Author Archive

Hiç kimse istemez istenmeyen olmayı ama oluruz.

Sunday, January 1st, 2012

Güzelliğe ve geçiciliğe inanmaya başladığım bir yıl oldu. Birbirine düşman bu iki kavrama birden inanmaya başlayınca, belki ben fark etmeden, daha hafif, daha yüzeysel ve daha hızlı bir yıl oldu ve arkamda bıraktığım yolun uzunluğu ve zorluğu ile ilgilenmemeye başladım. Zira saçımdaki beyazların yıllardır olduğu gibi tek tük görünmek ile yetinmeyip artık şakaklarıma doğru inmeye meylettiği yıllara girdim. Bu esnada bir başkası, dünyanın başka bir köşesinde henüz yeni terlemeye başlayan bıyıklarının telaşını duyabilir, diğer bir başkası, belki biraz daha yakınlarımda, belirginleşen gül memelerinden utanıp sıkılabilir, hem de bir üst katta yaşlı bir el son kez su bardağına uzanabilmişken. Yani yıllar dahi insanlara göre değişirken, insanların yıllara göre değişmesi fazla kişisel kalıyor diyebilirim. Bu da zaten -tüm diğer insanlar gibi- yürüdüğüm yolları efsaneleştirmekten vazgeçmeye karar vermemin ilk nedeni olabilecek kadar has bir gerçeklik. Efsaneleştirmek konusu açılmışken, her fikrimizin ve beğenimizin arşivlendiği ve kitleye (seçtiğimiz kendi kitlemize de denebilir) açık hale geldiği bir çağda, hangimiz hiç duyulmamış bir efsanenin kahramanı olabilir ki diye sormak gerekir. Ve elbette günlerin yığınlar halinde dizilmesi ve eskitilmesi ile vardığımız sevinçler ve üzüntüler arasında hangimizin öğrendiği ve bellediği diğerlerinin öğrendikleri ve bellediklerinden daha değersiz olur ki? Diğer insanları sönükleştirme hakkını, hem de çok matah bir şeymişizçesine, nereden alırız? Halbuki öğrenilenlerin değerinde oynama olmaz, fakat geçerlilik ve etki bakımından biraz farklıdır, hem insanlar hem de efsaneleri. Çünkü her yıldan veya her günden öğrendiğimiz ve bellediğimiz kurallar, alışkanlıklar ve tavırlar, karar alabilme ve uygulayabilme gücünden yoksun olduğumuz sürece yaşam kitaplığından çekilen bir kitabın harekete geçirdiği mekanizma ile yaşam alanının duvarlarının üzerimize doğru yürüdüğü bir korku filmine dönüşür. Bu gücü de bu yaşa kadar, kastettiğim yaşamın ilk yarısı, elde edemeyenler daha değersiz olmamakla birlikte daha geçersiz ve etkisiz bir yaşama mahkumdur. Böyle bir güçle meydana çıktığımda, hani şu aile toplantılarında yeni aldığınız bir kararı açıklama anı ve o ortamın garip arka sesleri birbirine karıştığında, tereddüt etmeden konuşabilme bahtiyarlığı bende mevcut ve “Burada!” diye bağırıyor. Feylesof Almanlar’ın adını koyduğu gibi: “Dasein”.

Velhasıl-ı kelam, güzel günler yaşadık ve yaşayacağız diye geçiciliği unutmaya ve zamanın çöpleştirici gücünü yadsımaya varoluşumuz ve varolmaya dair hırsımız yetmez. Öte yandan da geçiciliğe ikrar verdik diye de güzelliği ve yaşamdolu olmayı, daha güzel hayaller kurmayı terk etmeye hislerimiz yetmez. Yapılacak diye emrolunmaz fakat yapılsa iyi olur dediğim şey şudur: Yaşam kimi zaman geçici kimi zaman da güzel kararlar vererek yaşanır. Bu sonsuz kıyas, tıpkı “hayat” ve “yaşam” kelimelerinden hangisinin daha güzel ve hangisinin daha geçici olduğuna karar verememek gibidir.

İyisi mi şimdi biraz para kazanalım, sonra kaldıysa insanlığımızdan fakirlere pay ederiz. Acı ama gerçek. Güzel ama geçici.

*Başlıktaki dizeler için, http://www.eksisozluk.com/show.asp?id=2508158

Bir düşündüğü var

Wednesday, November 16th, 2011

HİCRET

1.

Damlara bakan penceresinden
Liman görünürdü
Ve kilise çanları
Durmadan çalardı, bütün gün
Ve geceleri.
Tren sesi duyulurdu yatağından
Arada bir.
Bir de kız sevmeye başlamıştı
Karşı apartımanda.
Böyle olduğu halde
Bu şehri bırakıp
Başka şehre gitti.

