Cumartesi Sabahları
Saturday, February 28th, 2009
Cumartesi sabahları evdeysem, güne Otis ve Serra Yılmaz ile başlamaktan daha iyi bir seçim göremiyorum.

Cumartesi sabahları evdeysem, güne Otis ve Serra Yılmaz ile başlamaktan daha iyi bir seçim göremiyorum.
Beceriksiz bir koro halinde , şafağı örtmeye çalışıyorlar. Babasız doğana Tanrının oğlu dediler, en mübarek dediklerinin torunlarını kestiler, tüm peygamberleri saydılar da bana inanmadılar. Olmayana var dediler. Vişnenin olgun ve duru kırmızısı yerine kan kırmızısını, kakaonun cilveli karalığı yerine yüz karasını seçtiler. Bulup da sonra bir şeyleri yitirmiş gibi kazdılar dünyayı, altın için, cephe için, ölüler için. Kapaklarını yapmadılar çukurların, yaralarını sarmadılar dünyanın. Meyveler aşılı, kafalar kazılı hidayete erdik sandılar. Saçları dökülmüşlere acıdılar, yüzsüzce yollarına devam ettiler. Biliyorlardı elbet bu yolun yanlış olduğunu ama cennete bahis oynadılar , kazandılar. Oysa ateist olmaya yeltenenlerin ikilemleri var -örneğin “Tanrı ya varsa” diye bir takıntı- tendürdiyotu yok ellerinde. Onların en geçerli kelimeleri var, konuşacakların ise dili yok. Bile bile gittiler bu yoldan, çocukları hala saf doğuyor, inanıyorum buna anlatmıyorlarsa da bana. İlk günahı elmada yuğdular, şimdi deterjan dayanmıyor, küfrü dile düşürdüler küffar sardı dört yanı. Kimi sakalına kimi dövmesine saklamış peygamberini, ahlak diyorlar, ayakları tökezlemiyor.

Sineklere sözüm yok onlar konuşamıyorlar bile benimle, ama üzüldüğümü hissediyorlardır belki cam ile apansız bir savaşa girdiklerinde. Hareketlerini incelediğimi, gözlerimle taktik verdiğimi ama dokunamadığımı onlara biliyorlardır. Ve ben de biliyorum ki, camla uğraşıp uğraşıp en sonunda bir pencere aralığı bulabilen sinekler, arkalarına dönüp selam çakıyorlar bana. Kimi de duasız ölüyor, amaçsız yaşamadan duasız ölmek, yerlerde ölmek, omuzlarda taşınmadan yok olmak… Oysa size, güneşi işaret ettiler, kendilerine en gerekeni size de anlattılar. Ne gam, pisliği yaratan değil, pisliğe üşüşen iğrenç kör algılarda. Kaç kere geçtim o telgrafı size, kullanmıyordunuz artık… Bir kenara atmışsınız, yeni kablo evreninde mutluydunuz… Peki ya o gözünüzü korkutan, sizden olmayan çocuklarınız? Siz dölünüze takmışken kafayı, dünya değişti, sizden çok başka artık o çocuklar ve siz bir kenara attığınızdan her şeyi; işte yarı körsünüz artık, çocuklarınız yeni gözlüklüler…
“Onlar”ı bıraktım artık “siz”e anlatıyorum, çünkü ılıksınız. Onlar bile bile giderlerken bu yollardan, babaları kustukça onlar yiyip yol aldıklarında, sizin kafanız karışıktı… Canlı bombaları saldılar üstünüze, kavga etmeniz istendi camlarla, siz daralıp durdunuz bi’yo’.
Paniklemenize ramak kalmıştı, ittiler sizi, sürübozan olmak istemediniz.
Hamakları yakalım dediler, hamakta uzanıp kitap okuyanları yaktılar. Yıkalım yeniden yapalım dediler, yaptıkları tek şey yıkmak oldu. Rüyaları yorumlayalım dediler, kabus ettiler üç vakte kadar malum olan geleceği.

