Archive for the ‘Başka’ Category
Dertliyim ruhuma hicrânımı sardım da yine!
Wednesday, March 2nd, 2011Heyecan gitmiştir. Elimizde ne var? Birkaç fotoğraf ve biraz tereddüt. Odana dönünce cesaretin varsa yanıtlanacak soru hazırdır: Kendine karşı zaferi ne zaman kazanırsın? “Bu konuşma bitmiştir” dediğin andan daha mağlup, daha yaralı ve daha eksiksen dönüşün yoktur, bunu bil. Ama tüm duyduklarına rağmen kafandaki konuşmalar bitmediyse mağlubiyete hazır değilsindir. Nasıldı o duygu ya da düşünce hatırla: Hani birisi ölür ya sevdiklerinden, çabucak geçsin istersin o ilk saat, ilk gün. Çaresizsin, çünkü çabucak geçmez. Hiç kimse aslında bir şey dememişse bile herkes bir şey demiştir o andan itibaren. Yanaklarını sıkıp, başını okşayanlar, sırtını sıvazlayıp, zor ile su içerenler… Bunların tümü bir şey demektir aslında: Başladığın noktaya hoş geldin! Fakat bir soru daha: Sıfır ile yaşamaya hazır mısın?
Bu son soruya yanıt veremeyecek kadar kibirliyim oysa. Bırak yanıtlamayı, bu soruyu duymaya bile tahammülüm yoktur. Her bir insanın en az benim kadar çalıştığını, benim kadar emek sarfettiğini ve benim kadar keyif sürdüğünü düşündüğümden önce kendime kızarım, neden daha fazla fedakâr olmadım diye. Sıfırı işte böyle giyinirim de sıfır ile yanyana yaşamaya hazır olamam. Çünkü ben, ne kadar büyüsem de ne kadar adam olsam da ya hep ya da hiç derim. Ve tüm gün kafamda bu yankılanırken, paydostan sonra dilime takılan şarkı geceye varmadan bir anlam edinmişse, hiç deyiverir ve sıfıra dönüşürüm. Artık ben hiç’imdir, piç’imdir, daha bir ben’imdir. Fakat başka sıfırların yanına istiflenmeyi gururuma yediremem, kendime anlatamam. Hele bu yuvarlanış, şu boktan memlekette en sevdiğin insanın tekmesi ile başlayacaksa… Yok öyle olmasın, ben kendi kendime sıfırlanırım, hissizleşirim, piçleşirim.
Piçleşmenin en kabasını aştım da geldim bu yaşıma, o nedenle zor iş değil benim için. Yine de bilinsin ki, piçleşip babanı bile silmenin acıtan bir gururu vardır. Eşek gibi olacaksın, derin sıkı olacak, çalışmaya meyilin olacak ve gözlerin dünyanın en güzel bakan gözleri olacak. Değerini bilmezler, boşver sen dünyanın en kadife yüreğini en taş yüreğine çevir, bak işine. Ama bak, doğrusu bu kadar gurbetliğin içinde bazı şeyler zor. O acımasızca taşlaşma, o olgun piçleşme ve o vurdumduymaz silip atma bir çırpıda onaylanamıyor. Ne denir buna? Karanlığın içinde en azından bir kıvılcım olsun denir. O kıvılcım da yetmezse güneşi getirmeye, hakkın var oğlum, adam boğazlayıp kendini harcamaya. Hakkın var.
Ahmet Telli ne güzel yazmış,
hiç kimse bir aşkı
onarmaya kalkmasın
kaybedilmeye değer
en güzel anında
bitirilmişse eğer . . .
