Archive for November, 2009

İsviçre’de Minareler

Sunday, November 29th, 2009

basel16357_1270696840291_1015979083_854542_5084967_n

Ulus-devlet modelinin hezeyanları devam ediyor. Tarihsel gelişime bağlı olarak ya da tarihsel gelişimden keskin biçimde sıyrılarak inşa edilen ulusların vardığı nokta hep aynı kara delik oluyor: Yasakçılık. Faşizm ülkemizde daha çok ırkçılık ve milliyetçilik ile ilintili olarak kullanılsa da çağımız faşistinin aynanın içinden bize bakıyor olduğu gerçeği küçük sınamalar ile ortaya çıkıyor. Üstteki fotoğraf Basel’den. Minare karşıtlarına karşı yapılan bir gösteri sonrasında reklam panosunun üzerine kondurulmuş bir minare maketi şehrin en işlek noktasında demokrasi faşizmine selam çakıyor. Kimileri bu referanduma basitçe yaklaşırken, kimileri de bu referandumu demokrasinin faşizm ile kaynaşıp kaynaşmama meselesi olarak gördü. Bundan sonrası için ilericilerin ve tutucuların yeni konumları veyahut sıfat hanelerine ekledikleri yeni sıfatları da olacak. Tüm bu iki grubun dışında bu gruplardan nemalanmaya çalışanlar ise hangi grup menfaatine çalışıyorsa onun argümanını kendi meselesine uyduruverecek. Ama gerçekler bazen bu işleri, bu dalavereleri bozuyor.
bern11142_1277823712534_1438248244_833749_7228148_n

“Bu benim İsviçrem değil” diyen pankartı Türkiye’de herhangi bir aktivist ortamına soksak, çevrede toplananlar ve internet yorumcularının çoğunun yanıtı hazırdır: “Ya sev ya terket!”. Bu yanıt bu kadar ortadayken, ülkemizde hoşgörü -ki bence bir demokrasi koşulu olması tehlike arz eder- neredeyse yok olmuşken, bu referanduma Türkiye’den ve Avrupa’da yaşayan Türkler’den gelen tepkiler biraz yavan kalmakta. Halihazırda koşullu bir şekilde alerjik olduğumuz, içten içe “bu kadar da medeni olmayıverin kardeşim” dediğimiz ve sık sık karşılaştırma materyali olarak kullandığımız İsviçre’nin bu handikapı, biz dört başı mamur bir demokrasi ile yaşıyor olmasak da vasat şekilde bir etki yaratabilecek söylemlere yol açacak. Bu yolun kaldırım taşlarının altında ise kendi döktüğümüz kanlar, çizdiğimiz yaşamlar ve gayrıresmi yasaklarımız var halbuki. Misyonerlerin boğazını katır kutur kesen, kaleye asılan Bizans bayrağına karşı galeyana gelen, Hrant Dink’i derdini anlatıyor diye öldüren, rahip kurşunlayan, Alevileri yakan ve daha nice katle ferman çıkaran bir sicil ile ders verecekler şimdi İsviçre’ye.

16357_1270696920293_1015979083_854543_2318523_n

Ben İsviçre’de bardağın dolu tarafına bakıyorum. Dink Suikastı’ndan sonra Pangaltı’dan Taksim’e akan cesur Ermeniler gibi bu arkadaşların açtığı yol kalıcı olacak. Çünkü bardağın boş tarafına yine boş konuşacak olanlar bakacaklar. Ulus-devlet sınırları, insan sınırlarını da çizmemeli. Uluslararası düzenekler ve o çizilen sınırlardan çıktıktan sonra turist dışında bir ünvan aldığınızda başınıza geleceklerin hemen hemen hepsi insanın pasaportundaki fotoğrafından çok yüreğini karalayan kurmacalardır. Kültürdeki farklılık o çizilen, o yazılan ve o belirlenen düzenler ile yabancılığa dönüşüyor. Hele Avrupa’da -ki Roma’dan sonra dinsel azınlıkları adeta paket paket bünyesinden atmış bir toplum yapısıdır- başkasının izdüşümünü, büyüttüğü ulus-devlet yapısında kendiliğinden elvanlaşmış bir ebru gibi hissedemeyen yaşlı Avrupa’da bazen turnusol kağıdı bile isyan ediyor. Avrupa’dan daha kötü durumda olan ise bizim gibi çok kültürlü topraklarında başkaca  bir kültürü, sözgelimi bir kiliseyi tel örgüler arkasına hapseden zihniyetlerdir. Taksim’de önüne büfeler yığılan kilise, Alsancak’ta üç insan boyu tel örgülerin arkasında kaybolan kilise yanıt olabilir mi İsviçrelilerin özürlü yasağına?

