Archive for the ‘Avrupa’ Category

Twitter’da Eskortlar

Tuesday, April 28th, 2009

Twitter’ın iş ve pazarlama amaçlı kullanımından daha önce Twitter Olayı yazısında bahsetmiştim. Bu kullanımın yarattığı uç durumlar ve tartışmalı adımlar var elbette. Bunlardan biri Büyük Britanya’da yaşandı. Bir eskort kız şirketi yahut bildiğimiz tanımıyla bir genelev olan House of Divine, Twitter üzerinden yayına başladı. Bu yayın çalışma takvimleri ve özel indirimler ile ilgili olduğu için bence çok isabetli bir adım. Kafama yatmayan kısım ise, o ev içindeki çalışanların ne kadar o eve ait olduğu ve bu büyük olasılıkla istenmeyecek bir hayatın kendi istekleri dışında ne kadar yayınlabilir olduğu…? Örneğin, Lucia ve Karol’un pazar günü de çalıştığı, Nina’ın işteki son günü olduğu ve Alexis’in yerine bir süre Tayla’nın bakacağı yayınları hangi sınırları aşıyor acaba?

Yetişkin servisleri Internet üzerindeki varlıklarını reklamlı ve tuzaklı siteler, berbat satış siteleri ve rahatsız edici konumları nedeniyle iyileştirmek durumundaydılar. Artık Internet çağının yerlisi olan bir kuşak, otellerde Pay TV görünce, o kutunun hünerlerini merak bile etmiyor. Çünkü iyi ya da kötü bir şekilde o hazzı ve o bilgiyi yetişkin servislerinden edinmiş bir halde. Onun için Twitter üzerinden bu genelev yayınını ben ahlak bozucu ya da bozukluğun son haddi olarak görmüyorum. İrdelenmesi gereken bir başka yan ise, Twitter’daki izleyici kitlesinin herkese görünür olması. Gizli kalması tercih edilen bir alışverişin, Twitter üzerinden açığa çıkması beklenemez. En azından gizli kalmak isteyen bir ilgili, gidip de Twitter üzerinden izleyici olup @DivineMK şeklinde yanıtlar atmıyordur. Şu an var olan 172 izleyicilerinin çoğunun ise meraklı kullanıcı olduğu kesin.

Sosyal ağların kullanımı gitgide yaşamımıza uyum sağlayacak. Bu devinimlerde ahlaksızlık aramak büyük resmi görmekten çekinmenin sonucudur.

"Was ist mit dem Hitlergruß?"

Monday, February 23rd, 2009

Sanırım “Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık”, kabullenmesi nedeniyle Almanya, çevremde devamlı tarihsiz ve kültürsüz bir ülke olarak görülüyor. Oysa, Osmanlı’nın savaştığı Avusturya’nın diğer Alman Königleri ve Kontları üzerindeki himayesi düşünülürse ve evrensel müzik olarak kabul edilen Klasik Müzik’in önemli temsilcilerinin Alman olduklarına bakılırsa, aslında güneydoğu ucundan ilişmeye çalıştığımız Avrupa’nın ana kültür damarının orada attığını görebiliriz.

Almanya “ne yazık ve ne mutlu” hep yenilmiştir. Prusya(Preußen) – Bavyera(Bayern) çekişmesi ya da Alman Konfederasyonu – Avusturya çekişmesi ya da Lutheran – Katolik ya da Hohenzollern – Habsburg çekişmesi olarak okunabilecek bir modern zaman yolculuğu sonucunda bugünkü federal göçmen ülkesi oluşmuştur. Orta Avrupa’da sanat, politika ve sosyal yaşam alanlarında tetikleyici ve bazen de yıkıcı bir güç olarak yer alır. Bu yıkıcı gücün uyanışları mükemmelliyetçiliği milliyetçiliklerine kalkan ve kılıf etmeyi başarmıştır. İşte “Der Untergang” filmi bu nedenle önemlidir. Bir toplumun kendi tarihini sanatsal olarak ele alması, böylesine büyük gölgeleri tarih okumalarından çeker alır. Sabittir ki, bu yapıtlar karşısında, tarihsel kişilerin insanî yönlerinin ele alınması ve olayların aktarılış biçimleri eleştiri konusu olur. Ancak bir toplumun kendi içindeki kanserleri teşhis etme süreçleri önlenemez. Almanya II. Dünya Savaşı sonrası yapılanma ve politik çözüm üretme yıllarından sonra savaş görmemiş ilk nesli tarafından yönetilirken, kendi tarihi ve günlük çizgisine neşter atıp, yeni çağa yeni bir beden ile girmek peşinde. Bu neşterler, elbette, sadece 50 – 60 yıl öncesinin sistemleri ve insanları üzerinde işlemeyecek, bu neşterlerden bugünün sınırları içersindeki toplum kesimleri de nasiplerini alacaklar. Çünkü Almanlar açıksözlüdür.

