Archive for April, 2010

Sorular

Monday, April 26th, 2010

İsmini seven bir kadınla tanıştım ve eminim sözcükleri sevişmeye hazırlıyor karşısında duranı, bilinçle yapıyor bunu. Fakat ulaşılabilir mi sözcüklerle oraya? Sözcükler ki yalnız bir adam gecenin ortasında, sözcükler ki çalınan cüzdan kalabalıkta… Sözcükler ki ölüyor bazılarının ait olduğu topraklar, bazılarının çoğalıyor nesli. Bir sözcük özgürce başlıyor yaşamına, ardısıra bağlanıyor diğerlerine ve başarırsa insan özgür bir cümle kuruyor bu yaşam esirliğinde. Kimisi bir türküye dost oluyor, kimi ad oluyor insanlara, şeylere ve tanımsızlara, çok azı da fotoğrafların arkalarına düşüveriyor hatırlatan olmak için. Demem o ki bu kadar sözcükle bu kadar zamanda, yaşamlara adadığım sözcükler hem masum ve gizli hem de suçlu ve herkes içinde çıplak… Ne yazık biri de denk düşüvermez bu uzak sevişmeye, bu sözleri gizli çekinceye. Ben yine söyleyemediklerimle kalırım, dilim kördüğüm ellerim ise tutmaz.

Bir yanda bir kadın uğruna Tanrıçaları birbirine düşüren Aleksandros ve savaştaki korkaklığı, öte yanda bir şehir uğruna kadınını yalnız koyan Hektor ve savaştaki erkekliği… Hangi biri hangi yaşamı karşılar? Kurgunun, mitin ve söylencenin yerini hangi yaşam doldurabilir? Aleksandros’un savaşa doymuşluğu ve kendi savaşının zaferine tutulmuşluğu ile Hektor’un savaşa açlığı ve kendi zaferinin savaşına tutulmuşluğu ne kadar da farklı sözcüklerde ama özünde aşk ile müsemma değil mi kaderleri? İpek çarşaflarda aşkını yaşayan Paris miyim, yoksa Argos gemilerinin dibinde adam kesen Hektor muyum?

İsmini kaç kere tekrarlarsam çıkar gelir acaba? Kıskanır mı ismini benim dilimden? Onun için savaşlara mı girerdim, yoksa savaşlarımı boşverip devam mı ederdim sevmeye, sevişmeye?

Sorularım çok, ve sanırım kendime soruyorum tüm soruları. Yanıt verenim hiç olmayacak.

Kaybolan Küpe Teki

Sunday, April 25th, 2010

Bir fotoğraftan ödünç aldığım gülüş ile bakıyorum dünyaya, her bakışımda biraz daha bozuluyor o gülüş ve geriye yine bir zaman sonra eskiyecek fotoğraflar kalıyor -kiminde gülüşler ödünç alınası. Gülüşümü bozmadan nasıl etmeli de demeli sevdiğini ona, nasıl etmeli de “Gel” demeli oraya, nasıl etmeli de hediye etmeli sahibi meçhul bir küpe tekini ona?

Etleri Mangala!

Sunday, April 18th, 2010

Sabaha karşı gözümü açabildiğim kadarıyla E.jökull karşımdaymış gibi hissetmiş olsam da, öğleden sonra açan güneş bizi ateşe çağırdı biz de verdik kömürü, verdik gazı, verdik tavukları. Uzo ve biralar da açılınca yanına maç saatine kadar mideler şenlik yerine döndü. Yunan rakısı, Bulgar peyniri derken olayı Türk usulü derbiye bağladık. Oynanan topun da, o takımlarda barındırılan Brezilyalıların da köküne verdik küfürü. Centilmen değiliz ne yazık ki. Şimdi siz uğraşın kül ile, asit yağmuru ile, ben hayatı güneş moduna alıyorum, ülkeye selam ediyorum.

Haydülen!

Monday, April 12th, 2010

Zeybekler – Kerimoğlu Zeybeği

Laz’a sormuşlar, “Zeybek oyununu nasıl bulursun?” diye, “Bu kadar düşünsem ben de oynarım” demiş.

Zeybek, düşünen adamların oyunudur.

