Archive for March, 2009

Zan

Tuesday, March 31st, 2009
Indian’ın bloguna “İçimdeki Nartallo’yu ben öldürmedim” yorumunu bırakalı epey olmuş. Koca bir ay geçmiş ve fark ettim ki içimden bir Gökhan Zan çıkmış. Öylesine delişmen ama bir o kadar da kırılgan. Hatırlar mısınız bilmem ama bu adam, sık yaşadığı sakatlıklar yüzünden “Cam Adam” diye anılır olmuştu, başarılı bir maçtan sonra “Bazı camlar vardır kurşun geçirmez Ömer Abi…!” deyiverdi. Kırılgan insanın, kırıla kırıla öğrendiği salt bir özgüven oluyor. Ortaokulda hakkında çok dalga geçilen çocuğun artık dayanamayıp patladığı andaki o güzel cinnet hali mesela, ne güven dolu ne güzel ağlamak, ağlayıp da bağırmaktır o. Lavaboya da gitmez, sırasında ağlar arada Yeter be! der, Yeter ulan siz kimsiniz amuna goduğumun çocukları! diye haykırır. Keratanın güveni arttıkça bir de uzun Yeteeeeaaeearr! çeker. Kravatını gevşetir birileri, bilmesi gerek ki bu ilgi fazlalığı kısa sürecek, bari izin kağıdı alsa da eve gitse. Ağlama yorgunluğu ile temiz bir uyku, akşama doğru uyandığında aynı düzen, durmadan akşam durmadan sabah durmadan

Gökhan Zan’ın içimde uyanması fena, hatta rezalet. Hiç gereği yok ve biliyorum ki bu şehirdeki son 3 ayımda bazıları ile vedalaşmayacağım. İçimde bunlara neden olan bulantılı ümit, uçağın kapısında pişmanlığa bırakacak yerini. O ilk adımı atarsam başka bir dilde özgüven kazanacağım tekrar ama çok net ki bazıları sadece geçmiş olacak, öyle istediler. Buraya kendi ismimle not düşüyor olmam, her google aramasında burası ile anılıyor olmamı gerektirmeli mi, bir de o var!? Ben olmayan bana referans eden cümleler cümbüşü… Çok sevdiğim kızlar, gezdiğim şehirler, düşüncelerim ve 30′u geçkin izleyici… Hepsini toplayınca ben etmemesi aritmetik biliminin bir handikapı olabilir. Ya da düpedüz benim açıklığım, o kadar açılmışım ki müzmin sakat bir adam olmuşum. Varsın olalım, yıkmadan kırmadan yenisini yapamazsın. Ne var ki Bouville’i terk edermişçesine terk etmek istemiyorum bu şehri. Yeniden doğuş, belki bir Yusuf Şimşek…?

İçimde yer edinen topçular serisinin Messi’ye varacağı yok. Beşiktaş’ın içimizi çürüten o garip topçuları olacak bunlar sadece . Nartallo gibi çılgın, Zan gibi ağır, Kuntz gibi köşeli, Madida gibi kara bir sevda, Mustafa Özkan kadar padişah, İbrahim Üzülmez kadar telaşlı ve Sergen kadar bu gecelerin adamı… Hepimize yetecek kadar topçu var, hele Beşiktaş’ta…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Clever rhymes, see you later!

Monday, March 30th, 2009

Facebook’ta test çözmenin mantığını hala anlamış değilim. Anlamam da gerekmiyor. Her bünyeden bir facebook, bir twitter ya da bir Web2.0 harikası yaratmasını bekleyemeyiz. Bazıları da böyle boş beleş işlerle uğraşıyor. Çok düşünmüyorum üzerinde ancak ve ancak “Şirinlerde Ki Hangi Karaktersin?” (ki’nin o ayrıksı o vakur o dik duruşuna bakınız) testi beni benden aldı. Bi’ de bu testi çözen kızlar var, erkekler var. Acaba Şirine çıkmayan kız ne düşünüyordur? Ya da Şirine çıkmamak isteyen kız var mıdır? Ben testi çözmedim, ama o dağdağalı çizgi filmde sevdiğim iki favori karakterim vardı: Usta Şirin ve Azman. Bi’ de Gargamel’in yeğeni midir çırağı mıdır nedir artık çilli bi’ elaman ne vardı: Miskin. Usta Şirin, Şirin Baba’nın gelecekteki veliahtı belki de en büyük rakibi idi. Azman zaten Gargamel’den zeki olduğunu belli ediyordu, yürekli kediydi. Miskin’de ise şimdi baktığımda üniversitedeki öğrencilik performansımı görüyorum. Bir yerde bu üçünün bileşimiyim sanki. Steve Jobs gibi noktaları birleştirdiğimde bunu görüyorum ben. İnsanın kendi kendinin farkında olması ne güzel diyecektim ki, kendime Azman’dan da pay biçmişim, artık bu ismi hangi bilinçaltıyla seçip öyle çevirdilerse, bana abazan damgası olarak geri dönecektir. Şimdi baktım da gariban kedinin tüm dünyadan çektiği varmış bu arada, ecnebiler de kendisine Azrail demekteymiş. Neyse diğer testlere hiç girmeyeyim, kalbin ne renk, nasıl öleceksin, nasıl biriyle evleneceksin vb. beynime pompalanan fısbuk rezaleti olarak kalsın.


