Archive for December, 2008

"There is a time for calm … now is the time to fight"

Sunday, December 28th, 2008
“Hamas’ın yönettiği Gazze, El Fetih kontrolündeki Batı Şeria, İsrail’in çekildiği Gazze ve Mısır’ın kapalı tuttuğu Gazze sınırı” olarak bahsettiğimde sanki o savaş havasına katkım olacakmış gibi hissediyorum. İlkokulda bahçede oynarken, yoldan geçen NATO üssünde bulunan yabancı tankları görünce hissettiğimin belki de tahmin edemeyeceğim kadar büyüğünü bugün Filistinli çocuklar hissediyordur. Ya da Mavi Çarşı saldırısını TV’de izlediğimde düşündüğümün belki de tahmin edemeyeceğim kadar büyüğünü bugün İsrailli çocuklar hissediyordur. Savaşın, işgalin ve terörün içiçe geçtiği bir kısır döngü, sokaklarda ölüler…

Kınama konusunda da hiç hevesli değilim. Bu cehennemi yaratanlar ki, her birinden şu anda farklı farklı tepkiler geliyor. ABD böyle derken, İngiltere şöyle diyor, Rusya başka, Türkiye başka ve Arap Ligi başka… İnsanlar da ne yazık böyle… Devletler diliyle konuşuyorlar, ölüm hesabı yaparak ve intikam yemini ederek. Her şey için yeni bir dil gerekli. Yeni intikamlar ya da yeni bombalar değil.

başlık guardian’dan alıntıdır.

Io non capisco

Friday, December 26th, 2008

Güneşli ve soğuk, Saat Kulesi tamir ediliyor.

Güneşli ve soğuk, kuşlar kadrajıma giriyor.

Güneşli ve soğuk, canım seni çekiyor.

Anlamıyorum bazı şeyleri, soğuğa bu kadar dayanıksız oluşumu mesela. Hep bana mı soğuk kardeşim? Sabahları haber izleme düşkünlüğümü de anlamıyorum mesela. Sonra, geleceğim mi parlak yoksa ben mi bir reflektörüm onu da anlamıyorum. Bazen yazdıklarım da Posta gazetesinde aşk hakkında yazıyormuşum gibi bir his bırakıyor üzerimde, bu yüzden çoğu yazdığımı silesim geliyor.

Şimdi özürler, seçimler ve soğuk, nereye döndüğümü daha iyi anlıyorum. Alsancak’taki Anglikan Kilisesi’nde yanan ışığı ilk defa fark ediyorum. Noel kutlamaları, hayatıma giren Hristiyan arkadaşlarım nedeni ile önem kazanıyor benim için. Her dilde Noel kutlaması, buono natale, feliz navidad, frohe weihnachten, merry x-mas vb….

Derslerde dalıp gittiğimde, “Arjantin’deymişim” diyerek uyanıyorum. Astor ile dolaşıyorum Buenos Aires’te, gümüş ülkenin tangolu başkenti ve dans ayakkap’larım ile top sürüyorum. Rüya mıdır, niyet midir bunu da anlamıyorum.

Yarın sabah İstanbul’dayım, seçilmek için. Devamında da sevdiğim tüm kadınlardan özür dileyebilirim. Sonuç olarak hava soğuk.

l’attesa e la festa!

Friday, December 26th, 2008

Dünya’da futbolcuların en sık don ile kaldığı ülke İtalya’dır. Gol atan, serbest vuruşta kaleciyi aldatan ve şampiyon olan örnekleri mevcut. Hatırıma gelen maçta ise, Piacenza galip gelemeyince aynı anda Serie A’ya yükselen Genoa ve Napoli’nin taraftarlarının ve futbolcularının manyakça sevinci yol açmıştı bu duruma. Ve hatta kendi maçlarını hakem bitirmeden sahaya dalmıştı taraftarlar… Coşan, koşan ve soyunan/soyulan manyaklar ve maçın son 1 dakikasını oynatmak için direten hakem… Buyrun video.

Penguen’den

Thursday, December 25th, 2008

“Abdullah Gül’ün annesinin Ermeni olduğunu öne sürerek etnik köken tartışması başlatan CHP’li Canan Arıtman, Cumhurbaşkanı Gül’ün ‘Yüzyıllara dayanan aile geçmişimiz Müslüman ve Türk’tür’ açıklamasına ‘Önce Türk sonra Müslüman demesi gerekirdi’ şeklinde karşılık verdi. Hızını alamayan Arıtman, Osmanlı döneminden kalma nüfus kağıtlarına güvenilemeyeceğini ima edip ‘Günümüzde soy ağacı ancak DNA testleri ile geçerlik kazanır’ diyerek iyice saçmaladı.”