Şaşırtıyorlar demeyecek kadar masumum, tam öğrendim ki hikmeti, elimi kırdılar, topuklarımı kurşunlayıp dişlerimi döktüler… Gözlerim bende kaldı, yürüyüp göremez, görüp elleyemez, söyleyemez ettiler beni. Gözü açık giden liderleri varmış, demokrasinin temeli oymuş, buymuş ve her şeyin temeli ahlakmış. Ev yapacaklarmış çelikten, içine yığacaklar elma sevenleri, başı kapalıya bir gül, başı açığa gül suyu, takvimleri bile farklı birbirlerinden, başka sayıyorlar dünyanın bitmeyen günlerini…
Gördüğüm bunlar , yakından bakmadığıma gördüm diyemem ki, hem ben hala ben öldüğümde de arkamdan resmi tören yapacaklarını sanan o çocuktan izler taşıyorum, huzursuzum, Güney Kutbu’nda insanlar baş aşağı duruyor diye bellemişim bir kere , dünyanın sonu bir çağlayan, tan doğacakken dünya ile güneş birbirine değiyor var sayıyorum, gün doğmadan neler doğacak diye bekliyorum aynı mavilikte, göz kamaştıran sabahlar yerine.
Seçimim iki içinde bir. Adım Türkçe içinde bir bebek çığlığı, bir adet de mahkeme kararı… Yaşamım bana taahhütlü bir posta ve varlığım insanların bana dokunuşlarından ibaret, sanıyorum.
Ama onlar , bile bile kör olup, acı vere vere kör edenler, hüznü yalnız yürütenler gece karanlığında , kapıyı çalmadan içeri girenler uzak bu gerçekliklerden.
1-1 = 0. Atlastaki sıkıcı sayfalardan biriyiz, görmüyorlar.
Otobüs kazalarında otobüsten firma ismini kazıyan telaşlı firma yetkilisi gibi hissetmeseydiniz bir de.

Almanya “ne yazık ve ne mutlu” hep yenilmiştir. Prusya(Preußen) – Bavyera(Bayern) çekişmesi ya da Alman Konfederasyonu – Avusturya çekişmesi ya da Lutheran – Katolik ya da Hohenzollern – Habsburg çekişmesi olarak okunabilecek bir modern zaman yolculuğu sonucunda bugünkü federal göçmen ülkesi oluşmuştur. Orta Avrupa’da sanat, politika ve sosyal yaşam alanlarında tetikleyici ve bazen de yıkıcı bir güç olarak yer alır. Bu yıkıcı gücün uyanışları mükemmelliyetçiliği milliyetçiliklerine kalkan ve kılıf etmeyi başarmıştır. İşte “Der Untergang” filmi bu nedenle önemlidir. Bir toplumun kendi tarihini sanatsal olarak ele alması, böylesine büyük gölgeleri tarih okumalarından çeker alır. Sabittir ki, bu yapıtlar karşısında, tarihsel kişilerin insanî yönlerinin ele alınması ve olayların aktarılış biçimleri eleştiri konusu olur. Ancak bir toplumun kendi içindeki kanserleri teşhis etme süreçleri önlenemez. Almanya II. Dünya Savaşı sonrası yapılanma ve politik çözüm üretme yıllarından sonra savaş görmemiş ilk nesli tarafından yönetilirken, kendi tarihi ve günlük çizgisine neşter atıp, yeni çağa yeni bir beden ile girmek peşinde. Bu neşterler, elbette, sadece 50 – 60 yıl öncesinin sistemleri ve insanları üzerinde işlemeyecek, bu neşterlerden bugünün sınırları içersindeki toplum kesimleri de nasiplerini alacaklar. Çünkü Almanlar açıksözlüdür.
