Archive for September, 2010

Internet’i Bulmak İstediği Gibi Bırakanlar

Thursday, September 30th, 2010

Türkiye’de Vimeo da yasaklandı. Nedeni kişisel ya da toplumsal rahatsızlık nedeniyle başvurulan bir mahkeme kararıdır büyük olasılıkla. Gelen haberler de bir siyasetçinin uygunsuz durumdaki videosunun “bu seferki” yasağa neden olduğunu söylüyor. Kişilerin ya da toplumsal kesimlerin duyarlılıkları ve hassasiyetleri olabilir. Ancak mevcut yasal düzen, Internet’i her bir kişinin ya da tüzel kişiliğin bulmak istediği gibi bıraktığı umumi bir tuvalete benzetiyor. Öyle ki genel durum şöyle: “Engelliweb.com tarafından şimdiye kadar erişime engellenmiş 7365 websitesi bulunmuştur;“.

Kalkıp göç eylediğim bu ellerde ise tuvaletlerde genellikle şöyle bir uyarı vardır: “Lütfen diğer insanların iğrenmeden kullanabileceği şekilde bırakınız.”. Bizim alaturka hela kullanımı ile arasındaki fark çok bariz.

Yaşım henüz geç ancak ülkem bile beni “Ben zamanında demiştim” noktasına getirdi. Şurada demişiz ki:

Internet’in en önemli servislerinin kaynaştığı WWW’yi (Dünya Geneli Ağ) sansürlemek ile tek elde edebileceğimiz, bilgi çağında arka sıralarda kalmış bir toplumdur. Internet servislerinin yasaklanabilir olduğu algısı, eğer Internet kullanımı kültürünün öğrenilebilir ve paylaşılabilir bir kültür olduğu algısının önüne geçerse, ülkemiz bir çağı daha ıskalamış olacak. Bu durumda kimlerin nasıl bir yarar gördüğünü anlamakta zorlandığımız gibi, bu kesim ve kişilere de özgürlüğün gerçek tanımını hatırlatarak soruyoruz: Yasaklanabilecek başka neyimiz kaldı?

Başka da sözüm yoktur.

Okul Servisinde Bir Zamanlar

Tuesday, September 28th, 2010

Sezen Aksu – Zavallı Bir Gece

İlkokulun ardından hemen Anadolu Liseleri’ne giriş yapabilen son nesildik. Bünyemizde ne olduğunu bil-e-mediğimiz bir sürü alamet ile genç adamların ve genç kadınların bunalımlı ve dertli dünyasına adım atmıştık. 11 yaşındaki bir çocuk ile 18 yaşındaki bir gencin aynı servis aracında -şehirde çalışan yeşil pejo dolmuşların sabah, öğlen ve akşamüstleri bize çalışması ile yaratılan servislerden bahsediyorum- taşındığı bir devrin her açıdan sıfır kilometre çocuklarıydık. Karşıcinsin elini henüz tutamamış, sevdiceğin dudağı ne işe yarar bilememiş ve haftasonları yayınlanan “Top 10″ listeleri ile pazar sabahları evin babası keyifliyse kahvaltıya eşlik etmesine izin çıkan radyonun kulağımıza taşıdıkları dışında müziğin hangi köşelere dek uzanabileceğini öğrenememiş, araba şasisi kıvamında boş tenekelerdik. Mahsus sorulan sorulara verdiğimiz kısa yanıtlar bu yüzden hâlâ güldürür, dilimiz “öğretmenim”den “hocam”a bir türlü dönmezdi. O okulun tuvaletlerinde çocuk düşüren oldu mu bilmiyorum, lâkin bizler tam da yetişkin olmaya çalışırken çocukluk yine bize düşmüştü.

Eğer servisin şoförü “Bas abi gaza” dendiğinde diğer servis ile yarışabilecek kadar eğlenceli ve servise yazılanlar dinledikleri albümleri, okudukları kitapları ve kendilerince izlenmesi gereken filmleri paylaşacak kadar insancılsa, işte o zaman o servis gerçek bir okul servisiydi fikrimce. Zaten yeşil dolmuşlar yerine ihaleden galip çıkan bir tur şirketi gelince, ilk yılımda belediyenin tahsis ettiği ucuz OSKİ (Otobüs Su Kanalizasyon İşleri) otobüslerine binmekten dahi korkan ben, köy ve kasaba dolmuşlarına binmeyi tercih edivermiştim. Sözgelimi, o yeşil dolmuşlarda her bir gün okul yolunda geçirdiğim saatler boyunca, araya giren Barış Manço – Mançoloji düşkünlüğünü ve Murat Kekilli – Bu Akşam Ölürüm iptilâsını saymazsak, Yaşar Kurt’tan Düş Sokağı Sakinleri’ne, Teoman’dan Dream Theater’a kadar -işte artık abilerimiz ablalarımız neler dinliyorlarsa- öğrenmiş oldum. Ama o köy ve kasaba dolmuşlarında kendim oldum, kalın gövdeli walkmanimin kaset yuvasına evde radyolardan güç bela kaydettiğim kasetleri yerleştirir, kayıdın cızırtısını yok sayardım. Böyle öğrendim istediğini elde etmenin zorluğunu.

