Archive for the ‘Başka’ Category

“Pişman desem değilim, bir harmanım bu akşam.”

Friday, September 16th, 2011

Galata Kulesi’ni çevreleyen sokaklarda dolanırken karşıma çıkan stencilin sorduğu sorunun derdine henüz düşmeden benim de kendime ait sorularım vardı. Bu lanetli soruların bir kısmını belki artık sormam diye, belki bir daha kalbim ve kafam bu kadar sıkışmaz diye seviniyordum. Ama o “Deniz misin liman mı?” diye soran stencilin yanıtını kitaplığımdan rastgele çekip tekrar okumaya başladığım Murathan Mungan’ın “Yaz Geçer” kitabında buluverince, nazara inandığım kadar hayatta karşılaşılan soruların rastlantısallığına da inanmaya başladım. Hayat bir bilmecedir ve sen soruların yanıtlarını doğru versen de vermesen de hayata bakışını ve hayatta akışını o sorular ve yanıtları belirliyor. Zira sorunun çok ötesinde bir bilgelik ile “Deniz misin liman mı” diye soran soruya yanıt veren, daha doğrusu yanıt olarak kafamda yakıştırdığım o dizenin tılsımına kapılınca bu rahatsız eden rastlantıya teslim olmaktan başka çarem yoktu: “Denizim ben batık aşklarla dolu…”

Karşısına çıkan tüm sorulara rağmen insan umuda bulanmış bir halde yaşıyorsa ve tek derdi gökyüzünde sallapati bir şeymiş gibi dolanan bulutların neye benzedikleriyse, insan mutlu hikayeleri ve neşeli şarkıları seçer. Mutlu insanın gözüne mutsuzlukları gizleyen bir perde iner. Umut saçan bir hikaye, hem ilk hem de diğer kapıların önüne aşk yığan bir şarkı onca anlatışın ve onca yapıtın arasından adeta mutlu insana göz kırpar. Hep o saadet denen pili bitmiş ağlayan oyuncak bebek unutturur diğer tüm acılı insanları ve onların yaşayıp da unutamadıklarını. Benim peşime takılan o lanetli soruların birisi ise şuydu: “Tüm bu umutsuz ve acı dolu şarkılar, kederli filmler ve diğer yapıtlar neden var?” Kendimi bu soruyu kendi kendime sora sora bugüne hazırladım. Ve bugün ağzıma gülerken sığmayan o mutluluğu ve getirdiği sahiplik duygusunu terk ettim. Evet, ben güzel bir kızı çok güzel sevdim ve sokak çocuğunun sokağa güvendiği gibi ben de sevdiğime güvendim. Yüreğim onun aşkından dolayı hiç kirlenmedi. Gelebileceğimiz tüm güzel noktalara çoktan varmış iki insan olarak artık uçurumun ne başında ne de kıyısında olmadığımızı, bizatihi Coyote gibi göğün adımlanamayan mavi boşluğunda olduğumuzu anladık. Ne ilginç ki ben gurbette bu kadar yalnızken bile cesaretle uçuruma paraşütsüz yürümüşüm, o ise başka gök katlarında bana el sallamadan benden gitti. Elimde kala kala o utanmaz yanıt kaldı: “Çünkü yeni bir acı keşfetmeye gerek yoktur.”

