Archive for May, 2010

Mavi Marmara, Kara Günler

Monday, May 31st, 2010

O yardım konvoyundakiler, komandoların bizzat dehşet saçtığı o gemidekiler, o gemilere ayrıldıkları limanlardan el sallayanlar ve o gemilere Gazzelilerin karınları birazcık doysun diye bir gıdım yiyecek, Gazzeli çocuklar savaş gerçeğinden bir an olsun kopsunlar diye bir iki parça oyuncak koyanların çoğu belli ki inanmış insanlar. İnançlarının verdiği vicdan ve ahlak sınırları ile hareket ediyorlar. Bu kısma bir itirazım yok. Fakat ben onların inandıklarının hepsine inanmıyorum. Benim için yardım edilmesi gereken müslümanlar değil, insanlar vardır. Kaldı ki din kardeşliği uğruna yapılan yardımların Süleyman Mercümek gibilerin elinde ne olduğu da ortadadır. Bunlara karşın, onların ne çabalarına ne de uğraşlarına yasal ve doğru şekilde olduktan sonra diyecek bir şeyim de yok. Gelgelelim bu görüş ve daha fenası böyle bir görüş ayrılığı dahi saygı görmüyor. Bir insanın inandıkları üzerinden bir ülkeyi ve bir halkı belirli bir konuma yönlendirmesi ve bunun bağlayıcılığını savunması, hatta ileri götürerek benzerlerin bir araya gelerek kendilerince formüle ettikleri tek tip Türk’ün dışına çıkanları hakaret geyikleri ile suçlamaları görülmemiş şey değil.

Buradan Roland Barthes’e de varabiliriz, dediği gibi : “Le fascisme, ce n’est pas l’interdiction de dire, c’est l’obligation de dire.” Açıkça ortaya konması gereken, dinî sebeplerle o konvoyu organize edenlerin çağrısına yanıt vermemiş kişilerin, vahşi saldırı sonrası İsrail’e ve Museviler’e, konvoyu düzenleyenlerin belirlediği dinî argümanlar ile karşı saldırıya geçme zorunluluğu da olmayışıdır. Böyle bir saldırıya karşı çıkmak için insan olmak yeterli, tıpkı Gazze’ye yardım etmek için sadece insan olmanın da yettiği gibi.

Saldırıdan sonra dağıttığı görüntülerde, sapanlara, misketlere ve sopalara sanki birer ağır silahmış gibi “zoom” yapan İsrail’in bu saldırısını savunmak ile saldırı sonrası yeni bir pogrom çağrılarına kulak asmamak, saldırıyı tüm Museviler’e mal etmemek, yani kısacası “bu savaş benim savaşım değil” demek arasında çok büyük fark var. Bu farkı görmemek, Türkiye’yi, İsrail’in kendi halkına yaptığı gibi bir propaganda ile savaşa çekmek niyetlerinden ileri gelmektedir. Ve bunu yapanlar, Gazze’deki, Ortadoğu’daki dramların kökeninde savaşın, bombaların ve ölümlerin olduğunu unutuveriyorlar.

Neredeyse bir gün boyunca, konuştuk, dinledik, tartıştık. Zaten biz konuşuyoruz da n’oluyor? Bizi bırak BM’de konuşmuşlar, Taksim’de Beyazıd Camii Cemaati ve Saadet Partililer gösterilere başlamış, NTV’de Mete Çubukçu yayın yaparken İsrailliler arkadan bayrak filan sallıyor… Sonuçta Gazze’de çocuklar yine aç. Alın işte 10 kişi daha öldürüldü, 10 kişi daha barbarca öldürülerek bu dram zincirine eklendi. Fakat insanları yaşatması ne kadar zorlaşmış, farkında değiliz.

