Archive for January, 2009

Van Minüt

Saturday, January 31st, 2009

Başbakan’ın Davos Fethi’ni ben tam olarak anlayamadım. Ya ben sade bir vatandaş olarak aklımda çok şey tutuyorum ya da uysal koyunum… Olay anını canlı olarak izleyemediğim için, sonrasında öncelikle Türk basınından olmak üzere birden çok basın ögesinden olaya dair görüntüleri ve yorumları inceledim. Olay ile başlayalım, olayın bir münazara için fazla gergin olduğu ortadadır. Sert bir münakaşa için toplantı öncesi ve sırasında her tür bileşen halihazır durumda. Spekülatif bir yazarın moderatörlüğü, BM binaları vurulunca dahi susan BM Genel Sekreteri Moon, bizim medyamızdan anladığımız kadarıyla devamlı kurnaz bir suskunluk içinde olan Arapların temsilcisi babında Arap Ligi Temsilcisi, bu tarihsel sürecin baş aktörlerinden İsrail Cumhurbaşkanı Peres (Perez değil) ve 27 Aralık’tan beri bu konu hakkında sert çıkışlar yapan bizim başbakan Erdoğan’ın katılımı ile toplanan bir forumda akışın gerginliğinin asabi Tayyip Erdoğan’a yaramayacağını bilmemek imkansız gibi geliyor bana.

Başbakan’ın bu olaydaki hareketleri kendi içinde ve kendi tavırları ekseninde tutarlıdır. Ülkesinde devamlı konuşan, lafının üstüne laf edilmeyen bir başbakanın Davos Zirvesi denen haydidostlarşöminebaşındatoplanalım havasındaki bir ortamda Peres tarafından bilgisizlik ile suçlanması, yeteri kadar söz hakkı verilmemesi ve en can alıcı nokta “İstanbul’a günde 100 roket atılsaydı, siz ne yapardınız?” sorusunun sıkıştırıcılığı Tayyip Erdoğan’ı bildiği oyunu oynaya itmiştir. Zira bu oyunu çok iyi bilmenin rahatlığı ile o noktadan sonra rahatça eyleme geçmiştir, fakat o tepe noktasından önce barış talebinden çok savaş çığırtkanlığı yapan bir kitlenin temsilcisi olarak gerçek bir hak savunucusu olamamıştır. Saygılı racon kesicilik halinin içinde bile bir saygısızlık vardı. O nedenle, Peres’e “Bugün sarfettiğiniz savaşçı cümleler Nobel Barış Ödülünüzü bile utandırıyor” demek varken, “sen” hitabına başvurdu. Ben buradan hareketle ülkemin başbakanını “dünyanın yeni lideri” ilan edemiyorum. Obama’da yaratılan sinerji AKP teşkilatını etkilemiş olacak ki bu yollu vurgular yapılıyor. Tüm bunların oluş hızında kaybolan küresel ölçekten yerel ölçeğe geçen söylem çevikliği ise kendi toplumumuzu “konuşamıyoruz o halde kavga edelim” noktasına getirecektir.

Şimdi benim aklımda tuttuklarıma geleyim, efendim, bu ülkenin vatandaşları 1-2 yıl önce İsrail esir askerleri için Lübnan’a girdiğinde, “Bak İsrail tak tak vuruyor, biz de öyle yapalım” demedi mi? Bu ülkenin başbakanı 5-6 yıl önce bir Yahudi kuruluşundan “Cesaret Ödülü” almadı mı? Bu ülkede erk sahipleri bazı olaylarda “Çocuk da kadın da farketmez, gereği neyse yapılacaktır” demedi mi? Bu ülkenin ulusalcı kesimleri 22 Temmuz seçimleri öncesinde Erbakan’ı AKP oylarını tırpanlasın diye kendi televizyonlarına çıkarmadı mı? Bu ülkede başbakan DTPlilerin elini terörist örgüt bağlantısını öne sürerek sıkmaktan imtina etmedi mi? Şimdi nasıl bu kadar hızlı bir şekilde barışa doğru katkılar yapmak yerine birbirleri ile çelişen bu durumları kabul edebiliyoruz?

