Maraş’ta Ne Olmuştu?

İnsanların nasıl öldükleriyle değil, nasıl yaşadıkları ile ilgilenmek daha doğru kanımca. Ancak bazı insanlar var ki nasıl öldürüldükleri ve nasıl yaşatılmadıkları ile de ilgilenmek gerekir. Bu ülkenin yakın tarihinde yaşananlar hiç irdelenmedi. Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşmesinin ardından sözlükte ve çeşitli düşünce ortamlarında sertçe yazılanlar, bu ülkede öldürülen ve yaşatılmayan insanların, toplum kesimlerinin acısının hiç dillendirilmemesi ve hiç dinmemesindendir. Feci bir kaza sonucu, kaybedilen bir siyasi kurum önderinin hikayesi üzerine elbet de düşülmelidir. Ancak medyanın bu kadirbilirliği izlenme kaygısı ile yaptığı bilinmelidir ve bu yayınlar üzerinden “biz neymişiz be abi” dolduruşuna gelen yandaşların yaptıkları çok ciddiye alınmamalıdır. Onların, eski ve yeni solcuların sertçe yazdıklarına cevapları “o bir kahramandı” şeklinde oluyor. Bu iki frekans aynı telleri titretmiyor. Çünkü böyle bir ölüme ben üzüldüm, ve biliyorum ki önder ve yandaşları yakın geçmişte yaptıkları adına hiç üzülmediler. Onların eğer ilahi bir adalet tarafından pişman edilmesi yeterliyse, buyrun sizler “hiç üzülmedik, hak etti” deyin. Yazıcıoğlu’nu kahraman çizgisine çekmekten veya çektirmemekten daha önemli nüanslar var bence. Biliyorum ki, bu önder bir kahraman değil, Çatlı da değildi, Ergenekoncular da kahraman değil. Mülki adalet yerine bulmadıktan sonra gelen ilahi (!) adalet neye yarar? Ve hiç bir zaman tek başına iktidar olmamış tutucu bir sentezin alt sektörünün önderi, hiç olmadığı kadar medyada yer buluyorsa modern zamanların fasit dairesidir kanayan yaramıza yalap şalap vuran. Bu ülkede katledilenlerden geriye kalanlar, bu adamların yazdığı şiirlerle hizaya çekilmek istendi. Sorun budur. Düşman da budur. Yoksa kendince demokrasiye inanmış bir önderin seçim çalışmaları sırasında elim şekilde ölmesi acıdır.
Bu dünyada herkese yetecek kadar acı var. “Resmen öldürülenler” Maraş’ta Allah için bir zafer çığlığına sebep idi, “resmen kaybedilen” ise yine Maraş’ta bir ağıt oldu, Allah ile ne konuştular bilmiyorum.
March 29th, 2009 at 09:55
perşembe sabahıydı sanıyorum. babamla muhsin yazıcıoğlu’nu konuşuyorduk. zamanında o kadar suçsuz adamı sırf solcu ya da alevi diye katledersen, gün gelir böyle soğukta donarak ölürsün işte dedi. haklı mıydı bu sözlerinde düşündüm ve biraz mantık yürütünce haklıydı dedim.
dediğin doğru. insanlar nasıl öldükeriyle değil, yaşarken neler yaptıklarıyla hatırlanmalı.
March 29th, 2009 at 20:42
ölümün adaletli olduğunu ya da ölümle adalet sağlanabileceğini düşünmek insanlıkla çok bağdaşan bir şey gibi gelmiyor bana. insanların ölümüne neden olan birinin ölüme terkedilmesi ancak “katliam emri” veren birine yakışabilir. kaza, tedbirsizlik ve ilgisizlik sonucu gelen bir ölüm ne böyle bir insanı kahraman yapmalı ne de bizim cezalandırma şeklimiz olmalı. belki insanlar yaşarken yaptıklarıyla yine yaşarken doğru şekilde cezalandırılıp ödüllendirilebilseydi (ki bu sözkonusu örnek için geçerli değil) ölümleri kahramanlık ya da hakediş olarak değerlendirilmezdi.
kesinlikle insanlar yaşarken yaptıklarıyla hatırlanmalı.
March 29th, 2009 at 22:23
ben bir alevi olarak değil balığının ölümüne üzülmüş duygusal bir kadın olarak söylüyorum ahiretteki hesaplaşmaya inanıyorum.
March 30th, 2009 at 00:44
Sidik yarıştırmayacağım, ayıracağım:
Sağduyu söz konusu oldu mu sol empatisini de yapmıştır. Bir yerde otokontrolünün acımasızlığı yüzünden bu kadar bölük pörçüktür.
Ama kör ölüp badem gözlü olunca “Rahmetliyle solcu döverdik” pervasızlığına karşın bırakılsın da hala küllenmeyen haykırılsın. Gayriihtiyari ağızdan çıkan “Oh iyi oldu” acımasızlığından ziyade gerçekçidir. Sırf gayriihtiyari söylendiği için.
Korktuğum, sırf iki tarafın (medya-sol kesim) zıtlığına karşın Muhsin’in bir Adnan Menderes, bir başbuğ olması. Hatta oldu bile.
March 30th, 2009 at 21:54
ne yazık ki NFK’nın öğrencileri genelgeçer oldular bu ülkede. Nazım Hikmet’in yüzüne tükürülsün diye fotosunu basanlar utansın.