Archive for the ‘Avrupa’ Category

Alexis

Wednesday, December 9th, 2009

Hatırlama faslında sözü HBBA’ya bırakmak gerekir. Ben yazıya dökmek için geç kalsam da kendisi gayet güzel açıklamış görünen gerçekleri.

Olayların hatırlanması ve unutulması dışında, baş gösteren diğer bir sıkıntı da yanlış hatırlanmasıdır ya da hatırlama sırasında seçicilik yapılmasıdır. Olayların ta içinden birisiyle konuşulunca, ondan beklenen “Nasıl da polisi sindirdik ama!” coşkusu yerine “Evet, ama …” ile başlayan tümceler duyulur, duyulmaktadır ve de duydum.

alexieleni

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

İsviçre’de Minareler

Sunday, November 29th, 2009

basel16357_1270696840291_1015979083_854542_5084967_n

Ulus-devlet modelinin hezeyanları devam ediyor. Tarihsel gelişime bağlı olarak ya da tarihsel gelişimden keskin biçimde sıyrılarak inşa edilen ulusların vardığı nokta hep aynı kara delik oluyor: Yasakçılık. Faşizm ülkemizde daha çok ırkçılık ve milliyetçilik ile ilintili olarak kullanılsa da çağımız faşistinin aynanın içinden bize bakıyor olduğu gerçeği küçük sınamalar ile ortaya çıkıyor. Üstteki fotoğraf Basel’den. Minare karşıtlarına karşı yapılan bir gösteri sonrasında reklam panosunun üzerine kondurulmuş bir minare maketi şehrin en işlek noktasında demokrasi faşizmine selam çakıyor. Kimileri bu referanduma basitçe yaklaşırken, kimileri de bu referandumu demokrasinin faşizm ile kaynaşıp kaynaşmama meselesi olarak gördü. Bundan sonrası için ilericilerin ve tutucuların yeni konumları veyahut sıfat hanelerine ekledikleri yeni sıfatları da olacak. Tüm bu iki grubun dışında bu gruplardan nemalanmaya çalışanlar ise hangi grup menfaatine çalışıyorsa onun argümanını kendi meselesine uyduruverecek. Ama gerçekler bazen bu işleri, bu dalavereleri bozuyor.
bern11142_1277823712534_1438248244_833749_7228148_n

“Bu benim İsviçrem değil” diyen pankartı Türkiye’de herhangi bir aktivist ortamına soksak, çevrede toplananlar ve internet yorumcularının çoğunun yanıtı hazırdır: “Ya sev ya terket!”. Bu yanıt bu kadar ortadayken, ülkemizde hoşgörü -ki bence bir demokrasi koşulu olması tehlike arz eder- neredeyse yok olmuşken, bu referanduma Türkiye’den ve Avrupa’da yaşayan Türkler’den gelen tepkiler biraz yavan kalmakta. Halihazırda koşullu bir şekilde alerjik olduğumuz, içten içe “bu kadar da medeni olmayıverin kardeşim” dediğimiz ve sık sık karşılaştırma materyali olarak kullandığımız İsviçre’nin bu handikapı, biz dört başı mamur bir demokrasi ile yaşıyor olmasak da vasat şekilde bir etki yaratabilecek söylemlere yol açacak. Bu yolun kaldırım taşlarının altında ise kendi döktüğümüz kanlar, çizdiğimiz yaşamlar ve gayrıresmi yasaklarımız var halbuki. Misyonerlerin boğazını katır kutur kesen, kaleye asılan Bizans bayrağına karşı galeyana gelen, Hrant Dink’i derdini anlatıyor diye öldüren, rahip kurşunlayan, Alevileri yakan ve daha nice katle ferman çıkaran bir sicil ile ders verecekler şimdi İsviçre’ye.

