca Google yaratıcılığı bu tür hizmetlerle bir nevi kavanozunda tutuyor. Zaten firma da bu hareketi fazla önemsemiyor gibi, bir sözcü bunu sadece küçük bir deney olarak tanımlamakta.

Google Chrome’a gelirsek, ben bu tarayıcı ilk çıktığında bir çok dokümanını ve elektronik kitabı indirmiş, hatta çizgi roman tadında bu tarayıcının özelliklerini anlatan dokümanı da bir çok kişiyle paylaşmıştım. Ancak kurup da denememiştim. Sanırım Almanya’dan dönüş zamanıma denk gelmişti ve değil yeni bir tarayıcı kurmak, denemek Internet ile olan bağımı azaltıp kendimi gezmeye vermiştim. Döndüğümde ise Firefox Çökme Habercisi ile çok sık haşır neşir olmaya başlayınca yine aklıma Chrome gelmişti. Ama bu sefer de Ubuntu Linux’un dünyasında bulmuştum kendimi. O yüzden denemediğim bir ürün hakkında ileri geri konuşacak değilim, yine de bununla beraber tarayıcı pazarındaki yoğun savaşa rağmen bu kadar az kanaldan yapılan tanıtımların rolünü sorgulamak gerekli. Şimdiye kadar gördüğümüz, bazı reklamlardaki www… diye firma ya da ürün web sayfasının girildiği tarayıcı adres kutuları değil mi? Bu nedenle Chrome’u pazarlamak, diğer tarayıcı sağlayan firmalara daha agresif bir pazarlama esini getirecektir.

Google, Chrome için geçen ay içinde küçük yaratıcı firmalar tarafından ilk önce YouTube’da gösterilen 11 videodan oluşan bir pazarlama kampanyası başlattı. Şu anda, Google bu videoları reklam satın alımı ile diğer web sayfalarına yerleştirmeye başladı. Bu sayfaların içine New York Times’ın ön sayfası da dahil. Her biri yaklaşık olarak 10.000$’a mal olan videolar, Google’ın sahip olduğu YouTube’da binlerce kez izlendi. Bunlar arasında ise You and Your Browser, neredeyse 135.000 sayısına ulaştı. Televizyonda gösterilecek olan reklam ise Ocak 2009′dan bu yana 2.166.262 görüntülenme sayısına ulaştı. Zaten yapacağı etkiyi yapmıştır diye düşünebilirsiniz, ancak TV reklamlarının video paylaşım sitelerine taşındığında kazandığı seyirci kitlesinin tam tersinin ve bu Internet çağının yerlilerini de içerdiğini düşünürsek, aslında büyük bir adım.

Ben bu yazının sonunda Google Chrome’a hala ne kadar ihtiyacım olduğunu kestiremedim. Beni ikna edecek olan varsa, çok basitçe yorum bölümünde Chrome reklamı yapabilir. Chrome’un paylaşım pastasındaki %1,5′uncu payı olurum belki…

Fark Var

Saturday, May 9th, 2009



SSD’ler sadece var olan bir probleme yeni bir çözüm.

Robot Öğretmen

Friday, May 8th, 2009
İlk robot öğretmen Japonya’da dersbaşı yaptı/kullanıma sunuldu. Tokyo Bilim Üniversitesi’nde görevli olan Profesör Hiroshi Kobayashi’nin 15 yıllık emeğinin ürünü olan robot çeşitli yüz ifadelerini gerçekleyebiliyor. Bunlar altı adet temel duygu ifadesi, mutluluk, şaşkınlık, korku, üzüntü, kızgınlık ve memnuniyetsizlik. Buraya aldığım fotoğrafta* da robot öğretmenin sınıfa yerleştirilişi görülüyor. Saya isimli robotun yapabildikleri bu fotodan da anlaşılacağı üzere kısıtlı. Şimdilik sadece “Sessiz olun” gibi basit komutlar vermek ve yoklamayı almanın dışında sınıf ile pek etkileşime geçmeyen “silik” bir öğretmen. Günümüzde gerçek öğreticinin konumu değiştiği için, böyle bir atılım okulları tekrardan güçlü bir öğretici konumuna yükseltebilir. Karar destek sistemleri ve veri madenciliği algoritmaları ile öğretmen kavramı nesnel ve atik bir kavrama evrilebilir. Donanımsal ve yazılımsal teknolojilerin medya ve Internet dünyasında çok derin kullanılması ile okul öğreticilikteki otoriter mevkisini aslında büyük bir boşluğa bırakmıştı. Otoriteden kasıt, despotluk anlaşılmasın, bilgi haznesi bakımından da öyle öğretmenlere ihtiyaç var. Hele bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde, bu boşluk, öğretmenlerin kendi içlerindeki ve hayatlarındaki sıkıntılar ile birleşince daha tehlikeli hale geliyor. Tabi, öğretmenlerin yanında olmak bazı noktaları atlamayı da gerektirmiyor, takip ediyorum, ortaokul ve lisede ne kadar matematiği kötü arkadaşım varsa hepsi şu an ya matematik ya da sınıf öğretmeni… Buna bizim zamanımızdaki ÖSS sistemi kadar, Türkiye’deki üniversitelerin meslekleşmeye üstün körü bakması ve açıktır ki üniversitelerin bağımsız program yaratma ve programlarını bağımsız yönetme eksikliğinin olması da katkı yapmıştır. Sonuç; matematiği, fiziği bilmeyen öğretmenler…

Türkiye çok uzatmasın, sipariş etsin şundan iki üç tane bu haliyle, bas içine kalıp bilgileri, olsun sana öğretmen. Tenzih ettiklerimin başında kendi annem geliyor.