Kılıçdaroğlu

Saturday, May 29th, 2010

Kılıçdaroğlu’nun CHP Genel Başkanlığı’na seçilmesi, sadece, AKP iktidarının demokratik bir akışta son bulma olasılığını ufukta gösterdiği için dahi sevindirici bir gelişmedir. İnsanların iktidar gücünden yoksun kalma korkularını, yer edinmiş bir alışkanlığın son bulma endişelerini ve yarım kalacak tasarılarını bir kenara bırakırsak, ülkemizde bir askeri darbenin iktidarı devirme gücünü törpüleme ve belki de yok etme görevi, oburlaşan bir iktidarın değil, halkçı ve demokrat bir muhalefetin emekleriyle yükselen bir dayanışmaya düşmektedir. Kılıçdaroğlu’na düşen pay da, bu olasılığı gerçeğe çevirmek, partisine atfedilen tanımları ve çizgileri tamamıyla demokratik ve halktan yana bir tavır ile geçersiz kılmaktır. Ülkemiz tarihinde meydana gelen darbelerin içinden, kendine yakışanı seçmek ve onu yüceltmek gibi bir tavır değildir bu. “Utanç” sözcüğü ile bağdaştırdığı 27 Mayıs kadar diğer tüm darbeler ve müdahalelerin her birine sorgulanması ve araştırılması gereken birer süreç olarak bakabilen insanların, günümüz kutuplaşmış Türk insanı profilinden evrilmesinin önünü açmalıdır.

Genel Başkanlık ve olası Başbakanlık süreçlerinde, kendisini bekleyen iki akut sendrom var. Birincisi, toplumsal bir anlaşmadan ziyade toplumsal bir itiş kakış ile arkasına geçenlerin Kılıçdaroğlu söylemini geliştirmeden, hem kendisini hem de destekleyenleri belirli bir söyleme zorlamasıdır. Özüne bakarsak, beklenen söylem özgürlükçü ve halkçı bir söylemdir, ancak kısa dönemde daha güçlü olan kesimler bu söylemlerin gelişmesini iktidar yürüyüşünü bahane ederek engelleyebilirler, saptırabilirler ve en kötüsü içini boşaltıp etkisizleştirebilirler. İkinci sendrom ise, İlhan Mansız sendorumudur. 2002 Dünya Kupası’nde bıkkınlık yaratan bir Şükür performansından sonra, sempatik görüntüsü ve ligde attığı goller ile Milli Takım’ın santrforu olmaya göz kırpan Mansız, Senegal’e attığı golü takiben Şükür’ün egemenliğini kırmaya çok yaklaşmış ancak etkileyici yıldızı ilerleyen yıllarda sönüvermiştir. Teşbihte hata olmaz, Şükür’ün Baykal’lığı ve Mansız’ın Kılıçdaroğlu’luğu önümüzdeki yıllarda daha net görülebilir ki ben bu sendromun gerçekleşme olasılığını Kılıçdaroğlu’nun kişiliği ve başarılı duruşunu göz önünde bulundurarak çok yüksek bulmuyorum. Kimbilir, bir ihtimal Kemal Kılıçdaroğlu bu tehditleri savuracak aşıları çoktan yaptırmıştır.

Kılıçdaroğlu’nu değerlendirenlere de değinmek gereklidir. Övücü sözlerle öne fırlayanlar, sessizce ve nötr şekilde etrafı gözleyenler, söylemleri solculuk açısından boş ve modası geçmiş olarak bulanlar, AKP gözüyle bakanlar ve CHP’den ümidi kestiği için hiç oralı olmayanlar… Bir anlamda Kılıçdaroğlu’nun seçilmesi ile, Türkiye kamuoyu tekrar farklı sözlerle ve bakışaçılarıyla konuşmaya başladı, beyaz ve siyah yanına diğer renkler de eklendi. Tüm bunların münakaşası ve muhasebesi, en az bir sonraki seçimler kadar demokrasimizin gelişmesine yararı olan bir hamle olacaktır. Yeter ki, tartışmanın da yolunu yordamını bilelim.

