Archive for April, 2009

Ve son dakikada yiyoruz golü – vol. bilmem kaç.

Monday, April 20th, 2009

Yorgunluk illetinden ötürü çiğdem çitleyici tayfanın arasında izledik maçı. Kartal gözlerimizle, Atatürk Stadı Tribünleri Dağı‘ndaki yerimizden, önümüze genişçe serilen yeşil ovada olup biteni izlemeye gayret ettik. Ciddi olursak, İzmir’in göbeğinde maç oynadığımız yetmiyormuş gibi üstüne bu futbol düşmanı stadyumda maç izliyoruz. Aktarma mucizesi olmasa gelmesi zaten dert, bi’ de tribününden maç izlemesi eziyet, devre arasında yediğin köfte ekmekten zehirlenebilirsin üstelik. Ayrıca yamaç timsali tribünlerinde hafif bir rüzgar çiğdem kabuğu hortumu başlatabilir.

Maç ve oyun hakkında söyleyecek sözüm azdır. Mücadeleden memnundum. Bu seviyedeki takımlardan, bir Chelsea – Liverpool performansı beklemediğim için, maçın önem seviyesine oranla gayet güzel bir maç oldu diyebilirim. Tribünler arasındaki çatışma bekleniyordu zaten fakat Manisa seyircisi bir ara özür dileme moduna girmişti, sonra belki liderlik havasındandır çabuk vazgeçtiler. Maçın genelinde Karşıyaka uzun toplardan medet umsa da, daha güzel oynayan ve bir şeyler üretmeye çalışan takımdı. Manisa ise Rafael’in çarpraz koşularına umut bağlamış görünüyordu. Tabi Karşıyaka’nın değişken formasyonu defans arasına ve bek arkasına top geçmeyince işlemez hale gelmişti ilk yarının sonunda. İkinci yarıda Zafer’in girişi bu konudaki seçenekleri çoğalttı ve Manisa savunmasının basit hatası sonucu gol geldi. Bundan sonra ikinci gol beklenirken, daha oldukça erken bir dakikada köşelerde top tutma taktiği başladı. Kanımca gereksiz ve yaramaz bir uğraş. Nitekim karşı tarafın sinirini bozduğu kadar, Karşıyakalı topçuların da gergin sinirlerini ateşledi ve son dakikalardaki tatsızlıklar yaşandı. Ne tatsızlığı bea, iyi oldu sinirler boşaldı işte.

Kabul edelim maçtaki en güzel şut Sezer’in 90+4′teki gol şutuydu. Bu konuda Kerem’e yüklenmek bence haksızlık, sonuçta savunmayı genellikle kalecimiz toparlıyor. Bu arada şimdiden playoff maçları için sinir antremanları yapılmalı, olmadı takım gelecek sene için korunmalı.

Aylardır futbol yazmıyordum, bu da geri dönüş yazısı oldu ama kederliyiz.

Müzik Sınır Tanımaz

Thursday, April 16th, 2009
Yine mi Çiçek, Sarışınım, Vazgeçtim, Hoşgeldin… Dinkjian, Sezen Aksu’ya eşlik etmekte…

Bu çağda dinlediğimiz müziklerden bize kalan hiç bir şey yok bence. Çünkü “o” müzik hep erişebileceğin, çabasızca ve muhabbetsizce dinleyebileceğin ve hatta kolayca kopyalayabileceğin mesafede seni bekliyor. Sanki müzikler insana değil, insanlar müziklere uğruyor. Eskiden böyle değildi, plakları ve kasetleri bir kenara bırakırsak, Türkçe bir müzik kanalı yokken diğer kanalların cumartesi öğlene doğru yayınladığı Top10 listeleri ve Ece Erken’in yaptığı gibi video klip programları ile idare edilirdi. Ve dahi, hatırlarım, Ece Erken’in programı Klip199x diye her yıl adındaki yıl değişkenini bir arttırarak devam ederdi. Kaç yılına kadar sürdü onu bilemiyorum, tabi burada devreye TV’den uzaklaşma ve müzik zevkinin yerleşmesi giriyor. Yine de hiçbirimizin Türk Pop-Fantezi Müziği’nden ayrı değerlendirilebilecek bir çocukluğu olduğunu düşünmüyorum. Yıllar yılı arabeskin her türlüsüne yabancılaşan önceki nesiller gibi, bizim kuşağımız da günü gelecek bu şarkıları anar ve belki anlar olacak. O sebepten peşin hükümlü, kesipatmacı olmaya gerek yok.