Foto Galeri Hizmetimiz
Friday, February 25th, 2011Firesiz ve Firarsız
Tuesday, February 15th, 2011Zaman seni beklemez. Hareket vaktini belirlediği trenin vagonlarının birinde yerini almışsın, almamışsın, vagona doğru attığın çevik adımla merdivene kendini zar zor atmışsın, atmamışsın, buna bakmadan zaman raylar üzerinde yol almaya başlar. Nasıl bir tren bazı istasyonlardan daha bir sertçe ve zalimce ayrılır, işte öylesine sertçe senden ayrılan zamanın ardından bakakalırsın, fakat istasyonun daimliği, bunca yılın ardından oradalığı oralılığa çevirebilmesi ve herhangi bir duvarında asılı olan eski moda bir saatin tıkır tıkır işlemesi, içine düştüğün ümitsizlikten seni çekip alır, vurdumduymazlaşma hakkın bakidir. Heyhat, bu insansızlaşmanın ve yaşamsızlaşmanın üzülecek yanı yok mudur, vardır elbette. Misal zamanı yakalayan bir dostumuzu bir daha göremez oluruz. Ama şansa hizmet etmişliği de olacaktır bu vakitsizliğin. Misal hiç tanımadığımız bir insan, kapkara bir trene dönüşen zaman ile gezer dolaşır da birdenbire şans gibi önümüze çıkar. Dahası kaçırdığımız bir şenlik de olabilir, bir çatışma da. Misal çocukluğumuzun geçtiği mahalle, vakti gelir bir devrim yapar, biz o devrime yabancı kalırız. Ne yapmalı da seni bekleyen bir zaman yaratmalı? Zamanının insanları ile firesiz ve firarsız yaşamanın bir yolu yok mudur? Zamanı yakalayan da, zamanında orada olamayan da zamanla değiştiğine göre zamanı ve gölgesinin düştüğü insanları tutsak etmenin bir yolu yoktur. Yapacağın iş, kendini kendinin ayrılışına hazırlaman, şansa sığınacak kadar cesur olman ve bizzat kendi devrimini müjdelemendir. Aksi halde, yaşam bitmiştir. Öl daha iyi.
İki Kişi
Thursday, December 23rd, 2010İki kişiyiz ve henüz eksiğiz. Düz bir ovada omuz omuza dört duvar örüyoruz. Bir dört duvar ki, çatısız, tavansız kalacak, göğe hasret kalmayacak içindeki iki kişi. Düş kurmak güzel fakat soğuğu var buraların, şöyle keyifle yürünmüyor şehrin sokaklarında, birine sarılıp zevkini çıkaramıyorsun dakikalarca otobüs beklemenin ve daha diyeyim ki bu şehrin martıları denizin sokak çocukları değil. Ekmek kuyruğu da yok buralarda, iki söz öteden bakıyor sana birazdan alacağın ekmek. Biz de henüz eksiğiz, yaşımız eksik örneğin, toplasak 50 yaşa erişmiyor. Sonra eşyamız eksik örneğin, toplansak 50 parça etmiyor. Bizden birimizi çıkarıverince bu yüzden biri apaçık meydanda kalıyor, ya biraz saf ya da biraz yabancı… Varsın olsun işte yaşıyoruz, iki kişiyiz ve birbirimizi seviyoruz.
İyi olmayıp da ne yapacağız?
Wednesday, December 1st, 2010Şimdiye kadar içimde sıkışan adama bir süreliğine yine kilit vurmuş gibiydim, sağlam kilitler asılı oldukları büyük süslü kapılarda fark edilmiyorlardı. Şunu yazmasam, o kilitler, o kapılar kimsenin umurunda da değiller, belki hâlâ öyleler. Karanlık bir yola bakan devasa demir kapıların üzerinde asılı duran kilitler… Kim bilir anahtarları nerede bu çaresizleşen ve önemsizleşen kilitlerin? Görevlerini yaptılar kuşkusuz, belirli bir zaman süresince, ne pas tuttular ne de emanete hıyanet ettiler. Nasıl bir yara bandı, yaranın tentürdiyot çirkinliğini kapatsa da kabuk bağlamasına engel olamaz, bu bezemeler, süslemeler ve güzellemeler de bu inziva düşkünlüğüne sonsuza dek çare olmayacaklardı. Olamadılar zaten. Güzel, iyi ve erdemli diye sunduklarımın altından, gizlediğim adam ve saplantıları, sanki çok kollu bir yer altı canavarıymışçasına kontrolsüzce devinmeye başladı. Köle Cuma’nın güzelce koşuşunun saflığı nerede başlıyor, bir senaryo ezberinde anlaşılabilir. Fakat benim “İyiyiz, iyi” düsturumun kaynağı hangi kabullenme ya da hangi yanlış anlama, o bilinemez. Bilsem zaten, şimdilerde tekrar devinmeye başlayan bu canavarın, plan ve hesap tutkusunun başıma açacağı işleri önceden kestirir ve kimseyi bu aptal dertlerimle meşgul etmezdim.