“Der Untergang” filminin karanlık bir sahnesinde Hitler, Frederick II‘nin gözlerinin içine bakarken, aslında -sembolik- olarak tüm Almanlar, Hitler üzerinden nasyonelizmlerinin yanlışlarını sorguluyorlar. İmparatorluklardan, diktatoryal ya da demokrat cumhuriyetlere geçişlerde ulus inşa süreci geriye doğru bakmayı ancak bu yıkım anlarında mümkün kılar. Son 11 güne sığan, Hitler’in umutsuz hamleleri, Eva Braun’un çılgınlıkları, Bayan Goebbels’in Nazizm sonrası bir dünyada yaşamalarını istemediği 6 çocuğunu zehirlemesi ve sokaklarda savaşın son günleri… Park halindeki arabalardan çekilen benzin ile yakılan intihar etmiş bedenler, sadece kendileri için istemenin, dünyayı bir ortaklık değil de bir kölelik düzeni olarak görmenin külleşen kanıtları oluverdi. Bu “oluvermenin” anlatımı, Hitler ile sinemalarda, Führer’in barınağındaki sıkışıklığı hissederek, karşılaşan gençlere, eminim yüzleşme kapısını da açmıştır. Hitler’de gözlemlenen çıldırmanın dayanılmaz hafifliğinin yanında, aslında Hitler’in de bizler gibi bir insan olma sorumluluğuna tabi tutulabileceğini göstermiştir. Bu sorumluluk, onun filmde de gösterilen insaniyetsizliği ile bir caniliğe dönüşürken, ulus inşa sürecinin insanların değil, yılların ve coğrafyanın yürüttüğü bir süreç olduğu ve önemsizleşmesi gereken bir ayrım ürettiği görülüyor. Antik ve kadim çağların bizlerle köken olarak alakalı olması, insan olarak yurdumuzdan uzak bir uygarlıkla alakalı olmamızdan daha az önemsizdir. Çünkü insanların refahı ve barışı için bombalamak, bekaret için sevişmeye benzer, fena halde.


Almanya’nın bütünleşmek ve genişlemek için tartıştığı ve izlediği yöntemler farklılaşsa da bu yöntemlerin getirileri Almanya’da yaşayanlar için değişmedi. Bunların ölüm ve gözyaşı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. 19. yüzyılda izlenen Kleindeutsche Lösung (Küçük Almanya Çözümü/Yöntemi) Almanya ve Avusturya arasındaki ikiliği I. Dünya Savaşı öncesinde güçlendirirken, bu çözüm sayesinde Bismarck’a karşı olası bir rakip ve muhalif olarak herhangi bir güneyli ve Katolik güç çıkamadı. Bismarck’ın sömürgeci ve meşru-monarşik görüşü Almanları ilk felakete sürüklerken, İstanbul’daki muadilleri de Osmanlı’yı kurtaracak olan çözümü Alman etkisinde tartışıyorlardı. Örneğin, Goltz Paşa’nın Das Volk in Waffen kitabı ivedilikle Millet-i Müselleha (Silahlanmış Ulus) adıyla Türkçe’ye çevriliyordu. Almanya’nın denediği bu ilk çözümün I. Dünya Savaşı’nın ardından diğeriyle (Großdeutschle Lösung) değiştirilmesi İtilaf Devletleri tarafından yasaklansa da bu düşünce bir Avusturyalı , Adolf Hitler, tarafından adım adım ve kendini aşarak gerçekleştirilecekti. Bu büyük ülkede, Çingenelere ve Yahudilere yer yoktu. Bu sapkın düşüncede, diğer ırklar Aryan ırkına hizmetçi olabilirlerdi ancak. Yine “Der Untergang” filminin bir sahnesinde, Eva Braun’un ısrarları sonucu Hitler nikah masasına oturmayı kabul etmiştir. Nikah memuru, Faşist Irk Kanununa göre Hitler’e Aryan ırkından olup olmadığını sorar, “Sind Sie rein arischer Abstammung?“. Araya Goebbels girer, “Sie sprechen mit dem Führer.” Yaptığı son propaganda bu olsa gerek.