Klipler, kasetler derken tam da CD alabilecek ekonomik tasarruf gücüne bir nebze olsun erişmişken, tercihlerin tümden ya da kısmen değişmesi ile bazı sanatçıların albümleri bulunmaz ve belki Internete dial-up ile bağlanırken napster denemişliğiniz vardır belki sizin de. Dinleme tercihleri belki biraz daha rock, belki biraz daha özgün ve belki biraz daha elektoniktir. Ama sonuçta, bize gösterilen ile yetinmemeye başlamışızdır. Tüm bunlar akıp giderken, müzik ve eğlence için düğünler hep yakınımızdadır aslında. Düğüne gitmeme özgürlüğü için ana bana ile savaşmak bir tercih gibi dursa da, sonradan baktığımda bende hep kayıp anlar duygusu uyandırıyor. Çünkü düşününce, şimdiki müzik zevklerimin çoğunun o düğünlerin hanendeleri ile çeşitlendiğini görüyorum. O düğünlerde, -hani henüz düğünlerde 00:00 kısıtlaması yokken- uzak konuklar dağılınca çaldırılan şarkılar, tefçinin kapacağı paraları değil, pahada biraz daha büyük banknotları klarnetçinin gömlek cebine bırakarak istenen şarkılar ve masa başlarında tekrar canlanan şarkılar… Ya da tersine, bu bir kıskaçtır. Yeryüzünün bu noktasında doğan çocuklar için kültürel bir sınır… Sonucuna dair, eğer zevk ve ruhun hareketlenişi varsa bu pek sınır olarak anılamaz diyebilirim, büyük olasılıkla bir kenar süsü denebilir ama. Yani kültürünü seven insan olmak gerekir.

Kültürünü sevme meselesine gelince, insan bilmeden sevebilir mi? Üstüne, diğer kültürleri tanıyabilir mi? Bir tarif noktası seçmeden, insanın memleketi ile ilgili, geçmişi ile ilgili, kendisi ile ilgili bir yolculuğa çıkması abes kaçar. Sana sorular sorarlar, hiç olmazsa sen kendine sorular sorarsın, elbet soruların olması, soruların tükenmemesi güzel, fakat bu sorulardan sekerek geldiğin bir uzlaşı kendinle ve diğerleriyle güzel olmaz mı? O nedenle, müzik üzerinden anlamak ve anlaşmak güzeldir. Nesillerin ayrımı bile müzik ile yapılırken, o heyheyli geçmiş günleri yok saymak iradesizliktir. Bir de tabi komşuyu tanıma meselesi var. Bölgesel ya da ulusal ölçekte hangisi olursa olsun kendinde gizli sözleri bilerek sorarsın karşı tarafa. Buradan çıkıp, ötede Neşet Ertaş’ın sesini duymak misal, daha ötede Karadeniz türküleri ve kemençe, bu böyle gider. Komşumuz olan ülkelerde hayde nidasını duyduğunda anlamak bir şeylerin paylaşıldığını ve içiçe geçmelerin yıllar içinde farklılaşmaya nasıl meydan okuduklarını…

Yüzümü hep deniz tarafına çevirdiğim yıllarda, bir ezgi dinledim. Anadolu’nun doğusuna ait gibiydi. Sonradan öğrendim ki, Ermeni Halk Müziği imiş. Ve devamında Türk Sanat Müziği’ndeki Ermeni ve Rum emekçileri öğrenmeye başladım. Kimseye Etmem Şikayet örneğin, Kemanî Serkis; Karşıyaka’da İzmir’in Gülü, Lavtacı Hristo… An geldi, Onno Tunç’un izinden gittim Sezen Aksu şarkılarında ve vardığım gölge Ara Dinkjian’dı. Sanatçıların gölgesi birleşince tüm dünya daha yaşanılası bir yer oluyor, en azından temenni düzeyinde. Ancak şuna inanmak gerekli diye düşünüyorum, Ara Dinkjian’ın bestelerini Sezen Aksu ya da başka bir sanatçının şarkılarında duymak, bilerek duymak, daha da yakınlaştırır bizi. Bak, kültürü bilmekten nerelere geldik? Fena mı oldu, artık Yine mi Çiçek dinlerken içtiğin rakıda aslında hiç kapanmayan sınır kapılarının da olduğunu göreceksin. Ardından Yalgızam diye bir Azeri türküsü tutturduğunda daha kolay olacak dertlerle baş etmek… Obama tavsiyelerinden ve Eurovision puanlamasından daha mertçedir diye düşünüyorum, buralarda konuşmak, tanışmak ve gönül almak….