Yaser Arafat BM Genel Kurulu’nda bütün dünyaya karşı haklı bir şekilde feveran edebilecekken çok net şunları demiştir, “Bugün bir elimde zeytin dalı, bir elimde de özgürlük savaşçısının silahı var. Zeytin dalının düşmesine izin vermeyin…

Bu çağın barışını bizler, özgür düşüncelerimiz ile kuracağız. Çağlar öncesinin dinsel ve ırsi bağlılıkları ile değil, Yahudi kralları, Osmanlı sultanları ve Arap emirlerinin hırsı ile değil, içimizdeki en net insan görüntüsü ile, işimizi ne Tevrat’a ne Kuran’a ne de Davos’a bırakmadan, barış içimizden geldiği için konuşmaya başlayacağız. Şatafatın, yükselen tekçi dalganın ve dine bulanmanın insanlara göstermediği uzakların adına barış diyoruz biz, sesimizi yükseltmeden.

Kariyer Sebebine Kaldım İstanbullarda

Thursday, January 29th, 2009
Finaller bitti. Kimseye randevu vermişliğim yok, kendime verdiğim kadar. Birkaç günlüğüne “iş için” İstanbul… Biliyorum ki, tatil lisede kalan hüzünlü bir şarkıdır. İzmir’e dönmek İstanbul’un en güzel yanıdır. Pazartesi maçı kaçırmayalım bari.

Ah be Adriana’m o ışıltılı dünya sana ancak bir çiçek verebilir. Biz çiçek ekmek derdindeyiz.

İzmir’de Gentrifikasyon

Thursday, January 29th, 2009
Soylulaştırma, en basit ve sınırlı tanımıyla, dar gelirlilerin yaşadığı, kent içerisindeki köhneleşmekte olan konut alanlarına, daha üst sınıfların yerleşmeye başlaması süreci olarak tanımlanmaktadır.

Gentrifikasyon konusunu Trofolo’nun blogunda tanıyıp, kafamdaki düşünceleri kategorize etmede kullanmıştım. O ana kadar kentsel dönüşüm, rant paylaşımı ve siteleşme olarak gördüğüm bazı adımları bu kavram içersinde oturtmaya çalıştım. Kavramın asıl işlerliği İzmir’e nazaran daha büyük ve tarihsel dokusunun kaybolmasından ziyade düşük gelirlilere terk edilmiş olan şehirlerde ortaya çıkıyor. Yine de İzmir ölçeğinde bazı fikir yürütmeler yapmak yararlıdır diye düşünüyorum.

İzmir’de olanlara dair şunlar söylenebilir; 9 Eylül 1922′den sonra şehrin göbeği yanıyor. Çoğunluğu Rum ve Ermeni yerleşimi olan bu alanda hepimizin bildiği Kültürpark kuruluyor. Kültürpark’a şehre açık olma esprisi ile kapılar yapılıyor: Kahramanlar’a açılan Cumhuriyet, Basmane’ye açılan 9 Eylül, Atatürk lisesi’ne açılan Lozan ve Montrö ile Tekel’e açılan 26 Ağustos kapıları. Kültürpark İzmir için yeni bir çekim alanı olduğu yıllardan şimdiki sessiz günlere ve altı oyuk hale geliyor. Saydığım kapıların bulunduğu meydanlar tamamen trafik akışına terk ediliyor. Fransız yapısı Basmane Garı, İngiliz yapısı Alsancak Garı, Sahlepçioğlu Camii, Agora antik kenti, Kadifekale ve Saat Kulesi şehrin büyümesiyle diğer binaların ve yolların gölgesinde kalıveriyor. Gölgede kalanlar kadar şanslı olamayanlar ise tamamen değiştirilip başka kullanımlara açılıyor, Eiffel emeği Konak Pier gibi. Daha da ilginci Atatürk’ün Yunan Bayrağı’nı yerden kaldırdığı köşk yıkılıp apartman yapılıyor. Çeşitli belediye başkanları döneminde önemli caddeler (Liman Caddesi, 2. Kordon ve Girne Bulvarı) ve Altınyol açılıyor, şehir gitgide büyüyor. Bu esnada Bayraklı ve Kadifekale iki antik alana da aldırış edilmeden gecekondulara teslim ediliyor. Bugüne gelesiye kadar dönülen en önemli kavşak elbette ki, Kordon Otoyolu Projesidir. Bu manyakça proje Ahmet Priştina’nın çabaları sonucu geri dönüşsüz olarak rafa kalkıyor. Toprağına sahip çıkmayan kent denize pislemekten de geri durmuyor tabi. Meşhur kokusuyla bildiğimiz Körfez, Büyük Kanal Projesi ile daha temiz duruma geliyor. Eski anlamda vapur işletmeciliği ise ancak 2001 yılında başlatılıyor. Metro 2000 yılında işletilmeye başlanıyor, sadece Bornova – Üçyol arasında ve çoğu da yerin üstünde olan bu hat günümüzde uzatılarak ve banliyö trenleri ile bağlanılarak İzmir’de bir demirağlar devrimi düşünülüyor.

