Archive for the ‘Almanya’ Category

Ömer Toprak Röportajı

Thursday, October 13th, 2011

Die Zeit gazetesinde birkaç gün önce Ömer Toprak röportajı yayınlandı. Daha önce herhangi bir blog sayfasında ya da medyada çevirisini bulamadığım için, Almanca’dan çevirip burada yayınlamanın ve Almancı futbolcuların Almanya’da nasıl görüldüklerini yansıtmanın yararı olabileceğini düşündüm. Röportaj 11 Ekim tarihinde yayınlanmış fakat sanırım Azerbaycan maçı öncesinde yapılmış, asıl metin burada.

Zeit: Bay Toprak, tamtamına bir haftadır Türk Pasaportuna sahipsiniz. Bir sabah uyanıp, “Bugünden sonra Türk’üm” demek nasıl bir şey?

Ömer Toprak: Türk ya da Alman olmak benim günlük yaşantımda hiçbir şeyi değiştirmez. Ben hâlâ aynı insanım. Sadece kağıt üzerinde bir şeyler değişti.

Z: Muhtelemen Salı akşamı Türk Milli Futbol Takımı için ilk kez sahaya çıkacaksınız. Birkaç gün önce takımınızın Almanya karşısındaki oyununda, Türk Takımı’nda iyi savunmacılara ihtiyaç olduğu görüldü. Türkiye Milli Takımı’nda karar kılmanızda bu da bir sebep miydi?

OT: Bu karar hakkında uzun uzun düşündüm, ailemle bu konuyu pek çok kez konuştum, her şey ölçüldü ve tartıldı ve şu sonuca vardım: Türkiye için ter akıttığımda, daha iyi hissedeceğim.

Z: Yani siz, önce Almanya’yı seçen fakat sonra Alman Milli Takımı’na tekrar seçilemeyen ve mümkün olsaydı Türkiye tarafından büyük bir memnuniyetle takıma kabul edilebilecek meslektaşınız Serdar Taşçı’nın kaderi hakkında hiç düşünmediniz?

OT: Hayır, karar verirken kimse hakkında düşünmedim. Çünkü önünde sonunda bu karar ile yaşamak zorunda olan benim. Ayrıca inanıyorum ki, Serdar Taşçı gerçekten çok iyi bir oyuncu ve zamanı geldiğinde yeniden Alman Takımı’na seçilmeyi başaracaktır.

Z: Aile içinde bu konuyu tartıştığınızda, ne tür argümanlar paylaşıldı? Ya da aksine, baba(nız) “Oğlum böyle yapmalısın!” diyerek kestirip attı mı?

OT: Hayır, hiçbir zorlama yoktu. Ebeveynlerime tavsiyelerini sordum, fakat en sonunda kendi iç sesimi dinledim. Almanya ne zaman Türkiye’ye karşı oynasa, kendimi hep Türkiye’ye biraz daha yakın hissederdim. Özellikle 2008 Avrupa Şampiyonası’nda ve Ekim ayındaki ilk maçta bundan emindim. Bu son kararı vermemde etkili bir faktör olmuştur.

Z: Hangi özellikleriniz Alman ve hangi özellikleriniz Türk?

OT: Bunu yanıtlamak zor. Burada İstanbul’da kendimi iyi hissediyorum, ama ha keza Almanya’da da, nihayetinde orada büyüdüm. Fark ediyorum ki, bende elbette her şeyden önce futbol sahasında Alman disiplininin etkisi var. Özel yaşamda ise, birçok davranışımın Türk mentalitesine göre şekillendiğini fark ediyorum. Ailemden çok şey aldım, örneğin günde beş vakit namaz kılıyorum. Bu milliyetim ile doğrudan bağlantılı olmasa da, inancım önemli bir rol oynuyor.

Z: Alman Futbol Federasyonu ne zamandır Türk Federasyonu’nun bahsedilen agresif tarama faaliyetleri hakkında şikayet ediyor, tabi ki özellikle Almanya scoutu ve Bundesliga’da daha önce top koşturmuş olan Erdal Keser üzerinden. Sizde süreç nasıl gelişti?