2.

Şimdi kavak ağaçları görünüyor,
Penceresinden,
Kanal boyunca.
Gündüzleri yağmur yağıyor;
Ay doğuyor geceleri
Ve pazar kuruluyor, karşı meydanda.
Onunsa daima;
Yol mu, para mı, mektup mu;
Bir düşündüğü var.

Orhan Veli
HICRET
(tıkla dinle)

Kafayı düzeltmek isteyenler buyursun.

Saturday, November 5th, 2011



Karanlığın İçinden

Saturday, November 5th, 2011

Niye korkutuyor şehir, deli mi?

Bir Hayalin Ölümü

Monday, October 31st, 2011

Çocuk aklının en gizli hayali bir ağaçevdi. Evlerinin geniş bahçesinde yükselen bir ağacın güçlü dallarının arasına oturtulmuş ve eski bir tül perdeyle örtülmüş yamuk giriş boşluğuna ağaç gövdesine çakılmış tahta parçaları ile erişilen bir ağaçev… Elbette bu hayalin gerçekleşmesi için öncelikle bahçeli bir evleri ve bu evin bahçesinde dinlenen ve dalları yeteri kadar güçlenmiş bir ağaç -çam ağacı olmasa iyiydi, çünkü pisliği çoktu- olması gerekiyordu. Ayrıca belki de her şeyden önce mutlu bir aile olmaları gerekiyordu. Mutlu demişken, daha mutlu demeliydim belki de. Çünkü kısmen de olsa onu hayretler içinde bırakan ve uzun süre bu şaşkınlık ve tatmin olmuşluk hissi ile oyalayan oyuncaklara ve sokak oyunlarına sahipti. Mutlu bir ailenin çocuğuna düşen rol buydu: Oyuncakları ve oyunları tanımak, öğrenmek ve keşfetmek ile oyalanma. Ama bu oyalanma nedendir çok uzun sürmez, bir hata yaptığında ya da ekmek almak gibi sorumluluklarını es geçtiğinde kafatasını sıkıştıran bir panik haline dönüşür ve aslında çok mutlu olmanın da böyle bir rövanşı olduğunu ona tekrar öğretirdi. Bu hayal kırıklıkları ağaçev hayalini gizli tutmasının sebeplerinden biriydi. Ağaçevinde yaşayacağı günleri bahçenin diğer ucundan seslenen hayalkıran bir haykırışın bölmesini istemiyordu. Özgürlükse tam özgürlüktü istediği, müstakil bir evde istiklâlini kendisini aslında zerre kadar ilgilendirmeyen ve ilgilendirmesi de abes kaçacak olan dertlere ve sinir harbine kurban vermek istemiyordu. Ki şimdilerde ertelenmiş bir hayal gibi gelse de, bu hayalin ertelenmesi diye bir şey yoktu. Kafası panik halleri dışında zehir gibi çalışan velet, hayalini bilerek gizli tutuyor, zira böyle bir hayalin olmazlığını görmeyi ve ihtimal dışı kalmasını hiç istemiyordu. Yılların ona öğrettiği diğer bir ders de, bir şeye sahip olmanın yanında kurallar, kullanım talimatları ve yeni kısıtlamalar getirdiğiydi. Misal zengin dedesi diğer akrabalar ile yaz boyu dönüşümlü kaldıkları yazlığının bahçesine bir yaz “radikal” bir karar alarak çim ektirmiş, önceki yazlar biber, patlıcan ve kabak ekilen bahçe şimdi tam da o çizgifilmlerde gördüğü Amerikan bahçelerine benzemişti. Ağaçev kadar afili bir hayal olmasa da, yemyeşil çimlerin üzerinde kardeşleri ile güreşmek, kames top ile penaltı çekişmek -gol olursa penaltıyı gole çevirenin çimler üzerinde kayması ve gol yiyen kalecinin de çimleri yolması dahil- ve yazlıkçıların çöplerinden geçilmeyen kumsala gitmeden bahçede güneşlenmek, şimdiye kadar oyun alanları otobüs garajlarının sidik kokan köşeleri, sanayinin talaş tepeleri ve at pisliği ile dolup taşan, asfaltı çatlak sokaklar olduğu için basbayağı büyük birer yenilikti ve yararlanılması, tecrübe edilmesi gereken nimetlerdi. Ne var ki, bu çimen şenlikleri bahçedeki güllere zarar verince değil çimler üzerinde debelenmek bahçeye ayak basmak dahi yasaklanmıştı. Hayallerindeki ağaçev üzerinde de böylesi iktidar ve güç gösterileri olacağı çok açıktı. Gevşemiş vidaların sıkılması olarak bilinen bu güç gösterileri, yazıktır, vida sıkarak veledin kafasını daha “iyi” çalışır duruma getireceğine onun kafasında büyüttüğü hayallerini toplayıp çöpe fırlatması ile sonlanıyordu. Aynı yazlığın sadece kendisine ait özel bir odaya dönüştürmeyi hayal ettiği tavan arasından aşağı katlara inen merdivenlerin boşluğuna, tavan arasından terasa açılan kapının yanındaki korkuluklardan Orman Çocuğu Mowgli gibi maymunvari hareketlerle sallanma dakikaları ayaklarına yapışan iki büyük elin ve bu ellerin sahibinin öfkeli sesi ile yasaklanması bu yıkıcı güç gösterilerine sadece bir örnektir. Düşüp de beynini patlatırsan ne olacakmış?! Ne bilsin velet ne olacak, uçtuğu betondan kaldırıp bir hastaneye götürürsünüz herhalde, o o anda sadece Mowgli gibi yaşamayı tecrübe ediyor ve belki usta bir jimnastikçi olduğunu hayal ediyor. Bir de yakın bir akrabalarının yaptırdığı ve günbegün büyük bir hayranlıkla izlediği apartmanın inşaat alanında yeni atılmış çimentonun üzerine üç küçük parmağını bitiştirip bastırarak, sanki oradan bu inşaatın yakın çevrede kurduğu güç ve hayranlık çemberinden habersiz bir kedi yürümüş gibi yaparken, kulaklarına yapışan iki büyük elin ve bu ellerin sahibinin öfkeli sesi ile karşı karşıya kalması inşaat mühendisi olma hayallerini yıkıp geçmiştir. Gerçi bugün o hayalin de çöpe gidişine üzülmüyor zira şimdiye kadar hiç ağaçev yapan inşaat mühendisi görmedi. Tüm bu güç ve iktidar gösterilerinin yıkıcılığı yüzünden ağaçevi hayali ertelenmiş bir hayalden çok, hiç tasarısı yapılmamış ve hiç tasasına düşülmemiş bir hayale daha çok benziyordu. Velet için bu hayal, bırak öyle gizli kalsındı. Bu hayal için ne kalbinde büyük bir umut yaşattı ne de çizime yatkın eliyle bir ağaçev planı çizdi. Zamanı geldiğinde, yani çocukluğun artık bittiğini anladığında, hayalinin hayatından daha silik olduğunu öğrendi. İşte o an güç ve iktidar bir zafer daha kazanmıştı, çünkü artık bu hükme itiraz edecek kadar hayalperest değildi.