Düğün Konvoyu

Saturday, September 3rd, 2011

Herkesin “herkes” olabildiği zamanları yaşadık. Sonra bir anda o “herkes”likten tekliğe ve tekdüzeliğe düşüverdik. Yıllar içinde olduğumuz ve olmamıza izin verilen insandan öteye geçemeyen, o insanı yalanlayacak ve korkutacak ikinci bir “ben”e yer verilmeyen bir oyuna kanan tekliğimizi anlamadan daha bu tekliği övgüye değer göstermeye soyunduk. Oysa aynı maç ya da aynı “Dokuz Aylık” içinde “Kara Bela” Amokachi’likten “Kedi” Mrmiç’liğe geçişimiz çok hızlı ve tasasızdı. Şimdi başkalarının bizi model olarak seçmeyeceği korkusu ile kendimizi parlatma derdine düşmüşüz. Bu kadar profilize olmadan ve temaşaya çıkmadan önce hata yaptığımızda oyuna tekrardan başlar ve denemekten yorulmazdık. Şimdi ise anlattığımız hikayelerin başı ve sonu aynı zeka parıltısına haiz olsun diye bize yakışmayacak acılıkta ve yabancılıkta yaşıyoruz. Ne kadar saf isek o kadar güzel olabilme ihtimalini saf sözcüğünün olumsuz anlamından çekindiğimiz için gözardı edip, tenimize olduğu gibi görünmek yakışmazmış gibi en azından bir filtre ekliyoruz.

Yanımızdakiler ve içimizdekiler olmadan da devam edebilme yanlışlığından dönüş yoktur. O aldatıcı yalnızlık içimizde eksik ve küçük kalmış bir noktayı tamamlayıp büyütüverse dahi çok geçmeden yalnızlığımızın bizi çürüttüğünü, omuzlarımızın o büyüyen noktaların ağırlığına dayanamadığını fark ederiz. Sonra bir tatile gideriz, eğer hâlâ kafamız çalışıyorsa ve düğün mevsimi ise, bir düğün konvoyuna otostop çeker ve çalgıcıların üstüaçık arabasına davet edilme şansınız kovalarız. Zira bizim düğünümüz hiç de böyle şenlenemeyecektir.

Şeytan bunun neresinde?

Saturday, July 9th, 2011

Şehirde festival vardı. Kötü şansım ya da saf hallerim kafamda o geceye dair planların gerçekleşmeyeceğini bana alenen gösterip de bu ülkeye olan öfkemi ve içkiye susamışlık seviyemi biraz daha arttırınca kendimi şehre giden ilk otobüse atmıştım. Yakışıklı mıydım, iyi mi görünüyordum, “cool” bir havam var mıydı hatırlamıyorum. Tek hatırladığım o gece aldatmaya karar vermiştim. Bu aldatışa belirtili nesne olacak kimdi, neydi derseniz en başta kendimi aldatacaktım derim. Çünkü gitmelere alışkın damarlarımdaki kan sanki pıhtılaşmaya ve akmazlığa meyletmişti. Yani artık eskisi gibi ne öyle kolayca çekip gitmek ne de öyle basitçe silmek vardı kitabımda. Açıkça o korka korka istediğim şey sessiz ve sakince gerçekleşmişti: Bir yerli olmak. O gece bindiğim otobüste şehre yaklaşırken de bunun farkındaydım. İlk önce kendimi, bütün o üzerimden akan yerli hallerime karşın sadece basit bir göçmenmişim gibi aldatabilmek hakkında aldatmıştım. Eğer bunu da aldatmaktan saymazsak, gecenin sonunda aldattığım herhangi birileri olmadı. Fakat o gece altın saçlı bir kadın ile gürültülü konserlerden sıyrılıp, oturulacak kısmı tamamıyla içkiye bulanmış bir banka tünediğimizde o kadın ağzından dökülen ilk sözcükler ile beni o aptal uyuşukluğumdan uyandırmış ve gitmenin zorluğunun coğrafi ölçütler ile belirlenemeyeceğini ama tersine çakılı kaldığın şehirde sarıp sarmalayıp yanına alacağın şeylerin henüz daha yüzüne bakarken, tenine dokunurken, diline alışmışken nasıl olup da kaba saba paketlere ve bavullara tepeceğinin tasası ile belirleneceğini hatırlatmıştı. Öyle ya, Küba’ya gidip orada yaşamak istiyorsan seni tutan kesinlikle ne uzaklık ne de Küba’daki işsizlik(!) oranıydı. Basbayağı seni tutan, yerleşmekti. Önceleri haritalardan bakıp sonraları da yollardan geçip bitirdim sandığın yolculuğun sonunda, göğü çirkin bu yerde nasıl olduysa yerleşip kalmıştın. Bu “kalakalmanın” fena yanları birbirine çok benzeyen iki durumdur: Kaybedeceğim diye değişimden korkmak ve kaybetmekten korkarak aksi yönde değişmek. Fenalıkları şudur ki, iki durumdan hangisini yaşarsan yaşa sonunun çok da fena olduğunu kimse söyleyemez.