OT: Erdal Keser ilk defa iki yıl önce ben kaza geçirdiğimde aradı. Sadece nasıl olduğumu sordu. Takım ve federasyon değişikliği kesinlikle söz konusu değildi, çünkü o zamanlar uzun süreli sakatlığım vardı. Ama zaman içinde devamlı nasıl olduğumu öğrenmek istedi. Çok iyi gitmediğinde dahi, insanı tabi ki sevindiren bir şey.

Z: Peki sonra?

OT: Freiburg’a maçlara geliyordu, evimizde de bizi ziyaret edip ebeveynlerim ile sohbet ettiği de oldu.

Z: Herhangi bir gün kendinizi baskı altında hissettiğiniz oldu mu?

OT: Hiç olmadı. Öyle hissetseydim, “Yeter, istemiyorum!” diyebilirdim.

Z: Size ilk onbir garantisi verildi mi?

OT: Hayır, tekrarlayayım: Hiçbir baskı kurulmadı ve kimseye hiçbir söz verilmedi. (Erdal Keser’in) Onun bana söylediği sadece bu değişiklik konusunda ne düşündüğüydü. Ona ne düşündüğümü söyledim ve sonrasında da görüşmeler sürdü. Neden devamlı agresif bir istek olması gerekiyor bilmiyorum. Benim için daima oldukça rahat geçen bir süreçti.

Z: Yalnızca Alman pasaportunuz vardı. Yeni bir Türk pasaportunun bu kadar çabuk elde edilmesi normal mi?

OT: Ben de gerçekten şaşırmıştım. Şimdiden elimde olacağını hiç düşünmemiştim. Ama federasyon “Hallederiz” dedi ve evet görüldüğü gibi bazen çok çabuk olabiliyormuş.

Z: Arkadaş çevreniz ve hayranlarınız kararınız hakkında ne diyor?

OT: Bazıları çok iyi bir karar olmadığını ve Almanya Futbol Federasyonu’nda kalmam gerektiğini söylüyorlar. Diğerleri gayet olumlu karşılıyorlar. Bu hep böyledir. Her iki tarafı da memnun edemeyeceğim. Sadece kendi memnuniyetim önemli.

Z: Birçok genç Alman-Türk’e kötü bir örnek olduğunuzu düşünmüyor musunuz?

OT: Hayır, neden ki? Almanya’da yaşıyorum, kendimi Almanya’da rahat hissediyorum, Alman arkadaşlarım var.

Z: … fakat Almanya için oynamıyorsunuz.

OT: … evet, ama integrasyon mutlaka Alman olmam gerektiği anlamına gelmiyor. Ya da tam tersi: Yalnızca Türk olduğum için, Almanya’ya integre olmayacağım ya da bir şekilde buna karşı çıkacağım anlamına gelmez. Burada herhangi bir bağlantı göremiyorum. Beni tanıyan herkes, Almanya’da ne kadar severek yaşadığımı bilir.

Z: Türk Milli Marşı’nı duyduğunuzda neler hissettiniz?

OT: Tüylerim diken diken oldu.

Z: Futbolcu olacak bir oğlunuz olsaydı ve sizinle aynı karar aşamasında olsaydı, ona ne tavsiye ederdiniz?

OT: Ona hiçbir şey önermezdim. Bu onun yalnız vereceği kararıdır. Ve (verdammt -lanet olsun?) çok çok zor bir karardır.

Bandista Kiel’deydi

Wednesday, June 29th, 2011

Rivayete odur ki, kendilerine ait minibüsleri ile Almanya (belki de Avrupa) turuna çıkmışlar. Kiel’de anarşikler tarafından işgal altındaki köşklerden birinde konser düzenlemişler. Almanya’daki Türk’ün solcu, komünist ve evrensel olma ihtimali üzerinden bir kumar oynamışlar. Biraz da özgürlükçü Kürt’lerin desteği ile diğer sorunlardan sıyrılınca tek dert edilecek konu, en az Latin komünistler kadar oynak ve barışçıl olan Alman komünistlere ve dinleyicilere şarkıların ardındaki öykülerin aktarılması kalmış. İyi cesaret. İyi performans.

