Archive for the ‘Başka’ Category

Odio

Thursday, May 13th, 2010

Artık tek dilli olduğumu söyleyemem. Ciddi anlamda kafamdan kimi zaman İngilizce ya da Almanca cümleler geçiyor. Bu durumdan hem dertliyim hem de ilginç anlar tecrübe ettiğimden dolayı hafif memnunum. Ancak bazen, çok denyo durumlar oluşabiliyor. Bayan Skype’da yazıyor, yazıyor, yazıyor, bu esnada kafamda hazırlanıyor yanıt, parmağımın ucunda artık, yazdım yazacağım ve yazıyorum, we oluyor wie, i know oluyor ich kwon, wie gelecek yere was geliyor ve tüm karizma gecenin karanlığında kayboluyor. Internetimi kesmeseler bari.

Bir de kalktım İtalyanca kasıyorum orada burada. Nefret etmek ile başladım işe.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Annem

Sunday, May 9th, 2010

Bugün Anneler Günü. Bundan bir 5 yıl kadar önce, Babalar Günü sıralarında annem için yazdığım bir yazı vardı. Biraz isyankar, biraz da iç acıtan bir yazıydı. Annem ile paylaşmadım o yazıyı. Ya da paylaştım hatırlamıyorum, duyguların getirisi hesaplamakta çok başarılı değilimdir zaten. Şu günlerde ben gurbete çıkalı oluyor bir 7 ay kadar. Sözlerim belirsiz olsa da, içimden gelen ses 7 yıl da olacak diyor, 17 yıl da olacak diyor. Bu süreçte neler kaybedilir, göce yüke neler katılır neler katılamaz çok iyi öğrendiğim için, artık vagonlarımdan boşalan yolcuların ve yüklerin yerlerine yenilerini almak gibi bir derdim yok. Nasıl hafifledikçe hızlanırsa bir tren, sürtünmesiz bir dünyada yaşıyormuşcasına makinist lokomotifi uçurursa, işte öyle bir süreçteyim artık. Uğradığım, öğrendiğim ve zaman geçirdiğim istasyonlar var, fakat derdim değil herbirinde sırtıma yeni yükler almak. Değiştim.

Bu yazdıklarımın, öğrendiklerimin annem ile ve bugün ile ne ilgisi var? Çünkü ben 8-9 yıl kadar önce babamı sildim. Unuttum gitti. Yok öyle birisi benim için. Belki kardeşlerim unutmamışlardır. Kimselere herhangi bir şeyin baskısını yapma hakkım yok. Fakat annem ile birlikte ben de sildim gitti o adamı. Bu kadar net. Kendime kızdığım zamanlar, “Babanı da sevmezdim zaten lan it” diyorum ve yontmaya çalışıyorum yanlışımı. Ancak onun yanlışları orada kalacak ve çekilen sıkıntılar, anlaşılmayan fedakarlıklar, susulan kızgınlıklar yaşamı benim için daha da kolaylaştıracak. Bu netliğe varırken, belki de ilk defa cesareti annemde gördüğüm için bu kadar sevdim, belki de sıfırdan başlamayı, yalnız kalınsa da yaşanabileceğini annemden öğrendiğim için bu kadar kolay kurtuldum.

Annem her zaman için daha iyisine layıktır, benim daha iyime, hayatın daha iyisine, iklimin daha güzeline, dostun daha merdine, sağlığın daha iyisine… 20 yaşımdayken ne yazdıysam burada, ihtimal çok kişisel, ihtimal çok duygusal, lakin ne hissetmişsem o yaşımda, dökmüşüm yazıya.

“Sizin hiç babanız öldü mü…? Benim bir kere öldü, kör oldum..”

Kör değilim, olmadım hiç. İçlenmedim Cemal Süreya kadar. Başka bünyelerde başka hayatlara nefes verdiğimizdendir belki. Otursak anlatsam ona, zorluğunda hemfikir olsak, ama yokluğunda bir babanın-kötü bir babanın- hemfikir olmasak… Ayrı yazılıp yazılmadığı belli olmayan bir kelime gibi duyguları insanların, nüanslar köprüler de kurabilir, köprüleri de yaktırabilir.