İktidar, yeni ümitler ve yeni ufuklar ile değişmelidir. Bu değişim iktidarı elinde tutanın kendi içindeki devinimi halka yansıtması ile de olabilir, iktidar karşıtlarının devrimi müjdelemesi ile de olabilir. Temsili demokrasinin temeli düşünmek ve anlatmaktır. Yeni düşünceler üretmeyen ve anlatacak hiçbir şeyi kalmayan iktidar olamaz. Kılıçdaroğlu, gelişi nasıl olursa olsun, sosyal demokratların en yoğun olarak toplandığı ve diğer ulusalcı-merkezcil bireylerle kaynaştığı CHP’ne büyük umutlar getirmiştir. Bu umutlar ya sönecek ya da büyüyecekler, her biri kişiye özgün olmak üzere.

Uzağa Düşmüşüm

Wednesday, May 26th, 2010

Öyle bir kadına rastlamadıysanız henüz, durmayın devam edin. Gidilecekse gidilecek. Uzak değildir atılan her adım, hem uzaklaştığın ne ki? Eğer güzel bir kadın varsa yanınızda, ona dünyayı anlatın, gerçek dünyayı değil, gerçekleşecek dünyayı. Her sözcük bir öncekini omuzlamalı ve tekmil sözcükler gözlerini örtmeli onun. Suskunluğunu buse ile bozarsa, uzağı işte o zaman hissedeceksiniz. Yoksa, bu dünya bir aşk için tüketmeye de değer.

Nasıl yoksulluksa en büyük cezası tamahkarlığın, sevmenin cezası da uzaksızlıktır. Başa geldiyse, çekilecek.

muhtemelen gidemeyenler, gitmeyenler, gidenlere bakarak kalanlardır “nereye gidersen git kendini götürürsün” sözünü tekrar edenler. kavafis’in “başka bir şehir yok” diyen şiirini yineleyenler muhtemelen başka bir şehir bulmaya o ya da bu biçimde imkanı olmayanlardır. oysa hiçbir ben yolda erimeyecek, yoldan etkilenmeyecek, yolla birlikte değişmeyecek kadar taştan değildir. hiçbir ben, yoldan daha güçlü değildir oysa…

Ece Temelkuran, Milliyet, 17 ekim 2004.

Böyle olur Türk gencinin bayramı.

Wednesday, May 19th, 2010

19 Mayıs, dondurma yiyebilme desturu, iki defa katıldığım, stadyum çimlerinde polen alerjimin başladığı, Alla Beni Pulla Beni şarkısı eşliğinde yukarıdan nasıl göründüğünü bilmeden birbirine zıt daireler çizdiğimiz gençlik ve spor bayramı. Cumhuriyetin onuncu yılında takılıp kalan bir marşın, dönemin gözde popçusu tarafından yapılan remix’i ile sonlanan Atatürk’ü anma bayramı. Genç vücudumuza dolan gurur ile bayramın bitişi ve lunaparkta atarilere gömülen bir öğle sonrası. Hiç yaşamasaydık daha mı iyiydi, yoksa başka türlü de yaşanabilirdi dersem ihanete mi benzer? Ama, memleket özleminde, provalarda bayrak sopaları ile yapılan şakalar bile aranıyor. Anlatın bana, 19 Mayıs 2010′u nasıl kutladınız?

