Archive for March, 2010

RotFront – Sovietoblaster

Wednesday, March 31st, 2010

1 Mayıs’ta buluşuyoruz kendileriyle. Weltruf’ta Kiel’de.

Fists punch the air, some launch into ska moves and others do the pogo. The band gives its all onstage, as if they were to be playing their last gig. And their playing is wild! RotFront is the resident band at Berlin’s Kaffee Burger, which is also the birthplace and home of the legendary RussenDisko. RotFront has come flying out of the starting blocks, showing how Eastern European sounds (Polka, Klezmer) can be pumped up with hot southern sounds (Ska, Cumbia).

Mine Vaganti

Monday, March 29th, 2010

04. Nina Zilli – 50 Mila

A me piace così, che se sbaglio è lo stesso, perchè questo dolore è amore per te.
A me piace così, e non chiedo il permesso, perchè questo dolore è amore per te.

“Özpetek Sinemasında Müzik ve Kalabalık Kullanımı” konulu bir tez yazasım var. Filme dair bilgiler için buradan.

İnleyen Nağmeler

Monday, March 29th, 2010

Şu günlerde istediğim bir şey varsa, o da bu Speak-er’dır.

Speak-er are high-qual­i­ty mul­ti­me­dia speak­ers that plug di­rect­ly into your com­put­er or MP3 play­er. Their icon­ic shape puts the “speak” in speak­ers. Each set in­cludes a left and right speak­er and power adapter.

Yeşil Gözlerine Aklım Takıldı.mp3

Monday, March 29th, 2010

Bir ağacın altında oturdum, düşündüm geçen gün. Otobüsleri yakalama çevikliğimi, vapurdan tahta merdiven serilmeden atlama alışkanlığımı ve bisikleti ellerim serbest kullanamama ürkekliğimi… Bunlar mı ben yoksa ince bileklerim, kalın sakalım ve güldüğümde seken gözlerim mi ben? Pazuma konmuş uğurböcekleri gibi duran -uçup gidecekleri yok ya- ufak etbenlerim mi ya da? Biraya dayanıksız midem daha önemli şeyler söyler belki sana, mide yanması acı bir gerçek ne zamandır benim için. Daha da saçlarıma sızan aklar var örneğin, onlarla da konuş bi’ yol, ardından kendi kendine sor, ama benden daha az daha seyrek sor.

Aklıma takılan ne varsa sordum bugüne kadar. Bulduğum ilk cevap kırıntısında o dar patikaya daldım ve yeni sorgu odalarına vardım her seferinde. Fakat sorgucunun yanında seyirciler de sormaya başladılar bir andan sonra, nutkum tutuldu o şaşkınlıkta. Halbuki kemerli burnum bir Osmanlı Padişahı izlenimi verir, küçük gözlerim Cengiz Han’dandır büyük ihtimal. Ne var ki, değil insanlar üzerinde hüküm sürmek yedi tepeli başkentlerde, son tahlilde hep dönüp giderim. “The Motorcycle Boy Reigns” derdi Rumble Fish filminde, suskunluk ve renksizlik içersinde süren giden ve biten bir egemenlik… Böyledir işte sonu her ihtişamın ve doğru ki dönüp gitmek sonlanmayan bir egemenliktir, en başta kendini zincirleyen.

İyi biriyimdir, sakın alınma sen de iyisindir. Yalnızca film seçemiyorsun veyahut beni deniyorsun. Tüm filmleri benimle izleyebilirsin gibi bir bakışın var önce ekrana sonra bana yönelen. Bir de çok soru sormuyorsun, bu beni yanıltıyor. Yok olmuş gibiler bütün o kafa ütüleyen ses tonları yeryüzünden, hepsi sesinde susmuş. Böylesi iyi, merak etme, sana seslenmek için vaktim oluyor, zira kafamda toparlamam gerekli tüm o dilbilgisi kurallarını. Ve bil ki, kazanacağım ilk zafer gibisin, eğer Zeus, Hektor’un kalbine koyduğu yanıltıcı cesareti bana da vermediyse. Sonunda ne mi olur? Kötü ihtimal, yıkılır gider güzel İlyon, ve elbet var bir iyi ihtimal, tez giden bir geminin güvertesinden yosunlu bir denize atlarız, yosunlardan tiksinmeyiz.

Dudaklarımda onların kalıntıları, belki meraktasın ten toprağımın altında ne medeniyetler tarih oldu diye, boşver onları. Bilmelisin, dahası kasıklarımda o orospuların terleri, öfkelerini saymazsak onlarla da mutluydum, es geç onları. Ve bu öykünün sonunda bir gece uykumda ölürsem terlemeden, bana sorduğun o sorunun tek yanıtı, “Tabî” olur, tabî ya.