Kafa Karışıklığı

Thursday, October 27th, 2011

İnsanların yeryüzünü keşfetme maceraları haritada bilinen kıyılara yenilerinin eklenmesi ile bitti sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Eğer insan özgürse, kendisine gösterilen örneklere, tıpkıbasımlara ve kural kitaplarına aldırmayıp, keşfetme güdüsünün peşinden gidecek ve hayalgücü de elverirse bu keşfetme macerasına atıldığı noktadan çok üstün bir noktaya ulaşacaktır. Fakat, heyhat bu nokta sadece bilginliğin başlangıç noktasıdır. Yıllar yılı ya da -kaderin bir oyunu- daha kısa bir süre bu maceraya atılıp da bilginlik noktasına ulaşanlar, o maceranın ellerine ektiği nasır ile yaşamayı yani o yılkı atı ile bu koşuya devam etmeyi seçerlerse bu noktadan bilgeliğe erişebileceklerdir. Yok eğer, nasırın katılığına, çirkinliğine ve acısına katlanamayıp, nasırı kesip törpülerlerse, belki kendileri ile daha candan el sıkışacak birkaç sömürücü bulurlar ama nedir bir daha o yolculuğun seyir defterini açamayacak kadar güçsüzleşir elleri. Yine de sonucu ne olursa olsun, hiçbir güç özgür bir insanı keşfetme serüvenine atılmaktan alıkoyamaz.