“Der Untergang” filminin karanlık bir sahnesinde Hitler, Frederick II‘nin gözlerinin içine bakarken, aslında -sembolik- olarak tüm Almanlar, Hitler üzerinden nasyonelizmlerinin yanlışlarını sorguluyorlar. İmparatorluklardan, diktatoryal ya da demokrat cumhuriyetlere geçişlerde ulus inşa süreci geriye doğru bakmayı ancak bu yıkım anlarında mümkün kılar. Son 11 güne sığan, Hitler’in umutsuz hamleleri, Eva Braun’un çılgınlıkları, Bayan Goebbels’in Nazizm sonrası bir dünyada yaşamalarını istemediği 6 çocuğunu zehirlemesi ve sokaklarda savaşın son günleri… Park halindeki arabalardan çekilen benzin ile yakılan intihar etmiş bedenler, sadece kendileri için istemenin, dünyayı bir ortaklık değil de bir kölelik düzeni olarak görmenin külleşen kanıtları oluverdi. Bu “oluvermenin” anlatımı, Hitler ile sinemalarda, Führer’in barınağındaki sıkışıklığı hissederek, karşılaşan gençlere, eminim yüzleşme kapısını da açmıştır. Hitler’de gözlemlenen çıldırmanın dayanılmaz hafifliğinin yanında, aslında Hitler’in de bizler gibi bir insan olma sorumluluğuna tabi tutulabileceğini göstermiştir. Bu sorumluluk, onun filmde de gösterilen insaniyetsizliği ile bir caniliğe dönüşürken, ulus inşa sürecinin insanların değil, yılların ve coğrafyanın yürüttüğü bir süreç olduğu ve önemsizleşmesi gereken bir ayrım ürettiği görülüyor. Antik ve kadim çağların bizlerle köken olarak alakalı olması, insan olarak yurdumuzdan uzak bir uygarlıkla alakalı olmamızdan daha az önemsizdir. Çünkü insanların refahı ve barışı için bombalamak, bekaret için sevişmeye benzer, fena halde.

Almanya’nın bütünleşmek ve genişlemek için tartıştığı ve izlediği yöntemler farklılaşsa da bu yöntemlerin getirileri Almanya’da yaşayanlar için değişmedi. Bunların ölüm ve gözyaşı olduğunu söylememe gerek yok sanırım. 19. yüzyılda izlenen Kleindeutsche Lösung (Küçük Almanya Çözümü/Yöntemi) Almanya ve Avusturya arasındaki ikiliği I. Dünya Savaşı öncesinde güçlendirirken, bu çözüm sayesinde Bismarck’a karşı olası bir rakip ve muhalif olarak herhangi bir güneyli ve Katolik güç çıkamadı. Bismarck’ın sömürgeci ve meşru-monarşik görüşü Almanları ilk felakete sürüklerken, İstanbul’daki muadilleri de Osmanlı’yı kurtaracak olan çözümü Alman etkisinde tartışıyorlardı. Örneğin, Goltz Paşa’nın Das Volk in Waffen kitabı ivedilikle Millet-i Müselleha (Silahlanmış Ulus) adıyla Türkçe’ye çevriliyordu. Almanya’nın denediği bu ilk çözümün I. Dünya Savaşı’nın ardından diğeriyle (Großdeutschle Lösung) değiştirilmesi İtilaf Devletleri tarafından yasaklansa da bu düşünce bir Avusturyalı , Adolf Hitler, tarafından adım adım ve kendini aşarak gerçekleştirilecekti. Bu büyük ülkede, Çingenelere ve Yahudilere yer yoktu. Bu sapkın düşüncede, diğer ırklar Aryan ırkına hizmetçi olabilirlerdi ancak. Yine “Der Untergang” filminin bir sahnesinde, Eva Braun’un ısrarları sonucu Hitler nikah masasına oturmayı kabul etmiştir. Nikah memuru, Faşist Irk Kanununa göre Hitler’e Aryan ırkından olup olmadığını sorar, “Sind Sie rein arischer Abstammung?“. Araya Goebbels girer, “Sie sprechen mit dem Führer.” Yaptığı son propaganda bu olsa gerek.