Bir Yıl Olmuş

Tuesday, May 18th, 2010

Ölümler üzerinden 1 yıl geçer, 10 yıl geçer, 50 yıl geçer hatta daha fazlası geçer, muhasebesi geride kalan ömürlere sığmasa da. Her yıl bir öncekine bir eklendikçe daha çok durulur, daha çok boşlanır hayat. Ancak bazı ölümler vardır, değil 1 yıl, üzerinden 1 gün geçmeden daha hızlı koşturmak, daha fazla biraraya gelmek gerekir. Çünkü o ölümün üzerinden henüz bir yıl geçmeden, “Neden Kürtlere burs veriyor? PKK’lı yetiştiriyor.” diyenler, Kürt Açılımı’nda ön saflara geçerler yalan gözyaşlarıyla, çünkü o ölümün üzerine daha 365 gün serpilmeden, onun “Türkiye’nin kanı canı” dediği YİBO’ların birinde akılalmaz bir olay -henüz duyulmayanların arasından- görünür olur ve çözüm için “YİBO’lar kapatılsın” demeye başlarlar, çünkü o ölümün üzerinden bir takvim yılı bile geçmeden demokrasi için edilen kavga daha da büyür, cepheler belirsiz, çünkü o ölüm daha bir yıl eskimeden onun insan hakları anlatılsın diye uğraştığı kahvehaneler etnik ve sınıfsal çatışmanın ana sahneleri oluverir. Türkiye bir yıl daha eskir.

Eğitim için, sağlık için, bilim için feda ettiği yaşamının iyimser bahçesine girme şansına erişenler, onunla iki cümlecik dahi olsa konuşabilenler ve azim ile yönlendirdiği çalışma yoldaşları arasında yer aldığım için mutluyum. Huzur içinde uyu Türkan Hoca.

“Bana düşen bütün görevleri yerine getirdim, ölüme de hazırım.”

Türkan Saylan

İnanmak başarmanın yarısıdır.

Monday, May 17th, 2010

Yürüyedur Gandhi Kemal!

Monday, May 17th, 2010

Baykal’ın kafasındaki planın şu yönde olduğunu yazmıştım. Kılıçdaoğlu, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’na aday gösterildiği günden itibaren yaşadığı ve gördüğü olayların kendisini getirdiği noktayı artık kabullenmiştir. Çağlayan Mitingi’nde konuşturulmayan bir adaydan, sabrederek hakkında umutla konuşulan bir adaya dönüşmüştür. Seçilirse insanlara “Sen yaparsın!” değil, “Biz yapabiliriz!” dedirtecektir.

Bu yürüyüşünü destekliyorum. Kurultaydan sonra daha uzun bir yazı gelecektir.

St. Pauli ist die einzige Möglichkeit!

Monday, May 17th, 2010

100. Yıl bir spor kulübü için neden önemlidir? Bir kalemde üç ya da dört adet neden sayabilirim; Şehrin ya da semtin gençleri 100 yıldır bir araya gelip yarışmalarda ve karşılaşmalarda semtin adını duyurdukları ve gücünü temsil ettikleri için önemlidir. Geçtiğimiz yüzyılın rekabet ve estetik anlayışına göre kendilerini destekleyenlerin yüzünü kara çıkartmadıkları için önemlidir. O topluluğa yeni katılan bireylere aidiyet ve devamlılık duygusu hissettirdiği için önemlidir. Hele bu yüzyıllar bir şehrin ve semtin kimliğinde önemli yer tutmuşsa bu gelenekten bihaber ve başarıya odaklı uzak kitlelerin manasız desteklerine çok da gereksinim duymadan, işte o 100 yıl bir gurur nedenidir. Bu yüzden 3 Büyükler’den semtine biraz daha sadık kalanının yani Beşiktaş’ın yüzüncü yılı daha anlamlıdır benim gözümde. İzmir’de 2012′de Karşıyaka ile başlayacak olan yüzüncü yıllar daha sıcaktır ve daha oralıdır, dışarıdan bakınca. Trabzon’un, Bursa’nın ve diğer gelenek sahibi şehir takımlarının -kesinlikle belediye takımları değil- 100. yılları da öyle gelecektir gözüme. Daha bir sahip çıkılmış, daha bir “Biz 100 yıldır buradayız” diyen kutlamalar ve gurur yürüyüşleri olacaktır. Zira burada da Bayvera ve hatta Almanya’nın tekil silahşörlüğüne soyunmuş bir Bayern Münih’in 10 yıl önceki 100. yılından ziyade, Hamburg içinde “Unut Hamburg’u, Burası St. Pauli” diyen devrimci semt St. Pauli’nin öyküsü daha önemlidir benim gözümde. Sanayi devlerinin, para babalarının ve Arap şeyhlerinin reklam, transfer ve doğrudan hissedarlık ile emek ve birliktelik dolu bu 10, 50, 100 ve daha uzun yıllara el koyması ya da sulanması bu yüzden çirkinleştiriyor sporu ve geleneği. Sporun doğasında olan fiziksel güç farkına eklenen -daha doğrusu direkt üzerine abanan- ekonomik güç farkı o semtte büyüyen bir çocuğun renk aşkını kirletmekten başka bir işe yaramıyor, küçük ve güzel cümleler kurulmadan gelir-gider tablosunun üst ve alt satırları renk aşkından farklı bir biçimde çirkin bir kümelenme sevdası yaratıyor. Tüm bu ekonomik çizelgeler, spor aşkının “AŞ”leşmesi, birileri dünyayı durdursa ve bize “Ne yapıyorsunuz?” diye sorsa, sporun sevinçli ve saf kaynağından uzaklaşmanın hezeyanı ile yanıt verememize yol açacak gibime geliyor.

