2008-2015, Başka, Bir Devrin Hikayesi, Video

Dükkan ve Doğumgünü

Ortadirek bir ailenin, dede desteği ile yürüyen dükkanının yazıhanesinde ya da hadi yamuk ağızdan söylenişiyle yazalım “yezanesinde” büyüyen bir çocuktum ben. Gün içinde çocuklara has dalgınlıkla düşülen bir hatanın önlenemez bir şekilde akşamüstüne doğru iyice vicdanımı ve kafamı kemirir hale geldiği vakitlerden, yarım kalan uykumda beliren bir hayalin esnaf lokantalarında olsun yezanede açılan sefer tasına yansıyan aksimde olsun lezzetli köftecilerin sıkışık büfelerinde olsun öğle yemeği zamanı tekrar beynime teşrif etmesi ve beni yezaneden kaçışa tahrik etmesi ile yemeğin ardından bir an önce eve dönmek için tasarılar ve sahte telefon görüşmeleri yarattığım vakitlere kadar her biri beni ben yapmış, biraz da beni başkalaştırmış o vakitlerin hikayesi bazı bazı fikrime düşer ve yaşamı nerede nasıl öğrendiğimi bana yeniden fısıldar. Ne zaman herhangi bir yezanede bir oğlan görsem, çekip kenara bir bir nasihat veresim gelir: Geç kalsan dahi uykulu gözlerle dükkana gelme, fiyat listesi ne kadar uzun olursa olsun en azından en çok satılan malların fiyatlarını bil ama esaslı bil, matematiğin yetmiyorsa hesap makinesi kullan ve sakın ola dükkana gelirken gazete bayiinden erkek gazetesi alma. Bunların yanında daha birçok hayat dersi öğrendiğim, yıllarca cumartesilerimi ve dedemin aldığı yazlığa gitme sırasının henüz bizim aileye gelmediği yaz aylarımın sıcak günlerini harcadığım ve sıkıntı ile eğlence, ezber ile yaratıcılık arasında gidip gelen çocukluk anılarımın büyük bölümünü yollarında yaşadığım bir yerdi ağabeyimin adını taşıyan dükkanımız ve yezanesi. Dükkan ve yezanesi dediysem de aslında bahsettiğim içinde yer aldığı sanayii sitesinin diğer dükkanları, birbirinden şenlikli kahvecileri, top koşturduğumuz ve köpek gezdirdiğimiz boş arsaları, bisikletler parçaladığımız yokuşları, yine bisikletler ile uçuşa geçtiğimiz kasisleri ve kurumuş dereleri ile tahmin ettiğinizden de büyük bir dünyaydı çocuk Durmuş için.

Bir ağacın ya da depo ağzının gölgeliğinde ellerimizde içine yumurta kırılmış sucuklu sandviç ve “bir Akhisar markası” Dört Mevsim gazoz ile yoldan geçen ve Ankara yönüne yani çoook uzaklara doğru giden arabaları izlerken ne kadar hayalperestsem, aynı yoldan mezarlığa doğru giden bir cenaze aracı gördüğümde de bir o kadar darlanmış ve karamsar bir velet olurdum. Bir de bu karamsarlığa ölümün suskun ve saygılı beklentisi eklenince, sözgelimi dükkanda çalışan işçilerden birisi önümüzden cenaze geçerken ayağa kalkmamızı ve şakalar yapmamamızı tembihlediğinde çocukluğun da bir gün biteceğini çoktan anlamıştım. İşte böyle cenazelere saygı duya duya, dedemin lacivert Mazda 626’sının gözümdeki muhteşemliğini büyüte büyüte geçen günlerin arasından ne o Mazda 626 sağlam çıkabildi ne de 4 kuzen (aslında biz birbirimize yeğen derdik) kafadar tam mevcutla çıkabildik. Aksine bir eksiliverdik. Dedem de bir daha o eski dedem olamadı, hayalete benzer bir adam olup çıkıverdi ve üç yılın içinde “neredeyse tüm iç organları çürümüş” hale gelerek ateşler içinde bu dünyadan göçüp gitti. Hatırlarım, ondan daha “iyi” ve daha “sıcak” bir dede olmasını isterdim. Oysa o, benim aklım erene kadar kendi muhasebesini ve dünya muhakemesini bitirmiş kendi halinde bir adammış. Ve sonunda şu güne gelene kadar fark ettim ve fark ettirildim ki, çocuk gözlerin göremeyeceği şeyler çocuk gözlerin gördüğü ve görmek istediği şeylerin arasına gizlenen küçük birer acı hapmış.