Öyküsü filmin ana iskeletini oluşturan Sekreter Traudl Junge, son sahneden sonra yaşlılık günlerindeki bir röportaj görüntüsü ile tekrar görünür. Scholl kardeşleri anarak gençliğe dair şunları söyler;
Bir de sesler geliyor Berlin’den, Frankfurt’tan, Breton’dan, duymuyorum onları. Emrah Hocam tazeleyelim çayları…


Avrupa’ya yazın gitmek daha mantıklı.

İstanbullu’lar Seyfi Solukal ile soluk alacak.
Büyükşehir Belediye’mizin hazırladığı ilk seçim filmi. Sloganın AKP’nin genel sloganlarından biri ile oldukça benzeşir olması ilginç olmuş. Siz filmi izleyedurun, yorumlarım sonra gelecek.
Görseldeki hezeyan aslında çok şey anlatıyor, çünkü memleketimizin gençlerinin çoğu siyasete böyle eklemleniyor. Birebir yaşanmışlıklardan biliyorum. “Osman, tasolarını kantinin önünde kapış yapacakmış!” tümcesinin uyandırdığı merak/infial/ikitasokapma düşüncesine benzer bir heves görüyorum bu tür insanlarda. Hani, yarın bir gün bor madenleri gerçekten bir kriz konusu olursa, “Oooohhoo biz çok fw:lemiştik bu haberleri…” diyeceklermişçesine vasat bir sorumlulukları var. Böyle olmamalı elbet. Kentlerimizi ve insanlarımızı doğaya rağmen tasarlayınca en kolay cümle bu oluyor: Böyle olmamalı. Ama olmuş işte. Bu olmuşluktan dolayı şu anda ben “ne yapılabilir“i konuşacak bir akran bulamıyorum. Üstelik bu hevese intikal edenler siyasetin kara deliğini bizzat oluşturduklarının farkında değiller. Onlara göre tek doğru bu yollu siyaset yapmak. Bu merak/infial/ikitasokapma döngüsü kendi kendini bu tekdoğrusevicilik ile besliyor. Bu beslenmenin vasatlığa dair olan bağımlılığına panzehir olarak Etiler/Çankaya/Bostanlı-Güzelyalı akımını sunmak ise en tehlikeli adımdır bence. Çünkü burjuva sınıfları arasında büyük/küçük, köklü/köksüz ayrımı toplumları en büyük yıkıma götüren süreçtir. Daha derin nedeni ise, burjuva kaynaklı aydınlanmanın kendi içinde düğümlenmesidir. Yani demek istediğim, burjuva sanata ve bilime inandığı için değil, büyüklüğünü, köklü oluşunu devam ettirmek ve ispat etmek için kendini bu alanlarda tek temsilci olarak görürse, bu çizilen çemberin bir adım içinde ve bir adım dışında kalan , yeni burjuvalaşan kesimlerin marjinalleşmesine yol açar. Çember dışındaki kalıtsallaşan yoksulluğun üyeleri ise gerçek bir devrimi veyahut -adını yumuşatalım- sosyal denge isteğini unutup, din ile ve rıza ile yaşamlarını sürdürürler.
