Archive for the ‘Avrupa’ Category

Katı ve İnsafsızdı Bu Aşkın Karşısında

Thursday, March 11th, 2010

Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın son dönemdeki açıklamalarının arkasındaki düşünce, kadın ve aileden sorumlu olmayı namus, diğerlerinedercilik ve dışakapalılık olarak algıladığı için Bakan’ın açıklamaları garibime gitmedi. Dizilerdeki sevişme sahnelerinden irrite olan bir kadının, sevişmeyi sadece yatak odasında evli erkek ve kadınca ifa edilen bir görev şeklinde algılaması ve bu denklem dışındaki ilişkilerin aşk ile, birbirine karşı sorumluluk ile ve bir tercih sonucu yaşanmasını hazmedememesi çok normaldir. Kendi çizgisinde bir sapma yaşadığını düşünmüyorum ancak özgürlüğün çizgisinde sapmalara yol açtığı kesindir. Hükümetin başka bir üyesinden düzeltme gelmiş olsa dahi, Aliye Kavaf’ın gelecekte de aynı çizgisini devam ettireceği açıktır. Neyse ki, ülkede dizi yapımcıları reklam alma ve yayında kalma korkusu ile okkalı bir yanıt veremiyorlar (!) ve neyse ki, ülkemizde eşcinsellerin güçlü bir medya etkisi yok (!). Yine de bu çıkışlara karşı gelenleri kutlamak gerekli. Geçtiğimiz günlerde FF”de paylaşılan bir site vardı, Eşcinsellik Tedavisi. Espri yollu, makara yollu veyahut gerçekten insanlara sirayet eden eşcinsellik korkusu toplumda bu boyutlara ulaşmışken, insanca iletişimde bulunmanın zahmetinden kaçmamak gerekli.

Bir de, bu tartışmalarda Batı’dan örnekler verildiğinde söylenen, “Batı’nın ahlaksızlığını almayalım” cümlesine itirazımız olmalı. Batı diye tabir edilen Avrupa Uygarlığı’nda yaşayan bir Doğulu olarak, bizim memlekette çok övünülen, Osmanlı zamanında kapılar kilitlenmeden, kepenkler inmeden mal mülk terk edebilme ahlakı şu an yaşadığım yerde mevcut. Ama gel gör ki, ne zaman Doğuluların yaşadığı bir yerde buluşma oluyor, birkaç ceket ve cüzdan iç ediliyor. Ne zaman, buluşmalara dışarıdan tanınmayan Doğulular geliyor, yurt odalarında cirit atılıyor. Ve ne zaman, Batılı bir kadın, bir birey olarak kendi hayatını istediği şekilde yaşadığını kanıtlıyor bizlere, bizler içimize işleyen o kodları silip atmaya yemin ediyoruz. Özgürlük ve çağdaşlık Batı’dan Nutella almayı gerektiyorsa dahi, gidip almak gerekli, her ne kadar fındıklar Türkiye’den gidiyor olsa da…

Ein Teller mit Löffel, aber nichts zu essen.

Monday, February 8th, 2010

Armando, etwa 1,75 Meter groß, hager und verschlossen, wusste nicht, was ihm geschah.

Bazı blogların adet edindiği gibi “Kim bu?” konulu bir yazı/gönderi değil bu. Gereken soruyu motosikletin üzerindeki adamın gözleri soruyor zaten: Nereye geldim ben?