O günlerdeki karamsarlığımın azalıp azalmadığını kestiremiyorum, fakat o günlerdeki hayalperestliğimden çok şeyler kaybettiğimi biliyorum. Böylesi bir ben çoğu kimsenin işine gelmiyor. Ne var ki, ben çocukluğumu doya doya yaşamış bir adamım. Gerçekten de doya doya, zira daha 13’üme gelmeden mutluluğun da, üzüntünün de en uç noktalarına kadar yaşamış bir çocuktum. Üstelik Eski Garaj’ın arkasında sıralanmış kunduracıların en gereksizi ve en eğlencelisi Sadullah Abi’den büyücülük, daha doğrusu el çabukluğu dersleri almış, oturduğumuz dairenin altında çay ocağı işleten konuşkan Mehmet Abi’den ailen için çırpınmanın ne demek olduğunu öğrenmiş ve yeni başlayan günüme ne getireceği belirsiz yezane serüvenlerine binbir bisiklet numarası ile kazasız belasız gitmeyi çoktan becermiştim. Dahası ben anaokulu sınıfıma yalnız başına giden bir çocuktum. Bunların her biri büyük bir başarı ve yetenektir diyemem, lakin hepsi birer yaşamışlıktır. İlla bir başarıdan ve yetenekten söz edeceksem, kaşla göz arasında yezaneden kaybolup sanayii sitesindeki akranlarım ile turnuvalar ve yarışmalar düzenleyecek mekanları bulma yeteneğimden, dedemden öğrendiğim kadarıyla dükkanı karış karış arayarak işçilerin hoyratlığı ile yamulmuş çivileri bir çanakta toplayıp çok geçmeden hepsini tekrar kullanılabilecek hale getirme başarımdan söz etmeliyim. Ve bir de işçiler ile kurduğumuz iletişimin ne küçük patron sendromuna ne de kahraman işçi alıklığına dönüşmemesini ekleyebilirim. Her bir işçi benim için bir okul gibiydi. Kimi zaman elimde küçük bir balta kavak soyarken kendimi nasıl sakatlamayacağımı kimi zaman da elde küçük bir gelir beş kişilik nüfus nasıl geçindirilir onu anlatmışlardır. Dinlersen, işçinin sana aktarabileceği çoktur, dinlemezsen sen zaten bir iş tutamazsın. İşçilerin benden daha çok bildiğini anlamama yetecek kadar an ve söz vardır hafızamda, tıpkı yezane kariyerimin biraz daha ciddiye bindiği o yaz, beni benzinliğe mazot alayım diye gönderdiklerinde benzincinin “Mazot yok, motorin var” yanıtı ile boş bidonla geri dönünce bana mazot ile motorinin aynı maddenin farklı adlarını olduğunu anlattıkları gibi; tıpkı biraz yaşlıca olanlarının gençliklerindeki İstanbul maceralarını anlattıkları gibi. İşte bu yüzden ben de “Nasıl bir emekçi olmalıyım?” sorusunun yanıtını hep o günlerde ararım.