Okuldaki uzatmasız son dönemimde böyle kitaplara referans eden derslere girip çıkıyorum. “Alman Geleneğinden Çıkarılacak Sonuçlar”. Amerikan bakış açısı ile yazılan, Japonları öven, Avrupalıları illa ki döven, bizim gibi ülkelere mistik güçmüş gibi bakan, Latin Amerika’yı görmezden gelen kitaplar. Hani tümden mahkum etmek istemesem dahi, varılan yer orası. O yüzden, mesela, Amerikalıların Avrupa’da çektikleri ya da o bakış açısıyla Avrupa’da çekilen filmleri de izleyemiyorum. Çünkü o filmlerde iki ihtimal var, ya çılgın Amerikalı, burnubüyük Avrupalı kızları deli divane eder ya da dünyayı yöneten işinde gücünde Amerikalı, sefa/sosyalizm/sanat düşkünü Avrupalıların dünyasına girer ve çıkar. Bu bana ilginç gelmemekle beraber saçma da geliyor. Örnek verelim, Before Sunrise ya da Vicky Cristina Barcelona. İlkindeki yoğun Amerikan yağızlığına, Amerikan çılgınlığına ve Amerikan baştançıkarıcılığına yanıtım yarısına gelmeden filmi kapatmak oldu. Fakat, o dinleme kabini sahnesi güzeldi. Hakkını yemeyelim. Hiç Avrupa’ya gitmemiş olsam, hiç o Amerikalıların Akdenizliler karşısındaki aczini görmesem yer yutarım. Ama Amerikalılara oralara gitmek dışında vurulan bay/bayan görmedim. Diğer yandan gidelimavrupayaonlaradünyayönetmeknezormuşammadaçokyıpranıyoruzgösterelim soslu filmlere olan karşıtlığım, biraz da Avrupalı oyuncuların sadece o filmlerle anılır olmasından kaynaklanıyor, nerede kaldı Bardem’in Before Night Falls’taki oyunu? Bu meşreplerde Almanların da ne kadar haksızlığına uğradığını yazıyorum ara sıra, tekrar oralara girmeye gerek yok. Ancak bu mezvuyu biz de çok yapıyoruz, Rus kızları diyeyim siz anlayın ne kastettiğimi. Halbuki gayet eğitimli ve kültürlüler, cidden.

Kaddafi’nin imajmeykırını bulun bana. Bedevi kıyafeti üzerine, bisikletçi gözlüğü…
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Maraş’ta Ne Olmuştu?