Gittiği yolun her kilometresinde daha da yabancılaşarak etrafa, gönlünün açıklarını kafasının fikirleri ile örtüşünün verdiği cesaret ve varış noktasında kravatlıların şaşmaz hesabı ile tescillenmiş bir milyonuncu misafir işçi sıfatıyla tanışıyor Rodrigues. Sene ’64, mevsim göç mevsimi sonbahar… Kendi geleceğinin,  insanoğlunun icat ettiği kağıt üzerinde şekillendirildiğini o da görmüştür. O da düşmüştür ikirciğe imza karalarken kağıtlara… İberyalı yüreğine bulaşan çaresizlik, Kuzey toprağında çözülür gibi olmuştur. Heimda yer bulamadıysa eğer, bir eşin dostun yanında kalmıştır birkaç hafta kadar. Yabancı memleketin yabancı yataklarına böyle böyle alışmıştır kemikleri ve adaleleri. Sonra belki, eline geçen ilk parayla Porto Şarabı almıştır. Almıştır almasına da, fiyatı birazcık fazla gelmiştir, elini yakmıştır lakin ilk yudumda sönmüştür eli, emeği. Gel gelelim, bazı geceler bazı keyifler için boş tabaklara bakakalmıştır. Bazı keyiflerin aslında keyifsiz olduğunu bile bile… Mopedi çalışmamıştır soğukta, sorununu diyememiştir tam bir cümle ile. İnsan nasıl da susar kimi zaman, böyle öğrenmiştir.

Tescillenmiş sıfatının verdiği yük de vardır, eve para gönderme yükünün üzerinde. O Federal Almanya’nın projesidir. Henüz göçmen denilmeyip, misafir denilen adamlar ve arkalarından gelecekler diye korkulan aileler… Zaman geçmiş geçmesine ancak milyon tane işçinin yarattığının kaymağı kadar çökeleği de vardır. Ve “Bu memleket yabancıya doymuş abicim!” diyor şimdilerde Taksici Hasan. Memleket ve yabancı kavramları sözünün neresinde ona, neresinde bana hitap ediyor, anlaşılmıyor. Anlaşılmadıkça da Kuzey’e yeni birinci nesiller geliyor. Her gelişte, gelenin neden geldiği birileri tarafından anlaşılmıyor. Ama her gelişte, etrafta kravatlar ve soğuk çiçekler hazır tutuluyor, zira milyon dediğimiz an gelir birilerini bulur ha misafir ha yabancı ha göçmen…

Salaklık

Wednesday, January 6th, 2010

Werfel ile ilgili düş: Şu anda bulunduğu aşağı Avusturya’da yolda giderken kazara bir adama toslamış, adam da ağzını açıp gözünü yummuş. Tek tek sözlerini unuttum, ama içlerinde “barbarlar” sözcüğünün geçtiğini biliyorum ( dünya savaşından kalma bir sözcük ), en sonda da: “Sizi proleter Turch” deyimi yer alıyordu. İlginç bir deyim: Turch, Türk’ün diyalekt karşılığı; “Türk” sözcüğünün hakaret amacıyla kullanılmasının Türklerle yapılan eski savaşlardan ve Viyana kuşatmalarından kaldığı belli; buna da yeni bir hakaret sözcüğü “proleter” eklenmiş. Günümüzde ne “proleter” ne de “Türk” gerçek anlamda hakaret sözcükleri olarak kullanılmadığına göre, ilgili sözcük birleşimi, hakarete yeltenen kişinin salaklığını ve geri kalmışlığını çok iyi belirtmektedir.

Franz Kafka, Günlükler 2

Son 10 Yılın En İyi Hiçbirşeyi

Sunday, December 27th, 2009

Neymiş bu son 10 yılın bilmem nesini seçmek ya…  Canımı sıktılar artık. Aklım hafsalam almıyor. Ahkam müdürlüğü ve müdireliğine soyunanlar kadar, yanlış hatırlatıcıların da eksiği yok bu konuda. Hiç başkaca bir dert yaşanmamış gibi şu son 10 yılda, en iyi ve en güzel filmler, maçlar, goller, diziler apansızca seçiliyor. Seçin tabi, seçin de son 10 yılda, benim ailem yıkılmış, kaderime İzmir yazılmış, deli gibi aşık olmuşum, siyasetin kirli koridorlarında kire bulanmışım, adam olmuşum, sakalımı sevmişim, saçımı bi’ yo’ kesmiş, bi’ yo’ uzatmışım, kısacası yaşamışım. Siz oturup “2010′a girerken ne liste yapılır bundan!” diyerek maç, film, dizi ve bilumum ne varsa izleyip takip ettiyseniz geçmiş olsun. Mevcut medyanın kıçında çıkan ters bir çıbansınız, başka da birşey değilsiniz.

