Teresmus

Geçmiş zamanın fırtınaları…
Posterasmus sendromu sırasında indirmiştim l’auberge espagnole filmini, ancak ek$ideki yorumları okuyunca izlemeyi erteledim. Ta ki düne kadar… Bu sendroma bağlı olarak bir teresmus olduğumun resmidir filmden sonraki halim. Audrey ilk defa canımı sıktı, düşüversin istedim Xavier’in yakasından. Oralara öyle memlekette sevgili varken gidilmez, gidilmemeli. Çünkü oralardaki pansiyon, yurt ve ev yaşamı buradaki değer yargılarını işsiz güçsüz bırakır. Bir kat, on oda, iki tuvalet, iki banyo, bir mutfak ve sıfır nöbetçi… Hayat böyle işliyor oralarda, komediye dönüşen anlar sonradan alışkanlığa bağlanıyor. Parti ve kampüs havasına hiç girmiyorum. Filme döneyim tekrar, Avrupalı gençlerin Amerikalılara duyduğu antipatiyi de çok iyi vurgulamış. İngilizlere olan bir gıcıklık da sözkonusudur çünkü özellikle Akdenizlilerin İngilizcesi ile inceden dalga geçerler, o anda o adama iki kelime Türkçe konuş desen öcünü de almış olursun. Filmin Fransız ve İspanyol ana ekseni tabi benim yaşadıklarımla çok çakışmadı ama pansiyonda bir Alman gencin de bulunması bazı anıları canlandırdı. Hey gidi günler!

“Erasmus?” replikleri gerçektir ve hayatın her saniyesinde yaşanabilir. Xavier’in ülkeye dönüşünde yaşadıklarını ben de yaşadım, tek farkla buradaki Erasmusların ortamını da gördükten sonra bizde bir sorun olduğunu düşünmeye başladım.

Film sıcak, Audrey sinir bozucu, Anne-Sophie sanat eseri, Ali Farka Toure ise filmin sürprizi… Barcelona ve Katalancılık ise filmde kolaycılık gibi durmuş, yazıyı Xavier’in ilk günündeki repliği bitirelim;

“when you first arrive in a new city, nothing makes sense. everythings unknown, virgin… after you’ve lived here, walked these streets, you’ll know them inside out. you’ll know these people. once you’ve lived here, crossed this street 10, 20, 1000 times… it’ll belong to you because you’ve lived there. that was about to happen to me, but i didn’t know it yet.”


Comments are closed.