Özür Düşünceleri

Thursday, December 25th, 2008
Baskılar konusunda burada yazmıştım. Bilmiyorum kaç kişi okudu ya da uzunluğundan vazgeçip okumadı. Yorum sayısına bakılırsa ya saygılı katılan bir suskunluk ya da okumamanın dayanılmaz hafifliği mevzubahis. Dert değil. Koskoca Kültür Bakanı benden özür diledi sonuçta. Bu yazının havada kalmasına yeterli mi peki? Burası dert işte. Sağdaki “özür…” anketi bitince özür dilemek üzerine yazacaktım. Özür meselesinde en çok merak ettiğim bakış açısı buradaki Ermeni vatandaşlardı. Devrim Sevimay onlardan konuşmayı kabul eden bir doktor ile güzel bir sohbet gerçekleştirdikten sonra empati kurmaya çalışıyordum. Derken başta bahsettiğim özür geldi Günay’dan. Trofolo yetmez demiş, ben de yetmediğini görüyorum. Ermenilerden özür konusunda ise Baskın Oran şöyle yazmış. Bir doçent ise “Özür dilenecekse Atatürk dilerdi” demiş. Tüm bu savları haftasonuna kadar değerlendirmeye çalışacağım. Ama şunları şimdiden diyeyim;

Hangi düşünceyle ve kim dilerse dilesin özür ile olmuyor arkadaş, salt özür ile de olmuyormuş. Çünkü asıl baskı, asıl acıların dinmezliği bu üç adım arkadan sıkılan kurşunların, bu insan yakan insanların rahatça hareket edebildiği ortamdan kaynaklanıyor. Beni de yakarlar diyemiyorum ama biliyorum ki bazılarına bazı kafalarda bazı tarih anlatılarında yer yok, bunu bilelim buna göre konuşalım.

Amore a Firenze

Tuesday, December 23rd, 2008
Sesini anımsayınca bir dilek tutmuşum gibi oluyor, ya da şöyle mi demeli : sesini anımsayınca bir dilek tutasım geliyor…? Yeni hayatımın son haftasında bir cesaret yalnız başıma oralara gitmeye karar vermişim. Son ana kadar öpenim var, gitme diyenim var ve dönünce beni bulamayacak olanım var. Sana meyilim vallahi dertten değildi, biliyorsun o yaşlılarla ancak beraber gülmemiz baş edebilirdi.
Bulutların üzerinde, gereğinden fazla hızlı bir aşktı bu. İzafi olarak çok uzun bile sürdü diyebilirim. Gülüşün denizin habercisiymiş, Livorno kıyısında gördüm Ayvalık’ı… Sonra birden o inanmadığım kahve falı geldi aklıma, oralarda bir yerlerde nedensizliği bulacaksın demişti fala bakan arkadaş ve ben itirazsız bir itiraz etmiştim, kaderin gücüne gitmesin diye…

Bir filmin sonu gibiydin, sona doğru karışan altyazılar, az biraz İtalya ve anadile dönüş…

Pisa’ya inerken elimi tuttun, Floransa’ya doğru giderken omzuma yattın, ben önce denizi sonra da zeytin ağaçlarını izliyordum. Ta içimde dinmeyen bir memleket hasreti… Kafamdan geçen o Bedri Rahmi şiiri, “Önde zeytin ağaçları arkasında yar…“…

İtalya sınırı şansımdır benim, cesuru koruyan şansım… Karen ile yazılan pastoral bir ön sevişmedir, kafiyesiz.

Kapılar

Monday, December 22nd, 2008
ilham
Tarihsel olaylara ırkçı yaklaşımlar çözüm getirmez. Daha da kötüsü, o olayların bugün de gerçekleşebileceğine dair inancı iki taraflı olarak canlı tutar. Barış istiyorsak, barışmak istiyorsak samimi olup, insancıl olup bu yeni dili konuşacak aynı samimiyete ve insaniyete sahip muhataplar bulmalıyız. Ne diaspora ne de Arıtman bu sorunu çözemez, çünkü varlıkları ve düşünçe akışları bu sorundan geçer. Yeniliğe açılacak kapıları bazen bizler inşa etmek durumunda kalırız. Bundan çekinmeyelim.