Lekesizgöz, Şenlendirici’nin sağındaki güleç yüzlü abimiz. Sene 2006, beyninde tümör var dediydiler.
Sözün akıbeti biraz belirsiz oldu, farkındayım. Daha o içimizdeki müziksel keşif güdüsünü yazacaktım. Bazı müzikleri ilk keşfeden olmanın getirdiği o cezbedici haz duygusu… mp3 arşivimin boyutu bazen kendim hakkında şüpheler uyandırıyor bende. Böylesine bir hazzı hastalıklı yaşamanın derdidir belki bu satın alma, indirme ve paylaşma üçgenim. Neyse, yaşamıma gençten bir çocuk olarak devam ederken, bana Laço Tayfa’nın bir iki parçası dinletildi. Bir tanesinde çok çarpıcı tınılar duyduğum halde, diğeri çok tanıdık ve sıradan gelmişti. Sıkı dostların müzikal adımlarını takip eder oldum, onları dinledikçe bu keşfi benim yapmam ve kimseler bilmezken diğer arkadaşlara sunmam gerektiğini düşünüp durdum ilk yıllar. Ne ki, Laço Tayfa’nın özündeki o “bizim oralar” havası bunu telafi etti. İnsanlar Şenlendirici’yi uzun boylu jön tipli medyatik klarnetçi diye bilirken, ben onun Hicaz Dolap albümündeki Atmaca bestesinin adının Bergama’nın adı kötüye çıkmış Atmaca Mahallesi’nden geldiğini biliyordum. Şenlendirici’nin de yaptıklarını ve yaşadıklarını Laço Tayfa’nın yaşamöyküsü dışında çok incelemiyorum. O tayfada bir Nuri Lekesizgöz vardı, kanun üstadı. Yeteneği aksine, ömür ona çok bağşedilmemiş, sanırım 35′inde göçtü bu dünyadan. Omzunda da çalardı kanunu, Eskişehirliymiş galiba. Ölüm haberini aldığımda, Aygız’daki kanun dokunuşları gelmişti aklıma.

Velhasıl kelam, müziğin öyküsü sonsuz olsa da, çalgıcılar az yaşarmış diye bir kanaate ermişim. Onun için müzik yolculuğumun sonsuz, müziğe erişlerimin ise sınırlı olduğunu biliyorum. Bir de Davulcu Cemil vardı Akhisar’da, gırtlak kanserinden öldü dediler onun için. Bilelim ki, hayat başkalarına cömertken, biz de saçılan paralara hücum eden mahalleli çocuklarız. Ötesi değil.

Otel Odaları – II

Thursday, April 16th, 2009


…Sana dün bir otelden baktım aziz İstanbul…

Hope Dedik!

Tuesday, April 14th, 2009

Nasıl kesintisiz haber kanalı CNN Türk’te bile haber artık “her evde bir haber var” tınısını taşır hale gelmiş ise, aynı şekilde her siyasetin de haber olabilmek için hikayeleşme buyruğuna uyması gerekmektedir.

Z’den A’ya her işimiz bozuktur.

