İsviçre’de Minareler

Ulus-devlet modelinin hezeyanları devam ediyor. Tarihsel gelişime bağlı olarak ya da tarihsel gelişimden keskin biçimde sıyrılarak inşa edilen ulusların vardığı nokta hep aynı kara delik oluyor: Yasakçılık. Faşizm ülkemizde daha çok ırkçılık ve milliyetçilik ile ilintili olarak kullanılsa da çağımız faşistinin aynanın içinden bize bakıyor olduğu gerçeği küçük sınamalar ile ortaya çıkıyor. Üstteki fotoğraf Basel’den. Minare karşıtlarına karşı yapılan bir gösteri sonrasında reklam panosunun üzerine kondurulmuş bir minare maketi şehrin en işlek noktasında demokrasi faşizmine selam çakıyor. Kimileri bu referanduma basitçe yaklaşırken, kimileri de bu referandumu demokrasinin faşizm ile kaynaşıp kaynaşmama meselesi olarak gördü. Bundan sonrası için ilericilerin ve tutucuların yeni konumları veyahut sıfat hanelerine ekledikleri yeni sıfatları da olacak. Tüm bu iki grubun dışında bu gruplardan nemalanmaya çalışanlar ise hangi grup menfaatine çalışıyorsa onun argümanını kendi meselesine uyduruverecek. Ama gerçekler bazen bu işleri, bu dalavereleri bozuyor.

“Bu benim İsviçrem değil” diyen pankartı Türkiye’de herhangi bir aktivist ortamına soksak, çevrede toplananlar ve internet yorumcularının çoğunun yanıtı hazırdır: “Ya sev ya terket!”. Bu yanıt bu kadar ortadayken, ülkemizde hoşgörü -ki bence bir demokrasi koşulu olması tehlike arz eder- neredeyse yok olmuşken, bu referanduma Türkiye’den ve Avrupa’da yaşayan Türkler’den gelen tepkiler biraz yavan kalmakta. Halihazırda koşullu bir şekilde alerjik olduğumuz, içten içe “bu kadar da medeni olmayıverin kardeşim” dediğimiz ve sık sık karşılaştırma materyali olarak kullandığımız İsviçre’nin bu handikapı, biz dört başı mamur bir demokrasi ile yaşıyor olmasak da vasat şekilde bir etki yaratabilecek söylemlere yol açacak. Bu yolun kaldırım taşlarının altında ise kendi döktüğümüz kanlar, çizdiğimiz yaşamlar ve gayrıresmi yasaklarımız var halbuki. Misyonerlerin boğazını katır kutur kesen, kaleye asılan Bizans bayrağına karşı galeyana gelen, Hrant Dink’i derdini anlatıyor diye öldüren, rahip kurşunlayan, Alevileri yakan ve daha nice katle ferman çıkaran bir sicil ile ders verecekler şimdi İsviçre’ye.

Ben İsviçre’de bardağın dolu tarafına bakıyorum. Dink Suikastı’ndan sonra Pangaltı’dan Taksim’e akan cesur Ermeniler gibi bu arkadaşların açtığı yol kalıcı olacak. Çünkü bardağın boş tarafına yine boş konuşacak olanlar bakacaklar. Ulus-devlet sınırları, insan sınırlarını da çizmemeli. Uluslararası düzenekler ve o çizilen sınırlardan çıktıktan sonra turist dışında bir ünvan aldığınızda başınıza geleceklerin hemen hemen hepsi insanın pasaportundaki fotoğrafından çok yüreğini karalayan kurmacalardır. Kültürdeki farklılık o çizilen, o yazılan ve o belirlenen düzenler ile yabancılığa dönüşüyor. Hele Avrupa’da -ki Roma’dan sonra dinsel azınlıkları adeta paket paket bünyesinden atmış bir toplum yapısıdır- başkasının izdüşümünü, büyüttüğü ulus-devlet yapısında kendiliğinden elvanlaşmış bir ebru gibi hissedemeyen yaşlı Avrupa’da bazen turnusol kağıdı bile isyan ediyor. Avrupa’dan daha kötü durumda olan ise bizim gibi çok kültürlü topraklarında başkaca bir kültürü, sözgelimi bir kiliseyi tel örgüler arkasına hapseden zihniyetlerdir. Taksim’de önüne büfeler yığılan kilise, Alsancak’ta üç insan boyu tel örgülerin arkasında kaybolan kilise yanıt olabilir mi İsviçrelilerin özürlü yasağına?

Din inanın çok da umurumda değil. Toplumsallaşmasını, aracı kurumları ile toplum mühendisliği boyutlarına ulaşmasını ve kültürel ifade özgürlüğünde ön sıralara çıkmasını tehlikeli dahi buluyorum. Umurumda olan köreltilen güzel gözler, tekrar budanan şıvgınlar ve insanların dostluğu… Bu referandum İsviçre’deki yabancıların hangi sorununu çözdü? Bir minare inşa etmekten daha mı yararlı oldu herkes için? Semboller için bu kadar çok insan ölmüşken, biraz da insanlar uğruna sembolleri kardeşçe yaşatmanın vakti gelmedi mi?