Şimdi güzel, iyi ve erdemli bir adam, karşısındaki insanla konuşurken içinden ona küfrediyor, fazlaca sıkılırsa da karşısında konuşan ağzın ortasına sıkı bir yumruk çakmayı düşünüyor. Kuralları ile üzerine gelen toplum yaşamında tektipleşen ve sessizleşen insanlara bir şeyler anlatası geliyor, sonra anlatmak ile olmayacağını bildiğinden, durduk yere bu düzenli kravatlara, bu dizhizası tayyörlere ve bu turuncu keçeli kalemlere bağırası geliyor. Çünkü onlar, güzelliğe ve iyiliğe hiç inanmamışlar sanki. Oysa bu adam, o inanca bir şans verdi ve bu şansı verirken kilitli kapılar ardında başkalarının ihtirasla kazanmasını izledi.
Hangi adamın ben olduğundan daha önemli olan, içimde barınan adamlardan hangisinin daha bilge olduğudur. Dışarıda güzelliği ve iyiliği, öğrenen gözleriyle deneyen, herkes ile dost olan adam mı, yoksa içimde sıkışıp kalan ama her deviniminde bir macerayı muştulayan sabırsız ve ukala adam mı? Bana bunun yanıtını karşılaşacağım yeni Robinsonlar verecek.
Bir Kız Çıktı Karşıma
Sunday, November 21st, 2010Özcan Deniz’in “fan”ı değilim. Zaten olayın Özcan’ında veya Kürtçe’sinde de değilim. Fakat Sırrı Dayı’nın muhabbet meclisindeki bu yorumunu ilk izlediğim andan itibaren, programdan bu kesiti sevda yolunda yürüyüşüme eşlik eden bir gölge bildim. Yalanım yok ben bilmezdim, bu kadar dayanıklı ve bu kadar karşılıklı sevdayı. Olmaz dileklerin, gelmez günlerin peşinde kalbimi perişan etmiş, -iç eriten ne ola ki- iç ısıtan bir gülüşe bir ömrün yarısında hasret kalmışım. Önce yazgeldi vakti, ardından kışgeldi vakti iki insanın yüzyüze uykusuna doyuruyorum ömrümün kalan günlerini. Ne uzun vadeli planlarım var ne de kısa vadeli hesaplarım. Bir kız sevdim gül gibi, güldüren beni, büyüten sevgimi. Zira o ağlak ve isyankar yalnız adam şimdilerde “Çok şükür, çok şükür bugünü de gördük, ölsem gam yemem gayrının resmini” yapıyor, iyi de yapıyor.
God Save The McQueen!
Sunday, November 7th, 2010Steve McQueen was cool. That is it. He didn’t need tattoos all over his body, he didn’t need carefully crafted facial hair, he didn’t need a fashion consultant, he didn’t need to pose, he didn’t need props, he didn’t need a group of guys to tell him how great he was. No entourage, not tough guy talk, no bragging, no nothing. He was just cool, period.