Babam ölmedi hiç ama annem yaşadı benimle, bizimle. Beraber taşıdık, beraber inceldi sesimiz, beraber yükseldi isyanımız ve beraber yeşerdi umutlarımız. Bu nedenle biliyorum anne nasıl sevilir.

Annenizi seviyorsunuz elinizde başka seçenek kalmayınca, hele anneniz öğretmense, hele anneniz ders kitapları bir elinde size sarılmayı, sıcacık, becerebiliyorsa, hele sizde ağlama hissi uyandırıyorsa her babalar günü, annenizi seviyorsunuz.

Annenizi çok seviyorsunuz kör olmamanız için emekler harcanıyorsa, hele gece uyuyamadığınız zaman konan öpücük “anne” öpücüğü ise, hele tüm acıları soğan doğrarken boşaltan kadın artık omzunuzda da ağlayabiliyorsa, hele güveniyorsa size, içi gülüyorsa gözlerinin karşıdan el salladığınızda, annenizi çok seviyorsunuz.

Annenizi daha bir seviyorsunuz bütün olumsuzlukların, çilelerin beraber yaşanması, çekilmesi gerektiğini size onun öğrettiğini anladığınız zaman, hele o ergenlik sıkıntınızda tüm o inandığınız utanma gerekliliğine rağmen, ateşin sizi yaktığı o dönem hani, gece yalnız kalmanızı bekleyip sıkıntınızı açmanızı beklediğinde ve cep harçlığınız yokken “cüzdanı evde bıraktım” numarası yapmayasınız diye arkadaşından borç aldığında bunca yıllık hoca’nım, annenizi daha bir seviyorsunuz..

Annenizi hep seviyorsunuz etrafınızda saygı duyulan kadınlardan olduğunu anladığınız zaman ve çalışmaktan yılmamak gerektiğini sizi şaşırtarak size gösterdiği için, hele ilk 23 Nisan şiiriniz gibi dönem projenizi de önemsiyorsa, çay gece saat 10′da demlenmiş, çekinerek tıklanan kapıdan kocaman gülen bir yüz, sıcacık çayı önünüze yumuşakça bırakıverip ve bir el yavaşça -fakat içten- sırtınızı sıvazlayıp yine gülümseyerek çıkmışsa, dışardan bir ses “Bırakın onu o ders çalışıyor…” diyorsa, hele eski albümleri karıştırdığınızda o olmak için çok şeyler verebileceğiniz konserdeyse yine o gülen yüz, fotoğraflardaki genç kadının elinde tuttuğu kitap geçenlerde bitirdiğiniz klasikse ve bu yüzden anlayabiliyorsa dilinizi, annenizi hep seviyorsunuz.

Annenizi sevmemek için bir neden bulamıyorsunuz 20 yılda eskimeyen bir “o” ise, babanız unutulup gitmişse ve çekilen bıçak derinizi deşmeden içinizi deştiyse, “Böylesi olmaz olsunlar” çoksa hayatınızda, ağrıyan dişin çaresi “tek” değilse, uykusuz gecenin saatleri acıtarak geçiyorsa hala, “Ben yapmadım miki yaptı!” diyebileceğiniz insan sadece oysa, annenizse, sizi doğuran, büyüten, olduran ve yaşatan yani, uykuya dalabileceğiniz yeri çok iyi biliyorsunuzdur ve dedim ya annenizi sevmemek için bir neden bulamıyorsunuz bu çağ yangınında..

“Siz hiç sabunluyken ağladınız mı?”

Olur olmadık zamanlarda çok ağladım, işte yine de anlaştık Cemal Süreya ile…

Annemin “babalar günü” kutlu olsun..!