Öyküsü filmin ana iskeletini oluşturan Sekreter Traudl Junge, son sahneden sonra yaşlılık günlerindeki bir röportaj görüntüsü ile tekrar görünür. Scholl kardeşleri anarak gençliğe dair şunları söyler;

Und in dem Moment hab ich eigentlich gespürt, daß das keine Entschuldigung ist,
daß man jung ist. Sondern daß man auch hätte vielleicht Dinge erfahren können.
Ve o anda, kendimce fark ettim ki, genç olmak bir bahane değildir. Olayları anlamak elbette olanaklıydı.

Özgürlüğe Mal Olan Bir Hayat, Hayat Değildir.

Tuesday, February 10th, 2009
Italo Calvino’nun Gözlemci (la giornata d uno scrutatore) öyküsünde düşkünler yurdundaki yaşam günlüğü, inanca ilişkin gönül borcu ve özgür seçim hakkı üzerine okuduğum -bir nevi- tiradlar beni engelli ve düşkün yaşamı konusunda belli tavırlar almaya itti. Öncelikle kişisel bağlam dışında, bu insanların bir ilgisizlik kalemi gibi düşünülmesine karşıyım. Bundan öte, bu insanlara yapılan yardımların birer dini lütuf ve motif gibi işlenmesi, akabinde de bir gönül borcuna mashup edilmesi de karşı çıkılması gereken birer durumdur. Gazze’de olduğu gibi bir yardım kuruluşunun temsilcisi oralarda Davos olayından sonra “Abdülhamid’iniz geldi, selam durun” dememeli örneğin. Ya da bahsettiğim öyküdeki gibi düşkünler yurdu sakinlerinin özgür seçimleri birer gönül borcu ile kelepçelenmemeli. Siyasi yönlendirmelerin yanında, insanın yaşama ve yaşamama hakkı üzerinde de bazı kalıplara bağlı kalınmamalı diye düşünüyorum. Amenabar’ın Mar Adentro‘sunda izlediğim filmin iç dünya ve dış dünyayı temsilen aile ve ötekiler arasındaki ilişkiyi özetleyen ötanazi tartışması sahnesi bu konuda güzel ipucları sunuyor. Özel mülkiyet ile başlayıp ölüm korkusu ve din/ahlak baskısına kadar uzanan ayrıntılı bir dialog. Yine bir İspanyol filmi olan Hable con Ella‘da ise bu konunun geride kalanlar ile olan ilişkisi ele alınıyordu. Bu konu üzerine çekilmiş herhangi bir Türk filmi hatırlamıyorum, eğer varsa bana iletirseniz elbet memnun olurum. Ancak şu bir gerçek ki, en basitinden laiklik tartışmalarında bu konuya hiç değinilmiyor. Devrim ve evrim sürecini bir yüzyıl arkadan takip ettiğimizden dolayı olabilir mi?