Sonra bir de erkekliğimi, o yezanenin yanı başındaki çay ocağında masalara serpilen erkek gazetelerinden öğrenmişliğim vardır. Ön ve arka sayfalarındaki ateşli başlıkların iç sayfalarındaki bulmacalarda bile daha da anlam kazandığı, mizanpajları ile bugünkü espri anlayışıma bile etki eden şu “Bulvar” ve “Tan” gazetelerinden bahsedelim biraz da. Söylenmek istenenin nasıl başkaca soyut isimler ile söylenebildiğini birkaç hafta sonra anlayabilmiştim. Fakat o gazeteler neden o kadar uluortaydı ve o çay ocağında neden o kadar normal karşılanıyorlardı hâlâ anlayabilmiş değilim. Kahvehaneden etrafa pek çaktırmadan yezaneye -ayıplı ucu cebimde- taşıdığım o gazeteler topu topu 10-12 sayfada bitiveren birer keşif gezisiydi. O keşiflerin bazı zamanlar utanca bağlanan birer sonu olduğunu da her erkek bilir. Sefertasını evden dükkana taşırken salatanın ya da menemenin yağını biraz akıttım diye yediğim tokatlar olduğu gibi, o utanç anlarından da hafifçe yamulmuş ve kızarmış kulak ile erkeklikten basbayağı çocukluğa dönme sürem çok uzun olmazdı. Ama dediğim gibi, bazı geceler rüyama evsahipliği yapan o dükkan hiç de kötü hatırladığım bir yer ve şey değil.

Dükkan ve yezane âleminde birbirine benzer ve yaşları yakın iki erkek kardeş olmanın ve hatta dedem ile olduğu gibi, kuzenlerden biri ile de aynı adı taşımak, bende “Ben aslında kimim?” sorusunu yaratmıştır. Öyle ki, ağabeyim ile karıştırılmadığım anlarda, kuzenim sanılıyor, kuzenim sanılmadığım zamanlarda ise sanki ben ağabeyimmişim gibi alakasız sorulara muhatap oluyordum. “Ben”in ya da ismimin yanlış bilinmesi çok eminim ki bende yıllardır süregelen bir öfkeye neden olmuştur. Çocukken eğlenceli dahi bulduğum bu durum, çocukluğu terk ettiğimin senesi birdenbire kafamı attıran bir durum oldu. O günden sonra benden “ben”i çalıyorlar gibi gelmiştir. Denebilir ki küçük bir kusurdur, fakat büyüdüğüm ortam değişmeye başlarken, o ortamda yeşerttiğim benliğimin de yok sayılması neresinden baksam bana hep büyük bir yıkım gelmiştir. Bunca senedir, bu yıkım gerçekleşti de ben başka bir adam oldum mu, yoksa bu yıkım henüz bana doğru yaklaşmaktadır da ben mi göremiyorum, sahiden bilemiyorum. Bu da bu kadar kıssanın henüz çıkartılamayan hissesi olsun.

Şimdi her yazının sonuna doğru sorduğum o boktan soruya geliyorum: İyi de ben bunları neden yazdım? Havalı alıntı ile yanıtlamaya niyetim yok kendimi, tersine bu sefer gerçekten de kendimle ilgili bir nedenim var: Birkaç saat sonra benim doğumgünüm. Doğumgünü kutlama hevesim yıllardır yaz tatili bahaneleri ve bir seferinde ise bizzat girdiğim 2004 ÖSS nedeniyle hiç ve piç edildiğinden ben de doğumgünümü kutlamaktan pes etmiştim. Kutlamamamın öyle afili ve mesaj içerikli bir nedeni de yokmuş, bunu da öğrendiniz. Fakat gördüm ki, ben yıllardır insanları benim doğumgünümü kutlamaya teşvik etme kabiliyetimi de yitirmişim. İnsanların benim ile ilgili iyi dileklerinin içine tükürüyorum sanki. Bak işte bu anda aklıma gelen şu, işçiler çay molası verdiğinde yezaneden çıkıp yanlarına gittiğim günlerden biri de doğumgünümdü. Çocuklarına ya da torunlarına doğumgünü kutlaması yapar mı yapmaz mı bilemem bir işçi de doğumgünümde kutlama yapmak yerine dükkana geldiğimi anlayınca çay tabağında kalan şekerlerden birini bana hediye etmişti. O benim en gerçek doğumgünü pastamdır. Acı da gelse küçücük de olsa sırf o dükkan ve yezane âleminde öğrendiklerimin cenazesine olan saygım nedeniyle o dilimlenemeyen pasta hep benimledir. İyi ki doğdum ve iyi ki öldüm!