Dünyanın En Güzel Yeri

Saturday, January 1st, 2011

Yeni yılda burası artık o kadar uzak olmayacak.

“insan memleketini niye sever?
başka çaresi yoktur da ondan!
amma biz biliriz ki
bir yerde mutlu mesut olmanın ilk şartı orayı sevmektir!
burayı seversen burası dünyanın en güzel yeridir,
amma dünyanın en güzel yerini sevmezsen orası dünyanın en güzel yeri değildir.”

Auberg – Kiel

Sunday, December 19th, 2010


Auberg - Kiel

Rathaus – Kiel

Tuesday, December 7th, 2010


Rathaus - Kiel

Facebook’a Profil Fotosu Koydum, Sattı Bana Çocukluğumu

Monday, December 6th, 2010

Çizgi film karakterlerinin Facebook’ta profil resmi yapılması bundan 20-25 gün önce Almanya’da da modaydı. Facebook ortamını tamamen eğlence ve zaman öldürme mekanı olarak gören Alman vatandaşın buradan hareketle vereceği bir sosyal mesaj yoktu. İş Türkiye’ye sıçrayınca, işe hemen bir sosyal dayanışma boyutu eklendi. UNESCO (ne alakaysa), UNICEF, Çocuklara Şiddete Karşı Kampanya ve benzer cilalı sebepler havada uçuştu. Sonra birden bu işin arkasında çocuk istismarına yönelik insanların olduğu, çocukların kendilerine gelen arkadaşlık taleplerini daha kolay onaylaması için bir oyun kurgulandığı yayıldı. Olay, işte böyle dallandı budaklandı. Şimdi Türk genci bu ahlakî ikilemi çözme peşinde…

Türkiye’nin dünyayı biraz geriden takip etmesinin naifliğinden hoşlanmışımdır hep. Bu akımın Türkiye’ye geç ulaşması derdim değil, hatta aradaki yorum farkını görebilmek için de paha biçilmez bir fırsat. Fakat, çocuk istismarı ve çocuğa uygulanan şiddet gibi Türkiye’de ya da dünya üzerindeki herhangi bir ülkede henüz çözülememiş bir soruna yabancılaşarak çözüm bulmanın ya da çözümüne destek olduğunu sanmanın saçmalığına karşı diyecek sözüm var arkadaş. İlla ki, bir nedenden dolayı çocukluğunu hatırlamaya lütfetmek zaten başlı başına garip bir olayken, bir de bunu eylemsizlik aşılayan bir platformda çok ulvi bir nedenle yapıyormuş gibi görünmek gerçekten ikiyüzlülüktür. 18 yaşına kadar her bireyin çocuk olduğu kabulu ile hareket edersek, Türkiye’de ve dünyada çocuğa uygulanan şiddetin her çeşidini günlük hayattan ayırmak bu kadar imkansızken, taş atan çocukların davaları ortadayken, ülkenin her yerinde çocuklara cinsel taciz ve tecavüz devam ederken bu neyin konformistliğidir? Haa, çocuk çocukluktan kurtuldu diyelim, 19 yaşında genç bir kadın oldu, bir kaç aylık da hamile üstelik… İnsanlık hakkını kullanıp arkadaşlarıyla Başbakan’a karşı gösteriye gitti, yemediği cop, yemediği küfür kalmadığı gibi, üstelik bebesini de düşürdü. Yetmedi haberin altındaki yorumlarda üstüne yapışmayan yafta da kalmadı. Yani Türkiye’de çocuğa da gence de rahat yok. Yaklaşık 2 yıl önce, bu mesele üzerine Radikal’in “Genç” ekine bir şeyler yazıp göndermiştim. Aynen buradadır:

Onca hırgürün içinde, aslında ne de güzel doğuruyorduk. “En az üç tane, en az!” naraları ile tüm gücümüzle çoğalıyorduk. Türk’ün kökünü evvelden sağlamlaştırıp sokaklara, televizyonlara çıkıyorduk. Başkasının çocuklarını baş ağrısı olarak görüyorduk ya, bu işin üstesinden de geldik: Milletçe çocuklara -bilhassa kız çocuklarına- büyüklermiş gibi davranmaya karar verdik. İstisnasız, benim ya da senin, bizim ya da sizin… Fark gözetmeksizin tüm çocuklara ya bayramda silah ve bayrak, ya gösteride taş ve muz ya da kapı arkasında şeker ve tokat verdik. Kimi zaman köpekçe gururlanmasını, kimi zaman köçekçe oynaşmasını istedik, elbette kölemiz olarak. Bizden olanlar, bize yardım edecekleri gibi bizi kollayacaklardı da. Parolamız sinsi bir gülüş ve ezberlenen hamasi laflardı. Hamaset konusunda en temel çıkış noktalarımız din, gelenek ve milliyetçilikti. Tüm istediklerimizi yaptırıp üstüne arsızca konuşabiliyorduk. “En az üç!” parolası ile yayılan mikroplar gibi yayıldık. Çok çocuk, çok bela, çok zevk… Utanç, reklamsız bir sabah programı gibiydi artık, anlayacağınız ortalarda yoktu, kimse de ortaya çıksın istemiyordu. Böyle böyle ahlakın üzerine gittik. Kendi görüşümüzü millet prensibi yaptık. Hızlıca erkek olamayanı iteledik, ittiğimiz çukurlara küfür biledik, hızlıca kadın olamayanı odalara kitledik, pokemon gönderir gibi üstüne hazır kıta erkeklerden gönderdik. Oyun lafını çocuk lügatinden aldık, siyasete soktuk. Bizi eleştirenlere dış mihrakların oyunu dedik, bizi yargılayanlara şeytanın avukatı dedik. Taş kavramayan çocuklara gelecekte yer vermedik. Kavrayanlar -ah ne akıllı onlar!- yırtık donları ile bir iradenin yeni erkekleri onlar! Bayramda dik durmayanı haymatlos ilan ettik. Dik duranlar -ah ne uslu onlar!- karışık kafaları ile bir hareketin yeni erkekleri onlar! Ve kız çocukları, yeni erkeklerin istedikleri zaman uzatıp istedikleri zaman kısalttıkları sessiz gölgeler! Üzerlerine ise herkesler basıyor ve gariptir en çok anneleri susuyor.

“Çocuk pornosu, çocuk göstericiler, çocuk askerler, çocuk istismarı, çocuk deposu…” Bu küçük sözcüğe bu büyük ve ölümlü ve iğrenç ve hayasız sözcükleri kimler ekledi? Aynaya bak, suya bak, vitrinin kara camına bak Türkiye. Bak da kendini gör!

Belki Almanca’yı Seveniniz Vardır

Thursday, November 18th, 2010

-Morgens und abends zu lesen-

Der, den ich liebe
Hat mir gesagt
Daß er mich braucht.

Darum
Gebe ich auf mich acht
Sehe auf meinen Weg und
Fürchte von jedem Regentropfen
Daß er mich erschlagen könnte.

Brecht

Almanca zor bir dil. Üstelik Latin dilleri ve Amerikan İngilizcesi gibi birilerinin durduk yere sevip, özenip ve isteyip de öğrenmeye başladığı bir dil değil. Yani, kısacası piyasası yok fakat matematiği çok. Gelgelelim dilin içinde gizlediği ritmi yakalayınca, insan dinlediğinden, yazdığından ve konuştuğundan zevk almaya başlıyor. İnsanın kemiksiz dili ile oynayabileceği yapıda olan bir dil değil, tersine insanı kontrol eden bir dil: Ağız dolusu küfredemezsin ancak bir kütüphane dolusu felsefe ve bilim sunar insana. Tüm olumlu ve olumsuz yanları bir tarafa, bu dile bazı bazı kaba diyorlar içim ona yanıyor. Almanca kaba değil, fakat Almanlar kaba. Şimdi beni Brecht ile başbaşa bırakın.