16357_1270696920293_1015979083_854543_2318523_n

Ben İsviçre’de bardağın dolu tarafına bakıyorum. Dink Suikastı’ndan sonra Pangaltı’dan Taksim’e akan cesur Ermeniler gibi bu arkadaşların açtığı yol kalıcı olacak. Çünkü bardağın boş tarafına yine boş konuşacak olanlar bakacaklar. Ulus-devlet sınırları, insan sınırlarını da çizmemeli. Uluslararası düzenekler ve o çizilen sınırlardan çıktıktan sonra turist dışında bir ünvan aldığınızda başınıza geleceklerin hemen hemen hepsi insanın pasaportundaki fotoğrafından çok yüreğini karalayan kurmacalardır. Kültürdeki farklılık o çizilen, o yazılan ve o belirlenen düzenler ile yabancılığa dönüşüyor. Hele Avrupa’da -ki Roma’dan sonra dinsel azınlıkları adeta paket paket bünyesinden atmış bir toplum yapısıdır- başkasının izdüşümünü, büyüttüğü ulus-devlet yapısında kendiliğinden elvanlaşmış bir ebru gibi hissedemeyen yaşlı Avrupa’da bazen turnusol kağıdı bile isyan ediyor. Avrupa’dan daha kötü durumda olan ise bizim gibi çok kültürlü topraklarında başkaca  bir kültürü, sözgelimi bir kiliseyi tel örgüler arkasına hapseden zihniyetlerdir. Taksim’de önüne büfeler yığılan kilise, Alsancak’ta üç insan boyu tel örgülerin arkasında kaybolan kilise yanıt olabilir mi İsviçrelilerin özürlü yasağına?

16650_1281361399678_1399351983_30778501_2928827_n

Din inanın çok da umurumda değil. Toplumsallaşmasını, aracı kurumları ile toplum mühendisliği boyutlarına ulaşmasını ve kültürel ifade özgürlüğünde ön sıralara çıkmasını tehlikeli dahi buluyorum. Umurumda olan köreltilen güzel gözler, tekrar budanan şıvgınlar ve insanların dostluğu… Bu referandum İsviçre’deki yabancıların hangi sorununu çözdü? Bir minare inşa etmekten daha mı yararlı oldu herkes için? Semboller için bu kadar çok insan ölmüşken, biraz da insanlar uğruna sembolleri kardeşçe yaşatmanın vakti gelmedi mi?

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Hala vakit var.

Tuesday, June 16th, 2009

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Londra’da Metro Grevi

Thursday, June 11th, 2009


Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Berlusconi Tarzı

Sunday, June 7th, 2009

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Hoşgörü

Sunday, May 10th, 2009

İsmail Türüt bu genç Almanları anlayabilir mi? Hiç de zorunda değilken ve belki inancı bile yokken, Müslümanları ve Türkleri savunma cesareti gösterebilmek. Plan yapmayın plan, plan tutmaz çağdaş memlekette!

Pro-Kölncü, Neo-nazi ve rasssist/ırkçı olmak için yüzeysel bilgi yeterli. Ki gelecek barışta, gelecek birbirini anlamakta. Kutsal şehir Köln’de yapılması planlanan 20.000 kişilik bir camiye Belediye Başkanı başta olmak üzere sahip çıktıkları için solcu ve barışçı Almanları tebrik etmek gerekli. Ve dönüp aynaya bakmakta yarar var, 2 yıl kadar önce bir şehrin kalesine film icabı Bizans bayrağı asıldı diye olanlar mesela hatırlanmalı. Kalıplaşmış hoşgörü zırvaları yerine aynada kendimizi görmeliyiz.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Twitter’da Eskortlar

Tuesday, April 28th, 2009

Twitter’ın iş ve pazarlama amaçlı kullanımından daha önce Twitter Olayı yazısında bahsetmiştim. Bu kullanımın yarattığı uç durumlar ve tartışmalı adımlar var elbette. Bunlardan biri Büyük Britanya’da yaşandı. Bir eskort kız şirketi yahut bildiğimiz tanımıyla bir genelev olan House of Divine, Twitter üzerinden yayına başladı. Bu yayın çalışma takvimleri ve özel indirimler ile ilgili olduğu için bence çok isabetli bir adım. Kafama yatmayan kısım ise, o ev içindeki çalışanların ne kadar o eve ait olduğu ve bu büyük olasılıkla istenmeyecek bir hayatın kendi istekleri dışında ne kadar yayınlabilir olduğu…? Örneğin, Lucia ve Karol’un pazar günü de çalıştığı, Nina’ın işteki son günü olduğu ve Alexis’in yerine bir süre Tayla’nın bakacağı yayınları hangi sınırları aşıyor acaba?

