2008-2015, Almanya, Avrupa, Sosyal Demokrasi

Bundestag 2013 Seçimleri

Almanya’da oldukça hareketli geçen -Euro Krizi, Wulff Skandalı, Neonazi Terör Örgütü, Sarrazin Tartışması, İntihalci Siyasiler ve Suriye İçsavaşı- 4 yıllık yasama döneminin ardından bugün yeniden genel seçimler yapıldı.

İlk sonuçlara göre Hristiyan Birlik (CDU/CSU) mutlak çoğunluğun biraz altında kalsa da rakiplerine büyük fark atarak yeni bir zafer kazandı. Sosyal Demokratlar (SPD), bir önceki seçimlere göre hanelerine birkaç olumlu puan yazdırsalar da Birlik partilerine tek başlarına ciddi bir rakip olamadılar. Yeşiller (Grüne), beklentilerin altında kalmalarına karşın çekirdek oylarını korumuş görünüyor. Öte yandan Sol Parti (Die Linke), Almanya’nın en büyük üçüncü partisi konuma yükselirken, bu sonucu anlamlı kılan -şimdilik- Liberaller’in (FDP) baraj altında kalmasıydı. Henüz altı aylık bir parti olan Avrupa karşıtı ve popülist (Söylemleri: Yunanlılar borçlu, Almanlar ödüyor, Bankalar kâr ediyor) “Almanya İçin Alternatif” (AfD) ise barajın biraz altında bir sonuç almış olsa da “küçük üçlü” (Grüne, FDP, Die Linke) arasındaki dengeyi değiştiren siyasi bir güç oldu. Son olarak, Korsanlar (Die Piraten), baraja pek yaklaşamayarak federal düzeyde bir başarı sergileyemediler.

Bu sonuçlara göre, Birlik partileri mutlak çoğunluğu sağlayamadığı sürece, yanına bir koalisyon ortağı bulmak zorunda. Gordion Düğümü’ne benzer bir düğüm tam da burada işte. Çünkü, SPD adayı Steinbrück, seçim kampanyası süresince “büyükler koalisyonu”na karşı olduğunu defalarca söyledi. SPD ve Yeşiller, Steinbrück’ün şansölyeliği altında bir koalisyon konusunda -yıllar öncesinde olduğu gibi- anlaşmışlardı. Ancak bu iki parti şu an için gereken çoğunluğu sağlayamadı ve SPD ile Sol Parti arasındaki Avrupa, ekonomi ve kamusal konulardaki uyumsuzluk bir “Rot Rot Grün” birlikteliğini de geçersiz kılıyor. Kesinleşmeye başlayan sonuçlara rağmen eğer barajın kıyısındaki iki partiden herhangi birisi bir sıçrama yapıp Bundestag’a girebilirse işler belki Merkel için kolaylaşabilir. Fakat “Angie” şu an partisinin seçim merkezinde “Artık kutlama zamanı, ama yarın tekrar işbaşı!” diyerek kişisel zaferinin tadını çıkarmakla meşgul.

Günlük ırkçılığa karşı kesin etki gösterecek önlemler almadıkça ve vergi sistemindeki eşitsizlikleri değiştirmedikleri sürece buradaki tüm partiler benim için “egal” olduğundan dolayı seçim sonuçları hakkında ahkam kesmek yerine seçim kampanyaları süresince dikkatimi çekenleri ve hâlâ dikkatimi çekmeye devam edenleri şöyle bir özetleyeyim: Ağustos ayı ortalarına kadar sokaklarda ve medyada Türkiye’dekine benzer bir seçim havası yoktu. Türkiye’de siyaset neredeyse her gün seçim varmışçasına kanlı yapılırken, burada ülkenin geleceği ve devletin devamlılığı ön planda olduğu için neredeyse seçim haftasına kadar büyük bir heyecan ve münakaşa dalgası hissedilmiyor. Seçim öncesi partilerin medyada yer alma haklarına saygı duyulup, şansölye adayları arasında ikili ya da ikiden fazla aday birlikte olacak şekilde TV düelloları yapılıyor. Siyasi partilerin sokaklarda ve caddelerde görüntü ve ses kirliliği yaratmak gibi bir dertleri yok, aksine insanları nasıl daha az rahatsız ederiz diye düşünerek tasarlanmış kampanyalar yürütülüyor. Birebir kontakt kurma yoluyla insanlar ikna edilmeye çalışılıyor. Seçim akşamında ise, ne zafer naraları ile göklere (balkonlara) çıkıyorlar ne de yenilgi sonrası tabanları yağlıyorlar. Her aday ve parti yöneticisi sorumluluk almaktan kaçmıyor. Açık açık yapılan yanlışlar, doğrular ve “sonrası” tartışılıyor. Hatta birkaç saat önce “Die Kanzlerin” Merkel dahil, tüm şansölye adayları birbirlerini tebrik edip ZDF stüdyosunda yanyana oturarak müstakbel koalisyon olasılıklarını tartışmaya başlamışlardı.

Benim için baştan sona ilgi çekici olan bu seçim süreci, doğa ve özgürlükler için yola çıkan Yeşiller’in seçmenler nezdinde yavaşça “satılmış” ve “yasakçı” partiye dönüşmesi, Sosyal Demokratlar’ın II. Dünya Savaşı’ndan beri en kötü ikinci seçim sonucunun (en kötüsü 2009’daydı) etkisiz parti yönetimi tarafından hüzünlü bir başarı olarak sunulması, Steinbrück’ün sıradışı çıkışları -orta parmak pozu dahil- ve sürekli olarak “Ich will Bundeskanzler sein” cümlesiyle iticiliğin sınırlarını zorlaması, Merkel’in genç seçim ekibi tarafından her yerde “Angie!” kartonları ile karşılanması, FDP’nin büyük yenilgisi ile 4 yıllık hükümetin Merkel hariç yıkılmış olması ve “Afd” gibi sistemdışı bir partinin sadece altı ay içersinde -pilav ve döner dağıtmadan- Bundestag’ın kapılarına gelmesi ile hatırlanacak.

Prost.