Herhangi bir maceraya atılmanın belli başlı önkoşulları yok bittabi. Herhangi birisi birkaç geceyi parkta yatarak geçirebilir, birkaç ayı evinden çok uzaklarda harcayabilir veya birkaç kişiyi hiç nedensiz bir güzel dövebilir, ve ardından tüm başından geçenleri bir macera gibi anlatır. Fakat eğer bahsettiğimiz keşif ve öğrenme macerası ise öncelikle düşüncede, duyguda ve eylemde özgür müyüz onu bilmek gerekir. Tamtamına özgür olamadan, bizi lüzum gereği bir kapanda kıstıran ve “yeterli” kavramını beynimize sokan gücü yenemeden böylesi bir yolculuğa çıkmak boş iştir. Ama aylaklık kabilinden, lüzumsuzluk kabilinden değil, bilakis boşa çabalamaktır. Neden aylaklığı ve lüzumsuzluğu ayırma ihtiyacı hissettim, açayım: Macera uçurumunun ta kıyısına kadar gelip de kendilerini boşluğa bırakamayanları tutan güç, o boşlukta bir ümit görüp de o gücü yenenlerin tutkusunu aşağılanmış bir lüzumsuzluk, gericilik ve aylaklık olarak görür. O boşluğa atlayanların artık “yeteri” kadar boş işler ile uğraştığından söz eder ve kurulu sisteme ne katkıları olduğunu sorgular. Aslında öyle görülmesi ve görünmesi, bu tutkuyu daha da görünmez yapar ve çoğunluğa göre bu meftunluk kaydadeğer bulunmaz. Çünkü çoğunluk özgür değildir ve dünyayı değiştirmek -ki bazen gerçekten değiştirilmesi bazen de görmezden gelinmesi gerekir- bilgeleşme yolunu seçmiş azınlığın işidir.

Peki benim derdim ne? Yaz bitti ama içimde bitiremediğim bir gün, kapatamadığım bir hesap ya da boyumun yetmediği bir kepenk var. Yok öyle aşk ile, sevda ile alakalı değil. Tersine aylarca süren suskunluğun biriktirdiği fırtınaya duyulan özlem ile alakalı. Bu macerayı kısa kesip, alelade bir oturma odasına topladığım artık benim için önemli olup olmadıklarını kestiremediğim arkadaşlarıma anlatacağım yarısı yalan yarısı gerçek bir öyküler dizisi ile geri dönebilirim. Hayatıma diğer insanların hayatından daha fazla önem verdiğim filan da yoktur ama bilgiye ve görgüye açlığım arabamı hep yoldan çıkardığından, düz yolda seyir halinde olsam dahi dümeni sola kırasım gelir. Şimdi de şu fırtına aylaklığına tutuldum. Gelir mi gelmez mi bilemem ama aylardır bir kenarda durup bekledim bu günleri, önceden görerek, sonrasını çözemeyerek ve handiyse adımlarının sesini duyarak bekledim. Bu bekleyiş süresince de belli başlı vakitlerde bir bilgi kırıntısı ve bir görgü gösterisi sunuldu bana. Diyeyim ki, annem hasta, acildeyiz ve sevdiğim kız beni aldatmış. Hoop cebimden dün gece rakı içtiğimiz meyhanenin kartı çıkıyor. Meyhane kartının arkasına Mevlana öğüdü yazmışlar: “Niye kederlenirsin? Yüzük olmayı dileyen taş, ezilmeyi ve yontulmayı göze almalıdır!” Ya da çok kötü bir gün geçirdikten sonra otobüste yanıma oturan, mahpushanelerde 17 yıl geçirmiş amca suratımın neden asık olduğunu sorup, biraz sohbet ettikten sonra öğüt veriyor: “Üzgün ve kızgınsın diye gemilerinin yerine kendini yakan amirale benzeme.” Bir de burada bahsetmezsem eksik kalacak bir olay daha var. Oldukça umutla çıkılan uzun bir yolculuğun sonunda, zafere inanmışken hem de, reddedilip yalnızlığın yüzüme çarptığı odama döndüğümde ilk okuduğum mesajda Bakara Suresi’nden alıntı yapılmıştı: “Biz neyin hayırlı, neyin kötü olduğunu bilemeyiz.” Gerçekten de biz bilemeyiz, fakat bilen gücün ne olduğunu da burada tartışacak değilim. İşte sunulan bilgi ve görgü dediysem bunlardır, yoksa ne şeyh kapısında yatmışım ne de ruhumu göklere satmışım. Veyahut biraz önce bahsettiğim bilginlik ve bilgelik seviyelerine yaklaşmış olmam da olası değil. Sadece biraz daha sertleştikçe kavgada yediğim yumruklar, çekildiğim köşede sanki bana havlu ve su yerine çeşitli sözler vermişler, o karmaşada bu sözleri gerçekten anlayıp özümseyebildiysem ne mutlu. Ama gün gelecek ve etrafta dolanan bir hayalet, oralarda bir yerlerde kaybettiğim ruhumun yerine geçecek ve bu yolculuğun her bir kilometresinde biriktirdiğim bilgi ve görgü unutulup gidecek yeni maceralara atılırken. Çünkü ben hâlâ sınıfa yeni gelen öğrenciyim ve daima çömezim.