Yetişkin servisleri Internet üzerindeki varlıklarını reklamlı ve tuzaklı siteler, berbat satış siteleri ve rahatsız edici konumları nedeniyle iyileştirmek durumundaydılar. Artık Internet çağının yerlisi olan bir kuşak, otellerde Pay TV görünce, o kutunun hünerlerini merak bile etmiyor. Çünkü iyi ya da kötü bir şekilde o hazzı ve o bilgiyi yetişkin servislerinden edinmiş bir halde. Onun için Twitter üzerinden bu genelev yayınını ben ahlak bozucu ya da bozukluğun son haddi olarak görmüyorum. İrdelenmesi gereken bir başka yan ise, Twitter’daki izleyici kitlesinin herkese görünür olması. Gizli kalması tercih edilen bir alışverişin, Twitter üzerinden açığa çıkması beklenemez. En azından gizli kalmak isteyen bir ilgili, gidip de Twitter üzerinden izleyici olup @DivineMK şeklinde yanıtlar atmıyordur. Şu an var olan 172 izleyicilerinin çoğunun ise meraklı kullanıcı olduğu kesin.

Sosyal ağların kullanımı gitgide yaşamımıza uyum sağlayacak. Bu devinimlerde ahlaksızlık aramak büyük resmi görmekten çekinmenin sonucudur.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

"Was ist mit dem Hitlergruß?"

Monday, February 23rd, 2009

Sanırım “Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık”, kabullenmesi nedeniyle Almanya, çevremde devamlı tarihsiz ve kültürsüz bir ülke olarak görülüyor. Oysa, Osmanlı’nın savaştığı Avusturya’nın diğer Alman Königleri ve Kontları üzerindeki himayesi düşünülürse ve evrensel müzik olarak kabul edilen Klasik Müzik’in önemli temsilcilerinin Alman olduklarına bakılırsa, aslında güneydoğu ucundan ilişmeye çalıştığımız Avrupa’nın ana kültür damarının orada attığını görebiliriz.

Almanya “ne yazık ve ne mutlu” hep yenilmiştir. Prusya(Preußen) – Bavyera(Bayern) çekişmesi ya da Alman Konfederasyonu – Avusturya çekişmesi ya da Lutheran – Katolik ya da Hohenzollern – Habsburg çekişmesi olarak okunabilecek bir modern zaman yolculuğu sonucunda bugünkü federal göçmen ülkesi oluşmuştur. Orta Avrupa’da sanat, politika ve sosyal yaşam alanlarında tetikleyici ve bazen de yıkıcı bir güç olarak yer alır. Bu yıkıcı gücün uyanışları mükemmelliyetçiliği milliyetçiliklerine kalkan ve kılıf etmeyi başarmıştır. İşte “Der Untergang” filmi bu nedenle önemlidir. Bir toplumun kendi tarihini sanatsal olarak ele alması, böylesine büyük gölgeleri tarih okumalarından çeker alır. Sabittir ki, bu yapıtlar karşısında, tarihsel kişilerin insanî yönlerinin ele alınması ve olayların aktarılış biçimleri eleştiri konusu olur. Ancak bir toplumun kendi içindeki kanserleri teşhis etme süreçleri önlenemez. Almanya II. Dünya Savaşı sonrası yapılanma ve politik çözüm üretme yıllarından sonra savaş görmemiş ilk nesli tarafından yönetilirken, kendi tarihi ve günlük çizgisine neşter atıp, yeni çağa yeni bir beden ile girmek peşinde. Bu neşterler, elbette, sadece 50 – 60 yıl öncesinin sistemleri ve insanları üzerinde işlemeyecek, bu neşterlerden bugünün sınırları içersindeki toplum kesimleri de nasiplerini alacaklar. Çünkü Almanlar açıksözlüdür.