Galeri için http://www.fcstpauli.com/galerie/galerie.php?menuid=2200&topmenu=186

Bahsettiğim St. Pauli’nin 100. yılında ise UNESCO Kültür Mirası’na girmiş bir semtin insanları geleneğe saygılı olarak dikkat çekici ve imrendirici etkinliklere imza atıyorlar. Tüm semtin sokaklarına yayılmış etkinliklerde, ırkçılığa karşı turnuvalar, NAZI’lere karşı gösteriler, bisiklet turu, film ve belgesel gösterimleri, kadınlara yönelik etkinlikler, paneller, özel maçlar ve çeşitli konserler geçtiğimiz haftadan başlayarak Eylül ortasına kadar devam edecek. Zaten hareketli bir semt olan Dammtor – Millerntor – Reeperbahn üçgeni bu etkinlikler ile dünyanın her köşesinden insanlara açık ve belki de “karakafalara” kesinlikle ters gözle bakmayan tek metropol alanında gerçekleşiyor. St. Pauli’nin 100. yılı için hazırlanan websitesine buradan erişebilirsiniz. İki gün önce oynanan FC St. Pauli Allstars – FC United of Manchester maçının en güzel olayı ise Klasnic‘in St. Pauli forması ile tekrar arz-ı endam eylemesiydi. Hamburg doğumlu bu göçmen çocuğu, St. Pauli’de parlayıp oradan dünya sahnesine açılmıştı. Klas adamdır bence. Geçtiğimiz yaz “transfermarkt.de” websitesinde yayımlanan röportajında “Henüz dönmek için erken” diyordu ancak bu maçla küçük bir prova yapmış oldu. Tabi St. Pauli’nin şimdiki Klasnic’i büyük ihtimal Deniz Naki’dir. Bu güçlü golcüyü önümüzdeki sene Bundesliga maçlarında takip edebilirsiniz.

Şimdi bu kadar anlattım, peki semtteki atmosfer nasıl? Geçtiğim cuma günü St. Pauli’deydim. Türkiye Başkonsolosluğu’nda halletmem gereken işler nedeniyle Dammtor’da inip, işleri hallettikten sonra semti bir kez daha gezme şansı buldum. Konsolosluk’ta yaşadıklarımı yazmama gerek yok sanırım, Türk işi sıra konuşmaları ve kavgaları, memleket havası almış oldum 20 metrekarelik bahçede. Dammtor’dan yürüyerek Schanze’ye oradan da Feldstrasse üzerinden Reeperbahn’a kadar yürüdük kapalı havada. Şehrin bu bölgesine sinmiş anarşizm ve St. Paulilik şampiyonluk sevinci (St. Pauli 100. yılında tekrar Bundesliga’ya dönmeyi başarmıştır) ile birleşince ortaya gündüz vaktinde dahi şenlikli bir semt çıkmış. Semtin 100. yılına sahip çıktığı Millerntor Stadyumu etrafındaki havadan ve taraftar mağazasındaki kalabalıktan belli oluyor. Yarınki Glasgow Celtic maçından önce de İskoçlar için bastırılan broşürden görüldüğü üzere sevincini basmakalıp benmerkezcilikten çıkarıp tüm dünya insanlarıyla kutlamaya hevesli bir semt ve kulüp olan St. Pauli, çok düşünmeden söyliyeyim, endüstriyel futbola karşı tek yoldur, yani başka deyişle, St. Pauli ist die einzige Möglichkeit!