Eşitlik

Saturday, November 13th, 2010

Almanca sınıfımda Norveç’ten Bangladeş’e kadar birçok ülkeden öğrenciler var. Ben jeopolitik olarak tam ortalarında duruyorum. Norveç’ten başlayıp, tüm İskandinavya üzerinden İtalya’ya inen, oradan Yunanistan üzerinden bana ulaşan, ardından Suriye’ye girip, Ermenistan’a uğrayan, devamında Rusya’dan Asya’nın güneylerine inen ve Hint altkıtasında sonlanan beşeri bir yolculuk. Geçtiğimiz yıl ve yine bu yıl bazı zamanlarda bu insan izlerine Meksika ve Çin’den de izler karışıyordu. Onlar, şimdilik bu atlasta yoklar. Alfabeyi, söyleyişleri ve kelimeleri kavrama hızı da elbette ülkelerle orantılı olarak farklılık gösteriyor. Latin kökenli sözcüklerde, Avrupa ve Avrupa’ya yakın ülkelerin avantajı varken, Çinli arkadaşlar sözgelimi “hormon” kelimesini dahi anlamakta zorluk çekmişlerdi. Aslında dört duvarın arasında dünyadaki en zor dillerden birisini öğrenmek için çaba gösteren bu insanların birbirlerinden farklılıkları, sadece dile hakim olma hızındaki farklılıklarından ibaret değil; sınıfta dağıtılan okuma yazılarında bahsedilen konulara olan yaklaşım farklılıkları da mevcut. Geçen hafta bir kelimeden çıkan tartışma da bunun kanıtıydı. Kelimemiz: “Schuhmacher”. Anlamı ayakkabı yapıcısı, ayakkabıcı, kunduracı. “Schuster” ile eş anlamlı. Ne var ki, bu kelimenin Almanca’da ünvanlara ve meslek adlarına eklenen -in eki ile üretilen kadın hali yok. Burada yatan mantığın ne olduğu üzerine çıkan tartışmada Ermeni bir arkadaşın (kadın) “Kadınlar her işte başarılı olamazlar zaten” özetli sözleri, sınıfı bir anda BM Genel Kurulu’na çevirdi. İskandinavyalı arkadaşların feminizme varan yanıtları ve Pakistanlı arkadaşın Recep Tayyip Erdoğan’a benzer şekilde “Tabiatımız gereği eşit olamayız” cümlesi arasında aslında iki tarafı da anlayabildiğimi hissettim. Ermeni kız, büyük olasılıkla erkeklerin daha çok göz önünde bulunduğu ve el üstünde tutulduğu Doğu’nun basit bir önermesi ile sorunsuz şekilde yaşıyordu. Ta ki, feminist mücadelenin büyük aşamalar kaydettiği İskandinavlar ile karşılaşıncaya kadar… İskandinav genç kadınlar ise belki de ancak büyükannelerinden duyabilecekleri bir önerme ile karşılaşınca ülkelerindeki kazanımların önemini ve değerini ilericiliğin bazen duyarsız olabilen ketumluğu ile dışavurdular. Derken, belki de yaşamında ilk defa bu kadar çok konuşan kadın gören Pakistanlı arkadaş, adeta tek referanstan hareketle yaratıcılık ile ilgili sözleri söyleyiverdi, çünkü ona bu tek referansın dünyadaki tüm sorunları çözebileceği öğretilmişti.

Ben bu tartışmanın hangi tarafındaydım? Annem kimi zaman geri adım atılsa da okutulmuş, yılların hoca’nımı… Kızkardeşim benimle aynı mesleği seçmiş, İstanbul’da yalnız yaşayan genç bir kadın… Arkadaşlarımın yarısı çeşitli mesleklere yönelmiş başarılı genç kadınlar… Öte yandan ülkemin yaşadığı türban, kızların okullaşması ve cinsiyet eşitsizliği tartışmaları… Fakat yaşadığım ülkede belediye otobüsü kullanan, erkeklerle birlikte futbol oynayan ve kendi yaşam çizgilerini belirleyebilen özgür kadınlar… Tüm bunlara karşın burada muhatap olduğum ülkemle ilgili gelişmişlik endeksi soruları… Tartışma sürüp giderken iki tarafa da aslında aşina olduğumu, bu iki sesi de ülkemde çoktan bir arada duyduğumu düşündüm. Belki Alman toprakları için bu kadar farklı düşüncelerin aynı odada yankılanması ilginç ve az rastlanır olabilirdi, oysa ben bu savları ülkemde neredeyse gündelik olarak duyabilmiştim. Bir tarafta kadınların haklı özgürlük mücadelesi, diğer yanda din referansı ile yaşamı düzenlemeye çalışan tutucular ve üçgenin üçüncü köşesinde ise tutucu ya da gerici erkeklerin yanında yer alan, onlara daha da cesaret veren diğer kadınlar…