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Sorular

Monday, April 26th, 2010

İsmini seven bir kadınla tanıştım ve eminim sözcükleri sevişmeye hazırlıyor karşısında duranı, bilinçle yapıyor bunu. Fakat ulaşılabilir mi sözcüklerle oraya? Sözcükler ki yalnız bir adam gecenin ortasında, sözcükler ki çalınan cüzdan kalabalıkta… Sözcükler ki ölüyor bazılarının ait olduğu topraklar, bazılarının çoğalıyor nesli. Bir sözcük özgürce başlıyor yaşamına, ardısıra bağlanıyor diğerlerine ve başarırsa insan özgür bir cümle kuruyor bu yaşam esirliğinde. Kimisi bir türküye dost oluyor, kimi ad oluyor insanlara, şeylere ve tanımsızlara, çok azı da fotoğrafların arkalarına düşüveriyor hatırlatan olmak için. Demem o ki bu kadar sözcükle bu kadar zamanda, yaşamlara adadığım sözcükler hem masum ve gizli hem de suçlu ve herkes içinde çıplak… Ne yazık biri de denk düşüvermez bu uzak sevişmeye, bu sözleri gizli çekinceye. Ben yine söyleyemediklerimle kalırım, dilim kördüğüm ellerim ise tutmaz.

Bir yanda bir kadın uğruna Tanrıçaları birbirine düşüren Aleksandros ve savaştaki korkaklığı, öte yanda bir şehir uğruna kadınını yalnız koyan Hektor ve savaştaki erkekliği… Hangi biri hangi yaşamı karşılar? Kurgunun, mitin ve söylencenin yerini hangi yaşam doldurabilir? Aleksandros’un savaşa doymuşluğu ve kendi savaşının zaferine tutulmuşluğu ile Hektor’un savaşa açlığı ve kendi zaferinin savaşına tutulmuşluğu ne kadar da farklı sözcüklerde ama özünde aşk ile müsemma değil mi kaderleri? İpek çarşaflarda aşkını yaşayan Paris miyim, yoksa Argos gemilerinin dibinde adam kesen Hektor muyum?

İsmini kaç kere tekrarlarsam çıkar gelir acaba? Kıskanır mı ismini benim dilimden? Onun için savaşlara mı girerdim, yoksa savaşlarımı boşverip devam mı ederdim sevmeye, sevişmeye?

Sorularım çok, ve sanırım kendime soruyorum tüm soruları. Yanıt verenim hiç olmayacak.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Kaybolan Küpe Teki

Sunday, April 25th, 2010

Bir fotoğraftan ödünç aldığım gülüş ile bakıyorum dünyaya, her bakışımda biraz daha bozuluyor o gülüş ve geriye yine bir zaman sonra eskiyecek fotoğraflar kalıyor -kiminde gülüşler ödünç alınası. Gülüşümü bozmadan nasıl etmeli de demeli sevdiğini ona, nasıl etmeli de “Gel” demeli oraya, nasıl etmeli de hediye etmeli sahibi meçhul bir küpe tekini ona?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Etleri Mangala!

Sunday, April 18th, 2010

Sabaha karşı gözümü açabildiğim kadarıyla E.jökull karşımdaymış gibi hissetmiş olsam da, öğleden sonra açan güneş bizi ateşe çağırdı biz de verdik kömürü, verdik gazı, verdik tavukları. Uzo ve biralar da açılınca yanına maç saatine kadar mideler şenlik yerine döndü. Yunan rakısı, Bulgar peyniri derken olayı Türk usulü derbiye bağladık. Oynanan topun da, o takımlarda barındırılan Brezilyalıların da köküne verdik küfürü. Centilmen değiliz ne yazık ki. Şimdi siz uğraşın kül ile, asit yağmuru ile, ben hayatı güneş moduna alıyorum, ülkeye selam ediyorum.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Hayatımız Kaymış

Monday, April 5th, 2010

Orhan Atasoy – Yanmisiz

Varsayımlı bir doğuşla
Habersiz bir yok oluştur zaman
Bir aşk ateşiyle kaybolan
Gönüllerdeki küldür zaman

Buğulandı her görüntü
Gözlerden yaşlar süzüldü
Yeter artık bu üzüntü
Bize köpekler bile güldü

