Bir ağacın altında oturdum, düşündüm geçen gün. Otobüsleri yakalama çevikliğimi, vapurdan tahta merdiven serilmeden atlama alışkanlığımı ve bisikleti ellerim serbest kullanamama ürkekliğimi… Bunlar mı ben yoksa ince bileklerim, kalın sakalım ve güldüğümde seken gözlerim mi ben? Pazuma konmuş uğurböcekleri gibi duran -uçup gidecekleri yok ya- ufak etbenlerim mi ya da? Biraya dayanıksız midem daha önemli şeyler söyler belki sana, mide yanması acı bir gerçek ne zamandır benim için. Daha da saçlarıma sızan aklar var örneğin, onlarla da konuş bi’ yol, ardından kendi kendine sor, ama benden daha az daha seyrek sor.
Aklıma takılan ne varsa sordum bugüne kadar. Bulduğum ilk cevap kırıntısında o dar patikaya daldım ve yeni sorgu odalarına vardım her seferinde. Fakat sorgucunun yanında seyirciler de sormaya başladılar bir andan sonra, nutkum tutuldu o şaşkınlıkta. Halbuki kemerli burnum bir Osmanlı Padişahı izlenimi verir, küçük gözlerim Cengiz Han’dandır büyük ihtimal. Ne var ki, değil insanlar üzerinde hüküm sürmek yedi tepeli başkentlerde, son tahlilde hep dönüp giderim. “The Motorcycle Boy Reigns” derdi Rumble Fish filminde, suskunluk ve renksizlik içersinde süren giden ve biten bir egemenlik… Böyledir işte sonu her ihtişamın ve doğru ki dönüp gitmek sonlanmayan bir egemenliktir, en başta kendini zincirleyen.
İyi biriyimdir, sakın alınma sen de iyisindir. Yalnızca film seçemiyorsun veyahut beni deniyorsun. Tüm filmleri benimle izleyebilirsin gibi bir bakışın var önce ekrana sonra bana yönelen. Bir de çok soru sormuyorsun, bu beni yanıltıyor. Yok olmuş gibiler bütün o kafa ütüleyen ses tonları yeryüzünden, hepsi sesinde susmuş. Böylesi iyi, merak etme, sana seslenmek için vaktim oluyor, zira kafamda toparlamam gerekli tüm o dilbilgisi kurallarını. Ve bil ki, kazanacağım ilk zafer gibisin, eğer Zeus, Hektor’un kalbine koyduğu yanıltıcı cesareti bana da vermediyse. Sonunda ne mi olur? Kötü ihtimal, yıkılır gider güzel İlyon, ve elbet var bir iyi ihtimal, tez giden bir geminin güvertesinden yosunlu bir denize atlarız, yosunlardan tiksinmeyiz.

Dudaklarımda onların kalıntıları, belki meraktasın ten toprağımın altında ne medeniyetler tarih oldu diye, boşver onları. Bilmelisin, dahası kasıklarımda o orospuların terleri, öfkelerini saymazsak onlarla da mutluydum, es geç onları. Ve bu öykünün sonunda bir gece uykumda ölürsem terlemeden, bana sorduğun o sorunun tek yanıtı, “Tabî” olur, tabî ya.