Saturday, March 28th, 2009

İnsanların nasıl öldükleriyle değil, nasıl yaşadıkları ile ilgilenmek daha doğru kanımca. Ancak bazı insanlar var ki nasıl öldürüldükleri ve nasıl yaşatılmadıkları ile de ilgilenmek gerekir. Bu ülkenin yakın tarihinde yaşananlar hiç irdelenmedi. Yazıcıoğlu’nun helikopterinin düşmesinin ardından sözlükte ve çeşitli düşünce ortamlarında sertçe yazılanlar, bu ülkede öldürülen ve yaşatılmayan insanların, toplum kesimlerinin acısının hiç dillendirilmemesi ve hiç dinmemesindendir. Feci bir kaza sonucu, kaybedilen bir siyasi kurum önderinin hikayesi üzerine elbet de düşülmelidir. Ancak medyanın bu kadirbilirliği izlenme kaygısı ile yaptığı bilinmelidir ve bu yayınlar üzerinden “biz neymişiz be abi” dolduruşuna gelen yandaşların yaptıkları çok ciddiye alınmamalıdır. Onların, eski ve yeni solcuların sertçe yazdıklarına cevapları “o bir kahramandı” şeklinde oluyor. Bu iki frekans aynı telleri titretmiyor. Çünkü böyle bir ölüme ben üzüldüm, ve biliyorum ki önder ve yandaşları yakın geçmişte yaptıkları adına hiç üzülmediler. Onların eğer ilahi bir adalet tarafından pişman edilmesi yeterliyse, buyrun sizler “hiç üzülmedik, hak etti” deyin. Yazıcıoğlu’nu kahraman çizgisine çekmekten veya çektirmemekten daha önemli nüanslar var bence. Biliyorum ki, bu önder bir kahraman değil, Çatlı da değildi, Ergenekoncular da kahraman değil. Mülki adalet yerine bulmadıktan sonra gelen ilahi (!) adalet neye yarar? Ve hiç bir zaman tek başına iktidar olmamış tutucu bir sentezin alt sektörünün önderi, hiç olmadığı kadar medyada yer buluyorsa modern zamanların fasit dairesidir kanayan yaramıza yalap şalap vuran. Bu ülkede katledilenlerden geriye kalanlar, bu adamların yazdığı şiirlerle hizaya çekilmek istendi. Sorun budur. Düşman da budur. Yoksa kendince demokrasiye inanmış bir önderin seçim çalışmaları sırasında elim şekilde ölmesi acıdır.

Bu dünyada herkese yetecek kadar acı var. “Resmen öldürülenler” Maraş’ta Allah için bir zafer çığlığına sebep idi, “resmen kaybedilen” ise yine Maraş’ta bir ağıt oldu, Allah ile ne konuştular bilmiyorum.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Vamos a ganar esta noche!

Saturday, March 28th, 2009

Arkadaşının ismi ne? dedim, Nieves dedi, Ne güzelmiş oğlum olursa adını Nieves koyarım dedim, Olmaz, Nieves kız ismidir dedi, Esperanza ne demek dedim, Umut demek dedi, Bu da Türkiye’de erkek ismidir dedim, İsimlendirme konusunda tersmişiz dedi. İspanyollar ile futbol tarzı olarak da oldukça tersiz. Onların paslı oyunu, bizim ortaya karışık ve bozan oyunumuza tamamen zıt. Yıllardır ekol olmanın köşesinden bilinçlice dönen bir futbol akımının, her bir neslinin kendisini geliştirmek ve adını duyurmak için ortaya koyduğu amansız oyun bugün bahsettiğimiz tek özelliğimiz ve reklamlarda gururumuzu okşayan o yıkıcı tavrın imajı… Çok devlet kurup, çok devlet yıkan bir toplumun, yakın coğrafyası içinde en büyük yüzölçümü ve en yüksek nüfusa sahip olduğu halde yetiştiremediği milli bir çiçek adeta futbol, lale kadar değerli. Çünkü şu ortamda o kadar bölünmüşken -seçimden bir gece öncesi- bile kısa reklamların arkasındaki mantığa beraber gururlanan kavruk ve dilinde eril dişil ayrımı olmayan bir toplumuz. Bugün topu onlar oynayacak, biliyoruz. Klasik kurguları yani orta içte çok koşan ve çok pas yapan üçlü kurguları yerine kanatlı 4lü ile oynayacaklar orta sahada. Lucesculu GS’nin Ali Sami Yen’deki Barça maçını hatırlarım, geniş alana yayılmış oyunun böylesi görülmemiştir. Ve biz yürekli Türkler, o maçta ciğer yetiştirememiştik sahada. Oliç’in diline düşen de o değil mi “Bu kadar kötü kondisyon…“, ve gelelim tek hamleli stoperlerimize. Kime karşılar? Torres ve Villa’ya karşılar. Aşık ve Balta’yı zor bir gece bekliyor, çünkü ihale onlara kalacak gibi. Forvetimizde Nihat’ın varlığı, hissedilen varlığı avantajdır buna eminim. Ancak ileride top yapmamız gerekli, onların silahını kullanmamız yani. Bu iki maçtan puan değil puanlar çıkarmalıyız, Mustafa Denizli döneminde yaptığımız üzre, Almanya ve Hollanda örnekleri… Kredimiz kalmadı ama amansızız, bize yakıştı bu kelime. Amansız : (sıfat) Aman vermez, acımasız, cana kıyıcı. Neyse ki, galip ve victor ikisi de her iki dilde de erkek ismidir. İsterim ki yenelim, onlar gibi oynayarak.
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Uzak Sevdalılar.mp3

