2008-2015, Başka, Dünya

Uzaklardan

O anaokuluna tek başına giden çocuktan, Hindistan diyarlarında tek başına işe giden adama giden yolda çok değiştim. Acı hapları yarım bardak su ile yutmayı öğrendiğim gibi eksiklerimden yanlışlarımdan korkmamayı, korksam bile korkuların üstüne üstüne gitmeyi öğrendim. Ama benim olanı elimden kaptırma korkusuna karşı bir şey yapamıyorum. Kabuslarım bile bu korkunun üzerine kuruludur. Milano’da soğuk bir güz gününde döne dolaşa en ucuzunu bulabildiğim afili markalı cüzdanımı bile kapacaklar diye ödüm kopuyor. Dert kapanın ya da benim olanda gözü olanın peşinden koşmak, kavgasına girişmek değil. Bahçemin çitlerinden kimseler atlamasın, henüz benim olmayan arabamın kaportasını çizmesin, beyaz gömleğime vişne suyu dökmesin. Teşebbüsü veya ihtimali dahi yasaklansın. Ama kavgasını veririm, bedelini de. Çaresiz tabî hayat başka kurallar koymuş. Senin gibi et ve kemikten oluşan bir insanoğlu değil bazen hayatın bizzat kendisi, bağımsız düşünceler ve özgür düşler gelip geçit yollarını kapatıyor ve sen o dağ senin bu okyanus benim gezsen dahi bir hüzünlü kuş gibi ilk öğrendiğin Ahmet Kaya şarkılarını tekrarlıyorsun.

Hayat feci, kezzap gibi lav gibi değdiği yeri yakıyor, beraberinde alıp götürüyor. Bana sana ona kalan biraz daha derin bir nefes almak ve hep aynı sorular girdabında yüzmeye çalışmak oluyor: Geleceğim kiminle ve kimin geleceğiyim?

Neyse, ne diyecektim? Bende biliyorsanız böyle söylenecek şeyin etrafında yaza yaza daireler oluşturmak huyu vardır. Konuşurken tak diye söyleniyor da yazının kalıcılığından mıdır yoksa çekinik şair genlerimden midir bilmem üç yazacakken beş yazasım geliyor, yazıyorum da. Ya da yazmak demeyelim, taplıyorum. Bu bloga başlamadan önce hakiki yazı ile meşguldum ajandalarda ve defterlerde. Sonra tuşlu klavyelere geçtim. Daktilo çıraklığı içimde kalmış bir hayaldir ayrıca. İşte şimdi de küresel hareketli bir insanın bir ekranın yarısında beliren simgelere taplamasına şahitsiniz. Ama yazmanın sihri hep aynı. Ne kadar seyrekleşse de, küle dönse de, hâlâ bu mangalda patlıcan közleyecek ateş var. Yalnız, bayağı yalnız, bir adam Hindistan’dan bildiriyor. Başka mecralarda ve ortamlarda benimleyseniz gördünüz ki geziyorum, zorlanıyorum ve biriktiriyorum. “Hayat sana güzel be birader” demediyseniz hemen deyin. Deyiverin ki siz de ben de samimiyetsiz ve lakayt bir ortamdan bilenmiş bıçaklara geçelim. Buna neden bu kadar tepkiliyim dersiniz? Basit ya da karmaşık ama bir nedeni var. Yine yakılmış mektupların ucu, dünyanın bir ucunda gurbetlik çekmek zor. Postaların suçu kime yüklenir bilmem ama uzaktan sevdalık çekmek zor. Ülkeyi özlemek, ülke hakkında güzel bir gelecek tasarlarken ya bu birikim yükü, bir çuval incir yani, ani bir kararla berbat olursa diye histerilere kapılmak zor. Her gece yerine yurduna dönüp de haberler ile Türkçe’ye ve Türkiye’ye bulanmak bir o kadar güzel de hep o “Yine geç kalmışım” pişmanlığı insanın ciğerini yakıyor. Vallaha.

Şimdi ben yeni bir kulvarda yeni bir maratona başlamak istiyorum. Yoksa iyice geç kalacağım gibi geliyor. Aşk mı sevda mı insanlık mı benlik mi daha önemli bir karar vermem gerek. Orta yaş sendromu da olabilir bu ama Dönence şarkısındaki gibi duyuyorum. Alkışlayın beni, zira o hiç sevilmeyen adamlardan oldum. Uzaktan hafif bir başarısı sezilir ve çekilir de, yakına geldikçe bir şekilde sizi ezer ya da tahrik eder ya. Dostumsanız ama bir zararım olmaz, zira hep beklenen dost gelmiştir. Yoksa ben uzaklardayken kurduğunuz her sistem her hükümranlık hafiften sarsılmaya başlar çünkü milim milim hesaplanan bir gelecekle geliyorum, üstelik gurbetle yıkanmış. Sevinin daha karar vermemiş gibiyim. Önce şu soru işaretlerine karşı küçük zaferleri kazanmam gerekli: İyi bir iş adamı, iyi bir insan ve iyi bir baba olmak. Belki bilmezsiniz ama babasız büyüyenler, uzakta büyüyenler böyledir. Yavruları babalarından utanacaklar, onu sevmeyecekler diye ödleri kopar. Ama dürüst olmak gerekirse, hepsi kazanılır mı bu zaferlerin, işte benim de emin olamadığım bu.

Hayat yavaşladı yine. Aynılaştı. O kızgın canavar, o tavanarasındaki meret, yine palazlanmaya başladı. Küçük pişmanlıklar beni esir almaya başladı. Ülkem kötü bir ülke olmasın endişesi kafamı o yana çeviriyor. İleriye doğru atılması gereken adımlar gecikmeye başladı. Dedim ya yeni kararlar alma vaktim geldi. Emir ta içimden. Ama en önemlisi şöyle gerçek dostlarla sabaha kadar rakı içesim var.

Kim çeker beni?