#FollowFriday – 1 – @zoban, @tomwaits, @t

Friday, May 14th, 2010

İzleCuma’larını nam-ı diğer FollowFriday’leri Twitter’ı ilk kullandığım günlerde önemseyerek takip ederdim. İnsanın Twitter sayfasındaki timeline’ının (zaman çizelgesi, akış takibi?) belli bir sayının üzerinde kullanıcıyı kaldırmayacağını anlayınca bıraktım bu güzel paylaşım olayını. Yine de bugünden itibaren benim kafa yapıma uygun insanlara yararlı olabilecek Twitter kullanıcılarını bazı cumalar buradan paylaşmaya karar verdim. Maksat, akış doğru tarafa yönelsin.

1- @zoban : Bio’sunda şöyle yazıyor: “I like you and me”. Yeme-içme kültürü, İstanbul ve futbol konusunda engin bilgisine ve paylaşma azmine hayran olduğumuz bir üstaddır kendisi. Daha bu Twitter’lar vesaire ortada yokken kendisini sözlükten ve blogundan takip eder olmuştum zaten. İzleyici sayısı da kallavi denebilecek ölçekte ancak adı henüz Twitter ünlüsü olarak geçmedi, bence geçmesin de.

2- @tomwaits : “Verified account”ların feriştahıdır gözümde. Bio’sunda şöyle yazıyor: “Glitter and Doom Live’ in stores and online now! For more Wit and Wisdom visit www.tomwaits.com”. Evet Bio kısmı hayalkırıcı oldu biraz. Ancak Tom Waits bilader bu, ötesi var mı diyorum. Ramiz Dayı diye tanıdığınız büyük oyuncu Tunçel Kurtiz’in lafıdır, “Amerika ikiye ayrılır, Tom Waits sevenler ve salaklar”.

3- @t : Bio’sunda şöyle yazıyor: “barcamp bicycler buildingblocks climber cultural evolution gtd hacker independent microformats nerdy optimist pescatarian scientist skeptic”. Tantek Çelik, Pasifik’in ya da Atlantik’in öteki yakasından bilişim teknolojileri konusunda yararlı ufuklar gösteren etkin bir Twitter kullanıcısı. Blog arama motoru diyebileceğimiz Technorati’nin de şef mühendisi yamulmuyorsam.

Evet, bu geleneği de böylece başlatmış oluyorum. Internet ya da ağ sadece önünüze gelen değildir, onun diplerine kadar inip, yararlı bilgiyi ve paylaşım eşini bulmanız, bulduğunuzu da efendice paylaşmanız gereklidir. Tekrarlamak gerekli belki, Yes, Web Can! Önerilerimi sallayıp, Cem Mumcu tayfasına da takılabilirsiniz tabi ki, tercih sizin.

diaspora*

Thursday, May 13th, 2010

Facebook’un gittikçe karmaşıklaşan güvenlik ayarları ve gizlilik politikası, öğrencilere özgü basit bir sosyal ağ iken Internet’in tüm giriş ve çıkışlarını gözetleyen bir içerik kaosuna dönüşmesi ve insanların verdikleri ile aldıkları arasındaki doyum farkının kapanması sonucu Facebook’a karşı yükselen karşıtlık, New York’tan 4 genci yeni bir bakış açısıyla yeni bir sosyal ağ yaratma konusunda yüreklendirmiş, ve görüntüye bakılırsa yüreklendirdiği kadar da desteklemiş.