Thursday, March 26th, 2009

O herşeyi kendi yanında görüp
Almak istediğini alır
Başka sey düşünmez
Beni unuturdu
Onun her anı heyecan dolu
Beni üzdüğü zamanlarda bile
Yokluğunu hissetmek
Beni korkuturdu
Ben herşeyi onun için, onun
Yanında yaparken
O hepsine uzktan bakardı bir yabancı gibi
Her sözümü dinliyor gibi
Beni kandırırken
İçinden geçen binlerce ses bastırırdı sesimi
O her günü yeni bir umutla
Bekler gibi görünür
Yarına inanmaz, beni avuturdu
Onun her anı heyecan dolu
Beni üzdüğü zamanlarda bile
Yokluğunu hissetmek
Beni korkuturdu
Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Islak Sevdalılar.mp3

Wednesday, March 25th, 2009
Uzunca bir süre uyumuş gibiyim. Hayatım hızlandıkça, ki hızlıyken daha da hızlanıyor, varoluşçu olmanın yavaşlığına bel bağladığımdan, uyumuş gibi hissediyorum, her şey olup bitmiş de ben şimdi o bulantılı sabahların birinde parkın orta yerinde durmuş Sartre’yim. Birazdan o hızlı değişim başlayacak ve her şeyi var oldukları için özgürlük ikilemine düşerek var oluyorlar diye değerlendireceğim. Sonra o parıltı ile değiştiğimi tam söyleyecekken, sevdiğim kız gelecek ve “sen değişme” diyecek. Yok artık daha neler, demek ki henüz varoluşçu olamamışım. Ama gel gör ki, varoluşçuluk için 4 kitap sayılsa 3′ünü okumuşumdur. Yeraltından Notlar mı? Dönüşüm mü? Yabancı mı? Veba mı? Gerisi de hayata kalsın.

İnisiyatif almak kavramını irdeliyoruz arkadaşlarla, hani sanmayın ki arkadaşlarım Hegel, Kant ya da Orhan Pamuk, bildiğin yurdum öğrencisi. Benim savım gayet açık, tesadüf bir ısrar biçimi olduğuna göre, tesadüfi şekilde akan bir hayatta ancak reddederek inisiyatif alabilirsin. Ama şansı insanın kendisinin yarattığını ve şu eski Latince sözü -”Şans cesuru korur”- biliyorsan hayatını tesadüfen değil özüne uygun yaşamaya başlarsın. Bunları bana düşündüren şeyler ve kişiler elbette var. Onlara da sıra gelecek, burada bahsetmek ya da geçelim burayı hayatım boyunca bahsetmek için. Yıllar sonra beklemeyi tekrardan öğrendim, bir de o var. Onun için her yere erkenden gidip bekleme sabrımı tekrardan geliştirme egzersizleri yapabilirim, Ebru Şallı huhhhlaması ile. Neyse gülesim, güldüresim var. Olmazsa da susalım.

“.)” Bu smiley bozuntusunu bugün Kemeraltı’na soksam, feci dayak yer. Çünkü esnaftır, sıradan vatandaştır, öğrencidir, her kim olursa olsun mali sıkıntıda. Bunun psikolojik bir kaynağı var mı bilemiyorum ama insanlar az gelirleri ile satın aldıkları mal ve hizmetlerin gerçekte çok kalitesiz mal ve hizmetler olduğunu görünce bu sıkıntı daha da büyüyor gibime geliyor. “Hava basıyorlar” diyor bir amca kullandığı doğalgaz için, özelleşmeyen sulardaki arsenik vakası zaten bilinen bir gerçek ve böyle uzar gider bu liste… Pazar günü seçimler var ve değişim için bir işaret göremiyorum. Mali kriz bir yandan, ülkedeki hukuki kriz de diğer yandan kıstırıyor insanları. En son Uğur Dündar patlamış. Namus, eşim, Brezilya filan demekte, ne olduğunu çözemesem de şu belli ki erkekler kavgalarında yine kadınları kullanmış. Neyse benim kafamda Arjantin var mesela, hassasım o konuda. Eğer benim ipliğimi de pazara çıkaracaklarsa, oradan girişebilirler olaya…

Haftasonu milli maç da var. Maçın NTV’de yayınlanacak oluşu bile bende sanki maça 0 – 3 önde başlıyoruz hissini veriyor. İlker Yasin anlatımı ya da TRT yayını tüm geceyi -üstelik seçim öncesi- berbat edebilirdi. Resmini koyduğum retro-formaya şu adresten erişebilirsiniz. Rotterdam’da elimdeydi bu forma, baktım ortak benzine para yetişmeyecek bıraktım yerine. Tekrar maça gelirsek, galiba yenileceğiz.

