Beşiktaş Şampiyon
Saturday, May 30th, 2009Beşiktaş’ın şampiyonluğu her zaman iyiye işarettir.
Beşiktaş’ın şampiyonluğu her zaman iyiye işarettir.

Mayından arındırılacak arazinin durumunu konuşurken ortaya atılan faşizan eylemler söylemi, askerlik-vicdani red tartışmasında birden ortaya çıkıveriyor, cinnetler ve cinayetler mayınlardan daha çok göz önündeyken dahi kimseler haber değerinden fazla değer vermiyor bu cinnetlere ve cinayetlere. Baştan başlayalım, büyük bir mayın hattı devredışı bırakılacak ve bu mayınların döşeli olduğu süre boyunca vatana millete hayrı-şerri nedir konuşulmadan kapitalist bir oldubitti ile halledilmek istendi bu süreç. O mayına basan oranın insanı ölmedi mi? Tarım her gün biraz daha gerilerken tarımın bu denli verimli bir arazide ortakça yeniden canlandırılması neden düşünülmemiştir? Tasarı geri çekilse de, hain bir silahın öyküsü yazılmadan ve tarım üzerine konuşmadan, vatan-millet-sakarya-siyonizm diyerek erteledik bu haltı da. Diğer yandan vatandaşlık yasası kapsamında TBMM’de tartışılan askerlik mevzuu çok basit bir düzlemde “askerlik yapacak kadar Türk ve erkek” olanlar ile olmayanlar tartışmasına döndü. Böyle bir tartışmanın yarar getirmesi beklenemez. Çünkü askerlik bir engelse en çok üniversiteyi yeni bitiren gençlerin önünde yükselen bir engel. Anti-militaristlerin ya da herTürkaskerdoğarcıların önünde bir engel değil, çünkü ilk kesim düşünceleri uğruna tüm zorlukları göze alıp vicdani redci olmaktayken, diğer kesim genellikle askerlik aşamasında olmayanlardan oluşuyor. Kısıtlı dinleyebildiğim programlarda da herhangi bir vicdani redciye rastlayamadım ya, neyse. Bu tartışmanın eksik tarafı, tartışmayı sorunun çözümüne götürecek olan genelin görüşüdür, Lisans ve Yüksek Lisans eğitimlerini tamamlayan gençlerdir. Bu gençler yaşam kurma aşamasında askerliklerini zaman ve biçim açısından uygun bir dönemde yapma telaşı içine girip tam bir bocalama yaşıyor. Genele yayılmış olan bir AÖF ve mecburiyetten Yüksek Lisans seçeneklerini de eklersek, boşa giden bir iş ve beyin gücü karşımıza çıkıyor. Ve biz gençlerin seçimi, yapmayalım ile yapalım arasında değil, çünkü seçim söz konusu değil, eğitim emeklerimi boşa getirmeyecek bir şekil arama söz konusu olan. Vekiller ve partiler ise zengin milliyetçilik damarını bulmuşken, oy kaybetmek pahasına bu soruna el atamıyor. “Zamanı gelince gitmek” algoritmasından daha zengin bir çözüme ihtiyaç var bu noktada. Cinnet ve cinayetlere gelirsek, söylenecek çok şey yok aslında. Bir yandan muhafazakarlaşırken diğer yandan akla hayale gelmeyecek cinayetler işleniyor bu ülkede, reklamlara bakarsan cennet ülke Türkiye…
Hafta arasında Barcelona’nın zaferini de kaçırmadık. Yakışanı giydiler üzerlerine, maçı yazabilirdim ama şu blog aleminde her yan çakma Mehmet Demirkol, her yan çakma Rıdvan Dilmen, biz haddimizi bilelim.
Bilişim dünyasında ise çok ilginç atılımlar var, Google Wave var, Bing var ve Hulu Desktop var. Hepsi de daha fazla bant genişliği, daha fazla bütünleşiklik ve daha fazla iş zekası istiyor. İnsanlık bu kadar ilerlediyse, helal olsun…
Hiç denetlemeden yayınlıyorum yazıyı, acilen Belçika’ya bağlanmam gerekli, doei!
Ben yokken, Türkan Hoca’m bırakmış bizi, sabaha karşı beşbuçuk havuzundan sonra oturuyorum 6 haberleri için, ntv ekranında haber sunucusu da ağlayacak, muhabirin sözleri düğümlü zaten ama Türkan Hoca’m ağlamazdı, adım gibi eminim, varsın bize de sorgular, soruşturmalar, ev aramaları, biz gülüşümüzü bırakmayız.
Ben yokken, uzatmalarda elenmiş Karşıyaka, derdi tasayı yorgunluğu unutup Turgutreis’te maçı arıyoruz, SüperLig’e odaklı kahveler, barlar ve restoranlar, tam vazgeçip dönecekken uzaktan bir yeşil kırmızılık, 20. dakikadan ortağız heyecana yine de heyhat 90 dk. sonunda kapanacak lokanta, Emrah Hoca’ya bağlanıyorum, staddan bildiriyor, yenildik.