Feminist Hareket’e öneriler vermek ya da Feminist Hareket’in tarihi hakkında ahkam kesecek değilim. Benim dünya görüşümde kadın ve erkek eşittir. Sosyal olarak gelişen ve muhafaza edilmeye çalışılan farklılıkları, doğadan gelen farklılıklarmış gibi göstermek gerizekalılıktır. Kadınların bu özgürlük savaşımı için kuşakların geçmesini beklemek yerine, enerjilerini kuşaktan kuşağa geçirmeleri gerekmektedir. Toplumsal ve hukuksal olarak gelişmiş bir ülkede, ardıl kuşakların yaşam alanlarının ve alışkanlıklarının olumlu biçimde değişmesi beklenir. Ancak her bir kuşağın bu olumlulukları koruyacak ve benimseyecek cesarete sahip olması da gereklidir. İskandinav ülkelerinin sağlayabildikleri budur. Yine tartışma sonunda başbaşa konuştuğumuzda ülkelerinde bile politakaya erkeklerin egemen olduklarından dert yanmaları bunun göstergesidir. Dünya’nın başka bir köşesinde ise Batı’nın uygarlık seviyesini kendine hedef belirlemiş toplumlarda, bu hedefe erişme yolundaki en büyük engel kadın-erkek eşitsizliğidir. Bu üretilmiş ve uydurulmuş eşitsizliği, gerici tutumlar ile muhafaza etmeye çalışmanın getireceği sonuç açıktır: Kendine yeni yaşam referansları belirleyemeyen her toplum ve ülke gibi, bu ülkelerin de tarihin sayfalarında bir kargaşa ile ayak altından çekilen hasta adamlar olarak anılacağına şüphe yok. Fakat Türkiye bu öykünün neresinde?

Türkiye bu öykünün, benim de hissettiğim gibi, tam ortasında. Ülkenin büyük bölümü biliyor ki: Evet, olması gereken çağdaşlık Batı’dadır, fakat Doğu’nun önermeleri de hala geçerlidir. Buna karşın, son zamanlarda bu gelişmeye açık düşünce ikliminin havası bozuldu, özgür kadınların, erkeklerin cinsel ve psikolojik baskınlık isteklerine yanıt vermek zorunda olan azad edilmiş köleler olarak görülmesi gibi bir iğrençlik peydah oldu. Bunu pekiştiren bir diğer olumsuz nokta ise, kadınların özgürlük sorunlarının yalnızca erkekler tarafından konuşulması oldu. Yani, kısacası, kadınların sesleri duyulmaz, cisimleri ise erkeklerinin tercihlerine zıt gidemez oldu. Bu geriye gidiş, Batı’nın uygarlığını yakalama ülküsü ile kendine yabancılaşmış bir toplumun, devrim heyecanı geçince kendine oryantalist bir aynada bakmasından çok, Batı uygarlığı ile hiç ilgilenmemişlerin diğerlerine baskı ile birer rol biçmesinden kaynaklanıyor. Bunun çözümü ise, ülkenin hedefini ve eksenini ayarlamaktan ziyade, gerçeği ve doğruyu tekrar tekrar yüksek sesle ilan etmektir: “Her insan eşit doğar, eşit yaşar, eşit ölür.”