Hayat bana kıyak geçiyor bu aralar. Lüks otel odaları koleksiyonum devam ediyor, uçaklar rötar yapsa da havalimanları sohbet edecek güzel insanlarla dolu, son dönem dersleri okulu bıraktırmayacak kadar zevkli geçiyor, yağmurlar yağıyor, sonra tam ben üzgünken güneş var diye iniyorum otobüsten yürümek için, senin fotoğrafını görüyorum küçük ekranda, ve daha sonra ben bilerek susmuşken, inat etmemişken oradaymışsın, fark ediyorum. Liseye gidecek yaşa döndüm yeniden, istersen uzanabilirsin gerçekten…

Sonunu getirmem gerekirse, yazayım, lavaboda eriyen buz küpleri gibiyim, al eline bir parçamı avucunda erit, gerçekten…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

İzmir Tiyatro Günleri

Wednesday, March 25th, 2009

27. İzmir Tiyatro Günleri başlıyor. Bilet bulabilirseniz buyrun gidin. Emrah Hoca, bilet kalmadığını iddia ediyor.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Derin Mesele – II

Tuesday, March 24th, 2009

Silikleşen bir geçmiş, olmamış bir bugün ve mutlaka güzel olacak diye şartlanılmış bir gelecek… Varoş gencinin, içimde ucuz bira içen varoş gencinin, tüm varlığı bunlar. Gurbetmiş gibi hissetmek istiyor, hiç uzaklardan gelmiş gibi durmayan bu aile bu isteğe yardımcı olamıyor elbette. O yollar hiç tepilip de gelinmemiş gibi davranılıyor ev içinde. Bu denize ait olma zorunluluğunu görüyor babasının evden çıkış hamlelerinde, sokağa adım atış şeklinde. “Buralı değilsek, değilizdir” diye kestirip atmak için sarılması gereken bir geçmişi olmalı insanın, varoş gencinin yok. Tüm kişisel tarihi arabulus saçlar ve sivri burunlu elden düşme ruganlardan oluşan bu ucuz biracı gencin sarılacağı bir “şey” de yok. Var olmak için yok olmak beklentisi gibi bir duygu içindeki. Şimdi oralıyım dese, buralı değil misin diyecekler, adı gibi biliyor. Ha bak, adı mesela, hiç uygun değil buralara. Adına sarılıyor kimi zaman, inceltmesinler ve kısaltmasınlar istiyor, ağız dolusu vurgu istiyor. Ama o da bir “şey” değil ki, eni konu bir isim işte. Hatta bir zaman çayocağında çalıştığı işmerkezindeki sigortacı bey ile aynıydı isimleri, ne fark etti mesela? O beyin elindeki, hayatındaki şeyler ile kendi şeysizliği arasında kurulmaması gereken bir bağ var, bunu biliyor, adı gibi. Ama çayocağını yakmak da az şey mi? O bey, iyi çay demi ne zaman alır bilir mi? Varoş gencinin de çok iyi bildiği yok fakat bu da bir şey işte. Ne yazık bu küçük hüneri, geçmişiyle alakalı değil, olmayan bugünü ile alakalı…

Fikiri bol bugünlerde, çayocağını neden bıraktı diye düşünüyor misal, sonra o iki cümlecik oynaş notuna neden “aşıkım” diye eklemedi, onu düşünüyor ve nihayet seçimleri düşünüyor. Var olan fikirleri ile cebelleşmekten bıkıp, çoğunlukla radyodan ganyan dinliyor. Atlara bindirmiş hayalleri, küle dönen sigarasına bir küfür basıyor. Yine boşa yandı meret…

Silgi çöplerinden yeni silgi yapar gibi hissediyor, yapmazsa enseye tokadı yiyecek. Ah ama o geçmişi bir bulabilse…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

