"Was ist mit dem Hitlergruß?"


Sanırım “Almanlar yenilince biz de yenik sayıldık”, kabullenmesi nedeniyle Almanya, çevremde devamlı tarihsiz ve kültürsüz bir ülke olarak görülüyor. Oysa, Osmanlı’nın savaştığı Avusturya’nın diğer Alman Königleri ve Kontları üzerindeki himayesi düşünülürse ve evrensel müzik olarak kabul edilen Klasik Müzik’in önemli temsilcilerinin Alman olduklarına bakılırsa, aslında güneydoğu ucundan ilişmeye çalıştığımız Avrupa’nın ana kültür damarının orada attığını görebiliriz.

Almanya “ne yazık ve ne mutlu” hep yenilmiştir. Prusya(Preußen) – Bavyera(Bayern) çekişmesi ya da Alman Konfederasyonu – Avusturya çekişmesi ya da Lutheran – Katolik ya da Hohenzollern – Habsburg çekişmesi olarak okunabilecek bir modern zaman yolculuğu sonucunda bugünkü federal göçmen ülkesi oluşmuştur. Orta Avrupa’da sanat, politika ve sosyal yaşam alanlarında tetikleyici ve bazen de yıkıcı bir güç olarak yer alır. Bu yıkıcı gücün uyanışları mükemmelliyetçiliği milliyetçiliklerine kalkan ve kılıf etmeyi başarmıştır. İşte “Der Untergang” filmi bu nedenle önemlidir. Bir toplumun kendi tarihini sanatsal olarak ele alması, böylesine büyük gölgeleri tarih okumalarından çeker alır. Sabittir ki, bu yapıtlar karşısında, tarihsel kişilerin insanî yönlerinin ele alınması ve olayların aktarılış biçimleri eleştiri konusu olur. Ancak bir toplumun kendi içindeki kanserleri teşhis etme süreçleri önlenemez. Almanya II. Dünya Savaşı sonrası yapılanma ve politik çözüm üretme yıllarından sonra savaş görmemiş ilk nesli tarafından yönetilirken, kendi tarihi ve günlük çizgisine neşter atıp, yeni çağa yeni bir beden ile girmek peşinde. Bu neşterler, elbette, sadece 50 – 60 yıl öncesinin sistemleri ve insanları üzerinde işlemeyecek, bu neşterlerden bugünün sınırları içersindeki toplum kesimleri de nasiplerini alacaklar. Çünkü Almanlar açıksözlüdür.

“Der Untergang” filminin karanlık bir sahnesinde Hitler, Frederick II‘nin gözlerinin içine bakarken, aslında -sembolik- olarak tüm Almanlar, Hitler üzerinden nasyonelizmlerinin yanlışlarını sorguluyorlar. İmparatorluklardan, diktatoryal ya da demokrat cumhuriyetlere geçişlerde ulus inşa süreci geriye doğru bakmayı ancak bu yıkım anlarında mümkün kılar. Son 11 güne sığan, Hitler’in umutsuz hamleleri, Eva Braun’un çılgınlıkları, Bayan Goebbels’in Nazizm sonrası bir dünyada yaşamalarını istemediği 6 çocuğunu zehirlemesi ve sokaklarda savaşın son günleri… Park halindeki arabalardan çekilen benzin ile yakılan intihar etmiş bedenler, sadece kendileri için istemenin, dünyayı bir ortaklık değil de bir kölelik düzeni olarak görmenin külleşen kanıtları oluverdi. Bu “oluvermenin” anlatımı, Hitler ile sinemalarda, Führer’in barınağındaki sıkışıklığı hissederek, karşılaşan gençlere, eminim yüzleşme kapısını da açmıştır. Hitler’de gözlemlenen çıldırmanın dayanılmaz hafifliğinin yanında, aslında Hitler’in de bizler gibi bir insan olma sorumluluğuna tabi tutulabileceğini göstermiştir. Bu sorumluluk, onun filmde de gösterilen insaniyetsizliği ile bir caniliğe dönüşürken, ulus inşa sürecinin insanların değil, yılların ve coğrafyanın yürüttüğü bir süreç olduğu ve önemsizleşmesi gereken bir ayrım ürettiği görülüyor. Antik ve kadim çağların bizlerle köken olarak alakalı olması, insan olarak yurdumuzdan uzak bir uygarlıkla alakalı olmamızdan daha az önemsizdir. Çünkü insanların refahı ve barışı için bombalamak, bekaret için sevişmeye benzer, fena halde.


Almanya’nın bütünleşmek ve genişlemek için tartıştığı ve izlediği yöntemler farklılaşsa da bu yöntemlerin getirileri Almanya’da yaşayanlar için değişmedi. Bunların ölüm ve gözyaşı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. 19. yüzyılda izlenen Kleindeutsche Lösung (Küçük Almanya Çözümü/Yöntemi) Almanya ve Avusturya arasındaki ikiliği I. Dünya Savaşı öncesinde güçlendirirken, bu çözüm sayesinde Bismarck’a karşı olası bir rakip ve muhalif olarak herhangi bir güneyli ve Katolik güç çıkamadı. Bismarck’ın sömürgeci ve meşru-monarşik görüşü Almanları ilk felakete sürüklerken, İstanbul’daki muadilleri de Osmanlı’yı kurtaracak olan çözümü Alman etkisinde tartışıyorlardı. Örneğin, Goltz Paşa’nın Das Volk in Waffen kitabı ivedilikle Millet-i Müselleha (Silahlanmış Ulus) adıyla Türkçe’ye çevriliyordu. Almanya’nın denediği bu ilk çözümün I. Dünya Savaşı’nın ardından diğeriyle (Großdeutschle Lösung) değiştirilmesi İtilaf Devletleri tarafından yasaklansa da bu düşünce bir Avusturyalı , Adolf Hitler, tarafından adım adım ve kendini aşarak gerçekleştirilecekti. Bu büyük ülkede, Çingenelere ve Yahudilere yer yoktu. Bu sapkın düşüncede, diğer ırklar Aryan ırkına hizmetçi olabilirlerdi ancak. Yine “Der Untergang” filminin bir sahnesinde, Eva Braun’un ısrarları sonucu Hitler nikah masasına oturmayı kabul etmiştir. Nikah memuru, Faşist Irk Kanununa göre Hitler’e Aryan ırkından olup olmadığını sorar, “Sind Sie rein arischer Abstammung?“. Araya Goebbels girer, “Sie sprechen mit dem Führer.” Yaptığı son propaganda bu olsa gerek.


Öyküsü filmin ana iskeletini oluşturan Sekreter Traudl Junge, son sahneden sonra yaşlılık günlerindeki bir röportaj görüntüsü ile tekrar görünür. Scholl kardeşleri anarak gençliğe dair şunları söyler;

Und in dem Moment hab ich eigentlich gespürt, daß das keine Entschuldigung ist,
daß man jung ist. Sondern daß man auch hätte vielleicht Dinge erfahren können.
Ve o anda, kendimce fark ettim ki, genç olmak bir bahane değildir. Olayları anlamak elbette olanaklıydı.

Comments are closed.