Ben yokken, sanmışlar ki, eskiye dönecek herşey ama yok; ben hala buz mavisi gözlerdeyim. Gitmek için bir sebep daha, uzatmalardayım.
Maçın başında Karşıyaka’nın en uçta Eser ve arkada Ferhat, Zafer, Cihan üçlüsü ile kurduğu hücum hattı maç uzamayacak havası veriyor. Ama ah o son paslar, son dokunuşlar… Bu saatte maç oynatan federasyona da iki çift laf etmek gerekli aslında, yine de topçular herşeye rağmen iyi dayanıyorlar diye düşünüyoruz maç esnasında. Hele Solakel’in bindirmeleri mest ediyor, Ferhat Messi, Cihan C. Ronaldo ve Zafer de Ronaldinho sanki ama o son paslar, o mantıksız ara pasları… Derken Cihan’ın şutu direkte patlıyor, Taha’nın önüne 4 Bolulu topçu atlıyor, Ferhat’ın serbest vuruşu direği yalıyor. İlk yarı biterken ne gol ne de çay ve tost gelmiyor.
İkinci yarı başlarken tipik Karşıyaka oyununa dönüyoruz, geç yapılan değişiklikler de takımı iyice yoruyor. Zafer’in iyice yorulup yerine Timuçin’in girmesi de kar etmeyince, Ferhat birkaç hüner daha gösteriyor. Ancak ortasahanın göbeği oyundan düşünce, Bolu’ya fırsatlar veriyoruz. Bolu bu aralarda topu içeri itip, bizi de SüperLig hayalinden uyandırabilir. Kerem’e ve şansa sığınıyoruz. Derken maç bitiyor ve uzatmalar…
Bu arada çaydır, tosttur, nargiledir, her türlü servis geliyor masalarımıza ama gol gelmiyor. Penaltılarda Kerem’in büyük emeği ile geçiyoruz bu turu. Küçükpark’ta yankılanan ama kısa süren bi’ Kaf-Kaf’tan sonra arabaya atlayıp eve doğru sürüyorum. Mavişehir sapağından girince, korna sesleri başlıyor, ben de takılıyorum bi’ konvoya. Sahil güzel, insanlar sevinçli, bir sezondur söylenen şampiyonluk şarkısının son mısrası söylenecek pazar günü ve başka bir şarkı başlayacak tam da ben buralardan ayrılırken.
Bir yanda dilbilimci ve siyaset bilimci bir bilim adamı, diğer yanda elektronik bir alan ve bir yanda tarihi ve coğrafi bir alan, diğer yanda çağdaş bir teknoloji. Aralarındaki bağı kurmanın yolu bilgisayarlar ile anlaşabilme yöntemleri ve bilgisayarların insanlar arasındaki elçi görevini görmeye başlamasını anlamaktan geçiyor. Açalım, yapısal bir kurallar bütünü ile bilgisayarları programlamak ve yapısal ya da istatiksel yöntemler ile bilgisayarların kendiliğinden hizmetler sunmasını sağlamak gayeleri, bizleri bugünkü programlama ve web ortamına sürüklerken sosyal bilimlerden fazlasıyla destek almış ve esinlenmiştir.
Pekala şimdi de biraz, L. L. Zamenhof’tan bahsedelim. 19. yüzyılın sonunda Esperanto dilini tasarlayan bu iyimser göz doktorunun tek derdi elbette tüm hastaları ile kolayca anlaşmak değildi. Dünya üzerindeki herkesin anlayabileceği ve konuşabileceği bir dil yaratmak amacındaydı. Esperanto (umut eden anlamına gelir) dilini tasarlayan Zamenhof’un düşüncesinde ortak bir dil küresel çaptaki çatışmalara ve savaşlara neden olan sorunları da çözebilirdi. Esperanto daha çok Avrupa dillerinden alınan kelimelerin basit dilbilgisi kuralları ile donatılması sonucu oluşan bir dildi. Başarısız olduğu söylenemez, zira Esperanto dilindeki Vikipedi ile Türkçe Vikipedi aynı sayıda madde aralığındalar.
İnsanoğlunun konuşma dilini sadece sohbet için değil, bilimsel araştırmalar için de kullandığı ve bu zor alanda ortak bir dil yaratma sürecinin Latince’nin bilimsel bağlamda kabulü ile sonlandığını az çok herkes bilir. Bunun yanında günümüz insanının dil serüveni, Aydınlanma Çağı’ndaki insanların bilim aşkı ile atbaşı gitmiyor. Şimdilerde tepe tepe kullandığımız Internet’in çağındayız ve ortak dilimiz çok açık bir şekilde İngilizce. Burada sadece Internet’i düşünmezsek, örneğin 1900′lerin ilk yarısındaki Fransızca hakimiyetinin diğer alanlarda da İngilizce’ye geçtiğini görürüz. Artık tek dilliliğin, üniversitelere gelen siyasetçi ya da diğer konuklara “Neden İngilizce eğitim alıyoruz?” sorusunu sormanın zamanı geçmiştir. Yaşantımız eğer bir dünya insanı olmaya doğru evriliyorsa, bildiğimiz lisan sayısının bize olan katkısı yadsınamaz.
