Müzik Sınır Tanımaz
Klipler, kasetler derken tam da CD alabilecek ekonomik tasarruf gücüne bir nebze olsun erişmişken, tercihlerin tümden ya da kısmen değişmesi ile bazı sanatçıların albümleri bulunmaz ve belki Internete dial-up ile bağlanırken napster denemişliğiniz vardır belki sizin de. Dinleme tercihleri belki biraz daha rock, belki biraz daha özgün ve belki biraz daha elektoniktir. Ama sonuçta, bize gösterilen ile yetinmemeye başlamışızdır. Tüm bunlar akıp giderken, müzik ve eğlence için düğünler hep yakınımızdadır aslında. Düğüne gitmeme özgürlüğü için ana bana ile savaşmak bir tercih gibi dursa da, sonradan baktığımda bende hep kayıp anlar duygusu uyandırıyor. Çünkü düşününce, şimdiki müzik zevklerimin çoğunun o düğünlerin hanendeleri ile çeşitlendiğini görüyorum. O düğünlerde, -hani henüz düğünlerde 00:00 kısıtlaması yokken- uzak konuklar dağılınca çaldırılan şarkılar, tefçinin kapacağı paraları değil, pahada biraz daha büyük banknotları klarnetçinin gömlek cebine bırakarak istenen şarkılar ve masa başlarında tekrar canlanan şarkılar… Ya da tersine, bu bir kıskaçtır. Yeryüzünün bu noktasında doğan çocuklar için kültürel bir sınır… Sonucuna dair, eğer zevk ve ruhun hareketlenişi varsa bu pek sınır olarak anılamaz diyebilirim, büyük olasılıkla bir kenar süsü denebilir ama. Yani kültürünü seven insan olmak gerekir.
Kültürünü sevme meselesine gelince, insan bilmeden sevebilir mi? Üstüne, diğer kültürleri tanıyabilir mi? Bir tarif noktası seçmeden, insanın memleketi ile ilgili, geçmişi ile ilgili, kendisi ile ilgili bir yolculuğa çıkması abes kaçar. Sana sorular sorarlar, hiç olmazsa sen kendine sorular sorarsın, elbet soruların olması, soruların tükenmemesi güzel, fakat bu sorulardan sekerek geldiğin bir uzlaşı kendinle ve diğerleriyle güzel olmaz mı? O nedenle, müzik üzerinden anlamak ve anlaşmak güzeldir. Nesillerin ayrımı bile müzik ile yapılırken, o heyheyli geçmiş günleri yok saymak iradesizliktir. Bir de tabi komşuyu tanıma meselesi var. Bölgesel ya da ulusal ölçekte hangisi olursa olsun kendinde gizli sözleri bilerek sorarsın karşı tarafa. Buradan çıkıp, ötede Neşet Ertaş’ın sesini duymak misal, daha ötede Karadeniz türküleri ve kemençe, bu böyle gider. Komşumuz olan ülkelerde hayde nidasını duyduğunda anlamak bir şeylerin paylaşıldığını ve içiçe geçmelerin yıllar içinde farklılaşmaya nasıl meydan okuduklarını…
Yüzümü hep deniz tarafına çevirdiğim yıllarda, bir ezgi dinledim. Anadolu’nun doğusuna ait gibiydi. Sonradan öğrendim ki, Ermeni Halk Müziği imiş. Ve devamında Türk Sanat Müziği’ndeki Ermeni ve Rum emekçileri öğrenmeye başladım. Kimseye Etmem Şikayet örneğin, Kemanî Serkis; Karşıyaka’da İzmir’in Gülü, Lavtacı Hristo… An geldi, Onno Tunç’un izinden gittim Sezen Aksu şarkılarında ve vardığım gölge Ara Dinkjian’dı. Sanatçıların gölgesi birleşince tüm dünya daha yaşanılası bir yer oluyor, en azından temenni düzeyinde. Ancak şuna inanmak gerekli diye düşünüyorum, Ara Dinkjian’ın bestelerini Sezen Aksu ya da başka bir sanatçının şarkılarında duymak, bilerek duymak, daha da yakınlaştırır bizi. Bak, kültürü bilmekten nerelere geldik? Fena mı oldu, artık Yine mi Çiçek dinlerken içtiğin rakıda aslında hiç kapanmayan sınır kapılarının da olduğunu göreceksin. Ardından Yalgızam diye bir Azeri türküsü tutturduğunda daha kolay olacak dertlerle baş etmek… Obama tavsiyelerinden ve Eurovision puanlamasından daha mertçedir diye düşünüyorum, buralarda konuşmak, tanışmak ve gönül almak….
Lekesizgöz, Şenlendirici’nin sağındaki güleç yüzlü abimiz. Sene 2006, beyninde tümör var dediydiler.Velhasıl kelam, müziğin öyküsü sonsuz olsa da, çalgıcılar az yaşarmış diye bir kanaate ermişim. Onun için müzik yolculuğumun sonsuz, müziğe erişlerimin ise sınırlı olduğunu biliyorum. Bir de Davulcu Cemil vardı Akhisar’da, gırtlak kanserinden öldü dediler onun için. Bilelim ki, hayat başkalarına cömertken, biz de saçılan paralara hücum eden mahalleli çocuklarız. Ötesi değil.