Özil’i Yuhalamak

Saturday, October 9th, 2010

(AP Photo/Martin Meissner)

Oyunun geneli hakkında söylenecek çok şey yok. Chelsea’nin başında geçirdiği 6 aylık dönemde, o sezon fırtınalar estiren ve hâlâ estirmeye devam eden Barcelona’yı durdurabilen tek taktisyen olan Guus Hiddink’in bu defa rakibe göre kurgulanmış oyunu tutmadı. Aslında bunda Aurelio’nun sakatlığından çok o bölgede derin ve kesici oynayabilen oyuncu yetiştirememizin (ya da yetişmekte olanlara güvenememizin) olumsuz etkisi daha fazladır. Bu kadar çabuk seçeneksiz kalan bir takım şayet bir kulüp takımı olsa idi belirli gerekçeler öne sürülebilirdi, ancak Ulusal Takım sözkonusu olunca çok da kem küm etmeden seçenek yaratmanın daha ciddiye alınması gereken bir iş olduğu kabul edilmelidir. Sakatlık anına kadar bizim tarafımızda, Alman spikerin dahi söylediği gibi, Türkler’den beklenmeyecek düzeyde pas alışverişi ve taktiksel bir düzen vardı. O an yapılan değişiklikten itibareb kıtır kıtır yanan gül gibi keten helvayı izler olduk. Sonuçta, Almanya’nın oynayıp da aldığı bir maç oldu.

Maç süresince gerçekleşen moral bozucu olayların ötesinde, takımın maça eğilirken Özil faktörüne oyun açısından olduğu kadar oyuncu psikolojisi açısından da odaklanıldığı görüldü. Basının yaptığı rutin maç öncesi yayınlar beklendik ve bilindik olsa da, takımı maça hazırlayan ekibin böyle bir odaklanmadan kaçınması ve oyuncularını sakınması gerekirken tam tersine Almanya kökenli oyuncuların bu tartışmaların içinde olduğunu gördük. Tüm bu tartışmaların Özil’in dengesini bozacağını ummak, onu saha içinde her top ile buluştuğunda yuhalamaktan daha kötü bir harekettir. Kaldı ki, ben yuhalamaların arkaplanındaki nedenleri anlayabiliyorum. Geride bıraktığımız iki yıldır, Almanya kamuoyuna adeta bir entegrasyon makinesi olarak sunulan Die Mannschaft’ın beyninin bir Türk’ün oğlu olması o tribünlerdeki onbinlerin büyük çoğunluğu için kabul edilemez bir durum. Üstelik, modern zamanlarda biz sıradan insanlara gerçek savaşların yerine izlettirilen bu ulusal lejyon savaşları havasındaki maçlar, milliyetçilik damarlarına kan pompaladıkça pompalıyor. Göçmen Türk, Almancı Türk ya da Gurbetçi Türk, adlarına ne derseniz deyin, Berlin’de tribünlerde kırmızı forma giyenler aslında Mesut’u değil, çifte vatandaşlığın kaldırılması üzerine mecburen aldığı Alman pasaportunu yuhalamıştır, kendisi bu kadar çaba içinde olmasına karşın tam olarak ne Türk ne de Alman olabilmişken çoktan bir yol seçmişleri yuhalamıştır, şu meşhur entegrasyon makinesinin yakıtını üreten kendi kan emeklerini yuhalamıştır, bozuk Türkçe’ye baskın gelen Almanca’yı yuhalamıştır. Eh, biz zaten biraz da heptenciyizdir, hep beraber kötü olalım, hep beraber şu hallaç pamuğu gibi atılan savunmanın açıklarının acısını içimizde duya duya şu maçı bitirelim, hep beraber deneyelim ama başaramayalım isteriz. İstisna yaratacak talepleri duymazdan gelir, kaderimizle başbaşa kalırız. Gel gör ki, kabullenişler, istisnalar ile yıkılmaya başlar ve zaman, insanların gelecek tasarılarını kum saatinde bir aşağı bir yukarı devindirir, nihayet her bir şey değişir. Herşeyde olduğu gibi futbolumuzda da üretim ve gelişim sorununu aşarsak, gol sevincini doya doya yaşamaması bile gönlümüzü okşayan Özil yerine bizim adımıza attığı goller ile gönlümüzü okşayan vicdanı ve düşüncesi özgür Özil’leri konuşur oluruz.