Geçtiğimiz günlerde ise 1992’de geçirdiği trafik kazasından bu yana komadan kurtulamayan 38 yaşındaki Eluana Englaro hayata gözlerini yumdu. Konuyla ilgili detaylı bilgi burada. Kendi bedenim üzerinden konuşayım: Eğer başkaları tarafından yönlendirilecek, kullanılacak kadar bilinçsizsem ve yakınlarıma yük oluyorsam, kendi adıma bu kararı veririm. Yakınlarım adına ise daha uzun bir süreçten sonra kaçınılmaz noktaya gelindiyse bu kararı verebilirim. Fakat bu karar süreçlerinin hiçbirinde din dogmalarını gözönünde bulundurmam.

Egeliyik, Denizin Adamıyık

Sunday, January 25th, 2009
Η ειρήνη, η ρακί

Bilgisayar Mimarisi dersine bir türlü odaklanamadığımdan, dizüstündeki Ubuntu sorunlarını çözmeye vermiştim kendimi. 8.04 sürümünde yaşadığım bazı sorunlarla 8.10′da karşılaşmasam da, yakındaki seyahatlerde benim ihtiyaçlarımı karşılayamayacağını düşünmeye başladım. Ubuntu iyi hoş güzel de, yanınızda taşıdığınız bilgisayarın size her an yanıt verebilme özelliği de olmalı. İşbu kaygı nedeniyle, dizüstünde de Vista’ya döndüm. Çalışır vaziyete getirdikten sonra, bu dizüstünü Almanya’dan aldığım için disklerinin kıyısında köşesinde kalmış bir kaç anı karşıma çıktı. Yazın yaşanmışlar… Bir .txt dosyasına Latin dillerinden birinde yazılmış bir kaç cümle, sonuna Türkçe “öpücük” yazılmış. Sonra saklamak için kopyalayıp yapıştırdığım o naif iletiler, “Nasılsınız Aşkım?” diye başlıyor. Müzik klasörünün içine gizlenmiş İspanyolca bir balad, “Balada para un loco” … Astor Piazzola hala çok şey ifade ediyor benim için.

Sonra biraz muhabbet için MSN’e geçtim. Bizim Yunan yoldaş çevrimiçiydi, ne zamandır konuşmamıştık. Atinalı ve İzmirli iki arkadaş Almanca konuşuyorlar. Bu bana hep garip gelmiştir, geçenlerde Ece Temelkuran da yazdı, Lübnanlılar ile konuşurken, araya sıkışan o ortak yanileri… İki kişiye de yabancı bir iletişim kanalı, konuştukça sizin oralılaşıyor. Biz de Hristo ile haydi, aman gibi laflar sıkıştırırdık. Bölgenin dilini de bileceksin, o dilde en az dört şarkı söyleyebileceksin, tabi geçim derdinden bunlara hal ve zaman kalırsa…

Hristo iyi çocuktur, Almanya’da rakı açtığımız bir gecede, “e, bizim bu sorunlar nasıl olacak?” dediğimde, “sorun yok ki” deyivermişti. Kalktım elini sıktım keratanın. Diş hekimiydi, eğlencenin en tepe noktasında bir kenara çekilir, vodka shot yapardık. Bizim oralardan konuşurduk, sonra elbet kızlardan… Bir buçuk ayın sonunda yüksek lisans için mülakatta elenip apar topar dönmüştü memlekete. Yarım şişe uzosu kaldıydı, bana verdi onu. Ardından Stelios Kazantzidis dinleyerek içmiştim. Bu Stelios üstad da Anadoluludur, Türkçe plakları vardır ve duyumsayarak okur.

Neyse, bizim Hristo şu an diş hekimi olarak bir klinikte çalışıyormuş. “Hangi şehir?” dedim, “Bir adada” dedi. “Ege’de olma olasılığı %99′dur herhalde” dedim, güldü, “Santorini” dedi. Bizim Hristo, Santorini’de sadece sabahları 6 saat çalışarak, güzel bir paraya geçiniyor. Üstüne beni de davet etti, az kaldı gemileri yakıp gidiyordum. Tabi, ardından pasaport ve vize süreci geldi aklıma. Komşumuza bu kadar uzağız işte. Belki kıyıda yaşamayanlara anlamlı gelmez bu, ama eğer çocukken Midilli’nin ışıklarını saydıysanız ve henüz ehliyetsizken arabayı alıp Bademli yolunda Midilli’ye en yakın noktada günbatımını izlerken çilingir sofrası kurduysanız yol kenarına, o vakit bir anlam ifade eder sizin için. Radyo ve televizyonda Yunanca daha net geliyorsa bazı kavramlar sorgulanabilir ancak.