16650_1281361399678_1399351983_30778501_2928827_n

Din inanın çok da umurumda değil. Toplumsallaşmasını, aracı kurumları ile toplum mühendisliği boyutlarına ulaşmasını ve kültürel ifade özgürlüğünde ön sıralara çıkmasını tehlikeli dahi buluyorum. Umurumda olan köreltilen güzel gözler, tekrar budanan şıvgınlar ve insanların dostluğu… Bu referandum İsviçre’deki yabancıların hangi sorununu çözdü? Bir minare inşa etmekten daha mı yararlı oldu herkes için? Semboller için bu kadar çok insan ölmüşken, biraz da insanlar uğruna sembolleri kardeşçe yaşatmanın vakti gelmedi mi?

Kiel’de Bir Vapur Yalnız Bir Adam Taşır

Saturday, November 28th, 2009

Bild0347

Almanlar çay kültürünü anlamadıkları yetmezmiş gibi, kütüphane meşrebini de bilmiyorlar. Veyahut yeni nesil Almanlar, disiplin ve saygıdan bencil bir yüzsüzlüğe geçmiş durumdalar. Yine veyahut benim kafam artık öğrenci ortamlarını kaldırmamaya başlamış. Kütüphaneden toplanıp çıkıyorum, okulun karşısındaki yokuşu inince küçük iskeleye varıyorum. Pek rağbet görmeyen ufak tefek bir vapur ile şehrin diğer yakasına geçiyorum. Taş çatlasa 50 kişilik vapurun içinde de çay servisi yok. Benzerlik içersinde yabancılık çekmek de böylesi birşey. Bu şehri pek sevmiyorlar. Çirkin deyip kesiyorlar şehir üzerine açılan sohbeti. Belki de 2. Dünya Savaşı’ndaki bombardımanı hatırlamak, buradaki donanma atölyelerinden bahsetmek istemiyorlar. Herşeye karşın, yaşanıyor burada da işte. Baltık üzerinde mekik dokuyan bir vapurcuk -cidden tek olduğunu düşünüyorum-, uzun ve geniş caddeler, kırmızı tuğlalı acele işçilikli 50′lerden kalma apartmanlar ve kanıksanamamış bir kentlilik duygusu ile yaşıyor Kiel. Bense dışarısı ile olan bağlantımı Orhan Veli ile kesiyorum:

Bilmezler yalnız yaşamayanlar
Nasıl korku verir sessizlik insana
İnsan nasıl konuşur kendisiyle
Nasıl koşar aynalara
Bir cana hasret olmayı bilmezler…

İzmir

Tuesday, November 24th, 2009

Şehirler üzerinden cepheleşmeye başlayan bir ülkenin insanları uzaylı görmüşçesine taş atıyor birbirlerine. Yakında birbirlerini kesmesinler diye uğraşmak gerekirken, başkaları başka şehirlere çıkarma planlıyor. İletişimin en kolay iş haline geldiği bir çağda yurdumun insanları konuşmuyor, ya kavgada küfür ya da konvoyda korna olmuşlar. Bu duruma gelineceği belliydi, belli olmayan bundan sonrası… Annesi ile balkondan küfreden, tüküren çocuk ile terörist kıyafeti giydirilmiş çocuk bir yerlerde buluşmalı, tanışmalı ve konuşmalı. Bıraksınlar da büyükler insan kafasında taş sektirme oynasınlar.

İzmir’e gelince, taşra taşra diye diye İzmir’i de taşra yaptılar işte. Güzelce seyre baksınlar şimdi.

Çay

Tuesday, November 24th, 2009

Trofolo’dan gelen bu esinti ile aklıma düştü. Yakında iki ay olacak, “Çay dökeyim mi?”, “Çay içer miyiz?” diyen anneleri, yengeleri, abileri, ablaları ve kardeşleri özledim.