Derbeder

Wednesday, June 29th, 2011

Bize ait olmayan bir sona ağladık. Sırf başka bir yaşamı deneyimlemek için rastgele film izleyenler gibi, üstümüze bol geleceği belli olan bu başkalarına göre dikilmiş ve başkalarınca kirletilmiş deli gömleğini giyiverdik. Deliliğin kurmacaları ve bilmeceleri yanımıza yaklaşır gibi olduysa da, biz ikimiz, bizi biz yapan sıradanlıktan kurtulamadık. Ve bunca tereddüt ile heyecanın ardından bize ait olmayan bir sona ağladık.

Bu sona hiç varılmamış gibi de davranılabilir. Çünkü bize ait değil. Bu “biz” hiç sonlanmamış gibi de davranılabilir. Çünkü sonlanmış değil.

Dükkan ve Doğumgünü

Sunday, June 19th, 2011

Ortadirek bir ailenin, dede desteği ile yürüyen dükkanının yazıhanesinde ya da hadi yamuk ağızdan söylenişiyle yazalım “yezanesinde” büyüyen bir çocuktum ben. Gün içinde çocuklara has dalgınlıkla düşülen bir hatanın önlenemez bir şekilde akşamüstüne doğru iyice vicdanımı ve kafamı kemirir hale geldiği vakitlerden, yarım kalan uykumda beliren bir hayalin esnaf lokantalarında olsun yezanede açılan sefer tasına yansıyan aksimde olsun lezzetli köftecilerin sıkışık büfelerinde olsun öğle yemeği zamanı tekrar beynime teşrif etmesi ve beni yezaneden kaçışa tahrik etmesi ile yemeğin ardından bir an önce eve dönmek için tasarılar ve sahte telefon görüşmeleri yarattığım vakitlere kadar her biri beni ben yapmış, biraz da beni başkalaştırmış o vakitlerin hikayesi bazı bazı fikrime düşer ve yaşamı nerede nasıl öğrendiğimi bana yeniden fısıldar. Ne zaman herhangi bir yezanede bir oğlan görsem, çekip kenara bir bir nasihat veresim gelir: Geç kalsan dahi uykulu gözlerle dükkana gelme, fiyat listesi ne kadar uzun olursa olsun en azından en çok satılan malların fiyatlarını bil ama esaslı bil, matematiğin yetmiyorsa hesap makinesi kullan ve sakın ola dükkana gelirken gazete bayiinden erkek gazetesi alma. Bunların yanında daha birçok hayat dersi öğrendiğim, yıllarca cumartesilerimi ve dedemin aldığı yazlığa gitme sırasının henüz bizim aileye gelmediği yaz aylarımın sıcak günlerini harcadığım ve sıkıntı ile eğlence, ezber ile yaratıcılık arasında gidip gelen çocukluk anılarımın büyük bölümünü yollarında yaşadığım bir yerdi ağabeyimin adını taşıyan dükkanımız ve yezanesi. Dükkan ve yezanesi dediysem de aslında bahsettiğim içinde yer aldığı sanayii sitesinin diğer dükkanları, birbirinden şenlikli kahvecileri, top koşturduğumuz ve köpek gezdirdiğimiz boş arsaları, bisikletler parçaladığımız yokuşları, yine bisikletler ile uçuşa geçtiğimiz kasisleri ve kurumuş dereleri ile tahmin ettiğinizden de büyük bir dünyaydı çocuk Durmuş için.