Zaman Yönetimi

Sunday, March 28th, 2010

Zaman hızla aktı geçti. Soğuğun ortasını delip de geçtik o kardan borandan buradaki ilginç insanlarla. Döner ustalarıyla, market kasiyerleriyle, arada kalmış genç nesliyle ve hayat kurmaya çalışan gurbetliklerle… Şimdi günler yine uzuyor, yine geceler daha bir geç vakte öteleniyor. Hâlâ martı ve kargadan başka bir kuş, tasmalı köpekler dışında da bir köpek görmedim. Arada bir yollara sincap ya da tavşan fırlayıveriyor, sokak kedilerini de onlarla ikame etmiş oluyoruz. Başka dillerde şakalar yapıp, aynı tonda kahkahalarla gülüyoruz. Böyle böyle altıncı ayın kapısına gelmiş bulunuyoruz.

Bir sıkıntı yok, öğrenme merakıyla buradaki yaşamı yaşanır hale getirmek için çok şeylere şaşıyoruz ve bir farklılık payesi vererek neredeyse her birine, yüce bir huzur bulup alçak bir haz alıyoruz. Ne işimize yaradığı ve yarayacağı bilinmez, yenilikler deneyip, sonrasında heves yitirip “Ah memleketim!” diyoruz. Dememek mi gereklidir yoksa gerektikçe mi demelidir? Tecrübe sıkıcı birşey olup çıkıyor sonra. Hayallerin garantisinde gelinen bir şehir, planların başarısızlık riski ile çirkinleşiyor gözlerde ama hayat devam ediyor ve verdiğim o söz henüz doğmuş bir bebek gibi duruyor yerli yerinde. Bu nedenle zaman yönetiminin de, risk yönetiminin de yanından bile geçmiyorum.

Orangutan!

Wednesday, March 24th, 2010

Kadınlar Bana Güvenmiyor

Friday, March 19th, 2010

je ne parlerai pas, je ne penserai rien :
mais l’amour infini me montera dans l’âme,
et j’irai loin, bien loin, comme un bohémien,
par la nature, – heureux comme avec une femme.

Arthur Rimbaud – Sensation

Benzetme ve Toplumlar

Saturday, March 13th, 2010

Bugün Can Dündar’ın Ermeni Soykırımı’nı tanıyan kararlar üzerine yazdığı yazıyı okudum. Anafikri konusunda herhangi bir itirazım yok; zira ben de elçilerin geri çağırılmasını doğru bulmuyorum. Benim yazıda takıldığım nokta, olayları benzetme ve kinaye ile göstermesi oldu.

Babasının bir cinayete karıştığı ortaya çıkınca arkadaşları tarafından yalnızlığa itilen bir çocuğa benziyor Türkiye…
Hiç düşünmemiş bu cinayet üzerine…
Babasını reddetmiş, ama onun kusurunu sessizce üstlenmiş sanki; sonra da üstünü örtmüş.
Ama kurban yakınları işin peşini bırakmamış, kapı kapı gezip bütün mahalleye duyurmuşlar. Başlarına gelenler bilinsin, hesabı sorulsun istiyorlar.

Benim de geçtiğimiz günlerde aklıma bir tür benzetme gelmişti bu konuyla ilgili. Olayların tartışıldığı düzlem daha çok derdini anlatma, yaygara, telaş ve orantısız güç kullanımı olunca, belki anlatım bakımından yararı olur diye düşünmüştüm. Çok geçmeden kişisel acılara bölünen ve büyüyen bir olayın bu kadar kolay karikatürize ve basit şekilde temsil edilmesini doğru olmadığına kanaat getirdim. Yine de benzetme kapıları açılınca benzetmelerin sonunun gelmeyeceğini göstermek adına burada paylaşayım aklıma düşenleri:

Yolda tanımadığınız bir adam, çocuğunu size emanet eder ve kısa zamanda döneceğini, o dönesiye kadar ufaklığa göz kulak olmanızı ister. Adam gittikten sonra, çocuğun elinden sıkıca tutarsınız, derken, çocuk sıkılmaya başlar ve sizden ayrılıp özgürce koşup oynamak ister. Emanet olduğu için buna izin vermezsiniz. Ama çocuk sıkıca tuttuğu elinizin işaret parmağına bir anda dişlerini geçiriverir. O acıyla çocuğa okkalı iki tokat yapıştırıp, uslu durmasını -yüksek sesle- tembih edersiniz. Etraftakilerin ne diyeceği umurunuzda değildir, çünkü onların, sizin çocuğun babası olduğunuzu düşündüklerini zannedersiniz. Ancak etraftaki insanlar önce sessizce sizi onaylamayan bakışlar atarken, çocuk olanca gücüyle ağlamaya ve olayı etrafa duyurmaya başlar. Böylece insanların tepkileri büyür ve sizi ayıplamaya, çocuklara böyle davranılamayacağını hatırlatmaya ve hatta çocuk hakları diye birşey olduğunu, çocuğun polise dahi başvurabileceğini söylemeye başlarlar. Siz kem küm ederken, insanlar arasında bu olay yayılır ve çevredeki tüm gözler size döner. Çocukla ilişkinizi düzeltmek için birkaç hamle yaptığınızda, amcanızın oğlu çıkagelir ve bu çocuğun geçen yıl kendi çocuğunu dövdüğünü ve okuldaki dolabının yarısını işgal ettiğini söyler. Ve sorar: “Şimdi neden bu çocuğa şeker alma sözü veriyorsun?” Telaş büyür ve akabinde olaylar gelişir. Çocuğun babası 5 dakikaya gelecektir.