Monday, April 13th, 2009


Yaptırılmayan konuşma

Hiç yapılmadan alkışlanan konuşmada, tıpkı Hrant’ın eşi Rakel Dink’in söylediği gibi, “Küçücük çocukları katil yapan ırkçılığa karşıyız” deniyordu. “Asla olmayacak darbelere karşıyız!” deniyordu. “Biz bu topraklardan fışkıran yetenekli, kanaatkâr, namuslu, sevgi dolu insanlar” diye sesleniyordu konuşma. Adı anons edilmesine rağmen İşçi Partili gayretkeşler tarafından önüne barikat kurularak kürsüye çıkması ve konuşma yapması engellenen Türkân Saylan’ın konuşma yapmaması niye çok önemli peki? …
Böyle yazdı Temelkuran 2007 yılının 15 Mayıs’ında. Denizde ve karada hınca hınc insan kaynayan buluşmadan iki gün sonra. O buluşmada oradaydım, sanatçılar arasında nasıl ayrım yapıldığını, kürsü hakimiyeti için nasıl kavgalar edildiğini ve buluşmadan önce nasıl manevralar yapıldığını biliyorum. Bunların arkasındaki sebep küçük kavgaların ötesinde bir noktaydı aslında, insanların polis devleti ve asker devleti arasında seçim yapmaya itilmesiydi bu nokta. O noktada net bir tavır vardı, Ne Şeriat Ne Darbe! Sahiplenmeye gücü yetmedi kimselerin. Kendi yollarını yıllar önceden çizmiş olanların, sonradan iktidar olanlara veyahut sonradan darbeci olanlara diyecek sözlerinden çok, gösterecekleri aydınlık deneyimleri vardı. Tüm bu deneyimler bugün silinmeye, darbecilere katık edilmeye ve önemsizleştirilmeye çalışıldı. Nöbetler, kaygılı sesler ve şaşkın suratlar hızlıca kızgın çehrelere bürünecek artık. Necip Fazıl’ın mirası, Nazım Hikmet’in çocuklarını yiyecek bu besbelli, ardından belki o yalınkat, o sessiz ve o karşıt renksiz semâda en anlamlı cümle Can Dündar’dan gelecek, “Artık Gladyo’ya da ayıp olmuyor mu?

A’dan Z’ye her işimiz bozuktur.

Monday, April 13th, 2009
Google’ın arama sayfasını açıp, aklınıza gelmesi muhtemelen en kolay (!) söz öbeğini yani “Kemalizm’in karın ağrısı” yazıyorsunuz. Arama sonucunda gösterilen bağlantılardan birine tıklarsanız, Google’ın ücretsiz barındırma hizmeti üzerinden yayın yapan bir siteye giriyorsunuz. Bu sitenin içeriği sizi rahatsız ediyor. Ne yapmalı, ne etmeli derken aklınıza “Youtube” yasakları geliyor. Neden olmasın deyip, savcılıktır mahkemedir üşenmeden “Google” kapansın, erişimi engellensin istiyorsunuz. Ve becerdiğiniz iş, basına yansıyınca o site daha çok hit alıyor, bu görüntülenmelerden dolayı da zaten Google’ın ücretsiz barındırması için eşik değerini aşıyor ve nihayet o siteye erişim duruyor. Bu yetmez tabi ki. Dava ise henüz açılmadı, açıldığında tedbirli bir karar gelirse o zaman sevinirsiniz herhalde. Derneğin adı Atatürkçü Düşünce Derneği, davalı Google, gerekçesi yukarıda anlattığım akışa koşut olarak Atatürk’e hakaret…

Sökelim fiberleri, telgrafa geri dönelim.
Ben artık bu sansürcülük üzerine yazmak, fikir belirtmek istemiyorum. Youtube yasaklarının açtığı yolu usul usul geçtik, daha Internet nedir, neden özel isimdir bilmeyenler, bu çağın da ıskalanmasına neden oldular. Davos Fatihi neyse, Google Fatihi de benim için odur. Hadi minütlerinizi de alın gidin!

Oradaydım programının sonu gibi yapalım;

Sözkonusu site, yoğun görüntülenme istemi sonucu DOS benzeri bir atak yemiş kadar olmuştur.
Google, dilekçede yazılan “Ancak sayfanın sonuna sitenin Google tarafından desteklendiği yazılmıştır.” cümlesinde bahsedilen desteğin hangi manada destek olduğunu anlamayan insanları muhatap alıp almamaya karar verememektedir.
Türk Adaleti, Başbakan “Ben Youtube’a giriyorum, siz de girin…” dedikten sonra ahkamı geçersiz kılınmıştır.
Türkiye’deki Internet Kullanıcıları, burada örgütlenmeye çalışmaktadırlar.
ADD, siyasi rakipleri dünyanın dört bir yanında faaliyet gösterirken, onlar dernek olarak Türkiye’yi kapalı bir toplum halinde muhafaza etme çalışmalarına devam etmektedirler.
ve Mustafa Kemal Atatürk, büyük olasılıkla “ya benim sansürlenen Medeni Bilgiler kitabım hiç gelmez mi aklınıza?” diye izlemektedir bu olanları.

Boşver Atam, biz de izlemekteyiz.

Wrong.mp3

Saturday, April 11th, 2009
Mode

Belki gideriz. 14 Mayıs, santralİstanbul.

Garda Dans

Friday, April 10th, 2009


Dancathon Performance, Central Station in Antwerp.

