Η ειρήνη, η ρακί
Bilgisayar Mimarisi dersine bir türlü odaklanamadığımdan, dizüstündeki Ubuntu sorunlarını çözmeye vermiştim kendimi. 8.04 sürümünde yaşadığım bazı sorunlarla 8.10′da karşılaşmasam da, yakındaki seyahatlerde benim ihtiyaçlarımı karşılayamayacağını düşünmeye başladım. Ubuntu iyi hoş güzel de, yanınızda taşıdığınız bilgisayarın size her an yanıt verebilme özelliği de olmalı. İşbu kaygı nedeniyle, dizüstünde de Vista’ya döndüm. Çalışır vaziyete getirdikten sonra, bu dizüstünü Almanya’dan aldığım için disklerinin kıyısında köşesinde kalmış bir kaç anı karşıma çıktı. Yazın yaşanmışlar… Bir .txt dosyasına Latin dillerinden birinde yazılmış bir kaç cümle, sonuna Türkçe “öpücük” yazılmış. Sonra saklamak için kopyalayıp yapıştırdığım o naif iletiler, “Nasılsınız Aşkım?” diye başlıyor. Müzik klasörünün içine gizlenmiş İspanyolca bir balad, “Balada para un loco” … Astor Piazzola hala çok şey ifade ediyor benim için.
Sonra biraz muhabbet için MSN’e geçtim. Bizim Yunan yoldaş çevrimiçiydi, ne zamandır konuşmamıştık. Atinalı ve İzmirli iki arkadaş Almanca konuşuyorlar. Bu bana hep garip gelmiştir, geçenlerde Ece Temelkuran da yazdı, Lübnanlılar ile konuşurken, araya sıkışan o ortak yanileri… İki kişiye de yabancı bir iletişim kanalı, konuştukça sizin oralılaşıyor. Biz de Hristo ile haydi, aman gibi laflar sıkıştırırdık. Bölgenin dilini de bileceksin, o dilde en az dört şarkı söyleyebileceksin, tabi geçim derdinden bunlara hal ve zaman kalırsa…
Hristo iyi çocuktur, Almanya’da rakı açtığımız bir gecede, “e, bizim bu sorunlar nasıl olacak?” dediğimde, “sorun yok ki” deyivermişti. Kalktım elini sıktım keratanın. Diş hekimiydi, eğlencenin en tepe noktasında bir kenara çekilir, vodka shot yapardık. Bizim oralardan konuşurduk, sonra elbet kızlardan… Bir buçuk ayın sonunda yüksek lisans için mülakatta elenip apar topar dönmüştü memlekete. Yarım şişe uzosu kaldıydı, bana verdi onu. Ardından Stelios Kazantzidis dinleyerek içmiştim. Bu Stelios üstad da Anadoluludur, Türkçe plakları vardır ve duyumsayarak okur.
Neyse, bizim Hristo şu an diş hekimi olarak bir klinikte çalışıyormuş. “Hangi şehir?” dedim, “Bir adada” dedi. “Ege’de olma olasılığı %99′dur herhalde” dedim, güldü, “Santorini” dedi. Bizim Hristo, Santorini’de sadece sabahları 6 saat çalışarak, güzel bir paraya geçiniyor. Üstüne beni de davet etti, az kaldı gemileri yakıp gidiyordum. Tabi, ardından pasaport ve vize süreci geldi aklıma. Komşumuza bu kadar uzağız işte. Belki kıyıda yaşamayanlara anlamlı gelmez bu, ama eğer çocukken Midilli’nin ışıklarını saydıysanız ve henüz ehliyetsizken arabayı alıp Bademli yolunda Midilli’ye en yakın noktada günbatımını izlerken çilingir sofrası kurduysanız yol kenarına, o vakit bir anlam ifade eder sizin için. Radyo ve televizyonda Yunanca daha net geliyorsa bazı kavramlar sorgulanabilir ancak.
Santorini’siyle, Atina’sıyla, İzmir’iyle, Tenedos’uyla ve binlerce karşı karşıya durmuş şehir ve halkı ile Ege hayatımın hep geri dönüşlerini temsil edecek, biliyorum bunu. Adalara sığınan kayıklar, şehirlere dolan deniz kokusu ve belki rakı belki uzo sıfırdan başlamanın güvencesi olacak.
Final zamanı böyle bir yazıyı neden yazdım bilmiyorum. Şu an notlara gömülmüş olmam gerekliydi ve fakat olsun, Hristo’dan “Ah ulan, gösteriler olurken Atina’da olsaydım” lafını duymak az şey midir?
Adam Santorini dedi ya.