Yanmışız yanmış
Boğazımıza kadar batmışız
Bu zamanın içinde
Hayatımız kaymış

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Good Friday

Saturday, April 3rd, 2010

Gözüme bir kan geliyor oturuyor. Çok ekrana bakmaktan, aynı uzaklıktan bir ekrana bakmaya muhtaç oluşumdan dolayı. Programlama ekranı, sanal bir oyunun renkli ekranı ve Internet’in bana gösterdiklerinin yer aldığı parıltılı ekran… Televizyon alayım demiştim, vazgeçtim ondan. Kıyıda köşede biriktirdiklerimi harcayamayan bir yapım var. Gece uykusuna dalıp zamanı biriktirmeye çalışmak gibi, sonrasında da saatimi kurduğum sabahın körü vaktinde o zamanı onar dakika olarak harcamak… Sabah uykusunun katli çok fenadır ve mütemadiyen yaparım bunu. Elde yine bir şey kalmıyor. Zaman akıp gidiyor. Sonra birden içime bayram sevinci geliyor, herkesler Ostern dedikçe, bayram traşına alışmış bir bünye olduğum için, Noel’den önce traş olduğum gibi Paskalya’dan önce de traş olayına giriyorum. Ellerimin, parmaklarımın ve cep telefonu kamerasının yardımları ile haddinden fazla iyi bir traş oluveriyor. Ama bahar ile ilişkili bir bayram olsa da bu Paskalya, bahar yine geç gelecek sanırım, yarı yoldan dönmüş sanki. Bir top çevirecek parlaklık yok yani havada, nefes alsan soğuk gelip acıtıyor ciğerinde bir hücreyi illa ki. Neyse ki, kendimi kaldırabilecek kadar zindeyim henüz, fakat bazen konuşmaktan sıkılıyorum. Sonra çıkıyorum dışarıya, bir şişe bira, iki kadeh şarap, üç bardak vodka için, geleceğini duyuyorum. Geliyor da çok geçmeden, bana göre monoton, ona göre keşif heyecanı, elimi tutuyor, öpüyor ve kulağıma konuşuyor. Gözüm boynunu bana yasladıkça başkalarında, bir dikkatli bir dikkatsiz… Nereye varacağız böyle? Bazen de kızıyorum, bırakıyorum onu ortada, sözlerim acıtıcı. Arıyor, mesaj atıyor. Buluyor beni yine denize karşı bir bankta. Evet, hissetmek için yaşıyorum ama yaşadığımı hissetmiyorum be Atam…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Aïcha

Saturday, April 3rd, 2010

Outlandish – Aïcha

Aïcha’yı böyle duymak istemezdim.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Rüya ve Atmosfera

Thursday, April 1st, 2010

Rüyamda bir vagon dolusu insanla yemek yiyorum. Daha doğrusu ben yiyorum, onlar bakıyor ve adımın doğru telaffuzunu öğrenmeye çalışıyorlar. Şetin, setin, cetien sesleri arasında vagon ilerliyor yavaşça, Milano’da olduğumuzu çakıyorum. Adımı en doğru biçimde söyleyen garson kız oluyor. Vagon başladığı yere geliyor, rüya bitiyor.

Milano’da da böyle bir atraksiyon olduğunu öğreniyorum bugün, o zaman basalım gidelim oraya, o garson kızı bulalım.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

RotFront – Sovietoblaster

Wednesday, March 31st, 2010

1 Mayıs’ta buluşuyoruz kendileriyle. Weltruf’ta Kiel’de.

Fists punch the air, some launch into ska moves and others do the pogo. The band gives its all onstage, as if they were to be playing their last gig. And their playing is wild! RotFront is the resident band at Berlin’s Kaffee Burger, which is also the birthplace and home of the legendary RussenDisko. RotFront has come flying out of the starting blocks, showing how Eastern European sounds (Polka, Klezmer) can be pumped up with hot southern sounds (Ska, Cumbia).

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)