Tüm bu büyük bekleyişin içinde devam eden bir günlük hayatım da var. Mesela bugün bir şarkı dinledim. Bu şarkıya nasıl rast geldiğimin bir önemi yok. Ve hatta, gazoz daha yukarılara fışkırsın diye şişenin ağzından köşeleri kemirilmiş küp şeker atan çocukluğumun, rakıyı sebepli sebepsiz daha romantik bir içkiye dönüştürme tasasına düşen son gençliğime bu şarkıda rastlamasının da bir önemi yoktur. Bu bahiste önemli olan tek gerçeklik, aslında hiç yaşanmamış bir gerçekliğin bir yerlerde yaşanabiliyor olma olasılığıdır. Çocukluğumdan beri tutulmayan sözlerden, boş vaatlerden ve seçilmeyen/seçilemeyen yollardan oluşan başka bir yaşam olma olasılığını gerçekten ciddiye aldım. Böyle bir düşsel yaşamda da başrol yine benim gibi orta halli ve gösterişsiz bir adama düşüyordu. Asıl olan bana ise olası yaşamların en acısı ama en gerçeği düşüyordu. O nedenle haddinden fazla mutlu olmak istemedim hiç. Çünkü gerçek olmayabilirdi ve nihayetinde öteki yolda da koşan ve yere yuvarlanan yine aynı bendim. Söylediğim gibi çoğu zaman da hayatımı alabora edecek bir fırtınaya duacı oldum. Zaten bana amorti dışında piyango vurmuşluğu yok, kolayca ünlü olma şansım da hiç olmadı ve daha da kötüsü (güzeli de diyebilirdim) basketbol kariyerim hiç başlamadan bitiverdi. Yani bir çırpıda dünyam hiçbir zaman değişmedi. Bu şarkıyı dinledikten sonra da değişmedi. Oysa yeni bir serüvenin başlangıcını hep iple çeken ben her zaman ilginç ve değişime açık bir dünyada yaşıyormuşum gibi gelir. Ne diyeyim, ben hâlâ aynı adamım, sokakta gördüğü yaşlılara selam veren, dikdik bakana hiç korkmadan dikdik bakan, şehirlerin kış ve yaz nasıl koktuklarını hafızasına alan ve otobüslerde her bir yolcunun hangi durakta ineceğini tahmin etmeye çalışan ortalama bir adam. Ve ayrıca bir şarkıyla ne değişir ki? Olsa olsa Umay Umay ve Kazım Koyuncu’nun şarkılarındaki gibi olur: “… kalbim acıdı.” Acıyan bir kalp ile kim başa çıkabilir, bilemem de umutlanırım bir yerlerde bir şeyler değişmiştir diye.

O gün bülbül
Yanık yüreğiyle
Seslendi kızıl güle…

Gül uyandı, döndü bülbüle:
-Senindir yüreğim,
Yolunu gözlerim…

Dedim güle:
-Nedendir bu figan?
Dedi: -Bilmem nedendir,
Derbederim…

Kor düştü yüreğime,
Yanarım…*

* diye çevirmişler.

Biz, şimdi doğal olarak ülkemizden de biraz uzak kaldık. Bilemeyiz bir haftadır kedere ne kadar yakın duruldu yer sofralarında. Bilemeyiz kimler acıyı ve hüznü yanan yüreklerden almak için elindeki ekmek dilimini çıkına bırakıp, bir iki dakikasını kederden soluksuz kalmışlara ödünç verdi. Memleketin alnına bir öpücük kondurup da ne ateşler içinde kavrulduğunu anlayacak kadar bile ona yakın değiliz. Ahalinin konuştuğu şeylerden bazılarına da yabancı kalmışızdır, bilemeyiz kim neyi savunuyor kim neyi satıyor. Ha biraz da bizim ne dediğimiz anlaşılmaz olmuştur, fakat ara sıra hâlâ yurttan mektuplar aldığımızdan lafımız boş değildir. Yine de o duygusal dalgalanmayı yurdunda yaşamamak eksik bırakır “ülke” anlayışını ve kavrayışını. Bundan dolayı biz razıyız yanlış anlamış olmaya. Yeter ki bu kadar nefret dolu olmasın memleket, insanlar bu kadar kana susamış olmasın, gelecek çıkmaza sürüklenmesin. Yeter ki ülkemizi anlatırken ve anlarken dilimiz kandan ve kinden bahsetmesin, yoksa kirletilmiş bir toprak parçasından başka ne kalır geriye.