Bir ağacın ya da depo ağzının gölgeliğinde ellerimizde içine yumurta kırılmış sucuklu sandviç ve “bir Akhisar markası” Dört Mevsim gazoz ile yoldan geçen ve Ankara yönüne yani çoook uzaklara doğru giden arabaları izlerken ne kadar hayalperestsem, aynı yoldan mezarlığa doğru giden bir cenaze aracı gördüğümde de bir o kadar darlanmış ve karamsar bir velet olurdum. Bir de bu karamsarlığa ölümün suskun ve saygılı beklentisi eklenince, sözgelimi dükkanda çalışan işçilerden birisi önümüzden cenaze geçerken ayağa kalkmamızı ve şakalar yapmamamızı tembihlediğinde çocukluğun da bir gün biteceğini çoktan anlamıştım. İşte böyle cenazelere saygı duya duya, dedemin lacivert Mazda 626′sının gözümdeki muhteşemliğini büyüte büyüte geçen günlerin arasından ne o Mazda 626 sağlam çıkabildi ne de 4 kuzen (aslında biz birbirimize yeğen derdik) kafadar tam mevcutla çıkabildik. Aksine bir eksiliverdik. Dedem de bir daha o eski dedem olamadı, hayalete benzer bir adam olup çıkıverdi ve üç yılın içinde “neredeyse tüm iç organları çürümüş” hale gelerek ateşler içinde bu dünyadan göçüp gitti. Hatırlarım, ondan daha “iyi” ve daha “sıcak” bir dede olmasını isterdim. Oysa o, benim aklım erene kadar kendi muhasebesini ve dünya muhakemesini bitirmiş kendi halinde bir adammış. Ve sonunda şu güne gelene kadar fark ettim ve fark ettirildim ki, çocuk gözlerin göremeyeceği şeyler çocuk gözlerin gördüğü ve görmek istediği şeylerin arasına gizlenen küçük birer acı hapmış.

O günlerdeki karamsarlığımın azalıp azalmadığını kestiremiyorum, fakat o günlerdeki hayalperestliğimden çok şeyler kaybettiğimi biliyorum. Böylesi bir ben çoğu kimsenin işine gelmiyor. Ne var ki, ben çocukluğumu doya doya yaşamış bir adamım. Gerçekten de doya doya, zira daha 13′üme gelmeden mutluluğun da, üzüntünün de en uç noktalarına kadar yaşamış bir çocuktum. Üstelik Eski Garaj’ın arkasında sıralanmış kunduracıların en gereksizi ve en eğlencelisi Sadullah Abi’den büyücülük, daha doğrusu el çabukluğu dersleri almış, oturduğumuz dairenin altında çay ocağı işleten konuşkan Mehmet Abi’den ailen için çırpınmanın ne demek olduğunu öğrenmiş ve yeni başlayan günüme ne getireceği belirsiz yezane serüvenlerine binbir bisiklet numarası ile kazasız belasız gitmeyi çoktan becermiştim. Dahası ben anaokulu sınıfıma yalnız başına giden bir çocuktum. Bunların her biri büyük bir başarı ve yetenektir diyemem, lakin hepsi birer yaşamışlıktır. İlla bir başarıdan ve yetenekten söz edeceksem, kaşla göz arasında yezaneden kaybolup sanayii sitesindeki akranlarım ile turnuvalar ve yarışmalar düzenleyecek mekanları bulma yeteneğimden, dedemden öğrendiğim kadarıyla dükkanı karış karış arayarak işçilerin hoyratlığı ile yamulmuş çivileri bir çanakta toplayıp çok geçmeden hepsini tekrar kullanılabilecek hale getirme başarımdan söz etmeliyim. Ve bir de işçiler ile kurduğumuz iletişimin ne küçük patron sendromuna ne de kahraman işçi alıklığına dönüşmemesini ekleyebilirim. Her bir işçi benim için bir okul gibiydi. Kimi zaman elimde küçük bir balta kavak soyarken kendimi nasıl sakatlamayacağımı kimi zaman da elde küçük bir gelir beş kişilik nüfus nasıl geçindirilir onu anlatmışlardır. Dinlersen, işçinin sana aktarabileceği çoktur, dinlemezsen sen zaten bir iş tutamazsın. İşçilerin benden daha çok bildiğini anlamama yetecek kadar an ve söz vardır hafızamda, tıpkı yezane kariyerimin biraz daha ciddiye bindiği o yaz, beni benzinliğe mazot alayım diye gönderdiklerinde benzincinin “Mazot yok, motorin var” yanıtı ile boş bidonla geri dönünce bana mazot ile motorinin aynı maddenin farklı adlarını olduğunu anlattıkları gibi; tıpkı biraz yaşlıca olanlarının gençliklerindeki İstanbul maceralarını anlattıkları gibi. İşte bu yüzden ben de “Nasıl bir emekçi olmalıyım?” sorusunun yanıtını hep o günlerde ararım.