Efe Başlığı

Kaynak - http://www.kosedere.com/mynet_resimlerim/tastarr.jpg

Hayatımız Kaymış

Monday, April 5th, 2010

Orhan Atasoy – Yanmisiz

Varsayımlı bir doğuşla
Habersiz bir yok oluştur zaman
Bir aşk ateşiyle kaybolan
Gönüllerdeki küldür zaman

Buğulandı her görüntü
Gözlerden yaşlar süzüldü
Yeter artık bu üzüntü
Bize köpekler bile güldü

Yanmışız yanmış
Boğazımıza kadar batmışız
Bu zamanın içinde
Hayatımız kaymış

Reklamlı Rüya

Saturday, April 3rd, 2010

DACE Fall 2010 from Dace on Vimeo.

Bizim gördüklerimiz de rüya işte.

Maçin Dağı

Saturday, April 3rd, 2010

Macin Dagi Hic Sormazsin Nazli Yari

http://www.incogniterra.org/pages/tiles/stories/dobrogea/story_dobrogea.jsp

Maçin Dağı Aman Da Maçin Dağı Ah
Hiç Sormazsın Nazlı Yari Aman Aman
Gurbet Ele Düşmüş Gördüm Aman Aman
Silen Yok Gözüm Yaşı

Maçin Dağı Aman Da Maçin Dağı Ah
Niçin Yüzün Kara Yaslı Aman Aman
Gurbet Ellerde Rastladım Aman Aman
Karalar Bağlamış Yari

Maçin Dağı Aman Da Maçin Dağı Ah
Niçin Susmuş Yarin Sazı Aman Aman
Yuvasından Ayrı Düşmüş Aman Aman
Ağlar Gördüm Nazlı Yari

Recep Birgit’ten dinledik.

Poz

Saturday, April 3rd, 2010

Ali Ertekin ve Ogün Samast arasındaki tek fark, ikincisinin henüz bir afla serbest bırakılmamış olmasıdır.

Good Friday

Saturday, April 3rd, 2010

Gözüme bir kan geliyor oturuyor. Çok ekrana bakmaktan, aynı uzaklıktan bir ekrana bakmaya muhtaç oluşumdan dolayı. Programlama ekranı, sanal bir oyunun renkli ekranı ve Internet’in bana gösterdiklerinin yer aldığı parıltılı ekran… Televizyon alayım demiştim, vazgeçtim ondan. Kıyıda köşede biriktirdiklerimi harcayamayan bir yapım var. Gece uykusuna dalıp zamanı biriktirmeye çalışmak gibi, sonrasında da saatimi kurduğum sabahın körü vaktinde o zamanı onar dakika olarak harcamak… Sabah uykusunun katli çok fenadır ve mütemadiyen yaparım bunu. Elde yine bir şey kalmıyor. Zaman akıp gidiyor. Sonra birden içime bayram sevinci geliyor, herkesler Ostern dedikçe, bayram traşına alışmış bir bünye olduğum için, Noel’den önce traş olduğum gibi Paskalya’dan önce de traş olayına giriyorum. Ellerimin, parmaklarımın ve cep telefonu kamerasının yardımları ile haddinden fazla iyi bir traş oluveriyor. Ama bahar ile ilişkili bir bayram olsa da bu Paskalya, bahar yine geç gelecek sanırım, yarı yoldan dönmüş sanki. Bir top çevirecek parlaklık yok yani havada, nefes alsan soğuk gelip acıtıyor ciğerinde bir hücreyi illa ki. Neyse ki, kendimi kaldırabilecek kadar zindeyim henüz, fakat bazen konuşmaktan sıkılıyorum. Sonra çıkıyorum dışarıya, bir şişe bira, iki kadeh şarap, üç bardak vodka için, geleceğini duyuyorum. Geliyor da çok geçmeden, bana göre monoton, ona göre keşif heyecanı, elimi tutuyor, öpüyor ve kulağıma konuşuyor. Gözüm boynunu bana yasladıkça başkalarında, bir dikkatli bir dikkatsiz… Nereye varacağız böyle? Bazen de kızıyorum, bırakıyorum onu ortada, sözlerim acıtıcı. Arıyor, mesaj atıyor. Buluyor beni yine denize karşı bir bankta. Evet, hissetmek için yaşıyorum ama yaşadığımı hissetmiyorum be Atam…

Aïcha

Saturday, April 3rd, 2010

Outlandish – Aïcha

Aïcha’yı böyle duymak istemezdim.