Eski yapılara hürmet buralarda tekrar Priştina ile hatırlanıyor. Başkana kadar Ege Palas Alsancak’ın göbeğine dikilmiş bile ve eski Rum evleri istimlakçıların insafına bırakılmış durumda.

Bu günlere gelirsem, şehir sokak sokak yenileniyor ama bu sefer eski yapılara biraz daha hürmet var. Elimizde çok az kalsa da, eski itfaiye binasının Kent Arşivi olmasıyla başlayan süreçte, Basmane semtinde bir çok kent merkezi ve Alsancak semtinde bir çok kent kütüphanesi bu eski konaklarda yaşıyor. Kemeraltı yenilenmiş vaziyette, Oteller Sokağı tertemiz, İkiçeşmelik eski kimliğini buluyor, Agora ve Kadifekale bütünleşiyor, Havagazı Fabrikası kültür sanat merkezi oluyor, Karşıyaka Latife Hanım Köşkü onarılıyor, Ege Üniversitesi elindeki Levanten köşklerini yeniliyor vb… Bu durumda garip işler yapan bir tek Buca Belediyesi olarak kalıyor. Büyük Mevlana Heykeli ve Yeşildere’deki Atatürk Maskı gibi…

Düşündükçe İzmir’de yaşanan bir gentrifikasyon / soylulaştırma değil, toparlanmadır. İşbu açıdan daha anlam katacak olursak, İstanbul Silahtarağa’daki santralİstanbul projesi ve İzmir Liman’daki Havagazı Kültür Merkezi projelerinin yapımını ele alabiliriz. Birinde birikmiş ve eğitime yatırılan bir girişimci sermayesi, diğerinde ise belediye kaynakları kullanılıyor. İzmir’de eski alanlar gittikçe küçülüyor ve İstanbul’daki gibi bu alanlara nostalji yaparak ya da el ovuşturarak bakan kesimler yerleşmiş değil. İzmir’in yaşam alanlarına ek olarak camiiler dışındaki ibadet mekanları da çok kötü durumda. Kiliseler tel örgüler arkasında, kesinlikle toplumla ve şehirle bütünleşik değiller. Bu nokta da belki buradaki yanıltıcı “özgür şehir” algısına yanıt olabilir.

Düşüncelerim devam edecek, İzmir’de soylu yapılaşmanın ve yaşamanın denendiği Bostanlı’yı işleyeceğim, yorumlarda yanlış bildiklerimi düzeltir ve ekleme yaparsanız sevinirim.

