l’auberge espagnole filminden gireyim konuya. Gençler Barcelona’dalar. Yani Katalunya’da.
Catalonia is not Spain ruhuna uygun olarak filmde de dersi Katalanca işleyen profesöre itirazda bulunan Belçikalı Valon kıza Katalan profesör “
burası Katalonya, öğrencilerin %90′ı da Katalan, siz buraya gelmeden önce Katalonya’ya gideceğinizi biliyordunuz. İspanyolca için Madrid’e gidin” diyerek ayar veriyordu. Öğrenciler dersten sonra da bu konuyu tartışıyorlardı, Valon kızımız Katalan gence “
Tek bir Avrupa inşa edilirken bu Katalancılık da ne oluyor?” diye sorunca, Katalan gençler kimlik vurgusu üzerinden yanıt veriyordu, hatta Gambialı bir genç, “
alt kimliğim Gambia, üst kimliğim Katalan” diyordu.
Kendi Avrupa maceramda gördüğüm ise çoğu Avrupa ülkesinin yerelliğe saygı duyduğu ve daha çok federatif yöntemlerle yönetildiğiydi. Bu nedenle Avrupalılar dertsiz olmasalar dahi bu sorunları daha akil yöntemlerle çözmeye çalışıyorlar. Her bölgenin ve şehrin bir devinim noktası olmasını önemsiyorlar. Bizde ise, örneğin Yozgat ne ifade eder? Diyarbakır ne ifade eder bize? Karpuz mu? Öyle değil işte. Her bölgenin sorunu tek merkezden değil, yerel kaynaklarla ve yerel kurumlarla çözülüyor, böyle olunca da o bölgenin insanının bütünde o ülke için bir şey ifade ettiği düşüncesi oluşuyor. Avrupa’nın bu gevşek merkeziliği, tarihteki kontluklar, dükalıklar ve 19. yydaki bütünleşme akımının sağladığı imtiyazlar ile yaşıyor. Türkiye’de de aynı durum olsun demiyorum, zaten bu yöntem için tarihsel ve coğrafi nedenler gerekli. Bunu sağlamak bugünün işi değil diye düşünüyorum. İşin bir diğer yanı da, biz o sistemi alsak onu da kendimize benzetiriz. Tıpkı şu Fransız sistemini aldığımız illerin trafik plaka kodları gibi, düzensizlik düzen olmuş durumda.
Buradan sonra bahsedeceğim nokta biraz da ikiyüzlülüğümüzdür. Yani merkezî bir devletsek, o halde tüm vatandaşlara, tüm yörelere eşit hizmet gidecek. Bu kadar basit. Ben de eğitimimle devletten birey olarak neler isteyebileceğimi bileceğim. Ülke basın/yayın organları İstanbul medyacılığını ulusal yayıncılık olarak yuttururken, bizler yerel kanallar ile ancak dalga geçtik. İstanbul’a doğru bir penetrasyon bizleri de kör etti. Artık TV denen aletten ne istediğimizi bilemez hale geldik. Devlet TV’sinin ise özerk olması gerektiğini, eşit hakları gözeterek yayın yapması gerektiğini unuttuk. Şimdilerde söylendiği üzere ülkenin 6′da 1′inin konuştuğu bir dilin devlet TV’sinin 6 kanalından 1′inde yayın dili olarak seçilmesi tartışılıyor. Bu adımı, “PKK ya da Kürtler’i ima ederek adamlar TRT’yi ele geçirdi” demek sığlıktır. Bu adımı, “Araplar, Çerkezler ve Lazlar da isterse ne olacak?” diyerek olumsuz bulmak da gerçek bir eleştiri değil. Öncelikle bunların Kürtçe klip yayını meselesinden ziyade, bu yayını bir devlet kurumunun daha düşmanlara kaptırılması handikapı olarak görmenin yarattığı savunmacılık refleksi ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Devlet olarak hem merkezi olacaksın hem de sonra bu atılımı kendileri yapsın diyeceksin. Bu tutumun bir tutarlılığı olmaz. Bu yayının anlamı ülke olarak sana vergi veren, büyük çoğunluğu sana sadık olan bireylere neler verebileceğini göstermektir bu. Ben Türkiye Cumhuriyeti olarak senin şarkılarına, senin öykülerine ve senin diline sahip çıkıyorum demektir. Malesef, bu değişimdeki bakış açımız da şuna benziyor; Köln’de 20000 kişilik cami inşa etmek isterken, ülkemizdeki kiliselerin tel örgüler ardında kalması…
Acılar iki halktan da yaşandı. Lakin bu acıların yaşanması, iki tarafın katı tezlerini de doğrulamadı. Ne Kürtler kart kurt sesinden ve Dağ Türk’ünden ibaret ne de sorunlar isyan ile çözülebilir. Göreceğiz ki, ortak sevinçleri ve ortak acıları farklı dillerde dile getirebiliriz. Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap ve kaldıysa Ermeni ile Rum, hangi kökenden olursa olsun, bu topraklarda yaşayan bir zenginliktir. Aramızdaki fark fırsat eşitliğinden ve tarihsel yaşanmışlıklardan ileri gelmektedir. Bu sorunları da tek bakış açısı ile çözemeyiz. Faşist görüşlere hazır kıt’a olmak yerine, bu ülkenin daha yaşanabilir bir yer olması için birlik olmalıyız.
Dil konusunun böyle kıt politik konulara zemin olmasını da içime sindiremiyorum. Dil öğrenme, dünyayı başka açılardan görmenin en kolay yoludur. O dildeki deyimler, eril ve dişil ayrımlar, zaman kipleri o dili konuşan halkın dünya görüşünü yansıtır çünkü. Elimde olsa anadilim Türkçe dışında, bir yerel, bir bölgesel ve bir de küresel dil konuşabilmek isterdim. O dillerden tarih, şiir ve öykü okumak isterdim. Bu özgörüş ile dünya daha yaşanabilir bir yer olacaktır diye düşünüyorum.
Kimilerine kalsa tavladaki Farsça sayıları da yasaklayacaklar, onlardan olmayın.
Bir de Kürt Kızı Çiçek vardı.