Ilya Zhitomirskiy, 20; Dan Grippi, 21; Max Salzberg, 22; ve Raphael Sofaer, 19, kodlamanın tahminen 3-4 ay alacağı bu proje için kaynak ihtiyacı duyunca, yaratıcı insanların kaynak bulmasına yardımcı olan Kickstarter üzerinden $10.000 toplamak için kendilerine 39 gün süre vermişlerdi. Birkaç gün önce bloglarından duyurduklarına göre bu amaçlarına ulaşmaları için sadece 12 gün yeterli olmuş ve şu an Kickstarter’daki kasalarında $100.000′a yakın destek parası bulunuyor.

Videoda kısaca anlattıklarının üstünden geçelim, Diaspora her bir bireye kendi node’u (düğümü) ya da seed’i (tohumu) üzerinde sakladığı verinin kontrolünü veren bir web sunucusu fikri. Yani kontrol için tek gereken kendinize ait verilerin bilincinde olmanız. Bir tohumun sistemde yer alması için ona kullanıcı tarafından sahip olunması, bir sunucu üzerinde barındırılması ve gerekli ayarlamaların yapılması gerekli. Sisteme dahil olunduktan sonra, bu tohum herhangi bir ağ üzerindeki etkileşim ve paylaşımların içerdiği tüm bilgileri biriktirme göreviyle yükümlü. Akabinde, kendi seçiminizle yaratacağınız bir besleme ağı ile paylaşmaya başlayabilirsiniz. Burada kullanılan “hub” terimi önem arz ediyor, zira “hub” bilgisayar ağlarında broadcast (tam yayım) olarak çalışan bir cihazdır. Facebook’un elinde bulundurduğu güç bu “hub” yapısının kontrolüdür.

Peki neden bu işe kalkışmışlar? Bu noktada işaret ettikleri isim, Eben Moglen, Columbia Üniversitesi’nden bir hukuk profesörü ve GPL’in son sürümünün yazarı, yaratıcısı. Moglen Internet gizliliği hakkında yaptığı bir konuşmada modern insanın ruh halini,

“Yaşamlarımız ve kimliklerimiz daha da sayısallaştıkça (dijitalleştikçe), bütün bilgilerimizi bu bulut içindeki şirketlerin ellerine bırakma rahatlığı, bizi gizliliğimizden feragat etmemizi ve çevrimiçi kimliklerimizi parçalara ayırmamız yönünde eğitiyor.”

şeklinde açıklıyor. Soru da buradan kaynaklanıyor: Görece güçlü bilgisayarların bile artık gömülü hale geldiği bir çağda, büyük sistemlerin merkezileşmesi neden hala bu kadar önemli? Moglen burada “bedava ajanlık” kavramına dikkat çekiyor.

Dört gence ilham veren bu konuşmanın herkes tarafından dinlenmesini şiddetle öneririm. Paranoyaklaştığım ya da egomun gizli odalarında kendimi çok önemli bir adammış gibi hissettiğim yok. Sadece yapılabilecek ve sunulabilecek daha özgür bir seçenek varken, büyümenin verdiği hırsı insanların verileri üzerinde hak iddia ederek paraya çevirmenin derdindeki şirketlerin tekellerinde daha çok vakit kaybetmenin mantığını göremiyorum. Moglen’in de vurguladığı “rahatlık” ikilemi, insanların bir araya gelerek ve birlikte fikir geliştirerek yenebileceği bir tuzak. Zuckerberg ile bu dört gencin arasındaki fark, ele geçirmek ile paylaşmak arasındaki fark kadar açık.

Diaspora projesine katkı vermek için buradan Kickstarter’a, buradan da proje bloguna doğru yol alabilirsiniz. Haa, gazeteye çıkmak çok önemliyse gözünüzde, bu arkadaşlar da çıkmışlar, ona da buradan erişebilirsiniz.