Santorini’siyle, Atina’sıyla, İzmir’iyle, Tenedos’uyla ve binlerce karşı karşıya durmuş şehir ve halkı ile Ege hayatımın hep geri dönüşlerini temsil edecek, biliyorum bunu. Adalara sığınan kayıklar, şehirlere dolan deniz kokusu ve belki rakı belki uzo sıfırdan başlamanın güvencesi olacak.

Final zamanı böyle bir yazıyı neden yazdım bilmiyorum. Şu an notlara gömülmüş olmam gerekliydi ve fakat olsun, Hristo’dan “Ah ulan, gösteriler olurken Atina’da olsaydım” lafını duymak az şey midir?

Adam Santorini dedi ya.

İnsanî Forma

Friday, January 9th, 2009
Filistin’e desteğin bizim yaptığımız gibi olmayacağını yazmıştım. Hala öyle düşünüyorum. Doğru desteğin nasıl olacağına dair bir örnek vereceğim ama çekiniyorum zira Bosna’ya yardım paralarını zula eden Müslümanlar var bu ülkede. Doğru destek diye sunacağım fikrin temel yapısı bu adrestir. Bu fikri doğru şekilde çeşitlendiren klüp ise Kettering Town FC. 3 Ocak’taki FA Cup karşılaşmasına göğüslerinde palestineaid yazısı taşıyarak çıktılar. Interpal yardım organizasyonuna destek için böyle bir yol seçen takımın başkanı İmran Ladak, “Biz, Filistinli mülteciler hakkındaki farkındalığı arttırmayı ve onlar için olan yardım fonlarını tanıtmayı amaçlıyoruz” diyor. Oradaki saldırılardan önce alınan bu kararın mimarı Ladak, Filistin ile doğrudan ilgisi olmayan bir yönetici ve ilkeli düşüncesini şöyle özetlemiş, “Ben, dünyada umutsuzca insani yardıma ihtiyaç duyan bölgeler olduğunu biliyorum, bu ihtiyacın sebebi ne olursa olsun ve Filistin bu tür olaylardan en çok acı çeken bölgelerin başında geliyor.”
“Aslında bu kampanya için en zor olan bölge Filistindi, çünkü beraberinde bir dolu politik tartışma ve savlar getiriyor ama bunların hiç bir önemi yok. Bence önemli olan orada yaşayan insanların gerçekten acı çekmesidir.” diyerek insanlığı özetlemiş Ladak. Ona ilham veren inisiyatifin Barcelona tarafından gerçekleştirildiğini de gizlemiyor. Sonuçta bu klüpleri de yönetenler insanlar ve Barça’nın UNICEF desteği, yeryüzünün başka bir noktasında Filistinliler için umut doğuruyor. Yalnızca Barcelona’nın UNICEF logosunu göğsünde taşımanın yanında UNICEF’e yaptığı yıllık bağışına karşılık olarak, “Takımlar genelde göğüs reklamı için para alırlar, biz de bu kampanya ile para karşılığı almayı redderek bir şekilde bağış yapmış oluyoruz” diyebiliyor.

Kettering Town’un göğüs reklamı tarihinde aslında ilginç bir yeri var. Genellikle bilinen Liverpool’un 1979 yılında Hitachi reklamı ile ilk kez göğüs reklamı taşıyan profesyonel klüp olduğu söylenir, oysa KT, bundan 3 yıl kadar önce yerel bir firma olan Kettering Tyres ile göğüs reklamı için anlaşmış. Konu forma olunca yeni atılımlara oldukça açık bir klüp olduğu kesin. Eğer bu kampanyaya destek vermek istiyorsanız, söz konusu formalardan sipariş edebilirsiniz. Yazı içinde verdiğim bağlantıları kullanabilirsiniz.


