Archive for the ‘Avrupa’ Category

Velespit ve Toplumsal Dayanışma

Wednesday, August 25th, 2010

Bisikletimin sol pedalı sallanmaktaydı, son günlerde de pedal çevirmeyi engelleyecek hale gelmişti. Üstelik bir kaç küçük arızası daha vardı. Alet takımı sordum soruşturdum, gerekli olan aletleri bulamadım. Bu durumda bir tamirci bulmaktan başka yol kalmamıştı. İstikamet, kelime haznesi darlığı yüzünde Almanca’nın kastıracağı ve bundan emindim işlerin inanılmaz yavaşlıkta ilerleyeceği bir tamirciydi. Çocukluğumun yazlarında bahçenin girişine mini bisiklet atölyesi kurmaya götürecek kadar bu işlere yatkın olduğumdan olacak, tamirciye gitmek ağrıma gidiyordu. Zaten, hizmet sektörü gibi garip isimli ve acayip ödevleri olan bir sektörü barındırmayan bu memlekette iki vida sıkmak için istenecek para, beni buradan Hamburg’a -yolu yordamı bilindiğinde- en az dört defa götürecek paraya denk olacaktı, öyle de oldu ve bu yetmezmiş gibi “Bugün git yarın gel” denildi. Kaçar gibi uzaklaştım o kibirli ustanın 1200€’luk bisikletler de sattığı dükkanından. Derken, bir arkadaşın önerisi ile yakınlarda bulunan bir tamir atölyesinden haberim oldu. İnsanların randevusuz -bu memlekette randevusuz gelene insan muamelesi yapılmaz- gelebildiği, her türlü araç ve gereci teklifsiz kullanabildiği, gerekli yedek parçaları 1€ gibi oldukça sembolik rakamlara satın alabildiği ve bazı bazı takas dahi yapabildiği bir tamirci demek, benim için cennet demekti. Bisiklet kullanımının artması ve bu kültürün her bir birey tarafından öğrenilmesi amacıyla çeşitli kurslar da düzenlenen bu küçük atölyede bisiklet satışı -tabî ki ucuz- var, fakat bisiklet alışı yok. Bunun yerine sadece bağış olarak kabul ediliyor bisikletler, tamir edildikten sonra da satılıyorlar. Öğleden sonramı bu güzel mekanda harcayıp, bisikletimi tamir etmek ve gelip geçen yardımsever yoldaşlarla muhabbet etmek kadar olumlu bir tamir senaryosu olamazdı. Ters taktım, düz taktım, velespitin orasını burasını yamulttum ve imece usulü işletilen tamirhanede nihayet eski hızına kavuştu kerata. Bisiklet sevdamın şurada kalan birkaç haftalık sonbahar sıcaklarında da sürecek olması değil bahsetmek istediğim asıl mevzu. Mevzuubahis başkadır.

Şimdi, bizim ülkede halkın yardımlaşma geleneğinin hâlâ sürdüğü ve yoğun yaşanan ekonomik krizlerden ileri derecede etkilenmeden çıkmayı başaran ailelerin bu yardımlaşma geleneği sayesinde bunu başardıkları söylenir. Son yıllarda sadaka ve gösteriş ikilisine bulanan bu geleneğin artık lafta kaldığı bir gerçektir. Zira, bu tür gelenekler üzerinden yaftalanan Batı ülkeleri, eğer halkçılığı ve dayanışmayı içinde sindirmiş bir demokrasiden bahsediyorsak, toplumsal dayanışmanın ve ortak üretilen zenginliklerine sahip çıkma konusunda bizim gibi evinden çıkan üç dört parça eskiyi eskiciye leğen karşılığında saydıran ya da sokak başındaki spotçuya satan ülkenin çocuklarına söylenecek söz bırakmıyor. Bunun arkasındaki ilkeler, geri dönüşüm anlayışının ve tekniğinin, atık ürünlerin tekrar kullanıma kazandırılmasında olduğu kadar, toplumun ortak üretilen zenginliği eşit paylaşmasında da geçerli olmasına dayanmaktadır. Büyük yıkım yaşanan I. ve II. Dünya Savaşları’nın ardından enkazlar arasında çivi toplayan insanların öyküsü buralarda henüz canlılığını yitirmemiş. Mobilyaların ve elektronik ev eşyalarının atılmak ya da ille de para karşılığı satılmak yerine apartman girişlerine, sokak köşelerine ve çöp kutularının yanına istiflendiği, bit pazarlarının her şehirde şehrin kesinlikle ücra olmayan meydanlarından açıldığı ve kültür insanlarının sadece kültür mevzuları ile ilgilenmeyip imece usulü çalışan tamir atölyeleri açtığı bu ülkeden öğrenecek çok şey var. Ve elbette aksi yönde onların da bizden öğrenecekleri vardır. Eziklik duygusuna kapılmak yerine, geri dönüşüm ve toplumsal dayanışma ilkelerini inceleyip ülkemizde de bir an önce uygulamaya başlamak gerekir.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ulusal Marşlar