Sonra bir de erkekliğimi, o yezanenin yanı başındaki çay ocağında masalara serpilen erkek gazetelerinden öğrenmişliğim vardır. Ön ve arka sayfalarındaki ateşli başlıkların iç sayfalarındaki bulmacalarda bile daha da anlam kazandığı, mizanpajları ile bugünkü espri anlayışıma bile etki eden şu “Bulvar” ve “Tan” gazetelerinden bahsedelim biraz da. Söylenmek istenenin nasıl başkaca soyut isimler ile söylenebildiğini birkaç hafta sonra anlayabilmiştim. Fakat o gazeteler neden o kadar uluortaydı ve o çay ocağında neden o kadar normal karşılanıyorlardı hâlâ anlayabilmiş değilim. Kahvehaneden etrafa pek çaktırmadan yezaneye -ayıplı ucu cebimde- taşıdığım o gazeteler topu topu 10-12 sayfada bitiveren birer keşif gezisiydi. O keşiflerin bazı zamanlar utanca bağlanan birer sonu olduğunu da her erkek bilir. Sefertasını evden dükkana taşırken salatanın ya da menemenin yağını biraz akıttım diye yediğim tokatlar olduğu gibi, o utanç anlarından da hafifçe yamulmuş ve kızarmış kulak ile erkeklikten basbayağı çocukluğa dönme sürem çok uzun olmazdı. Ama dediğim gibi, bazı geceler rüyama evsahipliği yapan o dükkan hiç de kötü hatırladığım bir yer ve şey değil.

Dükkan ve yezane âleminde birbirine benzer ve yaşları yakın iki erkek kardeş olmanın ve hatta dedem ile olduğu gibi, kuzenlerden biri ile de aynı adı taşımak, bende “Ben aslında kimim?” sorusunu yaratmıştır. Öyle ki, ağabeyim ile karıştırılmadığım anlarda, kuzenim sanılıyor, kuzenim sanılmadığım zamanlarda ise sanki ben ağabeyimmişim gibi alakasız sorulara muhatap oluyordum. “Ben”in ya da ismimin yanlış bilinmesi çok eminim ki bende yıllardır süregelen bir öfkeye neden olmuştur. Çocukken eğlenceli dahi bulduğum bu durum, çocukluğu terk ettiğimin senesi birdenbire kafamı attıran bir durum oldu. O günden sonra benden “ben”i çalıyorlar gibi gelmiştir. Denebilir ki küçük bir kusurdur, fakat büyüdüğüm ortam değişmeye başlarken, o ortamda yeşerttiğim benliğimin de yok sayılması neresinden baksam bana hep büyük bir yıkım gelmiştir. Bunca senedir, bu yıkım gerçekleşti de ben başka bir adam oldum mu, yoksa bu yıkım henüz bana doğru yaklaşmaktadır da ben mi göremiyorum, sahiden bilemiyorum. Bu da bu kadar kıssanın henüz çıkartılamayan hissesi olsun.