İnsanın insanla ve insanın bilgisayarla anlaşması için anadilinin dışına çıkması durumunun tek çözümü daha güçlü çevirmenler, bilgisayar alanındaki terimsel ifadesi ile “compiler/interpreter” program ve yazılımlar. Daha güçlü çevirmenin ve daha iyi çevirme yöntemlerinin programlama dillerindeki karşılıkları Java’daki bytecode ya da ortak doküman verisi tanıma standartları gibi kavramlar olabilir. Chomsky ve diğer dilbilimcilerin bilişime katkıları burada değerleniyor. Ancak insanın insanı anlaması için gerekli olan daha güçlü çevirmenin ve daha iyi çevirme yöntemlerinin karşılığı için arkeolojik bulgu ve buluntulara bakmamız gerekecek.
İnsan hiç bilmediği bir dili ve belki de abeceyi çözmek için nereden başlayabilir? Başlama noktası eldeki metnin bir dökümünü yapmak olabilir. Belirlenen bir kaç sözcük çözüldükten sonra gerisinin gelmesi kolaylaşır. Burada hata oranı ve istatiksel bilgi önem kazanıyor. Yani şunu anlamamız gerekecek, yabancı dildeki bir metni çözerken dilbilgisi kuralları ile hareket etme serbestisi yoksa, yapacağımız istatiksel eşlemeler kullanmaktır. Tıpkı Vilhelm Thomsen ve Vasili Radlof’un Orhun Yazıtları için yaptıkları gibi, anahtar bir kelimeyi çözmek, onlarınki Tengri idi. Buradan geleceğimiz nokta, çevrimiçi tercüme uygulamalarının çalışma biçimidir. En çağdaş olanını ele alalım: Google Translate!
Google Translate, istatiksel makina çevirisi (statistical machine translation) denilen bir yaklaşım kullanır. Bu yaklaşım şöyle özetlenebilir, çeviriler, parametreleri çift dilli metin gövdelerinin (bilingual text corpora) analizinden türetilen istatistiksel modeller temelinde oluşturulur. İstatistiksel yaklaşım kural temelli ve örnekleme temelli yaklaşımlardan farklılık gösterir. Bu farklılıklar, kural temelli yaklaşımda gözlenen dilbilgisi kurallarının manuel olarak belirlenmesi zorluğunun ve örnekleme temelli yaklaşımda gözlenen birebir dil eşleme kısıtının bu yaklaşımda olmamasıdır. İstatistiksel yaklaşımda temel alınan parametre, anadildeki e metninin yabancı dildeki tercümesinin f metni olma olasılığıdır. Google’ın kullandığı bu yaklaşımın Google’daki yöneticisi, 2003 yılında hızlı makine tercümesi dalındaki DARPA yarışmasını kazanan Franz-Josef Och’tur.
Och’a göre, bir çift dil için en başından kullanışlı bir istatiksel makine tercüme sistemi geliştirmenin gerçek temeli bir milyondan daha fazla sözcükten oluşan çift dilli metin gövdelerine ve her biri bir milyardan daha fazla sözcükten oluşan tek dilli iki metin gövdesine sahip olmaya bağlıdır. Bu büyüklükteki bir veriden elde edilen istatistiksel modeller bu diller arasındaki çeviride kullanılabilir. Google bu denli büyük bir veri havuzunu oluşturmak için Birleşmiş Milletler’in ve Avrupa Birliği’nin dokümanlarından ve “daha iyi çeviri öner” seçeneğinden gelen çevirilerden yararlanmakta. Bu çalışmaları yöneten Och, ki sadece 2,5 dil bilen bir insan, gibi diğer çalışanlar da bilmedikleri dillerde modelleme sonuçlarını test ediyorlar. Örneğin, İngilizce – Çince çeviri aslında Çince bilmeyen bir mühendisin sorumluluğunda geliştiriliyor.
Peki Google elde ettiği bu gücü nasıl kullanacak? Bilimadamlarının Latincesi gibi, biz ve bizden sonraki Internet yerlilerinin ortak anlaşma dili İngilizce yerine tercüme tabanlı bir Internet ortamında dilsizlik mi olacak? Sözgelimi, Google Chrome bizim IP ve DNS ayarlarımızdan hangi ülkeden bağlandığımıza göre gezindiğimiz sayfayı bizim dilimize mi çevirecek? Ya da yanımızda taşıdığımız cep bilgisayarımız bir Babel Fish mi olacak?
Google Translate’a ancak 12. safhada Arnavutça, Galiçyaca, Maltaca, Estonyaca, Macarca ve Tayca dilleri ile katılan bir dilin konuşucusu olarak, bu yazdıklarım umarım “Neden İngilizce öğreniyoruz?” diyen kafalara hangi dilde olursa olsun çalışmanın getirisini gösterebilmiştir. Bir de öyle konuşanlara vereceğiniz yanıt, “Q klavye kullanıyorsan konuşma kardeşim” olsun.
Eksiğim ve yanlışım varsa düzeltin lütfen.
Şehirler, okullar, bölümler seçildi. Belgeler, dosyalar, sertifikalar toplandı. Gönderildi.