Bu düşüncede temsilleri belirlersek, büyük burjuva yukarıda betimlediğim gençlik gözleminde yer alamıyor. Zira o kesimlerden birebir gözleme nail olamadım. Bu noktada tek örnek, özel müzelerin ve özel üniversitelerin kurulma düşüncesini oluşturanların çocukları, genç nesilleri olabilir, ancak kesinlikle bu özel kurumlara devam edenler bu kesime dahil değildir. Çizilen çemberin bir adım içinde ve bir adım dışında yer alanların, yani orta ve küçük burjuvanın ya da yeni burjuvalaşanların yukarıdaki somutlaştırmada yerleri Etiler/Çankaya/Bostanlı-Güzelyalı akımıdır. Bu akımın geç uyanan bilinçleri, önceki bilinçlerine bağlı olarak çoğunlukla bir ayrıma çalışır. Farklı olma ve farklılığı vurgulama biçimleri sanata ve bilime hakim olmanın hırsı ve hazzı ile donanmıştır. Siyaseten fasit bir daire oluşturan durum, bu akımın iki ayrı kesimi tarafından yaratılır. Refah seviyesi bakımından karşılaştırmak burada yararsızdır. Bu iki kesim bilgi kaynaklarına erişme ve toplumun her kesime açık olma bakımından ayrılırlar. Bu ayrım da aralarında çoğunlukla liberal ve nasyonel sosyalist kamplaşmasını yaratır. Bu yaradılış süreci ülkemizdeki iki ana siyasi görüşü beslemektedir. Bu temsil de refah seviyesi bağlamında en yüksek ve en düşük kesimleri yansıtmadığından, çünkü bu kesimler genellikle kendi dertleri ile meşgullerdir, siyasi temsilciler bu çember etrafında yoğunlaşan bu iki kesimden beslenip, çember merkezindeki yüksek kesimden dostlar, iş ortakları ve imtiyaz elde ederken, çember ile uzaktan yakından alakası olması kalıtsal yoksul kesimlerden de önceliğe göre oy elde ederler.
Bilgiye erişime de değinirsem, bana göre çağımızın İskenderiye’si olabilecek özellikteki Wikipedia’yı örnekleyebilirim. Bu görüşümün sebebi ise, bilgi eklemenin açık ve herkes tarafından denetlenebilir olması. Şimdi bu yazıda işlemeye çalıştığım sosyal konulara dair bir madde seçelim, maddemiz burjuva/bourgeoisie olsun. Buyrun Türkçe kaynak Vikipedi’nden burjuva maddesi. Bu da İngilizce Wikipedia’dan bourgeoisie maddesi. Bu Portekizce Wikipedia’daki burguesia maddesi. Son olarak Macarca Wikipédia’ya bakalım, Polgárság maddesi. Sadece Türkçe bilen bir bireyin bu bilgi kaynağından alabileceği engin bilgi “Ayrica Çarsi Burjuvalara Karsi” olabilirken, İngilizce bilen bir bireyin erişebileceği bilgi ek maddeler ile salt Türkçe maddeden kat be kat büyük oluyor. Diğer dillerdeki bilgi akışının da oldukça hızlı olduğunu görebildiysek, çağı yakalayan bir ülkeden bahsedebilir miyiz? Çağı yakalamayı, tüketim alışkanlıkları ve inşaat sektöründeki gelişmeler olarak görüyorsak, elbette elimizde vasat bir gazete ile bu ahkamı kesebiliriz. Ancak bilgi çağında, tüm nasyonel sosyalist görüşümüz ile bilgiye gereksinim duymuyorsak, üstüne dil öğrenimini külfet ve kültür katli olarak görüyorsak belli ki balık her tarafından kokuyor.
Sosyal sınıflar ya da bu sınıflar arasında geçişler olmamalı demiyorum. Bu sınıfların bilgiye, eğitime ve gelişime aynı şanslar ile erişebilir olmasını savunuyorum. Özel sanat ve bilim kurumlarının faydalarını yadsımıyorum ancak bu faydalardan yoksul kesimlerin de yararlanması gereklidir diyorum. Siyasi kamplaşma kötüdür demiyorum fakat siyasi tartışmanın önü açılmalıdır diye düşünüyorum. Gençler siyasete doğru şekilde eklemlenmelidir diyorum ve son olarak İbn-i Haldun‘u ve İbn-i Rüşt‘ü en kolay ve kapsamlı şekilde Türkçe olarak da okumak istiyorum.