23 Nisan, 19 Mayıs koreografileri, Do-re-mi şarkısı, geçmiş günler… Dooo bir külah dondurma!

Derin Mesele – III

Thursday, April 9th, 2009

İçimde başkalarının nefretini şarkılara dönüştüren o garip adam, o varoş genci, o yalnız insan bu gece kendine biraz yabancı bir ortama girdi. Dönüş yolunda başkaları için hep yüzüne ışık vurdukça var olduğunu farketti. Sözgelimi, balkonda oturanlar, devriyeler ve sokak köpekleri sapa ya da arka bir sokakta, geç saatte sokak ışıkları yoldan geçenlerin üstüne vurdukça farkında oluyorlar başkalarının. Işıksızlıkta, yani karanlıkta hiçbir şeysin onlar için. Körebe oyunu gibi mesela. Hatta bu çok iyimser bir örnek oldu, ne güzeldir sevmek karanlığı dizesi gibi diyelim. Bu sokaklardan da üzerindeki şu frapan kıyafet, şu kendini belli eden gömlek olsa dahi belirsizce geçmek isterdi. Ne yazık böyle bir şey olamaz, her elli metreye dikilmiş insanı insana tedirgin biçimde yansıtan sokak ışıkları. Ya sigarasının yanışı, o hangi tarafını kimlere yansıtıyor? Geçelim bunları, bir kaç köşe dönecek ve evinin dar çıkmazına girecek yine. Annesi uyumamıştır, merakından değil, program tekrarlarından. Ama içgüdü ile soracak yine, “Kızlar var mıydı?“. Kızlar olsa bile yaşamının hangi noktasına koyacak onları, bunu bilemiyor. İşte bu sorunun cevap anında da bu bilinmezliğin yarattığı çelişki, sanki bir şeyler saklıyormuş gibi yapacak onu. Al sana bir sokak lambası daha! Kendinden fazla görünmek veyahut onu görmek istedikleri gibi görenler… Gerçi, kızların o ortamda olması ne getirecek ona? Burası da bir soru işareti, yeni insanlara ve bilhassa yeni karşıcinslere daha çok göstermeye çalışmak kendini, koca bir ağızla gülmek, gömlek manşetleri ile baş edememek, kadehi nasıl tutacağını bilememek ve hesabı tok bir sesle istemek… Ve dolabındaki en güzel parçaları geçirivermişken üstelik, üzerinde toplanan o aşağılayıcı bakış… Durup da iki laf söylemek ister içinden, “Siz hiç paranız yok diye, cüzdanı evde unutmuşum numarası yaptınız mı ortaokulda?“… Öff bea, yapış yapış arabesk! Yine… Kovmalı bu yargıları, bu tartma hastalığını kafasından. Ama öyle büyük cümleler kurarken , diğerleri ona acırmış gibi bakmasın ister. Bir de gecenin sonunda aynı tarafa giden yabancı insanlar, zoraki beraberler… Hep bir sokak ötede olduğunu söyler evinin, ha bir ha bir kaç, ne far etti şimdiye kadar?

Annenin sorularını yanıtsız bırakmak en iyisi. Yaz kokan bir geceden sonra, kafada bu kadar soru varken, o beyaz şahin kapının önünde kesik amortisörler ile yatarken, bu ilgi boğuyor onu. Tıkılıp kaldı bu evde. İş yok, akıp giden bir hayat yok, gönlünce davranamıyor, seçim günü sandık sırasında bile kokan ağızları ile kavga eden bu insanlar mazlumluk üzerinden onda baskı kuruyor. Çok mu geç kalmıştır acaba okumaya sarılmak için? Ya da yine o işmerkezinde o eski çay ocağını ateşlemek için çok mu yabancılaşmıştır bu çıkmaz hayata?

Bitti yine bir gün, karanlığı aldatmayı başarmış insanlar, bugün bunu anladı varoş genci. Eski sokak lambalarının aydınlattığı o zor yokuşta aklında tavukgöğsünü küçük küçük kaşıklayarak yiyen kız vardı. Gözleri lacivert… Ama ah o gömleği giymeseydi, ah o sorular ve ah o ihbarcı ışıklar…

Dünyamız Alt Üst Olmuş Zaten

Tuesday, April 7th, 2009

Rakıya deniz suyu katmayı düşünmemin üzerinden çok geçmeden rast geldim bu fotolara. Mevsimi de rast geldi, cumartesi gireceğim gastro-endoskopiye inat, yine çipuranın yanak eti, yine rakının en beyaz hali…