Maayköl ya da MJ
Sunday, October 17th, 2010
Hayatın Yalnızlık Yavşaklığından Nefret Ediyorum
Tuesday, October 12th, 2010İnsan, kendisini eğitmeliymiş. Bilhassa da beynini. Sırf yalnızlığı göğüslemek için, başka bir şey için değil. Sırf yalnızlığı taşıyabilmek, elini tuttuğun, gözgöze geldiğin insanlardan ayrılınca girdiğin dört duvarın sesini duymamak için kendini eğitmelisin. Zira, bir andan sonra, uykuya yakın, artık yalnız uyuyamadığını anlarsın. Sarmak ister, sarılmak ister eğitimsiz kolların birilerini. Sardın diyelim, heyhat, yanağını ısıtan soluktan uyku ayırır seni yine de, bu sefer düşlerinin dört duvarına girersin, ne kaçmak mümkün ne de başka bir düşe iltica etmek… Bir yol yalnız kalmamak için kıskanırsın, onunla daha çok vakit geçirmek için ondan fedakarlık beklersin, ya da bir dostunu paylaşamazsın diğerleri ile, hep seninle hoşbeş etsin, zor günlerini tek sen bilesin istersin. Oysa kıskanmak, üstüne gelen dört duvarı daha da daraltır, çaresiz kıskaçtasın. Başka bir yol, düş atlasında insanlar azalmasın diye aldatırsın en çok sevdiklerini, ya da en yakın dostlarını. O dokunuşlar, o sözler başkalarına da nasip olur ve sana kalan nasırlaşan duygular olur, hisler kaybolur. Oysa aldatmak, üstüne gelen dört duvarı daha da çoğaltır, çaresiz aldanıştasın.
Sabah olur, uyanırsın. Yalnızsın, telefonunda mesajlar olsa da. Dün ne kadar kalabalıktı oysa sabahın. Şimdi su ısıt, kahvaltını hazırla, beklersen kendiliğinden olacağı yok bunların. Duşunu al, traş ol, dikkat etmezsen boğazını bile kesebilirsin. Çantanı hazırla, anahtarlarını kontrol et, unutursan dışarıda -o dört duvarın dışında- kalırsın. Bisikletin kilidini çözerken kendi kendine tekrar et bugün yapacaklarını, rotanı onlara göre çiz, sektirme, çünkü geç kalan işleri de insanları da sevmezsin. Trafikte ne kadar yalnız var aslında, ışıklar, çizgiler, şeritler, arabaların rüzgarları ve bisikletlerin sesleri… Yolunun üzerinde bir var olup bir yok oluyorlar, şu anlık ömürlerinde salt yalnızlık görüp görebildikleri. Bizim gibi. Yollardan, insanlardan, kapılardan ve makinelerden geçerek hallet tüm işlerini, eğer alışverişe de girişirsen çantanda kim bilir belki yalnız yiyeceğin ekmekler, kim bilir birileriyle paylaşacağın kakaolu bisküviler olacak dönüşte. Gir son kapıdan içeri, seni o dört duvara iade edecek kapıdan. Dünyanın en yalnız ama en konuşkan makinesinden dünyaya bir bakış at, gözlerinden akan yazıların arasında acıkan karnını duyumsa. Ne yesen bugün? Onun hesabı bile yüzüne vuracak şimdi içine girdiğin döngüyü. Olsun, aldırma. Doyduysa karnın, çok bekletmeden bulaşığa giriş. Artık hünere dönüşen bir kas hafızası sayesinde, uzun sürmedi şu bulaşık işini kıvırman da. Yine gel o dünyanın en yalnız ama en konuşkan makinesinin önüne. Çalış, öğren, çalış ve yine öğren, yarınki programı kontrol et, en sonunda günboyu cebinde biriktirdiğin fişleri hesap defterine işle. O defter kabaradursun sayfalarına yazıldıkça. Bir çay yapacak istek varsa içinde, çayını al ve bir kitap aç, oku. Biterse sor kendi kendine, “Peki, ya sonrası?”.
Sonrası, yalnızlık. Tüm seslere, tüm bakışlara ve tüm ellere rağmen, yalnızlık…
Şimdi bir yeni sevda mı olur
Kimsenin kapını çalmadığı bir inziva mı
Tutar sıfırdan başlarsın
Yoksa bu ilişkiler bu zaaflar
Seni yiyip bitirir, seni yiyip bitirir
Dirhem dirhem azalırsın.