Bir haftadır benim de, gurbete düşüp de Türkçe’ye susamış bir insan olarak söyleyeceklerim vardı. Bu yangın yerinde söz söylemenin bir anlamı yoktur diye oturdum bu gece kendimden bahsettim. Fakat şunu söylesem yeterli olur herhalde: Göbeğini kaşıyan adam da, köpeği ile yaşayan adam da bir an gelir eğer aynı ülkenin insanı iseler, aynı duyguyu yüreklerinde hissederler zannediyorum. Hâlâ.

Bu yazı boyunca nereden nereye geldiğimize önem veren de vardır. Anlam bütünlüğü, akış düzeni ve bölümler arası bağlantılara takmış olanlar olabilir. Bir rüya gibi düşünseydiniz keşke bu yazıyı, hani gece yatarken uykunuzda göreceğiniz şeyin bir rüya olduğunu bilirsiniz de sabah uyandığınızda rüyanıza şaşırıp kalırsınız, bir anlam yüklemeye çalışırsınız. Oysa o sadece bir rüyadır. Aslında dün gece hiç var olmamıştır ama bu gece yine var olacaktır. Bu yazdıklarım da aslında hiçbir şey anlatmak istememiştir ama her şeyi de anlatmıştır. İyi geceler.

Ömer Toprak Röportajı

Thursday, October 13th, 2011

Die Zeit gazetesinde birkaç gün önce Ömer Toprak röportajı yayınlandı. Daha önce herhangi bir blog sayfasında ya da medyada çevirisini bulamadığım için, Almanca’dan çevirip burada yayınlamanın ve Almancı futbolcuların Almanya’da nasıl görüldüklerini yansıtmanın yararı olabileceğini düşündüm. Röportaj 11 Ekim tarihinde yayınlanmış fakat sanırım Azerbaycan maçı öncesinde yapılmış, asıl metin burada.

Zeit: Bay Toprak, tamtamına bir haftadır Türk Pasaportuna sahipsiniz. Bir sabah uyanıp, “Bugünden sonra Türk’üm” demek nasıl bir şey?

Ömer Toprak: Türk ya da Alman olmak benim günlük yaşantımda hiçbir şeyi değiştirmez. Ben hâlâ aynı insanım. Sadece kağıt üzerinde bir şeyler değişti.

Z: Muhtelemen Salı akşamı Türk Milli Futbol Takımı için ilk kez sahaya çıkacaksınız. Birkaç gün önce takımınızın Almanya karşısındaki oyununda, Türk Takımı’nda iyi savunmacılara ihtiyaç olduğu görüldü. Türkiye Milli Takımı’nda karar kılmanızda bu da bir sebep miydi?

OT: Bu karar hakkında uzun uzun düşündüm, ailemle bu konuyu pek çok kez konuştum, her şey ölçüldü ve tartıldı ve şu sonuca vardım: Türkiye için ter akıttığımda, daha iyi hissedeceğim.

Z: Yani siz, önce Almanya’yı seçen fakat sonra Alman Milli Takımı’na tekrar seçilemeyen ve mümkün olsaydı Türkiye tarafından büyük bir memnuniyetle takıma kabul edilebilecek meslektaşınız Serdar Taşçı’nın kaderi hakkında hiç düşünmediniz?

OT: Hayır, karar verirken kimse hakkında düşünmedim. Çünkü önünde sonunda bu karar ile yaşamak zorunda olan benim. Ayrıca inanıyorum ki, Serdar Taşçı gerçekten çok iyi bir oyuncu ve zamanı geldiğinde yeniden Alman Takımı’na seçilmeyi başaracaktır.

Z: Aile içinde bu konuyu tartıştığınızda, ne tür argümanlar paylaşıldı? Ya da aksine, baba(nız) “Oğlum böyle yapmalısın!” diyerek kestirip attı mı?

OT: Hayır, hiçbir zorlama yoktu. Ebeveynlerime tavsiyelerini sordum, fakat en sonunda kendi iç sesimi dinledim. Almanya ne zaman Türkiye’ye karşı oynasa, kendimi hep Türkiye’ye biraz daha yakın hissederdim. Özellikle 2008 Avrupa Şampiyonası’nda ve Ekim ayındaki ilk maçta bundan emindim. Bu son kararı vermemde etkili bir faktör olmuştur.

Z: Hangi özellikleriniz Alman ve hangi özellikleriniz Türk?