“Der Untergang” filminin karanlık bir sahnesinde Hitler, Frederick II‘nin gözlerinin içine bakarken, aslında -sembolik- olarak tüm Almanlar, Hitler üzerinden nasyonelizmlerinin yanlışlarını sorguluyorlar. İmparatorluklardan, diktatoryal ya da demokrat cumhuriyetlere geçişlerde ulus inşa süreci geriye doğru bakmayı ancak bu yıkım anlarında mümkün kılar. Son 11 güne sığan, Hitler’in umutsuz hamleleri, Eva Braun’un çılgınlıkları, Bayan Goebbels’in Nazizm sonrası bir dünyada yaşamalarını istemediği 6 çocuğunu zehirlemesi ve sokaklarda savaşın son günleri… Park halindeki arabalardan çekilen benzin ile yakılan intihar etmiş bedenler, sadece kendileri için istemenin, dünyayı bir ortaklık değil de bir kölelik düzeni olarak görmenin külleşen kanıtları oluverdi. Bu “oluvermenin” anlatımı, Hitler ile sinemalarda, Führer’in barınağındaki sıkışıklığı hissederek, karşılaşan gençlere, eminim yüzleşme kapısını da açmıştır. Hitler’de gözlemlenen çıldırmanın dayanılmaz hafifliğinin yanında, aslında Hitler’in de bizler gibi bir insan olma sorumluluğuna tabi tutulabileceğini göstermiştir. Bu sorumluluk, onun filmde de gösterilen insaniyetsizliği ile bir caniliğe dönüşürken, ulus inşa sürecinin insanların değil, yılların ve coğrafyanın yürüttüğü bir süreç olduğu ve önemsizleşmesi gereken bir ayrım ürettiği görülüyor. Antik ve kadim çağların bizlerle köken olarak alakalı olması, insan olarak yurdumuzdan uzak bir uygarlıkla alakalı olmamızdan daha az önemsizdir. Çünkü insanların refahı ve barışı için bombalamak, bekaret için sevişmeye benzer, fena halde.


Almanya’nın bütünleşmek ve genişlemek için tartıştığı ve izlediği yöntemler farklılaşsa da bu yöntemlerin getirileri Almanya’da yaşayanlar için değişmedi. Bunların ölüm ve gözyaşı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. 19. yüzyılda izlenen Kleindeutsche Lösung (Küçük Almanya Çözümü/Yöntemi) Almanya ve Avusturya arasındaki ikiliği I. Dünya Savaşı öncesinde güçlendirirken, bu çözüm sayesinde Bismarck’a karşı olası bir rakip ve muhalif olarak herhangi bir güneyli ve Katolik güç çıkamadı. Bismarck’ın sömürgeci ve meşru-monarşik görüşü Almanları ilk felakete sürüklerken, İstanbul’daki muadilleri de Osmanlı’yı kurtaracak olan çözümü Alman etkisinde tartışıyorlardı. Örneğin, Goltz Paşa’nın Das Volk in Waffen kitabı ivedilikle Millet-i Müselleha (Silahlanmış Ulus) adıyla Türkçe’ye çevriliyordu. Almanya’nın denediği bu ilk çözümün I. Dünya Savaşı’nın ardından diğeriyle (Großdeutschle Lösung) değiştirilmesi İtilaf Devletleri tarafından yasaklansa da bu düşünce bir Avusturyalı , Adolf Hitler, tarafından adım adım ve kendini aşarak gerçekleştirilecekti. Bu büyük ülkede, Çingenelere ve Yahudilere yer yoktu. Bu sapkın düşüncede, diğer ırklar Aryan ırkına hizmetçi olabilirlerdi ancak. Yine “Der Untergang” filminin bir sahnesinde, Eva Braun’un ısrarları sonucu Hitler nikah masasına oturmayı kabul etmiştir. Nikah memuru, Faşist Irk Kanununa göre Hitler’e Aryan ırkından olup olmadığını sorar, “Sind Sie rein arischer Abstammung?“. Araya Goebbels girer, “Sie sprechen mit dem Führer.” Yaptığı son propaganda bu olsa gerek.