Friday, July 9th, 2010

Ulusal marş konusu hep ilgimi çekmiştir. Kendi ülkemin ulusal marşıyla tanışmam ile başlayan bu ilgi, İstiklâl Marşı’nın hikayesi, günümüze ve benim dünya görüşüme uygunluğu dahil bir çok konuya temas edip, diğer marşların da künyesi ve eleştirisine kadar genişlemiştir. İlkokul sıralarında, çoğumuz henüz İstiklâl Marşı’nın ilk dörtlüğünü okuyamaz durumdayken, kimi arkadaşlar tahtaya çıkar ve tüm dörtlükleri bazı yerde vurgulu ve ağdalı bazı yerde de yanlış tınılar kullanarak ezberlerinden okurlar ve henüz okumayı sökememiş olan diğerlerine ibretlik bir milliyetçilik dersi olurlardı. Bu açığı çok geçmeden kapattık ve itiraz edemediğimizden olacak bu ezber zincirine hitabeler, şiirler ve dualar kenetleniverdi. Ezberin ve ezberlemenin neden olduğu telaşın da anlayarak öğrenmeye vurduğu darbeyi burada belirtmenin ve altını çizmenin bir gereği yok. O kadar ki, belirli gün ve haftalar nedeniyle “belirli” resimler çizmeye mecbur bırakılmış bir nesiliz. Yine de, o günlerde Barış Manço sayesinde TV’de dua ve ilahi ezberleyen çocuklar ile İstiklâl Marşı’nı ezberleyen çocukların amansız rekabetleri yerine “AOÇ” izlenebiliyordu. Üstelik pazar sabahları “kovboy filmleri” de revaçtaydı.

İstiklâl Marşı ile ilgili ilk eleştirisel görüşü Nâzım Hikmet’in eserlerinden birinde yakalamış ve o güne kadar kafamda olgunlaşmayı bekleyen düşünceleri olgunlaştıran o 2-3 dizeye ses veren Dar-ül Muallimin mezunu Nurettin Eşfak o günden sonra hiç aklımdan çıkmamıştı. O günden bugünlere gelinceye kadar tecrübe ettiğim yurtiçindeki ve yurtdışındaki insanlar ve olaylar aslında çok da akılcı olmayan bir 20. yüzyıl yaşandığını ve akabinde 21. yüzyılın savaş ile barış arasında yapılacak bir seçimin yüzyılı olacağını öğretti bana. Bu nedenle yeryüzündeki ulusal marşların yaratıldıkları çağ ve ortamın etkileri düşünülmeden değerlendirilemeyeceklerini de öğrenmiş oldum. Sözgelimi, Hollanda halkının, kraliyet ailesinin Germen kökleri ve o köklerin en geniş devamı olan Almanya ile ne kadar barışık olduğu ortadayken, Hollanda Ulusal Marşı’ndaki “kan” ve “soy” meselesi basitçe irdelenemez. Hollanda’yı ağırlıklı olarak betimleyen turuncu renginin kraliyet ailesini de temsil eden renk olduğundan hareketle, o halkı bir arada tutan bileşenlerden biri olan bağımsızlık savaşının simgesi de olan Wilhelmus van Nassouwe’nin Alman kökleri ve kanı bu noktada önemsizleşiyor. Krallıkların simgesel olarak sürdürüldüğü birkaç Avrupa ülkesinde, bu simgeselliğin marşların üzerindeki yansıması da net bir biçimde görülmesine karşın, Avrupa’yı şekillendiren savaş ve siyaset tarihinin yakın geçmişi bu simgeselliği gündelik yaşamda silip atıyor tâbi ki. Bu silinme aslında yakın tarihlerinde diktatörlük yaşamış ülkelerde daha net ve daha kesin bir biçimde hem diktatörlük esnasında hem de diktatörlük sonrasında görülmüştür. İspanya’da yaşanan ulusal marş sözleri tartışmaları buna örnektir. Dünya üzerindeki güftesiz birkaç marştan birisi olan bu marşa Kraliyet, İkinci Cumhuriyet ve Franco dönemlerinde uyarlama sözler yazılsa da bu sözlerin yeterliliği hakkında ortak bir görüşe varılamamıştır. Kademe kademe yaşanan her değişimin aslında o devrin tipikliğini yansıtması, insanların o devre ait kötü anılarını hatırlamasına yol açıyor zannediyorum. Bugün, İspanya’nın ulusal marşı sözsüz olarak icra edilmekte ve bundan 2-3 yıl kadar önce yaşanan tartışmayı açan şu sözler de milliyetçi bulunmuştur:

“Love the Fatherland,
which knows how to embrace,
below the blue sky,
peoples in freedom.”