OT: Bunu yanıtlamak zor. Burada İstanbul’da kendimi iyi hissediyorum, ama ha keza Almanya’da da, nihayetinde orada büyüdüm. Fark ediyorum ki, bende elbette her şeyden önce futbol sahasında Alman disiplininin etkisi var. Özel yaşamda ise, birçok davranışımın Türk mentalitesine göre şekillendiğini fark ediyorum. Ailemden çok şey aldım, örneğin günde beş vakit namaz kılıyorum. Bu milliyetim ile doğrudan bağlantılı olmasa da, inancım önemli bir rol oynuyor.

Z: Alman Futbol Federasyonu ne zamandır Türk Federasyonu’nun bahsedilen agresif tarama faaliyetleri hakkında şikayet ediyor, tabi ki özellikle Almanya scoutu ve Bundesliga’da daha önce top koşturmuş olan Erdal Keser üzerinden. Sizde süreç nasıl gelişti?

OT: Erdal Keser ilk defa iki yıl önce ben kaza geçirdiğimde aradı. Sadece nasıl olduğumu sordu. Takım ve federasyon değişikliği kesinlikle söz konusu değildi, çünkü o zamanlar uzun süreli sakatlığım vardı. Ama zaman içinde devamlı nasıl olduğumu öğrenmek istedi. Çok iyi gitmediğinde dahi, insanı tabi ki sevindiren bir şey.

Z: Peki sonra?

OT: Freiburg’a maçlara geliyordu, evimizde de bizi ziyaret edip ebeveynlerim ile sohbet ettiği de oldu.

Z: Herhangi bir gün kendinizi baskı altında hissettiğiniz oldu mu?

OT: Hiç olmadı. Öyle hissetseydim, “Yeter, istemiyorum!” diyebilirdim.

Z: Size ilk onbir garantisi verildi mi?

OT: Hayır, tekrarlayayım: Hiçbir baskı kurulmadı ve kimseye hiçbir söz verilmedi. (Erdal Keser’in) Onun bana söylediği sadece bu değişiklik konusunda ne düşündüğüydü. Ona ne düşündüğümü söyledim ve sonrasında da görüşmeler sürdü. Neden devamlı agresif bir istek olması gerekiyor bilmiyorum. Benim için daima oldukça rahat geçen bir süreçti.

Z: Yalnızca Alman pasaportunuz vardı. Yeni bir Türk pasaportunun bu kadar çabuk elde edilmesi normal mi?

OT: Ben de gerçekten şaşırmıştım. Şimdiden elimde olacağını hiç düşünmemiştim. Ama federasyon “Hallederiz” dedi ve evet görüldüğü gibi bazen çok çabuk olabiliyormuş.

Z: Arkadaş çevreniz ve hayranlarınız kararınız hakkında ne diyor?

OT: Bazıları çok iyi bir karar olmadığını ve Almanya Futbol Federasyonu’nda kalmam gerektiğini söylüyorlar. Diğerleri gayet olumlu karşılıyorlar. Bu hep böyledir. Her iki tarafı da memnun edemeyeceğim. Sadece kendi memnuniyetim önemli.

Z: Birçok genç Alman-Türk’e kötü bir örnek olduğunuzu düşünmüyor musunuz?

OT: Hayır, neden ki? Almanya’da yaşıyorum, kendimi Almanya’da rahat hissediyorum, Alman arkadaşlarım var.

Z: … fakat Almanya için oynamıyorsunuz.

OT: … evet, ama integrasyon mutlaka Alman olmam gerektiği anlamına gelmiyor. Ya da tam tersi: Yalnızca Türk olduğum için, Almanya’ya integre olmayacağım ya da bir şekilde buna karşı çıkacağım anlamına gelmez. Burada herhangi bir bağlantı göremiyorum. Beni tanıyan herkes, Almanya’da ne kadar severek yaşadığımı bilir.

Z: Türk Milli Marşı’nı duyduğunuzda neler hissettiniz?

OT: Tüylerim diken diken oldu.

Z: Futbolcu olacak bir oğlunuz olsaydı ve sizinle aynı karar aşamasında olsaydı, ona ne tavsiye ederdiniz?

OT: Ona hiçbir şey önermezdim. Bu onun yalnız vereceği kararıdır. Ve (verdammt -lanet olsun?) çok çok zor bir karardır.