Hayata Dönüş

Thursday, November 19th, 2009

Sahne sahne ilerledim bu sefer. Uzakta kalmadım. Filmi bir başa bir sona alarak hataları montajlamaya çalıştım. Olmadı. Ama olacak. Sanki böyle şeyleri daha önce yazmışım gibi geldiği için, aynılaşmadan geçsin diye bekledim. Benzer sözleri benzerler için söylemekten utanıyorum, fakat onlar benzeşmekten utanmıyorlar. Utanmak ağır oldu, çekinmek diyelim. Çekinmiyorlar. Onun için de “öpmeseydin bari” diyeceğim. Yenilgiyi bana taktığın gümüş madalya ile kalıcılaştırmasaydın. Boynumda bu ağır ip ve ucunda belirsiz bir şekle sahip madalyon ile geziyorum nicedir. Kalmak ve yaşamak arasında bir fark var. Bunu ben görebiliyorum. O yüzden önemli bu sefer. Bu sefer o yüzden acısı kalıcı olacak. Otelde kalırsın, evde yaşarsın. Evinin duvarlarını çivilerle, askılarla ve poster asmak için kullandığın bantlar ile mahvedersin. Gık demez. Çünkü orada yaşanır. Otel odasında ise çıkarken sorular sorarlar, o odaya ait değilsindir. Yaşadığın evde ise kendi kendine sorarsın soruları. Yaşamak böyledir. Ayıp olmaz içinde, ayıp yabancı yerdedir. Ağlamak da güzeldir şarkıda söylenir ya… Ama yine de “öpmeseydin bari” diyeceğim. Acıya karşı bağışıklığım yok henüz bu Baltık kıyısında. Gidicisin çabuk git. Sahne sahne hatırlarım desem de, filme benzeyen bir taraf olmamalıydı. Oluverdi. Sahne bir, seni gördüm, sahne iki, sana sustum, sahne üç, sana konuştum, sahne dört, seni ağladım. Beni teselli eden ışıkçı oldu. “Sen konuşmazsan herkes 2 günde unutur, üzülme…” dedi. Doğru dedi aslında.

Şimdi diplerden çıkacağım yukarıya. Denizin altını nasıl da özlemişim bir yandan. Gözlerdeki o neşeli yangına rağmen dipte gözlerimi açmayı, kırılan ışığı onarmayı nasıl da özlemişim. Budur nedeni belki de ciğerlerime karşı duruşumun. Çık artık yukarıya diyorlar, ben vurgun yemişim, susmuşum. İstekli ya da isteksiz, bu arabeske ihtiyacım vardı. Yoktun, var oldun, geçtin ve silineceksin, bilmiyorum mu sanıyorlar. Lakin, hep kalıcı olacak o güzel Almanca şarkı ve Nazım Hikmet yaşamımda. Güller ise pek sanmıyorum, girmem bir daha öyle sürprizlere. Başkalaşmak gerekli bazılarına. Ve tabi ki, hayalin gelecek gecelere, aklımı kaçırmış gibi saçmasapan bir rüya göreceğim ansızın ya da rüyalarla doğrultacağım aklımı. Bilinmez bir durum. Ama rüyalarda da aynı şeyler olacak. Bilinen bir durum.

Öpmeseydin bari de kendimce yarattığım bu hayal ve ümit dünyasında yaşasaydım bir su baloncuğu gibi. İlk dalgada başkalarına karışır yeni bir balon olurdum deniz durulasıya kadar. Şimdi bırakalım seni de ben denizimi özledim. Ege’yi. Baltık’ın alaca martısı, görece küçük vapuru ve albenisiz yakamozu kalsın buralarda seninle. Benimle Ege’ye gelecek var ise gelsin rüyalarıma. Söz ona bisiklet alacağım ve özler diye biraz kar götüreceğim cebimde. Bana kimse rakı getirmezse getirmesin. Ben içli adamım. Kin dediğim şey aslında herkes için üzülmektir. Ne güzel gülecektik halbuki…

Bu hikaye bitecek. Yaşamak böyleyse böyle, acısını da götürmeyeceğiz ya toprağa…

Hava nasıl oralarda?

