Dikili’de Bir Zamanlar


Ahmet Abi’nin bakkalının arkasına iki üç inşaat artığı tuğla koyarak gençler rahatça içsin diye yarattığı, sinekli sarmaşıkların el yordamıyla aşılmasıyla girilebilen mekan Dikili yazlık gençliği için bir zaman için adeta okul olmuştu. Zevk alınan bir okuldu elbet, dersin başlayıp başlamadığı bira ile birayı tutan elin arasında kalmış bir şeydi. İkili muhabbetler ortaya İzmir usulü yırtılan cipsin açılmasıyla son bulur, öğleden sonra ihalede kaybedenin bira borcu kazananların içini serinletirdi. Evden yemekler sinek ilacı arabası ilaçlamaya başlamadan yenilip çıkılır, şöyle bir Egem Cafe’ye bakılır, bizimkiler orada yoksa, çevir-aç kapakların yere düşme seslerinin geldiği ve gece planının araba hesabına göre yapıldığı bakkal arkası mekana geçilirdi. Orada alt ve üst kuşaklar kaynaşmıştır. Rastgele erken gelindiyse, abinin amcanın bilmem nereden arkadaşı ile muhabbete başlanır ve kızlara küfredilirdi, aşktan. Bu aşklar her haftasonu gidilen kentin uzun bir süre tek diskosu olarak kalan Babyrock’ta tazelenir, güncellenir ve kolayca bitirilirdi. O bakkal arkası mekandan çok bira içildiği bir akşam hemen bakkalın yanından başlayan dar yoldan Gündoğdu Marşı ile sahile devrim yapmaya koşulmuş idi. Ancak yine fazla bira içildiği bir akşam yapılmayacak şeylerin hep çok erken yaşlarda yapılması kuralına uygun olarak dönme şarkıcılara gidilmiş idi. Yani, biranın muhabbeti alıp götüreceği yer bu küçük yazlık gezegende belirsizdi. Çünkü dünyanın en çılgın ilçelerinden -Bergama, Akhisar ve Soma- akıp gelen ailelerin biraz para görmüş çocukları bu gezegene hükmetmek istiyordu, en çok da ehliyetsiz araba kullanarak. Halısaha maçlarından önce bira içilen yer de burasıydı. Maç dediğim de kızlar için girilen bir iddianın iki site arasında rekabete dönüşmesiydi. Maçların başında maçın kavga için mi yoksa sadece bira göbeğini eritmek için mi olduğu maç öncesi halısaha etrafında patinaj çeken araba sayısından anlaşırdı. Kavga içinse halısahacıdan saha kapısını kapatmaması istenirdi, seyirci sahaya insin diye. O ilk maçlarda kavga edenler, daha sonra barlarda birbirlerine kalkan olmuş, artan yaş ile beraber yasak aşklar unutulmuştu. Önceden sevdiği kızı şimdi arkadaşına ayarlamaya çalışanlar dahi ayıplanmıyordu, ama biz girmedik o yola, olmuş bir kahpe dedik çıktık işin içinden.


Bu Egem Cafe, bakkal arkası mekan ve halısaha üçgeni henüz sonlanmadan ÖSS zuhur etti. O sene yaz çok sıcak olmuştu ve başka bir Ahmet Abi’miz 15 Haziran’da bu sıcaklara dayanamayıp veda ediyordu hayata. Sınavı atlatır atlatmaz, ki aynı gün doğumgünümdü, bir araba alıp yazlığa gitmeye karar vermiştik. Ama eski komşumuz olan hıyar arabasını satmaktan vazgeçince, dayımın arabası ile en uzun tatilime başlamıştım. O yaz yeni bir araba alınacak, yazlığın çehresi biraz değişecek ve Yunanistan Avrupa Şampiyonu olacaktı. Diğer yandan da trafik ışığı olmayan bu kentte ehliyet alacaktım. Tüm bunlar sınav sonucunu beklerken akıp gidecekti. Hepsinin arasında bağlantı kurmak için çok bira içmek gerekiyordu. Yunanistan sıkıcı ve düz top oynuyordu, aynı şekilde ÖSS’de soruları basit düşünerek ve düz mantıkla çözenler benden daha fazla tahmini puan söylüyorlardı. Bakkal arkası mekanda benden beklenti yüksekti, en akıllı yeğene çıkmıştı adım. Sırt sıvazlamaları içimde sıkışan hayallerin tıpkı bir bebeğin gazının çıkması gibi ağzımdan, telefonumdan ve ellerimden çıkmasına neden oluyordu. Ortaokuldaki kız arkadaşım ile İstanbul’da ortak ev tutacaktık, gerçekten istemiş miydim bunu şimdi ikileme düştüm. Ama ilginç bir yazdı dedim ya, yılların kurduğu denklemin bilinmeyenleri yavaş yavaş çözülüyordu. Bakkal arkası mekanda bira ile en güzel giden cipsin domates soslu olduğuna karar verirken, bir iki adım ilerdeki Egem Cafe’de pişti ve ihale konusunda ihtisasımı tamamlıyordum. Abiler bizi alıp karşılarına birasına oyun açtırıyorlar ve ilk el bitmeden masaya biralar geliyordu. O yaz o cafeye çok veresiye yazıldı, çok borç kaldı Eylül ayına, benimki sadece üç biraydı.