Dario Moreno ile Tatlı Hayat

Tuesday, January 27th, 2009

Dario Moreno, sen ne şen bi’ abimizdin. Mezarlıkbaşı, zor bir çocukluk, Karataş, çalışkan bir avukat katibi, Kemeraltı, tek başına öğrenilen Fransızca, Akhisar’da başlayan askerlik günleri, Kordon’da, Konak’ta güzel şarkılar güzel nâmeler, İzmir Palas’tan İstanbul’a, Ankara’da Orhan Veli ile oda arkadaşlığı, İstanbul’dan Atina’ya oradan Almanya ve Fransa’ya… Solmayan bir neşe ile süregiden gelişme ve çalışma hevesi…

Tatlı hayatın gülen emeğisin, bırak hemşehrilerin seni de gavur bilsin. Dario Moreno ile tatlı hayat videoda…

Amor es Perros, à si Amiga

Tuesday, January 27th, 2009

Karşılıklı susuyoruz nicedir, devam edelim. Böylesi güzel…

Kutuma Gitmek İstiyorum

Monday, January 26th, 2009
Mahallede oyunun asları gelmeden önce, paleler olarak kendi aramızda ısınırdık. Normalde defansta oynayan veletler olarak forvete çıkardık, kendimizden daha küçükleri de beke koyardık. Böylesine acımasız bi’ döngüydü bu. Mahallenin asları, köşe kaldırımlarında ablalarımızı öptükten sonra ellerinde soda bizim The Mahalle Arena‘ya gelirlerdi. Bu soda imgesine takılmamalıyım. Velhasıl kelam, abilerimiz geldiğinde bizler çoktan kendimizi Gianfranco Zola zannetmeye başlamış olurduk. Fulelerimiz ile abilerin yanında forvet olarak oynayabiliriz zannederdik. Bu ısınma maçları bize o özgüveni sağlardı ve daha da tartışmasızı bize acaip zevk verirdi. Bu basit algoritmayı ben hayatın bir çok alanında gördüm. Lisede iki adet karşıcinsin elini tutan bu konularda özgürlükçü kesilirdi ya da belirli bir konuda iki kitap okuyan herhangi bir konunun uzmanı karşısında ukalalık eder ya da daha büyük bir kenti gören bahsin geçtiği kenti köy ilan ederdi.
Bu algoritmanın futbol seyrindeki uygulanışı ise basit, bir adet Premier League ve bir adet de Barcelona maçı izlenir, akabinde kendi ligimize sövülüp sayılır. İlk tahlilde haklılık payı olsa da, sonuçta bir ülkede oynanan futbolun parametrelerini o ülkenin yaşayanları belirler. Halısaha gibi dünyanın başka hiç bir köşesinde görülmeyen bir olguya sahip ülkenin liginde top neden bu kadar kötü oynanıyor? Bunda bizim, beden eğitimi derslerinin ve eğitim sonucu elde ettiğimiz muhakeme gücünün etkisi nedir? Gazozuna maçın, arsa futbolunun ve mahalle maçlarının bu kötü oyuna etkisi nedir diye düşünmemiz gerekiyor. Brezilya futbolunu kumsal ile anlatıyorsak, Alman futbolunu Alman disiplini ile özdeşleştirip, Ada futbolunu soyluluk ve isyancılık ile betimliyorsak kültürümüzü de bu keşmekeşin içinde düşünmeliyiz. Düşüncemizi daha da genişleterek, bunu diğer spor dallarına da yaymalıyız. Söz gelimi, savaşçı ve göçebe bir toplum binicilik ve atıcılık, dört adet deniz tanıyan bir yurtta yaşayanlar yelkencilik ve yüzücülük alanlarında neden bu kadar ilgisiz ve çaresiz olur?