Şimdi her yazının sonuna doğru sorduğum o boktan soruya geliyorum: İyi de ben bunları neden yazdım? Havalı alıntı ile yanıtlamaya niyetim yok kendimi, tersine bu sefer gerçekten de kendimle ilgili bir nedenim var: Birkaç saat sonra benim doğumgünüm. Doğumgünü kutlama hevesim yıllardır yaz tatili bahaneleri ve bir seferinde ise bizzat girdiğim 2004 ÖSS nedeniyle hiç ve piç edildiğinden ben de doğumgünümü kutlamaktan pes etmiştim. Kutlamamamın öyle afili ve mesaj içerikli bir nedeni de yokmuş, bunu da öğrendiniz. Fakat gördüm ki, ben yıllardır insanları benim doğumgünümü kutlamaya teşvik etme kabiliyetimi de yitirmişim. İnsanların benim ile ilgili iyi dileklerinin içine tükürüyorum sanki. Bak işte bu anda aklıma gelen şu, işçiler çay molası verdiğinde yezaneden çıkıp yanlarına gittiğim günlerden biri de doğumgünümdü. Çocuklarına ya da torunlarına doğumgünü kutlaması yapar mı yapmaz mı bilemem bir işçi de doğumgünümde kutlama yapmak yerine dükkana geldiğimi anlayınca çay tabağında kalan şekerlerden birini bana hediye etmişti. O benim en gerçek doğumgünü pastamdır. Acı da gelse küçücük de olsa sırf o dükkan ve yezane âleminde öğrendiklerimin cenazesine olan saygım nedeniyle o dilimlenemeyen pasta hep benimledir. İyi ki doğdum ve iyi ki öldüm!

Kent

Monday, May 30th, 2011

Benden önce, benimle birlikte ve benden sonra yollara düşenlerin umarım döne dolaşa vardıkları ya da ilk ayak basışta “İşte burası evim” dedikleri kentler, benim kafamda kurulan kentten daha tekindir. Bende hasıl olan kent düşü, aslında bir toplama/toplanma kampından ibaret. Yaşadığım her kentten ayrılıp giderken biraz ürkerek duruşum ve veda sözlerini eksilterek duyuşum bundandır. Zira her ayrılıkta, beni o kentte tanıyanlar ve dahi sevenler benden ayrı kalma, beni özleme ve ardından katıksızca beni vefasız ilan etme süreçlerini ardısıra yaşamak üzere kafamda kurulan kente taşınıyor. Ben bir çıt daha ilerlemezsem dünya üzerinde, bu tekinsiz kent içinde hapsettikleri ile yıkılıp gidecek mi, bunu da bilmiyorum.

Sakın Arif Şenol Birol Gol Kaidesini Bozmayın

Monday, May 30th, 2011

Beşiktaş şampiyon olduğunda hayatımda hep güzel şeyler olurdu, bakalım Beşiktaş transfer şampiyonu olduğunda neler olacak.

Get back to where you once belonged.

Thursday, May 26th, 2011

Leö Pink Flöyd

Tuesday, May 10th, 2011

Pink Floyd “Let There Be More Light” from Dante Fontana on Vimeo.

Mutluluk Yanımızdan Gelip Geçti. Fakat Ne Zaman?