“Bizler şu gerçeği göstermek istiyoruz: İnsan yaşamı herşeyden öte bir öneme sahiptir. Buna toplum nazarında dikkat çekmek için bizim elimizden geleni yapmamız gerekli.”

Detay Guardian’da

Yek, dü, se, çar, penç, şeş?

Sunday, January 4th, 2009

l’auberge espagnole filminden gireyim konuya. Gençler Barcelona’dalar. Yani Katalunya’da. Catalonia is not Spain ruhuna uygun olarak filmde de dersi Katalanca işleyen profesöre itirazda bulunan Belçikalı Valon kıza Katalan profesör “burası Katalonya, öğrencilerin %90′ı da Katalan, siz buraya gelmeden önce Katalonya’ya gideceğinizi biliyordunuz. İspanyolca için Madrid’e gidin” diyerek ayar veriyordu. Öğrenciler dersten sonra da bu konuyu tartışıyorlardı, Valon kızımız Katalan gence “Tek bir Avrupa inşa edilirken bu Katalancılık da ne oluyor?” diye sorunca, Katalan gençler kimlik vurgusu üzerinden yanıt veriyordu, hatta Gambialı bir genç, “alt kimliğim Gambia, üst kimliğim Katalan” diyordu.

Kendi Avrupa maceramda gördüğüm ise çoğu Avrupa ülkesinin yerelliğe saygı duyduğu ve daha çok federatif yöntemlerle yönetildiğiydi. Bu nedenle Avrupalılar dertsiz olmasalar dahi bu sorunları daha akil yöntemlerle çözmeye çalışıyorlar. Her bölgenin ve şehrin bir devinim noktası olmasını önemsiyorlar. Bizde ise, örneğin Yozgat ne ifade eder? Diyarbakır ne ifade eder bize? Karpuz mu? Öyle değil işte. Her bölgenin sorunu tek merkezden değil, yerel kaynaklarla ve yerel kurumlarla çözülüyor, böyle olunca da o bölgenin insanının bütünde o ülke için bir şey ifade ettiği düşüncesi oluşuyor. Avrupa’nın bu gevşek merkeziliği, tarihteki kontluklar, dükalıklar ve 19. yydaki bütünleşme akımının sağladığı imtiyazlar ile yaşıyor. Türkiye’de de aynı durum olsun demiyorum, zaten bu yöntem için tarihsel ve coğrafi nedenler gerekli. Bunu sağlamak bugünün işi değil diye düşünüyorum. İşin bir diğer yanı da, biz o sistemi alsak onu da kendimize benzetiriz. Tıpkı şu Fransız sistemini aldığımız illerin trafik plaka kodları gibi, düzensizlik düzen olmuş durumda.

Buradan sonra bahsedeceğim nokta biraz da ikiyüzlülüğümüzdür. Yani merkezî bir devletsek, o halde tüm vatandaşlara, tüm yörelere eşit hizmet gidecek. Bu kadar basit. Ben de eğitimimle devletten birey olarak neler isteyebileceğimi bileceğim. Ülke basın/yayın organları İstanbul medyacılığını ulusal yayıncılık olarak yuttururken, bizler yerel kanallar ile ancak dalga geçtik. İstanbul’a doğru bir penetrasyon bizleri de kör etti. Artık TV denen aletten ne istediğimizi bilemez hale geldik. Devlet TV’sinin ise özerk olması gerektiğini, eşit hakları gözeterek yayın yapması gerektiğini unuttuk. Şimdilerde söylendiği üzere ülkenin 6′da 1′inin konuştuğu bir dilin devlet TV’sinin 6 kanalından 1′inde yayın dili olarak seçilmesi tartışılıyor. Bu adımı, “PKK ya da Kürtler’i ima ederek adamlar TRT’yi ele geçirdi” demek sığlıktır. Bu adımı, “Araplar, Çerkezler ve Lazlar da isterse ne olacak?” diyerek olumsuz bulmak da gerçek bir eleştiri değil. Öncelikle bunların Kürtçe klip yayını meselesinden ziyade, bu yayını bir devlet kurumunun daha düşmanlara kaptırılması handikapı olarak görmenin yarattığı savunmacılık refleksi ile alakalı olduğunu düşünüyorum. Devlet olarak hem merkezi olacaksın hem de sonra bu atılımı kendileri yapsın diyeceksin. Bu tutumun bir tutarlılığı olmaz. Bu yayının anlamı ülke olarak sana vergi veren, büyük çoğunluğu sana sadık olan bireylere neler verebileceğini göstermektir bu. Ben Türkiye Cumhuriyeti olarak senin şarkılarına, senin öykülerine ve senin diline sahip çıkıyorum demektir. Malesef, bu değişimdeki bakış açımız da şuna benziyor; Köln’de 20000 kişilik cami inşa etmek isterken, ülkemizdeki kiliselerin tel örgüler ardında kalması…