Adım adım

Monday, December 22nd, 2008

Yine belge toplama mevsimi arz-ı endam eyledi de sabah erken kalkmayı başarabildim. Bazı sabahlar ise bu niyetimi gerçekleştirdikten sonra tekrar uyuyorum mesela. Şu aralar tek başarabildiğim bu gibi geliyor, oysa bu hafta bir çok şey çizilecek benim için. Hiç bir şey olmayacakmış gibi program yapıyorum yine de. Çok serinkanlıyımdır, bazen…


Sabah diyebileceğimiz bir saatte uyanmış olsam dahi, interaktif sabah programları beni hep öğlene doğru dışarıya çıkartıyor. Genellikle Yazı İşleri’ni takip ediyorum, o sırada canlı bağlantı ile bir siyasinin konuşmasına bağlanırlarsa, interaktiflik başlıyor benim için. Her paragraflarına birer yorum, yanlışlarına işaret ve el kol hareketlerine dikkat… İnteraktivite budur benim için. Bugün böyle olmadı, zira bu sabah Yaşar Alptekin vardı Seda Sayan’da. “Namaz steps together” baskılı tişörtü, uzun yeşil tesbihi ve annesi ile ekranlardaydı. Neyin propagandası yapılıyor, cidden anlamadım. Ya ben salağım ya da bu insanlar benden çok ileride yaşıyorlar. İlle de propaganda mı olması lazım diyenler de vardır elbet, o zaman steps together….

Belge mevsiminin olmazsa olmazıdır Adli Sicil Kaydı. Neden büyük harflerle yazdığıma gelince, efendim kendileri 5 YTL’ye mal olmaktadır. Evet mal olmaktadır diyorum çünkü kırtasiye giderleri harici kişinin kendi verisine erişimine para kesiliyor. Ulusal Yargı Ağı Projesi’nde bu amaçlanıyorsa, onlara ontoloji dersi verebilirim. Şu yeni kimlik kartlarını sabırsızlıkla bekliyorum, belki orada bir bütünsellik sağlanabilir. Aksi halde ben google vatandaşlığım kadar bir TC vatandaşlığı istemem yüzünden bu işe el atabilirim. O zaman open source matters…

Kendi kaydıma para basarak haiz olduktan sonra Karşıyaka Çarşı’ya geçiyorum. Parke taşlar değişmiş yine. Tarihi bina yok denecek kadar az, ana caddede sadece Karşıyaka Karakolu tarihi bir binada hizmet veriyor. Gerisi işmerkezi ve apartman yığını… Bunları düşünürken ortalarına geliyorum Çarşı’nın, bir anda bir alkış kıyamet, tek Fransız da benim… Bu caddeden geçen 3424139123913218383000ıncı kişi oldum zannedip kameraları arıyorum. Derken eski belediye binası yerine yapılan Mango açılışını farkediyorum. İçeride görevliler, yavaşça açılan panjurlar ve içeriye dalan bayanlar… Birazcık seyrediyorum, Alsancak’takinden farksız, dışarıda bekleyen erkekler…

Biraz daha ilerlediğimde ADD masasını görüyorum, üstünde hediyelikler. Atatürk baskılı bir bardağım olsun ister miydim ki diye düşünüyorum, ya da Türk bayraklı bardağım…? Küçükolsunbenimolsunculuk böyledir. Bir yanda işini yürüten Nurcu vakıflar, dernekler ve yurtlar, hatta kanallar, diğer yanda ÇYDD’ye çamur atan ADDli Kemalistler, bunlara küsüp giden eski solcular ve dahası koca bir hiç… İki adım atmamla yine siyasi bir masa ile karşılaşıyorum, “Özür dilediler, Ermeni Cumhurbaşkanı Gül de destekledi” diye çığırıyor bir genç adam. Bazı dimağlar ne kadar katı ne kadar insaniyetsiz diyorum sadece. Orhan Veli’nin şiirleri geliyor aklıma sonra, sırasıyla “Neler yapmadık ki bu vatan için, Aşk Resmi Geçidi ve Gemlik’e doğru denizi göreceksin…“….

İskeleye doğru denizi görüyorum, şaşırmıyorum, seviniyorum.

Gözlerin dolusu gözlerim

Monday, December 22nd, 2008

Yanımda dahi değil, ben böyle bilgisayar başındayken sağ alt köşeden çevrimiçi olsaydın sana bu şarkıyı gönderirdim. Kabul ettin varsayıyorum.

Sen yürekli kadınsın, beni vurmaktan korkma
Gitmen gerekirse git, hiçbir borcun yok bana
Aslında benden değil, kendinden gidiyorsun
Sen kendinle vedalaş, ama benimle asla

Ne söylersen söyle ama sevdama dil uzatma
Gidemiyormuş gibi yapma allah aşkına

Sen yürekli kadınsın, beni vurmaktan korkma!..