Friday, April 8th, 2011

“Birleşmiş Milletler”e değil de “Toplanmış Milletler”e inanıyorum. Dün gece de öyle bir geceydi işte, evine gidip uyumak istediğini söyleyen melez bir kadına, “Öldüğümüzde de uyumayacak mıyız zaten?” diye soruverdiğim ve bu cümleyi hangi dilde kurduğumu anımsayamadığım bir gece… Elimde pet şişe içinde viski-kola karışımı, aklımda bana, viskinin en çok yaraştığı isim Tom Waits’in bütün albümlerini indirmeye karar verdiren bir Tunçel Kurtiz röportajı vardı. Röportajın son kısmında söz nasıl olduysa Tom Waits’e geliyor ve söylediğine göre onun için bilcümle Amerika halkı ikiye ayrılıyordu: Tom Waits sevenler ve ondan nefret edenler. Haklıydı. Zira o yıllarda, yani Tunçel Kurtiz’in genç oyuncu adaylarına bağıra bağıra Nâzım Hikmet şiirleri okuduğu yıllarda, Tunçel Kurtiz’e hak vermekten başka çarem yoktu. Öğreniyordum, devrimi, günce yazmayı ve iyi müzik dinlemeyi. Kadınlar yoktu, beni seven kadınlar ise hiç yoktu. “Madem ki kafanda ışıklı bir gece var” diye söylenen türküyü boş yere söyleyen bir insandım. Zamanla boşluklar doldu da ne oldu? Sevmek ile zamanın birbirini tüketen şeyler olduğunu öğrendim. İnsan, yaşlandıkça zaman kavramını anladığından her geçen gün yaşadığı zaman ile özdeşleşir ve zaman geçtikçe insan da geçer gider bu dünyadan. Eh, diğer yandan ise insan, sevdikçe zamandan bağımsızlaşmak ister, yani kendinden kopmak ve özgürleşmek ister. Sevmenin zaman ile kapışması bundandır; seni değiştiren sevda, yaşadığın ve yaşayacağın zamanı değiştiremez, seni sana küstürür. İşte ben de zamandan bağımsızlaştım da ne kazandım? Başladığım yere döndüğümü hissediyorum. Yeraltında bana öğretilmiş lağım deliklerinde turlayan bir sıçandan farkım yok. Bazı vakit, hangi lağım yoluna sapmam gerektiğini hatırlayamadığımda duyduğum çekimser heyecan da olmasa ne bağımsızlık ne de değişim umurumda. Belki bundandır, dün gece birkaç kamu mülkiyeti tekmeleyip rahatlamam. Sokaklar boyunca -insan, zaman kavramı kaybolunca geçen zamanı mekan boyutu ile anlar- bağırarak, gülerek ve tekmeler savurarak yürüyen Toplanmış Milletler’den bir Fight Club çıkmayacağının garantisi ise güneşin doğması oluyor. Güneş doğuyor, güneş yükseliyor, güneş batıyor ve uzun zaman sonra güneşin şekillendirdiği zamana göre kafamın içinde anadilimi öldürüp diriltmiyorum. Çünkü yanımda uyuyan başka dilde bir karın sıcaklığı yok, çünkü yurdumdan uzakta yetişecek bir işim yok. Yine de merak ediyorum, dünya döndükçe güneşin geldiği mevki dünya üzerindeki dillerde kaç farklı şekilde anlatılır? Bizim gibi güneşe merhabayı doğmak fiili ile betimleyen kaç yaşayan dil vardır? Dil öğrenmek, bu yüzden dünyayı da öğrenmektir biraz. Tabî, kafan muhakeme etmeye müsaitse… Bu sabah görece daha müsait kafa ile uyandığımdan olacak, kafamın içinde viski ile olan muhabbetimizin önemli kısmını oluşturan Tom Waits de Rumble Fish filminde canlandırdığı karakterin ağzından konuşuyordu:

Time is a funny thing. Time is a very peculiar item. You see when you’re young, you’re a kid, you got time, you got nothing but time. Throw away a couple of years, a couple of years there… it doesn’t matter. You know. The older you get you say, “Jesus, how much I got? I got thirty-five summers left.” Think about it. Thirty-five summers.