Hiddetli miyim neyim bilemem artık o kadarını da… Sen kardeşim bu son 10 yılında en güzel ölen işgaldeki Iraklının, bombalamadaki Gazzelinin, tsunamideki Endonezyalının, dağdaki Kürdün, askerdeki Türkün listesini yapabilir misin? Son 10 yılda bulunduğun en güzel rakı masalarını listeyebilir misin? Yoksa o eleştirip durduğun tek eğlencesi PES olan milyonlarca genç erkek gibi, sen de oturup tek eğlence olarak film mi indirdin? Bu musun sen? Geçelim bunları. Bak son 10 yılda Bush’tan nefret ettik, Obama gelsin dedik. Adam bi’ punduna getirip savaş diyor. Halkçı Katil’i kaybetmişiz üstelik. Türkan Hocam, Türkel Hocam kayıp gitmişler bu memleketin sahnesinden, MJ sübyancı diye tefe koyulup çalındıktan sonra ölüvermiş ilaçlar yüzünden, sen hala oturup maç, film ve dizi izleyip de bunları yeterli gördüysen, hakkım helal olmasın sana.  Karpuz Kapuğundan Gemiler Yapmak da filmdi, ne öğrendin o filmden? İstanbul’u da Taksim, Beşiktaş ve Şişli zannettiğini söyleme bir de bana… Git Eyüp’e de gör gelinen noktayı. Üstelik zengini de, eliti de, fakiri de, ortası da estetiği unutmuş, beton derdine bulanmış, şehir inliyor UGG ya da konversinin altında, sen “heyyooea ne kozmopolit bi’ Taksim!” havasındasın. İyi misin?

Çok listesevicisin bunu anladık al o zaman bu da liste. Son 10 yılın en iyi hiçbirşeyi. Sıralaması kafama göre.

1- İnternet Dili: Güzelim Türkçe’yi bulamaç yapanlar, v’yi w, c’yi j yapanlar nesiniz siz? Yaf nedir bana bunu açıklayın.

2- İtalyanca Konuşmaya Çalışmak: Cikslerin değiştiği, entellerin ise değişmediğini gösteren tek belirti. Artık sosyete çocukları Fransızca’yı es geçerken İtalyanca’ya yönelmekteler, solcular ise hala İspanyolca’da takılmakta. Bir de elde şarap kadehi. Ama o öyle içilmez kuzum…

3- Kemalist Olmak: Böyle değildi bunlar. Liberaller ve dinciler kışkırttıkça, memlekette sosyal demokrasi boşaldıkça ve eğitimsizlik sevildikçe herkes Kemalist oldu. Onlar kadar ben de anlamıyorum halbuki nedir  şimdi bu özelleştirme?! Biz Atatürkçü’yken, Bir Dakika Karanlık Eylemi’ne giderken babalarınız Demirelci’ydi.  Biz de mum söndü oynuyorduk. Hatırlatayım.

4- Avrupa ya da Amerika’ya Gitmek: Çok büyük olay değil be arkadaş. Abartma yani.

5- İzmir’i Uzaktan Sevmek: İstanbul’u tercih ettiysen etmişsindir. Çok zorlamanın alemi yok. İzmir’de değişiyor işte yıllar geçtikçe, çirkinleşiyor, insanı mallaşıyor, trafiği kötüleşiyor. Sen uzakta olsan da, içinde yaşayanlar bu çileyi her gün çekiyor. Uzaktan uzaktan güzelleme yazmanın alemi yok.

6- Maslak Komünisti: Evet, sende de bir lirik, bir pastoral tat sezinliyorum ama olmuyor. Banka hesabına TL bazında milyarlar yatarken, sistem üzerine düşünmek yerine her sabah o sistemin servisini uyuyakaldığın için 10 dakika bekletirken ve adonis kası yapacaksın diye mesaiden kaçarken, ne emek ne de paylaşım ne de dayanışma yükselemiyor. Git kendine yeni bir saat al.