Yeni bir mekan adeta yeni bir keşifti yazlık gençleri için. Gelgelelim, yıllar sonra fark ettim ki, değişen mekanlar değil, vasıtalarmış. Batılı denizciler gibi, gemi yerine araba olsa da, bu küçük gezegende açıldıkça açılıyorduk. Heyecan uyandıran bu mekanlardan biri de Bademli yolundaki Karaburun’du. İlk gidenler, orayı geceleri sahilde ya da sahil yolunda “İşte şuradaki ışıksız yer” diye tarif ediyorlardı. Oraya ayağımızın alışması çok geç olmadı. Babyrock’ın ilersindeki taşlara çekirdekçi ve çaycı aileler dadanınca, yazlık gençliği için oraya hicretmek kaçınılmaz olmuştu. Vasıtalar değişince, bittabi ki, bira tedarikçisi abiler de değişiyordu. Soğuk biralara bakılarak kaç tane içeriz hesabı yapmak gecenin en önemli sorunu gibi bir şey olmuştu. Siyah torbalarda biralar ile arabaya geri dönen arkadaş ya birkaç tane daha almak için geri gönderilir ya da afferini hak ederdi. O burunda içilen biralar ve dinlenen müzikler, edilen muhabbetlere yeterdi yetmesine ya bazı dertlere yetmezdi. Yetmediği noktada, ay ışığında Midilli’ye karşı rakı sofrası kurulur ve sabah edilmeden dönülmezdi. Bu Midilli’ye karşı olmak da yazlık gencinin ruhunda derin yaralar açıvermişti. Eskaza bir turist olursa ki, genelde Almancıların Bergama’daki düğünlerine gelen Alman gençler olurdu, o yabancının yanında istisnasız “We love Greece” denir, barbarlıktan uzak bir kuytu gibi tanıtılırdı memleketin bu köşesi. Yazlıklardaki Almancıların anlattıklarına bakılırsa Avrupa bok gibi yerdi. Bize de buralar, hele o zamanın derdi ÖSS, bok gibi gelirdi. Yoksa yaşam mı bok gibiydi? Ama Almancılar ve bazı yazlar getirdikleri yabancılar, rahat insanlardı. Misal, bir Alman kızın arabasının arkasında pussywagen yazıyordu, evet amcık arabası… Bizim kem gözümüz yoktu lakin bu küçük gezegene bu insanlar fazlaydı, dansları fazlaydı, bikinilerinin iplerini çözmeleri fazlaydı, eski yazlıktan bozma biçklaba tek başlarına gitmeleri fazlaydı. Onların da işte fazlalıkları olsa da bizim Karaburun’umuz gibi bir kuytuları yoktu. Sonradan Ayvalık’a ve Çeşme’ye kayan dikkatler bu kuytuda keskinleşmişti, çıta bu kara mektepte belirlenmişti ve gurur yüzünden o çıta hiç aşağıya inmedi.


Gezegenin en tatlı yerlerinden birisi de kokoreççimizdi. O kokoreççiyi de yıllar yılı bekledik az paraya kaliteli kokoreç için. Bergamalı Star Kokoreç hapisten çıkmış, seyyar arabasına bir köşe kiralamış ve kokoreç felsefesini bizlere anlatıyordu. “Kokoreç çay gibidir arkadaşlar, sıcak yenmeli. Kokoreçe domates salça bulaşmamalı. Kokoreç ekmeği ince olmalı.” Bu kokoreççideki emeği gördüğümüzden yarım ekmek pazarlığına girmiyorduk ama aramızdaki çulsuz ya bizden bozukları istiyor ya da kokoreççiyi iknaya çabalıyordu. Seyyar arabasının önüne arabayla yanaşıyorduk yanaşmasına ama kıyaksızlık bize dokunuyordu. Felsefeyi anlamak kolay da, bu gönülleri hep lafla hoş tutamazsın mentalitesi hakimdi o zamanlar, zira laf bizimkilerde zaten çoktu. Kokoreççinin ayranları eksik saydığı bir gece sustuk biz de. Habersiz kıyağı için kokoreççiden her akşam birer çeyrek daha fazla yiyorduk ama yine de kokoreççi o seyyar arabanın etrafına iki tane daha tabure koymadı. Belki mapusta birine bakıyordu, bilemedik, anlatmadı da.

Dikili böyle bir yerdi işte, bir devri orada kapadık. Şimdilerde değil üç dört ay, üç hafta dahi tatilim yok. Yazlıkçı gençler tayfası, biz fırtına gibi eserken daha velespit binen palelere bırakıldı. Yazlıklar çoğunlukla kiraya, gönüller hep daha güzellere verilir oldu. Yine de bira göbeğime baktıkça ben bunları hatırlar, hiç o göbekten utanmam. Bir devrin hikayesi başka türlü yazılmazdı.


Comments are closed.