Akşama Merseyside derbisi ile başladım. Bu derbinin ikinci yarısı ve bizdeki her yola gelir derbi kavramının yarattığı FB – Trabzon derbisinin ilk yarısı ile çakışınca, iki maçı da dönüşümlü izlemek durumunda kaldım. Bir akşam önceki “Ergenekon” tezahüratı ile karşılaştırınca, çığ sonucu hayatını kaybeden dağcılar için saygı duruşunda bulunulurken “Kahrolsun İsrail” bağırışmaları çok yavan kaldı. O konuda da benyaptımolduculuk huyumuz ortaya çıktı. Daha saygı duruşunun nedenine saygı gösteremeyen bir fırsatçılık ortada ne saygı ne de samimilik bıraktı. İsrail kahrolabilir, gönence erişebilir ama bunun konuyla alakasız bir neden sonucu yaşamını yitirenlere bir saygısızlığa dönüşmemesi gerekir. İstanbul’daki maç heyecanlı başlasa da, o hep yakındığımız güzel oyun eksikliği yine orta yerdeydi. Trabzon’un defansın ardına atılan toplar ile bu kadar çok tehlike yakalaması FB’nin kendine çok güvenen beklerinin hatalasıydı. Aslında Gökhan Ünal biraz daha odaklanmış ve Umut Bulut biraz daha becerikli olsa Trabzonspor ilk anlarda çok rahat öne geçebilirdi. Ersun Yanal’ın tepkilerinin ise anlamsız olduğunu düşünüyorum. Sanki takımı mükemmel bir oyun ile FB savunmasını ekarte etmiş, son vuruşlarda Umut Bulut herşeyi mahvetmiş gibi… Evet, Umut’un temek eksiklikleri var ama sahadaki oyun sadece iyi bir mücadeleydi, fazlası değildi.


Güiza’nın kaçırdığı bir golden sonra, Merseyside’a döndüm. Dönmem ile birlikte Torres, topuk, Gerrard, şut ve gol… Liverpool’un bu maçta Rafa’nın sözleşme yenilememesi, klubün tekrar satışının gündeme gelmesi ve ligdeki liderliğin baskısı gibi etkenlerle zorlanacağını düşünüyordum fakat Moyes risk almayınca Liverpool bildiğimiz parselli oyununu oynamaya başladı. Howard’ın gerçekten güzel birkaç kurtarışı oldu, zaten Amerikalılardan çıka çıka sadece kaleci çıkıyor. Maçın genelinde Mavilerin, bu 18 yıl sonraki ilk FA Cup derbisinde çok kapalı oynadığı bir gerçek. David Moyes, Benitez’in bu yöndeki eleştirilerini, “Bizim bir stilimiz var” diyerek savuşturmuş. Replay maçında Everton daha istekli oynayacaktır ve Liverpool elde edemediği avantajı orada zorlayacaktır. İkinci maç daha da zevkli olacak.

FB – Trabzon maçının ikinci yarısını ise Adriana Lima’ya kurban ettim. Adriana ve sempati manyaklığı ekran başındaki binlerce akıllı uslu Türk gencini bile helak etmiştir. Gecenin ilerleyen dakikalarında hatunun samba yapması, bizi hayatımız ve bira göbeklerimiz hakkında tekrar düşüncelere gark etti. Lima’dan kalan vakitte takip ettiğim maçta ise, Umut’a bu sefer Cale eşlik etti beceriksizlikte. Fenerbahçe’nin Alex’i kenara çekip ortasahayı daha diri hale getirmesi ise az da olsa bir baskı kurmasını sağladı. Ancak bu bilindik Saraçoğlu baskılarından değildi. Birkaç serbest vuruş ve korner getirdi o kadar. Trabzon’un Colman endeksli oyunu uç oyuncularının mevkilerinde köreldikçe, aslında bu akşam hem Trabzon hem de benim için daha verimli olabilirdi diye düşündüm. Ha bir de, ben de günlük yaşantımın her anında bana tezahürat yapacak var mısın yok musun seyircisi istiyorum. Mesela yüznumarada pisuvardan ayrılırken, bir hahauauauuauoleeeyy fena olmazdı.