(spiegel.de)

Türkiye’nin dün gecenin hatırlattıklarını daha geniş açıdan bakarak düşünmesi gerekir. Şimdilerde, yurtdışında yaşayan Türkler arasında yaşanan kuşak çatışması dikey olarak değil, yatay olarak yaşanmaya başlandı. Üstelik bu çatışma ne sadece forma seçiminde ne de yazlık sitelerde dalga geçilen gurbetçi genç özelinde yaşanıyor. Çatışma, bizzat burada olgunlaşan üçüncü kuşak ve Türkiye’den buraya beyaz yakalı olarak çalışmaya ya da okumaya gelmiş yeni bir birinci kuşak arasında yaşanıyor. Çatışma sözcüğünün köşeli çağrışımı aldatmasın tabî ki. Ne kadar farklı olunsa da, sohbetler ve dolayısıyla etkileşimler güler yüz ve anlayış ile ilerliyor. Çünkü, iki taraf da başkasının hayatına müdahil olma meşrebine aileleri kadar sahip değiller. Ancak yine de eğitim ve yetişme tarzı nedeniyle oluşan farklılıklar bu iki kesimi birbirine uzaklaştırıyor, diğer kesimden kaynaklanan genellemelerden nefret eder hale geliyorlar. Türkiye’nin yurtdışında yaşayan Türkler’in entegrasyon sorunlarına bir de bu açıdan bakması ve bu insanları memleketi ile, anadili ile ve kültürü ile çatışmayan gerçek elçiler olarak değerlendirmesi gerekir. Aksi halde, en basitinden gördüğümüz gibi bir Mesut sahada oynarken, diğer Mesut tribünden onu vatan haini ilan eder ve sahada ter döken emekçi adaşını yuhalar, yazık olur.

Viva St. Pauli!

Wednesday, September 22nd, 2010

Nazis Raus!St. Pauli & Jack Dan!Gegen Rechts!PosterCuba Libre!FC St. Pauli!

Göçmen yolda yürürken her adımda yeni bir çift gözün muhatabı hisseder kendini. Düşmanca ya da dostça görüldüğünü veyahut yok sayıldığını bu muhataplığın ilk anlarında kavrayıverir. Teslim edildiği bakışların onu nereye götüreceğini hesaplar kafasında. Her bir adımında karşılaştığı gözlerin muhasebesi onu bir sonuca götürür. Bu sonuç genellikle aynı soydan ve memleketten olduğu insanların arasına gönderir onu, orada sıkışır, sıkıştıkça öfkelenir, öfkelendikçe savunmasızlaşır ve hiçbir gözü dost kabul edemez olur. Hesaplarından çıkan sonucun, göçmeni içinde yaşadığı toplumun güzel ve yiğit insanlarının tarafına göndermesi de olasıdır. O tarafta tüm dünyayı sahiplenir, öğrendikleri ile bizzat kendisine de daha çok bağlanır. Zira, güzel ve yiğit insanların biriktirdikleri tüm barikatlara yeter, tüm mücadelelere ilham verir ve tüm insanların yaralarına melhem olur. St. Pauli’nin öyküsü de bu birikimlerin en değerlilerindendir. Takım tutmak değil burada derdine düştüğüm, bu kulübü ve bu takımı sevmek. Barışı, kardeşliği, doğayı, insanı ve eşitliği savunuyor diye seviyorum bu kulübü. Bütün bunları yaparken, Almanya’nın ve Almanlık’ın dışına itilmeye “Scheissegal!” çeken bir kulüp olduğu için seviyorum. Kulüp dediğim de içsel devinim gücünü hâlâ koruyan dünyaya açık toplumsal bir hareket… 100. Yıl Sergisi’ni işçilerin şantiyelerde uyudukları konteynırlara kuran yönetimi ile, adım adım gelişen efsanevi stadı ile, Berlin’e karşı Hamburg’un diğer stadındaki maça gitmeyip kendi stadında yapılan radyo yayını ile coşan taraftarı ile, Karayipler’e gidip oradaki temiz içme suyu sorunu üzerine yardım projesi geliştiren topçusu ile büyük olan bir hareket… Daha fazlası da yazılır mutlaka, fakat uzattıkça zevk içinde yüzerken halkçı takımları ve işçi takımlarını moda diye tutanların çabalarına benzer. Özcesi, ben göçmenim; ben burada yabancıyım; ve bu kulübü bana güç ve umut verdikleri için seviyorum.