7- Fasıla Gidip “Sürünüyorum” İsteyen Arkadaş Grubu: Mekanımızın en güzel yerini de rezerve ettiniz tabi. Size başlangıç eseri olarak, “Sen Bezmimize Geldiğin Akşam” adlı eseri veriyorum. Ya da boşverin, o güzel sözleri kirletmeyin.

8- Fotoğrafçı Havaları: Buna ben de dahil miyim diye düşünmüyorum değil.

9- Beşiktaş’ı ve Karşıyaka’yı Küçük Görmek: Ayıptır diyorum başka da birşey demiyorum.

10- Sosyal ya da Siyasi Aktiviste Gülmek: Evet, başka yapacak bir iş yok.

İşte bu da benim listemdir. Herkese mutlu yıllar!

Alexis

Wednesday, December 9th, 2009

Hatırlama faslında sözü HBBA’ya bırakmak gerekir. Ben yazıya dökmek için geç kalsam da kendisi gayet güzel açıklamış görünen gerçekleri.

Olayların hatırlanması ve unutulması dışında, baş gösteren diğer bir sıkıntı da yanlış hatırlanmasıdır ya da hatırlama sırasında seçicilik yapılmasıdır. Olayların ta içinden birisiyle konuşulunca, ondan beklenen “Nasıl da polisi sindirdik ama!” coşkusu yerine “Evet, ama …” ile başlayan tümceler duyulur, duyulmaktadır ve de duydum.

alexieleni

İsviçre’de Minareler

Sunday, November 29th, 2009

basel16357_1270696840291_1015979083_854542_5084967_n

Ulus-devlet modelinin hezeyanları devam ediyor. Tarihsel gelişime bağlı olarak ya da tarihsel gelişimden keskin biçimde sıyrılarak inşa edilen ulusların vardığı nokta hep aynı kara delik oluyor: Yasakçılık. Faşizm ülkemizde daha çok ırkçılık ve milliyetçilik ile ilintili olarak kullanılsa da çağımız faşistinin aynanın içinden bize bakıyor olduğu gerçeği küçük sınamalar ile ortaya çıkıyor. Üstteki fotoğraf Basel’den. Minare karşıtlarına karşı yapılan bir gösteri sonrasında reklam panosunun üzerine kondurulmuş bir minare maketi şehrin en işlek noktasında demokrasi faşizmine selam çakıyor. Kimileri bu referanduma basitçe yaklaşırken, kimileri de bu referandumu demokrasinin faşizm ile kaynaşıp kaynaşmama meselesi olarak gördü. Bundan sonrası için ilericilerin ve tutucuların yeni konumları veyahut sıfat hanelerine ekledikleri yeni sıfatları da olacak. Tüm bu iki grubun dışında bu gruplardan nemalanmaya çalışanlar ise hangi grup menfaatine çalışıyorsa onun argümanını kendi meselesine uyduruverecek. Ama gerçekler bazen bu işleri, bu dalavereleri bozuyor.
bern11142_1277823712534_1438248244_833749_7228148_n

“Bu benim İsviçrem değil” diyen pankartı Türkiye’de herhangi bir aktivist ortamına soksak, çevrede toplananlar ve internet yorumcularının çoğunun yanıtı hazırdır: “Ya sev ya terket!”. Bu yanıt bu kadar ortadayken, ülkemizde hoşgörü -ki bence bir demokrasi koşulu olması tehlike arz eder- neredeyse yok olmuşken, bu referanduma Türkiye’den ve Avrupa’da yaşayan Türkler’den gelen tepkiler biraz yavan kalmakta. Halihazırda koşullu bir şekilde alerjik olduğumuz, içten içe “bu kadar da medeni olmayıverin kardeşim” dediğimiz ve sık sık karşılaştırma materyali olarak kullandığımız İsviçre’nin bu handikapı, biz dört başı mamur bir demokrasi ile yaşıyor olmasak da vasat şekilde bir etki yaratabilecek söylemlere yol açacak. Bu yolun kaldırım taşlarının altında ise kendi döktüğümüz kanlar, çizdiğimiz yaşamlar ve gayrıresmi yasaklarımız var halbuki. Misyonerlerin boğazını katır kutur kesen, kaleye asılan Bizans bayrağına karşı galeyana gelen, Hrant Dink’i derdini anlatıyor diye öldüren, rahip kurşunlayan, Alevileri yakan ve daha nice katle ferman çıkaran bir sicil ile ders verecekler şimdi İsviçre’ye.