Mot a mot çevirmeye lüzum görmüyorum, özet olarak ömrün Dante gibi ortasında olan şairin dediğini biraz daha iyimser söylemiş, harekete geç demiş. Kalan ömrü yaşanacak yazlar ile hesap etmeye benzer, ben de ailemiz yıkılıp İzmir’e sığındığımızdan beri geçen yılları önce taşındığımız ev sayısı ile, sonraları da başından sonuna dek huzurla izleyebildiğimiz Dünya Kupası sayısı ile hesap ederdim. Bu yazıyı yazmadan önce huzur içinde takip edebildiğimiz o Dünya Kupası maçlarının sonuçlarını ezbere alıp, olası eşleşmeleri tahtaya yazdığımız günlerin ne kadar uzakta kaldığını, hatta futbol seyircisi deliliğimin futbolcu, takım ve stadyum ezberimin sönmesi ile biraz daha nostaljikleştiğini çoktan anlamıştım. Yazıyı yazarken ise, taşındığımız evlerin yer aldığı apartmanların girişlerini ve merdiven yapılarını hatırlayamadığımı ama buna karşın evlerin çeşit çeşit koridorlarının dün gibi aklımda -aslında dünü de çok iyi hatırlayamadığımı yazının başında itiraf etmiştim- olduğunu fark ettim. Anılar da böyle siliniyorlardır yavaş yavaş, öncelikle başlangıç anları, nedenleri ve en sonunda da anıyı anı yapan içindeki insanlar unutuluyordur. Bu özel yaşamın bir komplosudur. Unuttukça her bir şey daha çok karmaşıklaşır. Zaten ben, ilk gençliğimizin Beşiktaş’ının yıkıldığı o Samsun maçından beri özel yaşamımdaki her adımın bir komplo olduğuna inanıyorum. Bir komploya ilk kez inanmanın verdiği esrilik ile Mansız’ın, Giunti’nin ve Maldarasanu’nun hayatımızdan geri dönmemek üzere çekilip gittiği günler… Sonra bir de Rumble Fish gibi, DVD kalitesinin verdiği rahatlık ya da Internet’ten indirmenin sevinci ile izlemediğimiz ama TRT-2 Sinemasal kuşağında ve CNBC-e’nin sinema saatlerinde izlediğimiz güzel filmlerin damağımızda bıraktığı ekşi tat ve onlara bir daha erişememenin verdiği terk edilmişlik duygusu var bahsetmek istediğim. Terk edilen bizler miyiz yoksa o güzel adamların o güzel filmleri mi tam emin değilim. Fakat, o filmlerden bize kalanın, sevmek ve zamanın düşmanca ilişkisine ışık tuttuğunu biliyorum, gerisi zaten bir komplo değilse de gölge oyunu.

Bu film kesidinden sonra, Dostoyevski ile dost olduğumdan, mutluluk ile ilgili söyleyebildiklerimin bir değeri yoktur. Çünkü -yazının bu kısmına kadar anlayabildiyseniz eğer tekrara gerek yok- bizzat mutluluğun kendisi ile bir meselem var. Dertleri ve hüznü boşverip de yaşamım boyunca etrafımda çizilmiş mutluluk eskizlerine ısınacak olduğumda, beni yine mutsuzluk uçurumuna ittiğinden mutluluk ile anlaşamıyorum. Tahminimce mutluluğun aslı da o eskizlere uyup kendini kandıranların eriştiği dal değildir. Başka bir şey olmalı, mutlu olup, nasıl tasasızsa baharın canlıları öylesine tasasız olmak, öylesine içindeki kış ile barışık olmak. Yine de mutluluk yanınızdan gelip geçer en fazla iki kişi olduğunuzda, değişmek hakkınız saklıdır.

Bu yazıyı neden yazdığıma gelince, cevabı Lüzumsuz Adam adında bir öykü yazmış adam çoktan vermiş: Yazmazsam çıldıracaktım. Kim olduğunu da siz bulun.