Gıcır Gıcır Hizmet

Tuesday, March 24th, 2009
Aslını isterseniz, ideolojisiz kurumlara dönüşen partilerden önümüzdeki yerel seçimlere dair en gerçekçi propagandayı bence AKP yapıyor. İdeolojisiz, saf ve bütünleşmiş bir kitlenin iradesine göz kırpıyorlar. AKP’nin tüm halk buluşmalarında da alenen “ideolojiyi boşverin hizmete oy verin” çağrısı yapılıyor. Ve son günlerdeki seçim afişlerinde sloganlarının arkaplanındaki mantığı açığa çıkardılar : “Büyük düşündüm, hizmete oy verdim“. Bu çağrıların ve propagandanın mantığına göre, ideoloji yaratmak için düşünmek yerine, kesintisiz güç ve hizmet anlamına gelen istikrar için “büyük” düşünerek kısa yoldan “hizmete oy vermek” gerekli. Yerel seçimler için -zaten ideolojisizleşen bir ortamda- isabetli ama bir o kadar sakat bir mantık. İlla muhalif olmak için yazmıyorum ama kışla ve cami dışında siyaset yaptırılmayan bir neslin üreteceği ve galip getireceği mantık budur. Siyaseten görev almış bireylerin hizmet etmeyi bir lütuf olarak göstermelerinin yanlışlığı bir kenara, topyekün bir seçime zorlanmak bir toplum için faşizm habercisidir. Çünkü bu mantığa göre, Galataport gerçekleşseydi, orası “gıcır gıcır” olacaktı. Hizmetten anlaşılan da katıksızca sermayeleşen şehirler yaratmak, tıpkı forum adı altında pazarlanan suyumuz gibi… Kültürün gelecek içindeki önemi, geçmişin gelişen kültür içindeki izleri bir düşünce etrafında canlanmadığı için “gıcır gıcır” olan bir sahil şeridi daha büyük düşünmek olarak algılanıyor. Bunun da bu toplum yani bizler için hak edilmemiş bir son olduğunu söylemek zor. Velhasıl kelam, bu ülkenin Kültür Bakanı, Türkiye’nin kültürünün bakanıdır ve “Nazım Hikmet üzerinden para kazanmak” deyimini yaratmıştır.

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)

İzmir’de yağmurlu bir pazar akşamüstüsü.

Sunday, March 22nd, 2009

Eko Pub tarihi günlerinden birini yaşıyordu ya da yaşamıyordu. Baba-oğul, yaşlı karı-koca ve iki kafadar bitişik masalarda bira içip, kokoreç kokusunu patcipse katık ediyordu. Bekleyen tarafta olmanın sahiciliği, bekleten tarafta olmanın yüksekliğine tercih edilir duruyordu. Yarım kokoreçler bittikçe birileri bir yerlerden kalabalığa karışıyor ve balkonlarda çay içiliyordu. Kalabalığa karışmak ve kalabalığa bakmak, aralarında fark yoktur diye zannediyordum. Galiba varmış. Deri ceketli siviller, binek renolarını insanların arasından çıkarmaya çabalıyor, bir İngiliz bana seçimlerle ilgili bir şeyler soruyordu. Yağmur durmuş, helikopter havalanmış, faşizm lanetlenmişti. Sevinç’in önünde köpekleriyle uyuyan adamın telefonu ilk defa çalıyor ve ilk kez bu kadar çok izleyeni oluyordu. Telefonla konuşmak için başını kaldırdığında bir köpeğe yastık diye başını koyduğu görüldü. Köpekler temiz, adam pisti, her zamanki gibi…

Çok geçmeden eski saflara geri dönüldü. Kalabalığı yöneten, kalabalığa karışan ve kalabalığı izleyen birbirlerinden habersizce aynı uykuyu uyuyacaklardı.

Yağmur geri döndüğünde, 121 durağında yaklaşık 25 insan, 3 köpek ile durak kavgası yaptı. İnsanlar otobüslerle olay mahallinden uzaklaşırken, 3 köpek boş durakta başbaşa kaldı, bir süre daha ıslanmayacaklardı.

İki kişi iki ayrı yöne gitti, biri köpekleri aklına yazarak, diğeri onları bile görmeyerek…

Digg This
Reddit This
Stumble Now!
Buzz This
Vote on DZone
Share on Facebook
Bookmark this on Delicious
Kick It on DotNetKicks.com
Shout it
Share on LinkedIn
Bookmark this on Technorati
Post on Twitter
Google Buzz (aka. Google Reader)