16357_1270696920293_1015979083_854543_2318523_n

Ben İsviçre’de bardağın dolu tarafına bakıyorum. Dink Suikastı’ndan sonra Pangaltı’dan Taksim’e akan cesur Ermeniler gibi bu arkadaşların açtığı yol kalıcı olacak. Çünkü bardağın boş tarafına yine boş konuşacak olanlar bakacaklar. Ulus-devlet sınırları, insan sınırlarını da çizmemeli. Uluslararası düzenekler ve o çizilen sınırlardan çıktıktan sonra turist dışında bir ünvan aldığınızda başınıza geleceklerin hemen hemen hepsi insanın pasaportundaki fotoğrafından çok yüreğini karalayan kurmacalardır. Kültürdeki farklılık o çizilen, o yazılan ve o belirlenen düzenler ile yabancılığa dönüşüyor. Hele Avrupa’da -ki Roma’dan sonra dinsel azınlıkları adeta paket paket bünyesinden atmış bir toplum yapısıdır- başkasının izdüşümünü, büyüttüğü ulus-devlet yapısında kendiliğinden elvanlaşmış bir ebru gibi hissedemeyen yaşlı Avrupa’da bazen turnusol kağıdı bile isyan ediyor. Avrupa’dan daha kötü durumda olan ise bizim gibi çok kültürlü topraklarında başkaca  bir kültürü, sözgelimi bir kiliseyi tel örgüler arkasına hapseden zihniyetlerdir. Taksim’de önüne büfeler yığılan kilise, Alsancak’ta üç insan boyu tel örgülerin arkasında kaybolan kilise yanıt olabilir mi İsviçrelilerin özürlü yasağına?

16650_1281361399678_1399351983_30778501_2928827_n

Din inanın çok da umurumda değil. Toplumsallaşmasını, aracı kurumları ile toplum mühendisliği boyutlarına ulaşmasını ve kültürel ifade özgürlüğünde ön sıralara çıkmasını tehlikeli dahi buluyorum. Umurumda olan köreltilen güzel gözler, tekrar budanan şıvgınlar ve insanların dostluğu… Bu referandum İsviçre’deki yabancıların hangi sorununu çözdü? Bir minare inşa etmekten daha mı yararlı oldu herkes için? Semboller için bu kadar çok insan ölmüşken, biraz da insanlar uğruna sembolleri kardeşçe yaşatmanın vakti gelmedi mi?

Hala vakit var.

Tuesday, June 16th, 2009

Londra’da Metro Grevi

Thursday, June 11th, 2009


Berlusconi Tarzı

Sunday, June 7th, 2009

Hoşgörü

Sunday, May 10th, 2009

İsmail Türüt bu genç Almanları anlayabilir mi? Hiç de zorunda değilken ve belki inancı bile yokken, Müslümanları ve Türkleri savunma cesareti gösterebilmek. Plan yapmayın plan, plan tutmaz çağdaş memlekette!

Pro-Kölncü, Neo-nazi ve rasssist/ırkçı olmak için yüzeysel bilgi yeterli. Ki gelecek barışta, gelecek birbirini anlamakta. Kutsal şehir Köln’de yapılması planlanan 20.000 kişilik bir camiye Belediye Başkanı başta olmak üzere sahip çıktıkları için solcu ve barışçı Almanları tebrik etmek gerekli. Ve dönüp aynaya bakmakta yarar var, 2 yıl kadar önce bir şehrin kalesine film icabı Bizans bayrağı asıldı diye olanlar mesela hatırlanmalı. Kalıplaşmış hoşgörü zırvaları yerine aynada kendimizi görmeliyiz.