Aslında beni bu konuda tekrar düşünmeye sevk eden Bertholt Brecht’in Deutschlandlied olarak da bilinen Alman Ulusal Marşı için yazdığı uyarlama ve bu uyarlamanın Almanya’nın tekrar birleşmesinden sonra ulusal marş olması yönünde yapılan önerinin değerlendirmeler sonucunda kabul edilmeyişidir. Deutschlandlied, meşhur “Deutschland, Deutschland über alles” dizesi ile bilinen, Nazi rejimi sırasında kullanılan ilk bölümünde çizilen anavatan sınırı nedeniyle yayılmacı olarak damgalanan bir eser. Almanya’da, sevecen bir şekilde de olsa, bir Alman’a o meşhur dizeyi söylediğinizde alacağınız tepki çok büyük olasılıkla donuk bir yüz ve hoşnutsuzluk belirten bir kaç cümle olacaktır. Dünya Kupası sırasında da, yabancı öğrencilerin sık sık düştüğü bu hataya, kimi zaman Almanya’ya konser vermek için gelen sanatçılar da -belki alkolün etkisiyle- düşüyorlar. Almanların milliyetçiliği kontrolde tutma politikası ve bunun yanında da birleşmiş bir toplum yaratma politikasi bazen birbiriyle çelişse de, Almanya’da Nazi rejimi ve aşırı milliyetçilik -hatta yurtseverlik- insanların günlük yaşamlarında yer bulmuyor. Bu nedenle Almanlar futbol maçlarındaki yengilerden sonra bayraklar ile sevinmeyi Türk göçmenlerden öğrenmiş durumdalar.

Almanya’da şu an ulusal marş olarak aynı eserin üçüncü bölümü kullanılıyor. Birinci bölümdeki yayılmacı ve milliyetçi vurgu kadar, ikinci bölümdeki cinsiyetçi vurgu da bu bölümlerin kullanımını engelleyen unsurlar. Hatta Nietzsche de, o meşhur “über alles” nakaratını, “dünyanın en budalaca sözü” (“Die blödsinnigste Parole der Welt”) olarak nitelemiştir. Bu kadar net ve uzun süren eleştirilerden sonra Brecht’in yazdığı sözlerin reddedilişi aslında biraz da Brecht’in referans olarak Deutsclandlied’i almasından kaynaklanmaktadır. Brecht, Deutschlandlied’in aksine, Alman halkının geçmişte ortak olduğu suçlara vurgu yapar, anavatanın sınırlarını çizerken gerçek hatlara çekilir ve en can alıcı nokta “über alles” yerine “und nicht über und nicht unter” der; yani “ne üstün ne de aşağıyız” der. Bir ulusal marşın ne gibi özellikler taşıması gerektiği tüm dünya üzerinde hâlâ tartışılan bir konu. Bu tartışmaların içinde, şu anda yaşadığım ülkenin marşını eleştiren bir yazın ürünü bulmak beni bundan 10-12 yıl kadar önce Nâzım Hikmet’in yukarıda bahsettiğim dizelerini okuduğum florasan lambalı, soğuk ve kalın perdeli odama götürdü. O zamanda beri fikrim aynı: Ulusal marş, ait olduğu topluma dair gösterdikleri kadar, göz önünden kaçırdıkları ile de tanımlanmalıdır. Ve daha barışçı bir dünyada yaşamak istiyorsak Brecht’e kulak vermeliyiz:

Und weil wir dies Land verbessern
Lieben und beschirmen wir’s
Und das Liebste mag’s uns scheinen
So wie anderen Völkern ihr’s.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