Sonuçta, ligin ilk yarısı şimdi tamamlandı. İstanbul takımlarından hiçbiri 34 puanı aşamadı, yani maç başına 2 puan toplayamadılar. Birbirleri ile olan maçlarda, iki derbiyi de kaybeden BJK en arkada kalarak rahat başladığı sezonu sıkıntıya soktu. Sivasspor’un üstün formu taktiksel açıdan olduğu kadar, psikolojik bir arkaplan da taşıyor. Artık rakipler Sivas’tan çekiniyor, maça kafa olarak geride başlıyorlar. Ligin ikinci yarısı çok daha çekişmeli olacağa benziyor ve bu ligin sonunda belki de seneye Şampiyonlar Ligi Avrupa’da gelebildiği en doğu uca gelecek, Trabzon ya da Sivas…

Egeliyik, Denizin Adamıyık

Sunday, January 25th, 2009
Η ειρήνη, η ρακί

Bilgisayar Mimarisi dersine bir türlü odaklanamadığımdan, dizüstündeki Ubuntu sorunlarını çözmeye vermiştim kendimi. 8.04 sürümünde yaşadığım bazı sorunlarla 8.10′da karşılaşmasam da, yakındaki seyahatlerde benim ihtiyaçlarımı karşılayamayacağını düşünmeye başladım. Ubuntu iyi hoş güzel de, yanınızda taşıdığınız bilgisayarın size her an yanıt verebilme özelliği de olmalı. İşbu kaygı nedeniyle, dizüstünde de Vista’ya döndüm. Çalışır vaziyete getirdikten sonra, bu dizüstünü Almanya’dan aldığım için disklerinin kıyısında köşesinde kalmış bir kaç anı karşıma çıktı. Yazın yaşanmışlar… Bir .txt dosyasına Latin dillerinden birinde yazılmış bir kaç cümle, sonuna Türkçe “öpücük” yazılmış. Sonra saklamak için kopyalayıp yapıştırdığım o naif iletiler, “Nasılsınız Aşkım?” diye başlıyor. Müzik klasörünün içine gizlenmiş İspanyolca bir balad, “Balada para un loco” … Astor Piazzola hala çok şey ifade ediyor benim için.

Sonra biraz muhabbet için MSN’e geçtim. Bizim Yunan yoldaş çevrimiçiydi, ne zamandır konuşmamıştık. Atinalı ve İzmirli iki arkadaş Almanca konuşuyorlar. Bu bana hep garip gelmiştir, geçenlerde Ece Temelkuran da yazdı, Lübnanlılar ile konuşurken, araya sıkışan o ortak yanileri… İki kişiye de yabancı bir iletişim kanalı, konuştukça sizin oralılaşıyor. Biz de Hristo ile haydi, aman gibi laflar sıkıştırırdık. Bölgenin dilini de bileceksin, o dilde en az dört şarkı söyleyebileceksin, tabi geçim derdinden bunlara hal ve zaman kalırsa…

Hristo iyi çocuktur, Almanya’da rakı açtığımız bir gecede, “e, bizim bu sorunlar nasıl olacak?” dediğimde, “sorun yok ki” deyivermişti. Kalktım elini sıktım keratanın. Diş hekimiydi, eğlencenin en tepe noktasında bir kenara çekilir, vodka shot yapardık. Bizim oralardan konuşurduk, sonra elbet kızlardan… Bir buçuk ayın sonunda yüksek lisans için mülakatta elenip apar topar dönmüştü memlekete. Yarım şişe uzosu kaldıydı, bana verdi onu. Ardından Stelios Kazantzidis dinleyerek içmiştim. Bu Stelios üstad da Anadoluludur, Türkçe plakları vardır ve duyumsayarak okur.

Neyse, bizim Hristo şu an diş hekimi olarak bir klinikte çalışıyormuş. “Hangi şehir?” dedim, “Bir adada” dedi. “Ege’de olma olasılığı %99′dur herhalde” dedim, güldü, “Santorini” dedi. Bizim Hristo, Santorini’de sadece sabahları 6 saat çalışarak, güzel bir paraya geçiniyor. Üstüne beni de davet etti, az kaldı gemileri yakıp gidiyordum. Tabi, ardından pasaport ve vize süreci geldi aklıma. Komşumuza bu kadar uzağız işte. Belki kıyıda yaşamayanlara anlamlı gelmez bu, ama eğer çocukken Midilli’nin ışıklarını saydıysanız ve henüz ehliyetsizken arabayı alıp Bademli yolunda Midilli’ye en yakın noktada günbatımını izlerken çilingir sofrası kurduysanız yol kenarına, o vakit bir anlam ifade eder sizin için. Radyo ve televizyonda Yunanca daha net geliyorsa bazı kavramlar sorgulanabilir ancak.