Öyküsü filmin ana iskeletini oluşturan Sekreter Traudl Junge, son sahneden sonra yaşlılık günlerindeki bir röportaj görüntüsü ile tekrar görünür. Scholl kardeşleri anarak gençliğe dair şunları söyler;

Und in dem Moment hab ich eigentlich gespürt, daß das keine Entschuldigung ist,
daß man jung ist. Sondern daß man auch hätte vielleicht Dinge erfahren können.
Ve o anda, kendimce fark ettim ki, genç olmak bir bahane değildir. Olayları anlamak elbette olanaklıydı.
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Özgürlüğe Mal Olan Bir Hayat, Hayat Değildir.

Tuesday, February 10th, 2009
Italo Calvino’nun Gözlemci (la giornata d uno scrutatore) öyküsünde düşkünler yurdundaki yaşam günlüğü, inanca ilişkin gönül borcu ve özgür seçim hakkı üzerine okuduğum -bir nevi- tiradlar beni engelli ve düşkün yaşamı konusunda belli tavırlar almaya itti. Öncelikle kişisel bağlam dışında, bu insanların bir ilgisizlik kalemi gibi düşünülmesine karşıyım. Bundan öte, bu insanlara yapılan yardımların birer dini lütuf ve motif gibi işlenmesi, akabinde de bir gönül borcuna mashup edilmesi de karşı çıkılması gereken birer durumdur. Gazze’de olduğu gibi bir yardım kuruluşunun temsilcisi oralarda Davos olayından sonra “Abdülhamid’iniz geldi, selam durun” dememeli örneğin. Ya da bahsettiğim öyküdeki gibi düşkünler yurdu sakinlerinin özgür seçimleri birer gönül borcu ile kelepçelenmemeli. Siyasi yönlendirmelerin yanında, insanın yaşama ve yaşamama hakkı üzerinde de bazı kalıplara bağlı kalınmamalı diye düşünüyorum. Amenabar’ın Mar Adentro‘sunda izlediğim filmin iç dünya ve dış dünyayı temsilen aile ve ötekiler arasındaki ilişkiyi özetleyen ötanazi tartışması sahnesi bu konuda güzel ipucları sunuyor. Özel mülkiyet ile başlayıp ölüm korkusu ve din/ahlak baskısına kadar uzanan ayrıntılı bir dialog. Yine bir İspanyol filmi olan Hable con Ella‘da ise bu konunun geride kalanlar ile olan ilişkisi ele alınıyordu. Bu konu üzerine çekilmiş herhangi bir Türk filmi hatırlamıyorum, eğer varsa bana iletirseniz elbet memnun olurum. Ancak şu bir gerçek ki, en basitinden laiklik tartışmalarında bu konuya hiç değinilmiyor. Devrim ve evrim sürecini bir yüzyıl arkadan takip ettiğimizden dolayı olabilir mi?

Geçtiğimiz günlerde ise 1992’de geçirdiği trafik kazasından bu yana komadan kurtulamayan 38 yaşındaki Eluana Englaro hayata gözlerini yumdu. Konuyla ilgili detaylı bilgi burada. Kendi bedenim üzerinden konuşayım: Eğer başkaları tarafından yönlendirilecek, kullanılacak kadar bilinçsizsem ve yakınlarıma yük oluyorsam, kendi adıma bu kararı veririm. Yakınlarım adına ise daha uzun bir süreçten sonra kaçınılmaz noktaya gelindiyse bu kararı verebilirim. Fakat bu karar süreçlerinin hiçbirinde din dogmalarını gözönünde bulundurmam.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Egeliyik, Denizin Adamıyık