Acılar iki halktan da yaşandı. Lakin bu acıların yaşanması, iki tarafın katı tezlerini de doğrulamadı. Ne Kürtler kart kurt sesinden ve Dağ Türk’ünden ibaret ne de sorunlar isyan ile çözülebilir. Göreceğiz ki, ortak sevinçleri ve ortak acıları farklı dillerde dile getirebiliriz. Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Arap ve kaldıysa Ermeni ile Rum, hangi kökenden olursa olsun, bu topraklarda yaşayan bir zenginliktir. Aramızdaki fark fırsat eşitliğinden ve tarihsel yaşanmışlıklardan ileri gelmektedir. Bu sorunları da tek bakış açısı ile çözemeyiz. Faşist görüşlere hazır kıt’a olmak yerine, bu ülkenin daha yaşanabilir bir yer olması için birlik olmalıyız.

Dil konusunun böyle kıt politik konulara zemin olmasını da içime sindiremiyorum. Dil öğrenme, dünyayı başka açılardan görmenin en kolay yoludur. O dildeki deyimler, eril ve dişil ayrımlar, zaman kipleri o dili konuşan halkın dünya görüşünü yansıtır çünkü. Elimde olsa anadilim Türkçe dışında, bir yerel, bir bölgesel ve bir de küresel dil konuşabilmek isterdim. O dillerden tarih, şiir ve öykü okumak isterdim. Bu özgörüş ile dünya daha yaşanabilir bir yer olacaktır diye düşünüyorum.

Kimilerine kalsa tavladaki Farsça sayıları da yasaklayacaklar, onlardan olmayın.

Bir de Kürt Kızı Çiçek vardı.

Teresmus

Sunday, January 4th, 2009
Geçmiş zamanın fırtınaları…
Posterasmus sendromu sırasında indirmiştim l’auberge espagnole filmini, ancak ek$ideki yorumları okuyunca izlemeyi erteledim. Ta ki düne kadar… Bu sendroma bağlı olarak bir teresmus olduğumun resmidir filmden sonraki halim. Audrey ilk defa canımı sıktı, düşüversin istedim Xavier’in yakasından. Oralara öyle memlekette sevgili varken gidilmez, gidilmemeli. Çünkü oralardaki pansiyon, yurt ve ev yaşamı buradaki değer yargılarını işsiz güçsüz bırakır. Bir kat, on oda, iki tuvalet, iki banyo, bir mutfak ve sıfır nöbetçi… Hayat böyle işliyor oralarda, komediye dönüşen anlar sonradan alışkanlığa bağlanıyor. Parti ve kampüs havasına hiç girmiyorum. Filme döneyim tekrar, Avrupalı gençlerin Amerikalılara duyduğu antipatiyi de çok iyi vurgulamış. İngilizlere olan bir gıcıklık da sözkonusudur çünkü özellikle Akdenizlilerin İngilizcesi ile inceden dalga geçerler, o anda o adama iki kelime Türkçe konuş desen öcünü de almış olursun. Filmin Fransız ve İspanyol ana ekseni tabi benim yaşadıklarımla çok çakışmadı ama pansiyonda bir Alman gencin de bulunması bazı anıları canlandırdı. Hey gidi günler!

