2008-2015, Bir Devrin Hikayesi, Böylesini Yerim, Türkiye

Bu Yol Yemeğe Gider

Aynı zamanda http://10numarablog.blogspot.com/2010/10/bu-yol-yemege-gider.html adresinde de yayınlanmıştır.

Bana çocukluğumu hatırlatan anların, yerlerin ve eşyaların listesini yapsam ilk sıralarda yer alan maddeler, rahatlıkla, o sevinçli ekran klasiği “Mustafa Yolaşan ile Pazar 9x” serisi, alın hizasına denk gelen kısmında kocaman harflerle “Schumacher” yazan lacivert bereler, Bisan bisikletlerin selelerinin arkasına monte edilmiş minik alet çantaları ve Köfteci Ramiz‘in Akhisar Merkez Çarşı’daki ilk dükkanı olabilir. Çocukluğumun Akhisar’ı ve Dikili’si elbette başka bir yazının belki de serinin konusu olabilecek kadar hikayesi bol birer maceradır. Şimdilerde yaş 25, neredeyse Jim Morrison gibi ortasındayız ömrün. Yaşımın mizacıma katmış oldukları -belki de mizacımdan çaldıkları- kimi zaman yarım kalan sevinçlerimde, kimi zaman bisikletimi tamir ederken, yazlığımıza bitişik bahçede kurduğumuz bisiklet tamir atölyesinin emekçi şevkini ve orada zincire kaptırdığım parmaklarımın acısını tekrar hissetmemde ve nihayet kimi zaman artık iyice çocukluğuma yapılan zaman yolculukları tadını veren Akhisar ziyaretlerimde, Köfteci Ramiz’in Akhisar çıkışındaki dükkanında çalışan garsonların her tatlı seçimi sırasında “Spesiyalimiz tulumbadır. Öneririm efendim.” dediğinde kendiliğinden oluşan müstehzi gülüşümde benimle birlikte yaşıyor. Aslında hiç de özele girmeden, geride kalan yılların hikayesi Türk televizyonlarının yaşadığı değişim ile, lacivert berelerdeki “Schumacher” yazısından UGG botlara doğru gelen evrim ile, bisikletin Türkiye’de son yıllarda makus giden talihi ile veyahut Köfteci Ramiz’in 70’lere varan şube sayısı ile anlatılabilir. Fakat derdim, geri döndürülemeyecek olanın peşinden gitmek ve onlara ağıtlar yakmak değil. Aksine benim derdim, alışkanlık haline getirdiğimiz yollardan saparak, hâlâ yaşamaya devam eden o çocukluk anlarına yolculuk etmektir. Bence bunun da en kestirme yolu çocuklukta yapılan yolculukları ve o yolculuklarda -hani artık otoyol çok modern bir şey olduğundan by-pass ediliveren- durulan lezzet duraklarını hatırlamaktır.

Anıların ve lezzetin peşinden gitmek, eğer yolun sonunda yeniden gelme isteği yaratacak bir bağımlılık ve bağlılık yaratıyorsa güzeldir. Bizim de bundan 2-3 yıl kadar önce altımızda bir aile arabası olduğu halde, Kuzey Ege’nin yollarını yavaşça -kat’iyen hıza ve aceleye gerek duymadan- dolaşırken içimize dolan duygu, “Ben bu topraklara aitim” idi. Bu toprakların üzerinde yeşeren ağaca, bu toprakları çizip geçen yola ve bu toprakların kıyısına sokulan denize… Bu nedenle bu topraklarda araba sürmek sadece güvenlik ve hız değildi benim için. Zira araba sürüş tekniği kadar, felsefesi de önemlidir. O yol ile barışık olma felsefesini ben çok küçükken, iki kardeşim de yanımda uyurken, gözlerim açık cin gibi yola, geride kalan şehirlere bakarak edindim. Fakat, çaresiz, o zamanların aile reisi, yola tamamen düşman şekilde araba kullandığından, geçilen yollara hep tekrar gelip geçme tesellisi ile dalıp gitmişimdir. Teselliyi daha da uzatacak yaşta olmadığıma göre küçüklükten bu yana aklıma kazınan ve döne dolaşa tekrar uğradığım benim yol üstü lezzet duraklarıma giriş yapalım.

Gönül isterdi ki, tüm bu lezzet yuvalarını teker teker ziyaret edip, güncel yaşanmışlık ile paylaşayım. Ne yazık, elimden gelen sadece hatırımda kalanları yazabilmektir. Şimdilik, Akhisar – İzmir – Ayvalık üçgeninde düşülen yolların lezzet ve bereket defterine not düşmeye başlıyoruz.