8½ Ay Sonra Türkiye

Sunday, June 13th, 2010

Bir kapı açıldı, yok ya ne açılması, zorla açtım o kapıyı. Aralıktan girdiğimde karşılaşacağım şeyleri az çok biliyordum, eski bir anımdan hatırlayabildiğim kadarıyla güzeldi, hayat yolunda görülmesi gereken ve katlanılması gereken şeylerdi. İçeride yalnızlık da vardı, ama abartılacak bir şey yoktu. Kapının ötesinden söylüyorum, burada da yaşıyor, burada da yaşlanıyor insan evladı. Hiç sekmesiz aynı ritminde devam ediyor hayat. Sekiz buçuk ayın özetini çıkarıyorum bazen kafamda, bunca ay bulgur pilavı yemeden geçti örneğin, 3 tabağım vardı, içlerinden birisi kaydı elimden, kırıldı ve son 2 aydır 2 tabakla idare ettim, sonra saçımı kesmeyi öğrendim, nasıl diye soranlara anlattım, yeni markalara ve o markaları kullanan insanlara alıştım, bir kadına çok fena aşık oldum, toparlayamadım kendimi, diğerlerinin sözünü etmesem de olur, kısacası sekiz buçuk ay bindiği trenin üzerinde yol aldığı raylardan bağımsızlaşan, kimi zaman uyuklayan kimi zaman da etraftakileri gözlemleyen bir yolcu umarsızlığında geçti. Tek parça halinde ilk arayı veriyorum, bir haftalığına İzmir’e, eve dönüş…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ulan bu yollar sanki Avrupa Birliği mi?

Wednesday, May 12th, 2010

Vatandaşa cart curt yok!

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ninda-an ezzateni watarra ekutteni*

Monday, May 10th, 2010

*Ekmeği yiyeceksiniz, suyu da içeceksiniz. – Hititçe

Zeus’un evlatları, dün Atina’yı yıkıp yıkarken, iyi ki, dedim, şımarık tembellerin değil, her şeye rağmen çalışkan, sabırlı, inançlı insanların ülkesinde yaşıyorum.

Böyle buyurmuş Aslı Aydıntaşbaş 6 Mayıs tarihli yazısında. Daha önce yazacaktım ancak araya giren sınavlar nedeniyle şimdiye kaldı. Yazısını ilk okuduğum andan itibaren, karşı çıktığım noktaları tekrar tekrar düşündüm, çeşitli insanlara sordum, soruşturdum. Kendisi hangi kanallar ve yollar üzerinden Yunanistan’ı ve Avrupa’yı izliyor bilemiyorum. Benim yararlandığım kanallar ve insanlar genellikle bu krizin birinci dereceden etkilediği kesimlerdendi.

Öncelikle, Yunanistan ve Avrupa’ya karşı bir oholsunculuk durumu doğru değerlendirme olanağını ortadan kaldırdığı gibi, durumdan çıkartılması gereken dersleri de erteliyor ve zaman ile gündemin karadeliğinde unutulmaya mahkum ediyor. Kriz artık Yunan Krizi diye adlandırılamaz hale gelmiştir, tüm Avrupa’nın meselesi haline gelmiştir. Bu tip bir krizden önce de Avrupa’nın üretim gücü olan ülkelerin kamuoylarının Euro Bölgesi’ne bakışı olumsuzdu ve misal Alman Halkı DM’li günlerini özlemle yad eder durumdaydı. Şimdilerde bu krizin Avrupa siluetine aşağı ve yukarı yöne doğru tükürmeyi engelleyen birer sakal ve bıyık çiziverdiği bir gerçek. Yerel kamuoylarına anlatılmaya çalışılan yardım kararları ve Euro parabiriminin değerinin düşmesinin yaratacağı tehlikenin ayaksesleri, Avrupa kıtasında yankılanıyor şimdi.

Tüm bu kargaşa içersinde Anadolu insanına pay çıkarılacaksa, orada da biraz düşünmek gerekli. Kim bu Anadolu denen yarımadanın insanı? Kökeni hangi devre tarihleniyor? Hititler’in başlıkta alıntıladığım sözüne, “Yarin yanağından gayrı her yerde her şeyde hep beraber!” diyebilmeyi kim başardı? Geometriciler, tıbbın yaratıcıları ve söylence anlatıcıları bu topraklarda yaşayıp ölürken, ne zamandan beri servet ortak kazançtan daha değerli oldu? Bu soruların yanıtlarını, ulus devlet bakışaçısının yanıltıcı ögelerinden kurtularak vermek gerekir. Biz, bizden kötü olanlar ve bizden iyi olanlar şeklinde gelişen bir algının yarattığı kendini beğendirme hezeyanlarının ve kendini yakıştırma sayıklamalarının sonu insanların biraraya gelmesi ile son bulacak. Çünkü devletlerin ve hükümetlerin yanlışları, öngörüsüzlüğü ve hantallığı herhangi bir bireyin ya da bir halkın daha iyi yaşam hakkını gasp ettiği sürece insanların sabrının bir sonu olacak.