Sen gururlu kadınsın, beni yıkmaktan korkma
İstersen beni suçla, yapamadıklarımla
Yüreğin önden gitmiş, gözlerin uzaklarda
Zaten çoktan gitmişsin, belki de hiç gelmedin

Ne tuhaf geniş odalarımız
Rahat zamanlarımız vardı; hiç konuşamadığımız

Şimdi giderayak sevdamız,
Daracık bir kapı eşiğinde,
Bir vedalık zamanda,
Acele ama geç kalmış itiraflarımız…

Ve o en nefret ettiğim söz : “kendine iyi bak!..”

Bende unuttuğun bir şey yok, meraklanma
Bavullar dolusu yaşanmışlık…
Gözlerin dolusu gözlerim…
Yürek dolusu pişmanlık…
Yükün çok ağır ama sen taşırsın nasılsa…

Artık beni düşünme, özleme,
Merak etme, hatta hiç hatırlama!…
Alıştır kendini, inandır !.. Burda bitti bu sevda!
Hala seviyormuş gibi yapma allah aşkına!…

Sen yürekli kadınsın, beni unutmaktan korkma!…

Yapçez etçez

Monday, December 22nd, 2008

Seriç’i sürpriz olarak ya da hatalı seçim olarak görmüyorum. Sonuçta o da BJK kadrosunda yer alıyor, o da Denizli’nin antremanlarına katılıyor, gerektiğinde elbette görev alacak. Tabi ki, altyapıdan yaratılan seçenekler daha heyecanlı olabilir ama bu oyuncu da bu takıma oynasın diye alınmış. Beşiktaş, Ekrem, Cisse’ye ve kanada yakın oynadığı için 4-2-2-2 ile 3-3-3-1 arasında sürekli değişimler yaparak oynadı eksilene kadar. Nobre’nin hareketli oyunu -bunun top almak için olduğunu da söyleyebiliriz- Beşiktaş’ın gollere çabuk yanıt vermesini sağladı. GS’nin dizilişi ise Nonda tercihi dışında çok sorun olmuyor, zira Lincoln ve pasları oyunu şekillendiriyor. Arda’ya atılan ara toplar BJK’nin kanatlarında maç boyunca sorun oldu, bunun nedeni de Nonda’nın varlığı olabilir. Ancak o noktada Karan olsaydı, BJK defansı çok daha büyük tehlikeler ile karşılaşabilirdi.

GS’nin ilk golünde Rüştü’nün topu sektirmesi, Toraman’ın apış arasından geçen topu ancak ağlarla buluştuğunda görmesi şanssızlık ve beceriksizlik olarak düşünülebilir ama Baros’un ikinci golündeki yürüyen ve bakan kademe kabul edilemez. Penaltılar ise birer telaşın ürünüydü. Bu telaşların kaynağı ise Arda ve Lincoln’ün pozisyonda yer almalarıydı elbet. Bir şey çıkmaz denilen anda Holosko, Arda’ya ayağını taktırıp yeri öptürünce BJK’nin güveni tekrar kayboldu. Büyük takım diye tabir edilen bir takımda bu kadar fazla güven eksikliği soru işaretidir. Üstelik de sezona Metalist maçına kadar kazanarak başlamış BJK’de bu güven eksikliği büyük olasılıkla oyuncu karakterlerinden kaynaklanıyor. Gol ve penaltı pozisyonlarında kademeye giren topçuların çoğunlukla Arda ve Holosko gibi hücumcular olması defans ve ortasaha kurgularının yanlışlığına işaret ediyordu. Delgado’nun naif itirazı ise iki parmak işaretinden sonra gelen kart işareti ile Çakır’ın gözünde kırmızıya döndü. Hoca da onu bekliyormuş zaten dedirten bir kart, tutarlılığı yok. Belki ilk sarısı kırmızı olabilirdi ama Delgado’nun söylediklerini en azından FIFA kokartı taşıyan bir hakem anlayabilmelidir diye düşünüyorum.

Maçı BJK’nin makus talihi ve GS’in oturmuş taşları belirledi. Yoksa Holosko’nun yararlı koşuları, Tello’nun ilk yarıdaki olumlu pasları ya da Barış’ın kötü oyunu, adam kaçırışı, Nonda’nın küskünlüğü böyle çizilmiş kadere dur diyemezdi. İşin kolayı, kaderi dillendirmek, bence BJK’nin yönetimden kaynaklanan olumsuzluğu ve GS’nin de aksayan topçularını cezalandırması gerekli, bunlar için de biraz daha sesi yükseltmek gerekir.

Sesini açtığımız TV, açılan biralar, halk şarabı ile izledik maçı Bay S ve Emrah Hoca ile, ardından kendi krallığımız PES’te canlandı. İstediğim kadroları kurdum, İzmir ağızı ile güzel demeçler verdim ve genelde kaybettim. Buradan Mustafa Denizli’ye selamlar olsun…