Sunday, January 25th, 2009
Η ειρήνη, η ρακί

Bilgisayar Mimarisi dersine bir türlü odaklanamadığımdan, dizüstündeki Ubuntu sorunlarını çözmeye vermiştim kendimi. 8.04 sürümünde yaşadığım bazı sorunlarla 8.10′da karşılaşmasam da, yakındaki seyahatlerde benim ihtiyaçlarımı karşılayamayacağını düşünmeye başladım. Ubuntu iyi hoş güzel de, yanınızda taşıdığınız bilgisayarın size her an yanıt verebilme özelliği de olmalı. İşbu kaygı nedeniyle, dizüstünde de Vista’ya döndüm. Çalışır vaziyete getirdikten sonra, bu dizüstünü Almanya’dan aldığım için disklerinin kıyısında köşesinde kalmış bir kaç anı karşıma çıktı. Yazın yaşanmışlar… Bir .txt dosyasına Latin dillerinden birinde yazılmış bir kaç cümle, sonuna Türkçe “öpücük” yazılmış. Sonra saklamak için kopyalayıp yapıştırdığım o naif iletiler, “Nasılsınız Aşkım?” diye başlıyor. Müzik klasörünün içine gizlenmiş İspanyolca bir balad, “Balada para un loco” … Astor Piazzola hala çok şey ifade ediyor benim için.

Sonra biraz muhabbet için MSN’e geçtim. Bizim Yunan yoldaş çevrimiçiydi, ne zamandır konuşmamıştık. Atinalı ve İzmirli iki arkadaş Almanca konuşuyorlar. Bu bana hep garip gelmiştir, geçenlerde Ece Temelkuran da yazdı, Lübnanlılar ile konuşurken, araya sıkışan o ortak yanileri… İki kişiye de yabancı bir iletişim kanalı, konuştukça sizin oralılaşıyor. Biz de Hristo ile haydi, aman gibi laflar sıkıştırırdık. Bölgenin dilini de bileceksin, o dilde en az dört şarkı söyleyebileceksin, tabi geçim derdinden bunlara hal ve zaman kalırsa…

Hristo iyi çocuktur, Almanya’da rakı açtığımız bir gecede, “e, bizim bu sorunlar nasıl olacak?” dediğimde, “sorun yok ki” deyivermişti. Kalktım elini sıktım keratanın. Diş hekimiydi, eğlencenin en tepe noktasında bir kenara çekilir, vodka shot yapardık. Bizim oralardan konuşurduk, sonra elbet kızlardan… Bir buçuk ayın sonunda yüksek lisans için mülakatta elenip apar topar dönmüştü memlekete. Yarım şişe uzosu kaldıydı, bana verdi onu. Ardından Stelios Kazantzidis dinleyerek içmiştim. Bu Stelios üstad da Anadoluludur, Türkçe plakları vardır ve duyumsayarak okur.

Neyse, bizim Hristo şu an diş hekimi olarak bir klinikte çalışıyormuş. “Hangi şehir?” dedim, “Bir adada” dedi. “Ege’de olma olasılığı %99′dur herhalde” dedim, güldü, “Santorini” dedi. Bizim Hristo, Santorini’de sadece sabahları 6 saat çalışarak, güzel bir paraya geçiniyor. Üstüne beni de davet etti, az kaldı gemileri yakıp gidiyordum. Tabi, ardından pasaport ve vize süreci geldi aklıma. Komşumuza bu kadar uzağız işte. Belki kıyıda yaşamayanlara anlamlı gelmez bu, ama eğer çocukken Midilli’nin ışıklarını saydıysanız ve henüz ehliyetsizken arabayı alıp Bademli yolunda Midilli’ye en yakın noktada günbatımını izlerken çilingir sofrası kurduysanız yol kenarına, o vakit bir anlam ifade eder sizin için. Radyo ve televizyonda Yunanca daha net geliyorsa bazı kavramlar sorgulanabilir ancak.

Santorini’siyle, Atina’sıyla, İzmir’iyle, Tenedos’uyla ve binlerce karşı karşıya durmuş şehir ve halkı ile Ege hayatımın hep geri dönüşlerini temsil edecek, biliyorum bunu. Adalara sığınan kayıklar, şehirlere dolan deniz kokusu ve belki rakı belki uzo sıfırdan başlamanın güvencesi olacak.

Final zamanı böyle bir yazıyı neden yazdım bilmiyorum. Şu an notlara gömülmüş olmam gerekliydi ve fakat olsun, Hristo’dan “Ah ulan, gösteriler olurken Atina’da olsaydım” lafını duymak az şey midir?

Adam Santorini dedi ya.
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)