Avrupa Birliği’nin dayandığı üç sacayak, siyaset, ekonomi ve kültürdür diyebiliriz. Birliğin genişleme sürecinde gözönünde bulundurduğu ölçütler, birliğin geleceği açısından olduğu kadar, birliği oluşturan devletlerin halklarına anlatabilmesi için de önemlidir. Birliğin herhangi bir parçasının siyasi, ekonomik ve kültürel ölçütlerden herhangi birine uzak düşmesi, uyum sağlayamaması görünür olduğu zaman biriken öfke ve bıkkınlık duygusu kendini birliğin dönüm noktalarında aşırı bir biçimde gösteriyor. Siyaseten Avrupa Anayasası’nın reddedilme süreçleri, ekonomi alanında yaşanan son kriz ve kültürel yaşamda göç politikalarına karşı gelişen tepkiler bunlara en sıcak örnekler. AB’nin de elbette bunlara karşı geliştirdiği öncül ve güncel önlemler var. Yine de Avrupa genelindeki öğrenci ve staj hareketliliği, çok dilli programların ve projelerin desteklenmesi ve Avrupa vurgusu yapan yayınların desteklenmesi gibi önlemlerin çoğu bu tür adımlara sıcak ve yakın davranan bireyler tarafından anlaşılıp benimsense de durağan bir yaşam biçimini benimseyen kesimler tarafından Avrupa yaşam tarzına tehdit olarak değerlendiriliyor. Tüm bu olumlu adımların, şu günlerde beliren genel görünümü toparlayacak bir enerjiye sahip olmadığı, Avrupa’daki ulusal vurgunun keskinliği köreltmediği ve mevcut pazar yapısının hızlandırdığı Güney Avrupa’nın çöküşünü durduramadığı çok açık. Bununla birlikte, Avrupa’nın demokrasi ve eşitlik açısından kat ettiği yolun Yunanistan’daki gösteriler nedeniyle Aydıntaşbaş ve benzer düşünenler tarafından

Ama Olympos’un sahte tanrıları gerçeklik duvarına toslayınca, bir anda çılgına dönüp “demokrasinin beşiği”ni Kırgısiztan’a çeviriverdiler.
O zaman hak ettikleri yer de Avrupa değil Orta Asya olmalı.

şeklinde değerlendirmesi, bu kazanımlardan birşey eksiltmiyor. Avrupa’nın demokrasisine karşı Hindistan ve Çin benzeri bir kalkınmayı savunmak için ya emek düşmanı ya da demokrasi düşmanı olmak gerekir. Zaten yazarın da belirttiği gibi, demokrasi onun için “Sıramızı bekleyip, sandığa gidip sessizce oyumuzu atıyoruz.” diye betimlenebilen sessiz bir dönence, gönül koyulan bir dostluk ya da ruhsal bir meditasyon. İşin aslı öyle değil tabi ki.

Anadolu’nun dersane parası yüzünden kendini asan öğrenci velileri, İstanbul’a göç etmek zorunda kalıp fazla mesai parası almadan kuzu gibi çalışan beyaz yakalı kavruk gençleri, sosyal güvencesi olmadan işten işe koşulan taşeron emekçileri ve atanamayan aç öğretmenleri var. Anadolu’nun sabrı değil sözkonusu olan, burada susmuş ve susturulmuş insanları çaresizlikleri var. Kimsenin “müslüman kalvinist” olmaya gönlü de yok hani, alıp buradan bir Amerikan WASP destanı yazalım. Yunanistan’ın nüfus olarak 7 katı -daha da katlamaya meyilli-, olan bir ülkenin halini Kayseri ile özetlemek kolaycılık kadar, yanıltıcılık da oluyor.

Yunan Krizi’nden çıkarılacak ders, PASOK’un Soyvetçi ve Yunan Halkı’nın da şımarık olduğu değildir. Çıkarılacak ders, sırtını AB’ne dayayıp turizmin iç pazarı döndürmesini beklemenin ve yolsuzlukları yalan yanlış istatistikler ile örtbas etmenin acı sonuçlarıdır. Batı dünyasına karşı ezikliğimizin, ev ödevini başkalarından saklayarak hırsla yapıp ertesi gün öğretmene hışımla gösteren ilkokul öğrencisinden pek farkı yok. Her fırsatta Yunanistan’a basarak yükselmenin yolunu aramak da, dünyaya açılan bir ülkenin insanlarına yakışacak bir tavır değildir. Ama neyse ben “Fransızlar gibi dırdır, Yunanlılar gibi vıdı vıdı” yapmış olmayayım, zaten gerekirse 135 bin ölü daha verir Avrupa Birliği’ni bile alırız, Yunanistan’ı da Orta Asya’ya gönderiveririz.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Rüya ve Atmosfera