“Erasmus?” replikleri gerçektir ve hayatın her saniyesinde yaşanabilir. Xavier’in ülkeye dönüşünde yaşadıklarını ben de yaşadım, tek farkla buradaki Erasmusların ortamını da gördükten sonra bizde bir sorun olduğunu düşünmeye başladım.

Film sıcak, Audrey sinir bozucu, Anne-Sophie sanat eseri, Ali Farka Toure ise filmin sürprizi… Barcelona ve Katalancılık ise filmde kolaycılık gibi durmuş, yazıyı Xavier’in ilk günündeki repliği bitirelim;

“when you first arrive in a new city, nothing makes sense. everythings unknown, virgin… after you’ve lived here, walked these streets, you’ll know them inside out. you’ll know these people. once you’ve lived here, crossed this street 10, 20, 1000 times… it’ll belong to you because you’ve lived there. that was about to happen to me, but i didn’t know it yet.”

Qui non c’è trippa per gatti

Saturday, January 3rd, 2009
Üstad Trofolo, David Rocco serisine devam ettikçe İtalya anılarım enseme şaplak atıyor. Bu sefer Toskana’da Firenze’deyiz, önümüzde cicchiolar, nonolar, tutto beneler, Uffizi, la dolce vita,
la vita di un cane, vespacı adam ve trippa… Buyrun üstadın yerine, buradan… Rocco’nun bizdeki muadilleri Wilco ve Ayhan Sicimoğlu’dur bana göre. Videonun sonuna doğru Castagnet Proscuitto görmeden kapatmayın. İlginç şey şu kestane…

Via Nazionale’den başlayan bir Eylül yolculuğu…

Hava Nasıl Oralarda?

Saturday, December 13th, 2008

Doğu Anadolu buz kesmiş. Biz şu an İzmir’de güneş ile muhabbet ediyoruz. Bakırçay iki adım genişliğine düşmüş. Karayolu köprülerinin altı boşluktan ibaret. Eski bayramlar gibi eski yağmurları dinliyoruz günlerce durmayan. İklim konferansları, uluslararası sözleşmeler ve liderler zirveleri henüz aynı frekansda değil. Poznan’dan “Soytarılık yapmayın!” sesleri yükselirken, Brüksel’de Almanlar, İngilizler ve Fransızlar tartışıyor. Gordon Brown, “Bu zirve sonucu alınan kararlar ile Avrupa iklim konusunda öncü olmuştur” diyor. Sarkozy, “Tarihe geçtik” diyor. Almanya bu zirve öncesi büyük şirketleri ve enerji santrallerinin çalışabilirliğini koruyacağını açık açık ilan ediyor. Son tahlilde, Almanya’nın zirvede yalnız kaldığı ancak bazı itirazlarını da kabul ettirdiği görülüyor.

Neticede karbon salınımı 2020′ye kadar 1990′a göre %20 oranında azaltılacak, sera etkisini azaltmayı amaçlayan projeler desteklenecek ve yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımı tüm Avrupa’da %20 oranına getirecek bağlayıcı önlemler alınacak.

AB varlığını kanıtlamak istercesine bu zirveden bağlayıcı ve çözümleyici kararlar çıkarttı. Zirvede ayrıca, ekonomik kriz için de destek paketleri ve vergi indirimleri konuşuldu. İngilizler katma değer vergisinin indirilmesinden yanayken, üretici Almanya buna karşı çıktı. The Guardian da ciddi ciddi “Almanya ne yapıyor?” sorusuna yanıt aramış. Almanya’nın güncel politikaları AB öncülüğü açısından ele alınıyor.

İklimden ve dünyadan öte bir çeşit dominantizm yarışmasına dönen bu toplantılar politik ve ulusal çıkarlardan soyutlandığı ölçüde yararlı olur. Bir Kızılderisi Reisi demiştir muhakkak; “Zamanı geldiğinde tabağınıza para koyup yiyemezsiniz.”

Projectis Mayhemolyas

Thursday, December 11th, 2008