Çocukluğumun en büyük yolculukları İzmir’e ya da Dikili’ye doğru olanlardır. İzmir’e ya doktora görünmek ya da Narlıdere ve Menemen’deki akrabaları ziyaret için gidilirdi. Dikili yolculukları ise yaz aylarına yolculuk demekti. Bu yolculuklar beraberinde kimi zaman yol üstü ziyafetler kimi zaman da denenmiş birer fiyasko getirirdi. Misal, İzmir’e doğru giderken, Manisa tabelası görünür görünmez Manisa Kebabı düşüyorsa akıllara, hiç yüksünmeden direksiyon merkeze kırılır ve postanenin karşındaki Manisaspor Kebab Salonu‘na giriş yapılırdı. Bu garantili bir ziyafete atılan ilk adımdı. Bir porsiyonu mümkün değil yetmeyen, kızgın tereyağı ve sumak birbirine tav oldukça daha bi’ güzelleşen bu kebabın, kişisel dünyamda uzun yıllar Manisa ile tek ilgi çekici şey olduğunu söyleyebilirim. Ne Ağlayan Kaya ne Spil ne de Mesir Macunu, fakat ille de Manisa Kebabı… Kızartılmış domates ve biberin, ince kebaba ince ince yazılışı da ayrı bir destandır. Manisaspor Lokali’nin son halini tam olarak bilmesem de, mutlaka Manisa’da bu kebabı hâlâ hakkını vererek yapan işletmeler vardır. Manisa’dan mı yoksa kebaptan mı ayrıldığımızı henüz anlayamadan eğer Menemen’e devam edeceksek, yol üstü sergilerine hazırlanmak gerekir. Emiralem’e yaklaştıkça köylülerin sergilerinde çilekler ve domatesler kırmızılık yarışındalar sanki, öyle gelir insana. Hangi serginin daha güzel ve daha ucuz çilek sattığı o zamanlar benim işim değil tabî ki. Yalnızca arka koltuğa kucağıma verilen çileğin kendinden şekerli tadı ilgi alanımda. Bu yol üstü sergileri, aslına bakarsan, Akhisar’dan çıkıp Kırkağaç – Kınık – Bergama üzerinden Dikili’ye varan yolun üzerinde öldürücü darbelerini vururlar. Dünyanın en iyi kavunları, Kırkağaç’ta araba bagajlarına, arka koltukta ayak altlarına ve dahi varsa eğer pikapların kasalarına doldurulur, balı içilerek yendiğinden kışa askıya bırakılacaklar bile çok geçmeden tükenir. Kavunlar geride kaldığında, Kınık’a varılır varılmaz ilk iş Kınık Ekmeği almaktır. O kıtır kıtır kesiliveren Kınık Ekmeği, şimdilerde yeni yapılan duble yolun ötesinde kaldı. O yol Akhisar üzerinde İzmir Yolu ile birleşince daha bir çok sergi ve merkez çarşı harikaları da yolun öte yanında kalacaklar. Buna rağmen, acele yoksa yolu bir şenlik olarak görenler, biraz araştırıp sorunca Akhisar içinden Zeytinliova yoluna girince, Mustafa’nın büyük porsiyonlu kasap köftelerinin de tadına varabilecekler, Balıkesir yolundaki Manzara Lokantası’nda sabah çorbalarını sıcak sıcak yudumlayacaklar ve dünyanın en güzel yemeklerinin piştiği kamyoncu lokantalarında patlıcan musakkayı tereyağlı pilav ile mideye indirecekler ve yol boyunca sıralanan sergilerdeki emeklere biraz saygıları varsa, pet şişede zeytinyağından gocunmadan litrelerce alacaklar.

Bu anlattıklarımda geçen yerlerin her biri, şimdi binlerce kilometre uzağımda. Ben gidemesem de, o yerlerde annesinin yardımıyla hayatının ilk köftesini, ilk tulumba tatlısını ya da ilk çileğini yiyen çocuklar var. Onların hafızasına güvenip, bunları yazmasam, anlatmasam da olurdu, ancak eminim ki fırsat bulsam, her bir mekanı ve sergiyi teker teker yeniden ziyaret eder, kendi çocukluk yıllarımın şu hızlı hayat treninden düşüp dizlerini kanatmasına izin vermezdim. Yoksa, çocukluğum da yara ve tentürdiyot yorgunluğu ile uykuya dalar, gurbetteki beni bırakır da iyice yalnız kalırım.

Yollar, yemekler ve yazılar devam edecek. Hoş bulduk.