Thursday, April 1st, 2010

Rüyamda bir vagon dolusu insanla yemek yiyorum. Daha doğrusu ben yiyorum, onlar bakıyor ve adımın doğru telaffuzunu öğrenmeye çalışıyorlar. Şetin, setin, cetien sesleri arasında vagon ilerliyor yavaşça, Milano’da olduğumuzu çakıyorum. Adımı en doğru biçimde söyleyen garson kız oluyor. Vagon başladığı yere geliyor, rüya bitiyor.

Milano’da da böyle bir atraksiyon olduğunu öğreniyorum bugün, o zaman basalım gidelim oraya, o garson kızı bulalım.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Katı ve İnsafsızdı Bu Aşkın Karşısında

Thursday, March 11th, 2010

Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın son dönemdeki açıklamalarının arkasındaki düşünce, kadın ve aileden sorumlu olmayı namus, diğerlerinedercilik ve dışakapalılık olarak algıladığı için Bakan’ın açıklamaları garibime gitmedi. Dizilerdeki sevişme sahnelerinden irrite olan bir kadının, sevişmeyi sadece yatak odasında evli erkek ve kadınca ifa edilen bir görev şeklinde algılaması ve bu denklem dışındaki ilişkilerin aşk ile, birbirine karşı sorumluluk ile ve bir tercih sonucu yaşanmasını hazmedememesi çok normaldir. Kendi çizgisinde bir sapma yaşadığını düşünmüyorum ancak özgürlüğün çizgisinde sapmalara yol açtığı kesindir. Hükümetin başka bir üyesinden düzeltme gelmiş olsa dahi, Aliye Kavaf’ın gelecekte de aynı çizgisini devam ettireceği açıktır. Neyse ki, ülkede dizi yapımcıları reklam alma ve yayında kalma korkusu ile okkalı bir yanıt veremiyorlar (!) ve neyse ki, ülkemizde eşcinsellerin güçlü bir medya etkisi yok (!). Yine de bu çıkışlara karşı gelenleri kutlamak gerekli. Geçtiğimiz günlerde FF”de paylaşılan bir site vardı, Eşcinsellik Tedavisi. Espri yollu, makara yollu veyahut gerçekten insanlara sirayet eden eşcinsellik korkusu toplumda bu boyutlara ulaşmışken, insanca iletişimde bulunmanın zahmetinden kaçmamak gerekli.

Bir de, bu tartışmalarda Batı’dan örnekler verildiğinde söylenen, “Batı’nın ahlaksızlığını almayalım” cümlesine itirazımız olmalı. Batı diye tabir edilen Avrupa Uygarlığı’nda yaşayan bir Doğulu olarak, bizim memlekette çok övünülen, Osmanlı zamanında kapılar kilitlenmeden, kepenkler inmeden mal mülk terk edebilme ahlakı şu an yaşadığım yerde mevcut. Ama gel gör ki, ne zaman Doğuluların yaşadığı bir yerde buluşma oluyor, birkaç ceket ve cüzdan iç ediliyor. Ne zaman, buluşmalara dışarıdan tanınmayan Doğulular geliyor, yurt odalarında cirit atılıyor. Ve ne zaman, Batılı bir kadın, bir birey olarak kendi hayatını istediği şekilde yaşadığını kanıtlıyor bizlere, bizler içimize işleyen o kodları silip atmaya yemin ediyoruz. Özgürlük ve çağdaşlık Batı’dan Nutella almayı gerektiyorsa dahi, gidip almak gerekli, her ne kadar fındıklar Türkiye’den gidiyor olsa da…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Ein Teller mit Löffel, aber nichts zu essen.

Monday, February 8th, 2010

Armando, etwa 1,75 Meter groß, hager und verschlossen, wusste nicht, was ihm geschah.

Bazı blogların adet edindiği gibi “Kim bu?” konulu bir yazı/gönderi değil bu. Gereken soruyu motosikletin üzerindeki adamın gözleri soruyor zaten: Nereye geldim ben?

