Velespit ve Toplumsal Dayanışma
Wednesday, August 25th, 2010Bisikletimin sol pedalı sallanmaktaydı, son günlerde de pedal çevirmeyi engelleyecek hale gelmişti. Üstelik bir kaç küçük arızası daha vardı. Alet takımı sordum soruşturdum, gerekli olan aletleri bulamadım. Bu durumda bir tamirci bulmaktan başka yol kalmamıştı. İstikamet, kelime haznesi darlığı yüzünde Almanca’nın kastıracağı ve bundan emindim işlerin inanılmaz yavaşlıkta ilerleyeceği bir tamirciydi. Çocukluğumun yazlarında bahçenin girişine mini bisiklet atölyesi kurmaya götürecek kadar bu işlere yatkın olduğumdan olacak, tamirciye gitmek ağrıma gidiyordu. Zaten, hizmet sektörü gibi garip isimli ve acayip ödevleri olan bir sektörü barındırmayan bu memlekette iki vida sıkmak için istenecek para, beni buradan Hamburg’a -yolu yordamı bilindiğinde- en az dört defa götürecek paraya denk olacaktı, öyle de oldu ve bu yetmezmiş gibi “Bugün git yarın gel” denildi. Kaçar gibi uzaklaştım o kibirli ustanın 1200€’luk bisikletler de sattığı dükkanından. Derken, bir arkadaşın önerisi ile yakınlarda bulunan bir tamir atölyesinden haberim oldu. İnsanların randevusuz -bu memlekette randevusuz gelene insan muamelesi yapılmaz- gelebildiği, her türlü araç ve gereci teklifsiz kullanabildiği, gerekli yedek parçaları 1€ gibi oldukça sembolik rakamlara satın alabildiği ve bazı bazı takas dahi yapabildiği bir tamirci demek, benim için cennet demekti. Bisiklet kullanımının artması ve bu kültürün her bir birey tarafından öğrenilmesi amacıyla çeşitli kurslar da düzenlenen bu küçük atölyede bisiklet satışı -tabî ki ucuz- var, fakat bisiklet alışı yok. Bunun yerine sadece bağış olarak kabul ediliyor bisikletler, tamir edildikten sonra da satılıyorlar. Öğleden sonramı bu güzel mekanda harcayıp, bisikletimi tamir etmek ve gelip geçen yardımsever yoldaşlarla muhabbet etmek kadar olumlu bir tamir senaryosu olamazdı. Ters taktım, düz taktım, velespitin orasını burasını yamulttum ve imece usulü işletilen tamirhanede nihayet eski hızına kavuştu kerata. Bisiklet sevdamın şurada kalan birkaç haftalık sonbahar sıcaklarında da sürecek olması değil bahsetmek istediğim asıl mevzu. Mevzuubahis başkadır.
Şimdi, bizim ülkede halkın yardımlaşma geleneğinin hâlâ sürdüğü ve yoğun yaşanan ekonomik krizlerden ileri derecede etkilenmeden çıkmayı başaran ailelerin bu yardımlaşma geleneği sayesinde bunu başardıkları söylenir. Son yıllarda sadaka ve gösteriş ikilisine bulanan bu geleneğin artık lafta kaldığı bir gerçektir. Zira, bu tür gelenekler üzerinden yaftalanan Batı ülkeleri, eğer halkçılığı ve dayanışmayı içinde sindirmiş bir demokrasiden bahsediyorsak, toplumsal dayanışmanın ve ortak üretilen zenginliklerine sahip çıkma konusunda bizim gibi evinden çıkan üç dört parça eskiyi eskiciye leğen karşılığında saydıran ya da sokak başındaki spotçuya satan ülkenin çocuklarına söylenecek söz bırakmıyor. Bunun arkasındaki ilkeler, geri dönüşüm anlayışının ve tekniğinin, atık ürünlerin tekrar kullanıma kazandırılmasında olduğu kadar, toplumun ortak üretilen zenginliği eşit paylaşmasında da geçerli olmasına dayanmaktadır. Büyük yıkım yaşanan I. ve II. Dünya Savaşları’nın ardından enkazlar arasında çivi toplayan insanların öyküsü buralarda henüz canlılığını yitirmemiş. Mobilyaların ve elektronik ev eşyalarının atılmak ya da ille de para karşılığı satılmak yerine apartman girişlerine, sokak köşelerine ve çöp kutularının yanına istiflendiği, bit pazarlarının her şehirde şehrin kesinlikle ücra olmayan meydanlarından açıldığı ve kültür insanlarının sadece kültür mevzuları ile ilgilenmeyip imece usulü çalışan tamir atölyeleri açtığı bu ülkeden öğrenecek çok şey var. Ve elbette aksi yönde onların da bizden öğrenecekleri vardır. Eziklik duygusuna kapılmak yerine, geri dönüşüm ve toplumsal dayanışma ilkelerini inceleyip ülkemizde de bir an önce uygulamaya başlamak gerekir.

