İlk öptüğüm kız, hani şu bizim yeşil dolmuştan bozma servisin kapısı benim için açılır açılmaz Ebru Gündeş’in kasedini teybe ittiren kız, geçtiğimiz mevsim nişanlanmış. Serviste kot ceketli çocuk ile öpüşen abla da bir bankada çalışmaya başlamış. O servise beraber yazıldığım birkaç arkadaş ise şu an İstanbul’da çalışıyorlar. Akıbetini bilmediklerim de var. Örneğin her ay servisin ücretini geciktiren, okulun gitar kahramanı olan ve servis ahalisine ısrarla Yaşar Kurt dinlettiren çocuk ne yapıyor bilmiyorum. Bir de o yıllardaki hayallerimin akıbeti meçhul. Kimbilir hangi zavallılıkta son buldular ve ben onların yerine ne koydum? Daha korkak hayaller mi yoksa sadece korkaklıklar mı?

Show me secret sins!

Sunday, September 26th, 2010

Elveda Allianoi!

Saturday, September 25th, 2010

Birgül & Değer Erken / Su Perisi

Kayıtlara geçsin, Allianoi’yı sulara gömüyoruz. Ne onu bizden yabancılar çaldı ne de doğa onu bizden kendi elleriyle aldı. Su Perisi’nin yurdunu su ile işgal edip, periyi sıkıcı müze odalarına kapattık. Sular yükselince Berlin’de Pergamonmuseum’a hapsedilen Altar’ın merdivenlerinde sıkışan kalbimi ne yaparım bilemiyorum.

Su Perisi’ni vatansız bırakan sular bitinceye kadar “Elveda Allianoi“!

Not: Bir de hiç sıkılmadan “Köylünün çiftçinin tarım yapma hakkı ne olacak?” derler. O mevkinin 20 km ilerisinde altın çıkarmak için katledilen toprakları hatırlatırım ben de.

Buluşma

Thursday, September 23rd, 2010

Konuşamayacağını bilsen de gitmelisin. Seni konuşturmayan o gözler mi, o eller mi, o saçlar mı yoksa o sokaklar mı öğrenesin diye. Yoksa söylemezler insana sevdanın tek bir cümlesini.

Viva St. Pauli!

Wednesday, September 22nd, 2010

Nazis Raus!St. Pauli & Jack Dan!Gegen Rechts!PosterCuba Libre!FC St. Pauli!

Göçmen yolda yürürken her adımda yeni bir çift gözün muhatabı hisseder kendini. Düşmanca ya da dostça görüldüğünü veyahut yok sayıldığını bu muhataplığın ilk anlarında kavrayıverir. Teslim edildiği bakışların onu nereye götüreceğini hesaplar kafasında. Her bir adımında karşılaştığı gözlerin muhasebesi onu bir sonuca götürür. Bu sonuç genellikle aynı soydan ve memleketten olduğu insanların arasına gönderir onu, orada sıkışır, sıkıştıkça öfkelenir, öfkelendikçe savunmasızlaşır ve hiçbir gözü dost kabul edemez olur. Hesaplarından çıkan sonucun, göçmeni içinde yaşadığı toplumun güzel ve yiğit insanlarının tarafına göndermesi de olasıdır. O tarafta tüm dünyayı sahiplenir, öğrendikleri ile bizzat kendisine de daha çok bağlanır. Zira, güzel ve yiğit insanların biriktirdikleri tüm barikatlara yeter, tüm mücadelelere ilham verir ve tüm insanların yaralarına melhem olur. St. Pauli’nin öyküsü de bu birikimlerin en değerlilerindendir. Takım tutmak değil burada derdine düştüğüm, bu kulübü ve bu takımı sevmek. Barışı, kardeşliği, doğayı, insanı ve eşitliği savunuyor diye seviyorum bu kulübü. Bütün bunları yaparken, Almanya’nın ve Almanlık’ın dışına itilmeye “Scheissegal!” çeken bir kulüp olduğu için seviyorum. Kulüp dediğim de içsel devinim gücünü hâlâ koruyan dünyaya açık toplumsal bir hareket… 100. Yıl Sergisi’ni işçilerin şantiyelerde uyudukları konteynırlara kuran yönetimi ile, adım adım gelişen efsanevi stadı ile, Berlin’e karşı Hamburg’un diğer stadındaki maça gitmeyip kendi stadında yapılan radyo yayını ile coşan taraftarı ile, Karayipler’e gidip oradaki temiz içme suyu sorunu üzerine yardım projesi geliştiren topçusu ile büyük olan bir hareket… Daha fazlası da yazılır mutlaka, fakat uzattıkça zevk içinde yüzerken halkçı takımları ve işçi takımlarını moda diye tutanların çabalarına benzer. Özcesi, ben göçmenim; ben burada yabancıyım; ve bu kulübü bana güç ve umut verdikleri için seviyorum.

Çingene Bizzat Bahardır!

Wednesday, September 1st, 2010

Yunanistan’ın Çingene Kralı Manoli sizler için söylüyor!