Gittiği yolun her kilometresinde daha da yabancılaşarak etrafa, gönlünün açıklarını kafasının fikirleri ile örtüşünün verdiği cesaret ve varış noktasında kravatlıların şaşmaz hesabı ile tescillenmiş bir milyonuncu misafir işçi sıfatıyla tanışıyor Rodrigues. Sene ’64, mevsim göç mevsimi sonbahar… Kendi geleceğinin,  insanoğlunun icat ettiği kağıt üzerinde şekillendirildiğini o da görmüştür. O da düşmüştür ikirciğe imza karalarken kağıtlara… İberyalı yüreğine bulaşan çaresizlik, Kuzey toprağında çözülür gibi olmuştur. Heimda yer bulamadıysa eğer, bir eşin dostun yanında kalmıştır birkaç hafta kadar. Yabancı memleketin yabancı yataklarına böyle böyle alışmıştır kemikleri ve adaleleri. Sonra belki, eline geçen ilk parayla Porto Şarabı almıştır. Almıştır almasına da, fiyatı birazcık fazla gelmiştir, elini yakmıştır lakin ilk yudumda sönmüştür eli, emeği. Gel gelelim, bazı geceler bazı keyifler için boş tabaklara bakakalmıştır. Bazı keyiflerin aslında keyifsiz olduğunu bile bile… Mopedi çalışmamıştır soğukta, sorununu diyememiştir tam bir cümle ile. İnsan nasıl da susar kimi zaman, böyle öğrenmiştir.

Tescillenmiş sıfatının verdiği yük de vardır, eve para gönderme yükünün üzerinde. O Federal Almanya’nın projesidir. Henüz göçmen denilmeyip, misafir denilen adamlar ve arkalarından gelecekler diye korkulan aileler… Zaman geçmiş geçmesine ancak milyon tane işçinin yarattığının kaymağı kadar çökeleği de vardır. Ve “Bu memleket yabancıya doymuş abicim!” diyor şimdilerde Taksici Hasan. Memleket ve yabancı kavramları sözünün neresinde ona, neresinde bana hitap ediyor, anlaşılmıyor. Anlaşılmadıkça da Kuzey’e yeni birinci nesiller geliyor. Her gelişte, gelenin neden geldiği birileri tarafından anlaşılmıyor. Ama her gelişte, etrafta kravatlar ve soğuk çiçekler hazır tutuluyor, zira milyon dediğimiz an gelir birilerini bulur ha misafir ha yabancı ha göçmen…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Salaklık

Wednesday, January 6th, 2010

Werfel ile ilgili düş: Şu anda bulunduğu aşağı Avusturya’da yolda giderken kazara bir adama toslamış, adam da ağzını açıp gözünü yummuş. Tek tek sözlerini unuttum, ama içlerinde “barbarlar” sözcüğünün geçtiğini biliyorum ( dünya savaşından kalma bir sözcük ), en sonda da: “Sizi proleter Turch” deyimi yer alıyordu. İlginç bir deyim: Turch, Türk’ün diyalekt karşılığı; “Türk” sözcüğünün hakaret amacıyla kullanılmasının Türklerle yapılan eski savaşlardan ve Viyana kuşatmalarından kaldığı belli; buna da yeni bir hakaret sözcüğü “proleter” eklenmiş. Günümüzde ne “proleter” ne de “Türk” gerçek anlamda hakaret sözcükleri olarak kullanılmadığına göre, ilgili sözcük birleşimi, hakarete yeltenen kişinin salaklığını ve geri kalmışlığını çok iyi belirtmektedir.

Franz Kafka, Günlükler 2

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Son 10 Yılın En İyi Hiçbirşeyi

Sunday, December 27th, 2009

Neymiş bu son 10 yılın bilmem nesini seçmek ya…  Canımı sıktılar artık. Aklım hafsalam almıyor. Ahkam müdürlüğü ve müdireliğine soyunanlar kadar, yanlış hatırlatıcıların da eksiği yok bu konuda. Hiç başkaca bir dert yaşanmamış gibi şu son 10 yılda, en iyi ve en güzel filmler, maçlar, goller, diziler apansızca seçiliyor. Seçin tabi, seçin de son 10 yılda, benim ailem yıkılmış, kaderime İzmir yazılmış, deli gibi aşık olmuşum, siyasetin kirli koridorlarında kire bulanmışım, adam olmuşum, sakalımı sevmişim, saçımı bi’ yo’ kesmiş, bi’ yo’ uzatmışım, kısacası yaşamışım. Siz oturup “2010′a girerken ne liste yapılır bundan!” diyerek maç, film, dizi ve bilumum ne varsa izleyip takip ettiyseniz geçmiş olsun. Mevcut medyanın kıçında çıkan ters bir çıbansınız, başka da birşey değilsiniz.