Benim benzetmem bu yöndeydi. Fakat sonra birebir benzetmenin ve ülke ile toplumları tek bir bedene indirgemenin pek yararı olmadığını düşündüm. Bir toplum içindeki farkındalık düzeyi ile yönlendirilmişlik düzeyi arasındaki oran bir insanın cisminde temsil edilebilecek bir oran değildir.

Gerçek zamanlı siyasetin hızı ve bağlantıları, elbette anında tepki ve yanıt verme gereksinimi doğurur. Kalıcı olacak olan gerçeklere dayalı ve planlı bir siyasetin halklar arasında köprüler kurarak, insanların farkındalık düzeyini arttırması ve gelecekte nesnel biçimde yazılacak bir tarihe olanak sunmasıdır.

12 Mart

Friday, March 12th, 2010

Darbelere karşı neden sustuğumuzun ve neden kanlı-asayişe fit olduğumuzun resmidir. Detay için.

Balıkesir’de Amerikan karşıtı bildiri dağıtmak isteyen iki Dev-Genç’li üniversite öğrencisi 3 bin kişi tarafından linç edilmek istenmiş.

Katı ve İnsafsızdı Bu Aşkın Karşısında

Thursday, March 11th, 2010

Devlet Bakanı Selma Aliye Kavaf’ın son dönemdeki açıklamalarının arkasındaki düşünce, kadın ve aileden sorumlu olmayı namus, diğerlerinedercilik ve dışakapalılık olarak algıladığı için Bakan’ın açıklamaları garibime gitmedi. Dizilerdeki sevişme sahnelerinden irrite olan bir kadının, sevişmeyi sadece yatak odasında evli erkek ve kadınca ifa edilen bir görev şeklinde algılaması ve bu denklem dışındaki ilişkilerin aşk ile, birbirine karşı sorumluluk ile ve bir tercih sonucu yaşanmasını hazmedememesi çok normaldir. Kendi çizgisinde bir sapma yaşadığını düşünmüyorum ancak özgürlüğün çizgisinde sapmalara yol açtığı kesindir. Hükümetin başka bir üyesinden düzeltme gelmiş olsa dahi, Aliye Kavaf’ın gelecekte de aynı çizgisini devam ettireceği açıktır. Neyse ki, ülkede dizi yapımcıları reklam alma ve yayında kalma korkusu ile okkalı bir yanıt veremiyorlar (!) ve neyse ki, ülkemizde eşcinsellerin güçlü bir medya etkisi yok (!). Yine de bu çıkışlara karşı gelenleri kutlamak gerekli. Geçtiğimiz günlerde FF”de paylaşılan bir site vardı, Eşcinsellik Tedavisi. Espri yollu, makara yollu veyahut gerçekten insanlara sirayet eden eşcinsellik korkusu toplumda bu boyutlara ulaşmışken, insanca iletişimde bulunmanın zahmetinden kaçmamak gerekli.

Bir de, bu tartışmalarda Batı’dan örnekler verildiğinde söylenen, “Batı’nın ahlaksızlığını almayalım” cümlesine itirazımız olmalı. Batı diye tabir edilen Avrupa Uygarlığı’nda yaşayan bir Doğulu olarak, bizim memlekette çok övünülen, Osmanlı zamanında kapılar kilitlenmeden, kepenkler inmeden mal mülk terk edebilme ahlakı şu an yaşadığım yerde mevcut. Ama gel gör ki, ne zaman Doğuluların yaşadığı bir yerde buluşma oluyor, birkaç ceket ve cüzdan iç ediliyor. Ne zaman, buluşmalara dışarıdan tanınmayan Doğulular geliyor, yurt odalarında cirit atılıyor. Ve ne zaman, Batılı bir kadın, bir birey olarak kendi hayatını istediği şekilde yaşadığını kanıtlıyor bizlere, bizler içimize işleyen o kodları silip atmaya yemin ediyoruz. Özgürlük ve çağdaşlık Batı’dan Nutella almayı gerektiyorsa dahi, gidip almak gerekli, her ne kadar fındıklar Türkiye’den gidiyor olsa da…