Sunday, November 15th, 2009

İrtica ile mücadele eylem planının ortaya çıkmasından sonra yürütülen darbe ile mücadele sırasında telekulak ile mücadele başladığında, demokratik açılım ile mücadele de çoktan başladığından neyin neye karşı mücadele verdiği bilinmiyor. Acil demokrasi.

New York New York

Sunday, November 15th, 2009

Vazgeçmek olmaz.

Sevmekten ben korkmuyorum

Friday, November 13th, 2009

sevmekten ben korkmuyorum
kitabını çalıştım
başımdan geçmişi var
her cefaya alıştım

gel bütün ateşinle
tüket yine bir ömür
her yanın ateş olsa
yananı allah görür

sen de eller gibi oldun
inanmam sözlerine
artık seni anladım
aldanmam gözlerine

Killing me softly.

Wednesday, November 11th, 2009

Bana o kederli şarkıları sen söyletme. Çok söyledim. Çok anladım. Çok sustum. Sen öldürme beni. Odamı aydınlatan gece lambası kadar yanıver, uyuyunca kapatır seni annem. Beni rüyalarımda terket, sabahına telaş içinde uyanayım. Aklıma gelsin bir fikir, gitsin bir fikir. Oralı olma ama uzakta da durma. Gülümseyiver. Bana sert konuşma, içli adamım ben. Hayat yorgunuyum, hızlıca konuşurken aniden Türkçe’ye dönersem şaşırma. Dil tüketeyim, fark etme ama susturma.

Memleketimde bisiklet yolu yok, alışkınım ben ölümle burunburuna yaşamaya.

Beni Bu Kötü Havalar Mahvetti

Saturday, November 7th, 2009

Burada günler iyice kısaldı. Yıllar öncesinde şöyle yazmışım: Şehirler büyüdükçe, insanlar küçülüyor galiba. Çok takdir almıştı bu afili bitiriş cümlesi. Böyle bitirmiştim bir betimleme kompozisyonunu. Herkesten fazla önemsiyordum derdimi güzel anlatmayı, konuşmayana yazışmayana ekmek yok sanıyordum fakat insanlar dillerine yabancılaşarak da kazanabiliyormuş bu hayat oyununu. Şehirlere ve günlere önem vererek geçen zaman, insanlara güvenimi azalttı. Bu da yetmezmiş gibi kendime dostlar yarattım durduk yere. Pişman değilim yine de bundan. Güvenirler bana, ben büsbütün yalnız kalsam da onlar yalnız kalmaz bu yüzden. Şimdi günler kısaldıkça, insanlar belirsizleşiyor galiba diyorum. Güneş gerek bana, güvenden ziyade. Ama gel gör ki, bir yerlerde atılan temel tamamlanmadan, başka bir muhitte kaçak bir kata başlıyorum, sakil ve sıvasız bir kaçak kat. Bunun üzerine yıllar sonra bu inşaatı da bırakıp öylece, gidivereceğim. Giderim, zira biliyorum. Gereğinden fazla biliyorum. Bilmemek gerekirken biliyorum. Belki de aynı inşaatları defalarca tekrarlamak zorunda kalışımdır bunun nedeni. Yine de bilmez aktığı yeri su, bir gençlik hikayesi bu…

Gençlik gidecek, göbeğe meyilli bir orta yaş sonrası, beyazlığın pürüzlü ses tonuna ev sahipliği yapacak bu beden. Bu evrimde, aynı lacivert, aynı yeşil ve aynı mavi gözlerin nefretle dolmasına şahit olacak, git dendiğinde gidemeyecek ve kara gözler hep kara kalacak bu yüzden, zeytin karası… Sus dense susmaz, dur dense durmaz bir kalbe ait olmak isteyecek, vardır bir karşılığı diyecek ve en sonunda terk edecek oraları, sevdikleri seviştikleri başka bir merdiven altında kalacak. Kimler işese sonraları o merdiven altına, umurunda olmayacak.

Ve bu yolda, yanında dinlendikleri, en çok onlara üzülmek gerekecek. Şüpheci bir öpücükle başlayan, yalanla sarmalanan ucuz bir romana dönüşen hikayeler diğerlerinin bulutları dağıldığında parıldayan yıldızlar gibi ne uzak ne de yakın olacak bu adama…

Ah minel aşk ve minel garaib…