Hiddetli miyim neyim bilemem artık o kadarını da… Sen kardeşim bu son 10 yılında en güzel ölen işgaldeki Iraklının, bombalamadaki Gazzelinin, tsunamideki Endonezyalının, dağdaki Kürdün, askerdeki Türkün listesini yapabilir misin? Son 10 yılda bulunduğun en güzel rakı masalarını listeyebilir misin? Yoksa o eleştirip durduğun tek eğlencesi PES olan milyonlarca genç erkek gibi, sen de oturup tek eğlence olarak film mi indirdin? Bu musun sen? Geçelim bunları. Bak son 10 yılda Bush’tan nefret ettik, Obama gelsin dedik. Adam bi’ punduna getirip savaş diyor. Halkçı Katil’i kaybetmişiz üstelik. Türkan Hocam, Türkel Hocam kayıp gitmişler bu memleketin sahnesinden, MJ sübyancı diye tefe koyulup çalındıktan sonra ölüvermiş ilaçlar yüzünden, sen hala oturup maç, film ve dizi izleyip de bunları yeterli gördüysen, hakkım helal olmasın sana.  Karpuz Kapuğundan Gemiler Yapmak da filmdi, ne öğrendin o filmden? İstanbul’u da Taksim, Beşiktaş ve Şişli zannettiğini söyleme bir de bana… Git Eyüp’e de gör gelinen noktayı. Üstelik zengini de, eliti de, fakiri de, ortası da estetiği unutmuş, beton derdine bulanmış, şehir inliyor UGG ya da konversinin altında, sen “heyyooea ne kozmopolit bi’ Taksim!” havasındasın. İyi misin?

Çok listesevicisin bunu anladık al o zaman bu da liste. Son 10 yılın en iyi hiçbirşeyi. Sıralaması kafama göre.

1- İnternet Dili: Güzelim Türkçe’yi bulamaç yapanlar, v’yi w, c’yi j yapanlar nesiniz siz? Yaf nedir bana bunu açıklayın.

2- İtalyanca Konuşmaya Çalışmak: Cikslerin değiştiği, entellerin ise değişmediğini gösteren tek belirti. Artık sosyete çocukları Fransızca’yı es geçerken İtalyanca’ya yönelmekteler, solcular ise hala İspanyolca’da takılmakta. Bir de elde şarap kadehi. Ama o öyle içilmez kuzum…

3- Kemalist Olmak: Böyle değildi bunlar. Liberaller ve dinciler kışkırttıkça, memlekette sosyal demokrasi boşaldıkça ve eğitimsizlik sevildikçe herkes Kemalist oldu. Onlar kadar ben de anlamıyorum halbuki nedir  şimdi bu özelleştirme?! Biz Atatürkçü’yken, Bir Dakika Karanlık Eylemi’ne giderken babalarınız Demirelci’ydi.  Biz de mum söndü oynuyorduk. Hatırlatayım.

4- Avrupa ya da Amerika’ya Gitmek: Çok büyük olay değil be arkadaş. Abartma yani.

5- İzmir’i Uzaktan Sevmek: İstanbul’u tercih ettiysen etmişsindir. Çok zorlamanın alemi yok. İzmir’de değişiyor işte yıllar geçtikçe, çirkinleşiyor, insanı mallaşıyor, trafiği kötüleşiyor. Sen uzakta olsan da, içinde yaşayanlar bu çileyi her gün çekiyor. Uzaktan uzaktan güzelleme yazmanın alemi yok.

6- Maslak Komünisti: Evet, sende de bir lirik, bir pastoral tat sezinliyorum ama olmuyor. Banka hesabına TL bazında milyarlar yatarken, sistem üzerine düşünmek yerine her sabah o sistemin servisini uyuyakaldığın için 10 dakika bekletirken ve adonis kası yapacaksın diye mesaiden kaçarken, ne emek ne de paylaşım ne de dayanışma yükselemiyor. Git kendine yeni bir saat al.

7- Fasıla Gidip “Sürünüyorum” İsteyen Arkadaş Grubu: Mekanımızın en güzel yerini de rezerve ettiniz tabi. Size başlangıç eseri olarak, “Sen Bezmimize Geldiğin Akşam” adlı eseri veriyorum. Ya da boşverin, o güzel sözleri kirletmeyin.

8- Fotoğrafçı Havaları: Buna ben de dahil miyim diye düşünmüyorum değil.

9- Beşiktaş’ı ve Karşıyaka’yı Küçük Görmek: Ayıptır diyorum başka da birşey demiyorum.

10- Sosyal ya da Siyasi Aktiviste Gülmek: Evet, başka yapacak bir iş yok.

İşte bu da benim listemdir. Herkese mutlu yıllar!

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)