Santorini’siyle, Atina’sıyla, İzmir’iyle, Tenedos’uyla ve binlerce karşı karşıya durmuş şehir ve halkı ile Ege hayatımın hep geri dönüşlerini temsil edecek, biliyorum bunu. Adalara sığınan kayıklar, şehirlere dolan deniz kokusu ve belki rakı belki uzo sıfırdan başlamanın güvencesi olacak.

Final zamanı böyle bir yazıyı neden yazdım bilmiyorum. Şu an notlara gömülmüş olmam gerekliydi ve fakat olsun, Hristo’dan “Ah ulan, gösteriler olurken Atina’da olsaydım” lafını duymak az şey midir?

Adam Santorini dedi ya.

Carra

Saturday, January 24th, 2009

James Lee Duncan “Jamie” Carragher, Liverpool forması ile 500 maçı devirmiş, Premier League dışında tüm şampiyonlukları yaşamış bir Everton taraftarı.

Yine, Yeni, Yeniden

Friday, January 23rd, 2009

Benim Obama’dan neyim eksik? Adam Amerika’nın Birleşik Devletleri’nin başına geçti, ben ise ümitsizce yazı -mevsimden bahsediyorum- bekliyorum. Halbuki ümit bizatihi bu adımların içinde değil mi? 400 kişiden ilk 30′a girmek, takımları çekip mülakatlar atlatmak, Almanca’da hızlıca kurları geçmek, TOEFL’a hazırlanmadan girmeye karar vermek, GRE’yi de yapabilirim demek değil mi ümit? Cebimde uçak biletleri, çoğunlukla İstanbul’dayım Şubat’ta. İronik değil mi, maneviyat ile bağlı olan “uçak… bilet” dediğimde bahaneler uydurmuştu “Gelme…” manasında ve maddiyat ile bağlı olan bana biletimi gönderip üzerime titriyor. Ve yine çok hazindir, ben bana yanıt vereni değil, bana yanıt vermeyeni davet ediyorum ülkeme… Hayat oynadıkça ben de onunla oynuyorum anasını satayım.

Geçelim bu bahisleri gözüm, herkes yerinde sağolsun. Dört kapı var bu odadan çıkmam için, birini seçeceğim veyahut yolunu yapacağım diyeyim. İstanbul’da iş, Avrupa’da iş, Avrupa’da yüksek ya da askerlik… Hiç biri için çok kötü diyemiyorum, velhasıl hepsinde İzmir’den ayrılmak var, dönüş yolunu aramak var. Üzerinde çok duruyorum, bırakalım bu normal hayatımızı gentrifikasyon ile bezemeyi… İnsanız.

Bu düşünceler ile yazmayayım dedim buraya, sonrasında münakaşası elbet oldu içimde. Kafamda biriken düşünceleri daha “bence” olan bir yerde anlatmanın yolunu bulamadım. Yakında kendi sistemimi kurduğumda “oraya taşırım” dedim. Bu şekliyle de Aziz Yıldırım’dan bir farkım kalmadı, onu da not düşeyim.

Bir de grip var, geçmeyen cinsinden, sonra finaller var beni benden alan ve bittabi ki Blogdayız havaları…

Obama’dan açmıştım sözü, sırf Banu Güven’i ve NTV’yi Obamasız bırakmamak adına Karşıyaka Belediye Başkanlığı’na adaylığımı koyuyorum. Travis and Tyler Durden Ankara için yarışırken biz de burada bomba gibi kadromuzla ve mükemmel seçim playlistimiz ile Karşıyaka sevdasına emek vereceğiz. Hem belki eğleniriz, biraz hayata mühendis olarak dokunur, biraz da o sayısal dünyadan bu tiril tiril dünyaya akarız.

Oyumsunuz, tabanımsınız!

Görsel için http://obamiconme.pastemagazine.com teşekkür ederim.

Uğurlar Olsun

Friday, January 23rd, 2009