“IF YOU GO, DO LET ME KNOW”

Monday, September 26th, 2011

Başka

Sunday, September 25th, 2011

Hep güzel mi anlatmalı yolculukların, sevmelerin ve şaşkınlıkların öykülerini? Hep uygulanmayacak bir nasihat mı çıkarmalı o acılardan, sevinçlerden ve bir anlık huzurlardan? Susarken biraz acemi kalsa da ellerimiz anlatırken telkari mi işlemeli? Eh, güzel anlatmak için de hatırlamak, hatırlamak için de hesapsız ve umarsız olmak gerekir. Fakat ya ne anlatmak ne de hatırlamak istemezsek? Hatırlamasak, “Boşver hatırlatma kardeş bana o günleri şimdi” bile demesek, “Ne diyeyim ki?” dedikten sonra bir küfür gelip boğazımızı sıkmasa… Olmaz, hatırlarız nasıl heyecanlandığımızı, nasıl üzüldüğümüzü, nasıl sevindiğimizi ve nasıl yorgun düştüğümüzü. Hatırladıkça da yaşadığımızı, yaşamı daha iyi öğrendiğimizi ve unutulmayacak günler geçirdiğimizi zannederiz ve güzel bir yan ararız tüm o çirkinliğin çiğ sırıtışında. Ama zaman geçer ve unuturuz. Hafızamız hâlâ bir çocuk kadar neşeliyse gün gelir gözümüze saati ile güneş tutar da bize o unuttuklarımızı tekrar coşkuyla hatırlatır ya da kuru bir şekilde anımsatır, işte gerçek güzellik o anda ortaya çıkar. Bizi yakan ateşler, bizi yıkan seller, bize çelme takan düşmanlar güzel birer anıymışçasına aklımızdan gelir geçerler. Ötesi de yoktur, elde kalan bugündür. Acın henüz tazeyken, başından geçenleri güzel anlatmanın yolu biraz cesur olmaktır. Yıllardır kafanın içinde “Şans cesuru korur” diyen yalancı bir şövalye kafanı ütülemişse de bu sefer şansı unutman gerekir, zira bu sefer cesaret güzelliği koruyacaktır. Şimdiye kadar nasıl yaşandıysa aynı cesaretle aynı güzellikler çıkarılacak ve güzel olsun çirkin olsun o “Kent” sırf Kavafis öyle söyledi diye arkandan gelecek. Daha önce ne kadar güzel yazdıysan bir aşkı, ellerinde kalakalan boşluğu da aynı güzellikte müjdeleyeceksin geleceğine. Bu bir “Mavi Gözlü Dev” şiiri değil, fakat bir kerecik bile olsa kalesinde devleşen ortalama bir kalecinin ertesi günkü gururu. Çok durmadı o gurur işte seninle de, yazılanlara aldanıp yine kendi yazacakların ve anlatacakların ile mahsun ve mahzun başbaşa kaldın.

Mevzu aldanmaksa, elin ayağına dolaşıp beceremediklerin dışında, doğduğundan beri çok güzel aldanırsın. Hani 2-3 sene önce, olmayacak bir sevdaya aldanıp yazmıştın ya:

Eteğe sarsa herkes. Kafayı eteğe taksalar, giyilen değil sarılan bir şey olsa etek. Yazgeldi vakti, gün ılığı, iş çıkışı rüzgara salsa kendini. Belirsizlik içinde debelense yürekler. Yıkanmış balkon ferahlığı, vizesiz seyahat, değmemiş yağlı boya temizliği… Üç vakte kadar em’rolunsa, değdiği uçlar havalansa ve kuşlar yuva kursa…

Şimdi yeniden yaz onu. Varsın o vakitler yaza yakın olsun, şimdi kışsa gelen, dinlediğin şarkılar henüz mutlu olduğun günlerde ayrılığın payına ayırdığın şarkılarsa ne değişir? Güzelleştirecek olan sensin aynadaki şaşırtmacayı:

Atkıya sarsa herkes. Kafayı atkıya taksalar, sarılan değil sürüklenen bir şey olsa atkı. Kışgeldi vakti, gün ayazı, ders çıkışı rüzgara salsa kendini. Belirsizlik içinde debelense yürekler. Terk edilmiş balkon karanlığı, ertelenmiş seyahat, duvarlarda kazınmış yağlı boya yaraları… Üç vakte kadar em’rolunsa, ihanetin değdiği uçlar havalansa ve kuşlar burada kalsa…

Bu da geldi geçti, içimde kalan tortusu da akan su ile birlikte sürüklenecek ve başka bir kadının güzel kokulu deltasında başka bir sevdaya karışacak. Bunca lafın ardından utangaç bir ilkokul öğrencisi gibi çekinsem de soracağım bir sorum var: Her zaman dürüst olmanın yiğitliği neden sadece bazı anlarda dürüst olmanın kolaylığına yenilir?

Son Bir Hafta Hakkında Her Şey

Saturday, September 17th, 2011

Dün gece oturdum bu filmleri yeniden izledim. Vardığım sonucu Bekir’imiz özetliyor: “İyiyim iyi. İyi olmayıp da ne yapıcaz? İyi olucaz be iyi.”