*Sinopix/Rex Features

Twitter’da Eskortlar

Tuesday, April 28th, 2009

Twitter’ın iş ve pazarlama amaçlı kullanımından daha önce Twitter Olayı yazısında bahsetmiştim. Bu kullanımın yarattığı uç durumlar ve tartışmalı adımlar var elbette. Bunlardan biri Büyük Britanya’da yaşandı. Bir eskort kız şirketi yahut bildiğimiz tanımıyla bir genelev olan House of Divine, Twitter üzerinden yayına başladı. Bu yayın çalışma takvimleri ve özel indirimler ile ilgili olduğu için bence çok isabetli bir adım. Kafama yatmayan kısım ise, o ev içindeki çalışanların ne kadar o eve ait olduğu ve bu büyük olasılıkla istenmeyecek bir hayatın kendi istekleri dışında ne kadar yayınlabilir olduğu…? Örneğin, Lucia ve Karol’un pazar günü de çalıştığı, Nina’ın işteki son günü olduğu ve Alexis’in yerine bir süre Tayla’nın bakacağı yayınları hangi sınırları aşıyor acaba?

Yetişkin servisleri Internet üzerindeki varlıklarını reklamlı ve tuzaklı siteler, berbat satış siteleri ve rahatsız edici konumları nedeniyle iyileştirmek durumundaydılar. Artık Internet çağının yerlisi olan bir kuşak, otellerde Pay TV görünce, o kutunun hünerlerini merak bile etmiyor. Çünkü iyi ya da kötü bir şekilde o hazzı ve o bilgiyi yetişkin servislerinden edinmiş bir halde. Onun için Twitter üzerinden bu genelev yayınını ben ahlak bozucu ya da bozukluğun son haddi olarak görmüyorum. İrdelenmesi gereken bir başka yan ise, Twitter’daki izleyici kitlesinin herkese görünür olması. Gizli kalması tercih edilen bir alışverişin, Twitter üzerinden açığa çıkması beklenemez. En azından gizli kalmak isteyen bir ilgili, gidip de Twitter üzerinden izleyici olup @DivineMK şeklinde yanıtlar atmıyordur. Şu an var olan 172 izleyicilerinin çoğunun ise meraklı kullanıcı olduğu kesin.

Sosyal ağların kullanımı gitgide yaşamımıza uyum sağlayacak. Bu devinimlerde ahlaksızlık aramak büyük resmi görmekten çekinmenin sonucudur.

Tasarımsız da yaşanır

Tuesday, April 28th, 2009

durmuscetinakman.com
‘un yapım aşamasında Joomla! üzerine template yazarken CSS düzenlemesi ve değişik Internet tarayıcıları için CSS uyarlaması sırasında tasarımın, içeriğin ve bu ikisinin bileşiminin nereye doğru evrileceğini düşündüm. Belge formatları, içerikten bilgi çıkarımı ve tasarımın uyarlanması olmadan bu yeni Internet yaşantısında yer almak çok zor. Formatların yani biçimlerin hepsinin desteklenmesi, içerik ve bilgi dengesinin iyi tutturulması, üstüne ilgi çekici bir tasarımın yaratılması bir web bileşeni için artık vazgeçilmez. Bilgisayarcıların çözüm üretiminde iki ana yol vardır, birincisi sorun üzerinden karmaşık bir çözüm üretip onu satmak ve de facto bir standart olmasını zorlamak, ikincisi ise sorun oluşturan durumun çözümünü bağımsızca geliştirilebilecek biçimde sistemden ayırmak. Bu iki yolun hangi tür tekel ve geliştirim ortamlarına sebep olduğunu görüyoruz. Bu iki yolun ortasında yer alan bir çözümler bütünü olan Google ise çevrimiçi yaşantının çağımızdaki yerini temsil ediyor. Ve arayüz, algoritmalar ile belge taşınabilirliği açısından baktığımızda kesin bir şekilde eski tekil sistemlerden ayrılıyor. Web tasarımı dünyası kendini taşıyabilecek bir güce sahip artık, bunu CSS’i adeta kazarak tekrardan öğrendikten sonra gördüm. Ancak, örneğin işletim sistemleri tasarımı ne alemde bunu merak ettim. Bazı yerlerde, artık bağlantısız büyük bir işletim sistemi yerine web erişimli sade sistemlerin tercih edileceği söyleniyor. Dağıtık sistemler ve şişkin sistemler arasında dalgalanan akımların bence geleceği nokta cepteki para… Ne kadar paran varsa o kadar iyi sisteme sahip olursun. Tabi bu aşamada, akademinin araştırmalarına da önem verilmeli, yoksa fiber, hd ekran, sata ve deli kartlar diye gider bu, bazıları bu imkanlardan yoksunken.


Geleceğim nokta, işletim sistemlerindeki tasarım evrimi idi. Laf kalabalığında gelemedim bir türlü. Xerox ile başlayan bu evrim, Windows 7 ile devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde Ubuntu için bir tema ararken Gnome’un sanatsal yanını da keşfettiğimden bu son dönemde Windows’a eklenen masaüstü özellikleri, dosya simgeleri ve ie’deki yenilikler beni pek şaşırtmıyor doğrusu. Ama itiraf edeyim, Mac OSx Leopard’ı gördüğümde n’oluyoruz lan olmuştum. Bu bağlantıdaki resimler ve kısa açıklamalar ile bu evrime dalıp, eski günleri yad edebilir, gelecek hakkında fikir sahibi olabilirsiniz. Bana göre, ki Vista’da dahi klasik Windows temasını kullanırım, görselliğe bu kadar performans harcamak çok akıl karı değil. Ama tuning meraklıları için çekici gelebilir.